Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

1 Kasım 2006

İsmail Gaspıralı

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türkçülük

 


Fransa'nın Panoptik Ermeni Yasası ve Biyo-Psişik Milliyetçilik


-Nimetullah Sucu-


Foucoult, Panopticon’u şu şekilde tarif ediyordu:“Kural şudur: Çevrede halka şeklinde bir bina; ortada bir kule; kulede açılmış olan geniş pencereler halkanın iç cephesine bakmaktadır. Çevre bina hücrelere ayrılmıştır, hücrelerin her biri bina boyunca derinlemesine uzanır. Bu hücrelerin iki penceresi vardır: Biri içeriye doğru açıktır, kulenin pencerelerine denk düşer; diğeri dışarıya bakarak, ışığın bir baştan bir başa hücreyi kat etmesini sağlar. Bu durumda merkezi kuleye bir gözlemci yerleştirmek ve her bir hücreye bir deli, bir hasta, bir mahkum, bir işçi ya da bir öğrenci kapatmak yeterlidir. Önden ışıklandırma sayesinde, karanlıkta kalan kuleden çevre hücrelerdeki esirlerin küçük silüetleri görülebilir. Kısacası, zindan kuralı tersine çevrilir; hücrenin apaydınlık hali ve bir gözcünün bakışı, karanlıktan daha iyi yakalar, ki eninde sonunda koruyucudur.”[1]

 

“Bentham’ın düşü olan ve bir kişinin herkesi gözleyebildiği Panopticon, özünde, burjuvazinin düşü veya düşlerinden biridir(çünkü burjuvazi çok düş kurmuştur). Bu düşü gerçekleştirdi. Belki Bentham’ın önerdiği mimari yapı biçiminde gerçekleştirmedi, fakat Bentham’ın Panopticon konusunda söylediğini hatırlamak gerekir: Bu elbette, mimari bir biçimdir, fakat özellikle bir yönetim biçimidir.”[2] Bugün, burjuvazinin düşünü kurduğu panoptik toplum yapısı gözetleme ve denetleme üzerinden işleyen yasalarla inşa edilmeye çalışılmaktadır. Fransa’da Ermeniler’e yönelik soykırım yapıldığına ilişkin iddiayı inkar edenlerin cezalandırılmasını öngören yasayı da bu inşa çabasının bir ürünü olarak değerlendirmek gerekir. Parlamento kelimesinin kökenine bakıldığında “konuşmak” anlamına gelen “parlar”dan türetildiği görülür. Fransız Parlamentosu’nun tarihsel bir durumun özgürce konuşulup tartışılmasını yasaklaması bu açıdan da düşündürücüdür.

 

Fransa’nın sözde Ermeni soykırımının inkarına hapis ve para cezası öngören yasa teklifinin kabulü aracılığıyla, bugün Fransa’da insanların düşüncelerinin gözlem altında tutulması burjuvazinin her zaman düşünü kurduğu panoptik toplumsal yapının yasal bir zemine oturtulduğunun resmidir. Bu karar gerçekte salt belirli bir toplumsal grubun değil, Fransa’da yaşayan bütün insanların kaygıyla yaklaşması elzem bir karardır. Zira; böyle bir panoptik yasa üzerinden insanların düşüncelerinin gözlenebilir ve denetlenebilir olması sonucunu doğuracak totaliter bir anlayış resmiyet kazanmıştır. Fransa bu yasayla evrensel değerleri ipe çekmiştir. Bu bakımdan, bu yasa salt Türk milletinin vicdanında değil, aynı zamanda bütün bir insanlığın evrensel kazanımları önünde yargılanmayı hak ediyor. Üstelik kendisini evrensel kazanımların beşiği olarak tanıtan bir ülkenin parlamentosunda böyle bir yasanın kabulü ayrıca değerlendirilmesi gerekli bir husustur.

 

Zira; Fransa’da 1789 yılında tüm dünya için evrensel kabul edilen eşitlik, özgürlük, adalet gibi değerler bugün evrensel içeriğinden yalıtılarak küresel bir renge büründü.. Aynı şekilde, küreselleşme sürecinde pazarın yayılmasına koşut biçimde territoryumsuzlaştırma geleneğinin ortaya çıkmasıyla birlikte, bugün topraksız feodalizm ve topraktan yalıtılmış milliyetçilik akımları boy vermeye başladı. Bu da, modern milliyetçilik akımlarının törpülenmesine ve bunların yerine ilkel türde bir biyo-psişik milliyetçilik akımının canlanmasına neden oldu.

 

Biyo-psişik milliyetçilik, toplumsal ve tarihsel üretim noktasında sıfıra tekabül eden ve insanın sahip olması bakımından üzerinde hiçbir iradi etkisi söz konusu olmayan özelliklerine atıfta bulunarak, ırk, kafatası, deri rengi gibi somut dışsal özellikler üzerinden insan varlığının bir ya da birkaç parçasını en değerli mülk ve değişmez bir değer kılan ilkel türde bir milliyetçilik ideolojisidir. Bu ideoloji, insana yönelik kısmi bir bakış açısının ürünüdür. Zira, insanı yine insandan yola çıkarak açıklamak yerine onu varlıksal özelliklerinin bir ya da birkaç parçasına indirger. Bu bakımdan, biyo-psişik milliyetçilik daha başlangıçta bölücü bir potansiyel taşır. Oysa, bu türden ilkel milliyetçiliği benimseyenler her yerde hazır ve nazır olarak gördükleri özeliklerinden yola çıkarak kendilerini evrensel ölçekte güvende ve değişmez sanırlar. Biyo-psişik bir topak halinde toplumsal ve tarihsel üretimin kıyısına itildiklerinin farkında dahi değildirler. Bir kere İngiliz ya da Fransız olarak doğmuş olmaları onlar için her şeydir, çünkü kimse bu özelliklerini ellerinden alamaz. Değişmezliğin ve mülkiyetin maksimum düzeyde fetiş haline getirildiği bu nokta, aynı zamanda beşeri gerçekliğin kendini yeniden üretmesinin sıfır noktasına tekabül eder.  İnsanın bu biçimde değişmez özelliklerine sarılarak, kendisini durulumlu bir kabın içerisine oturtması dondurulmuş, mürteci bir milliyetçilik anlayışına tekabül eder. Bu türlü bir ideolojik perspektif gerçekte neoliberal düzende artan güvenlik kaygısının doğal bir sonucudur.

 

Zira; yarının ne getireceğinden habersiz kitleler belirsizliklerle örülü bir ağ içerisinde hiç değişmeyeceğini düşündükleri özelliklerine sarılarak çıkış yolu aramaktadırlar. Neticede, insanlar kendi özne yanlarından sıyrılarak kendilerini nelik hücrelere kapatırlar. Bu şekilde milliyetçilik içte sonsuz bir güvenle kol kola yürüyen bir mahkumiyetin, dışta sınırsız bir nefret ve kuşkuyla büyüyen mahrumiyetin panoptik ideolojisi haline dönüşür. Bu da, insanı varlıksal temel özelliklerine indirgenmiş ve bu anlamda nesneleştirilmiş değersiz bir cansız nesne konumuna indirgemektedir. Küreselleşme sürecinde pazarın bize dayattığı milliyetçilik anlayışı bu türlüdür.

 

Nitekim; tıpkı 18. yy.’daki çitleme devriminde topraklarından edilen köylülerin yaşadığı akıbete benzer biçimde bugün de insanların toprakla olan bağları koparılmaya ve yurtsuz yahut zeminsiz bir milliyetçilik ideolojisi pompalanmaya çalışılıyor. Avrupa’nın yıllardır sırtında ur gibi taşıdığı ve geleneksel pantagonizmasının asli nüvesini teşkil eden biyo-psişik milliyetçilik, her devirde insanımızın beynine empoze edilmeye çalışılsa da Anadolu topraklarında hiçbir zaman maya tutmadı. Zira; bizim milliyetçilik anlayışımız batıdan mülhem şekilde gökten zembille indiği düşünülen bir ırkın soy kavgası ve aynileştirme çabası değil, tarihsel ve toplumsal üretim ilişkileri içerisinde üretilen ortak değerler manzumesini işleyerek oluşturduğumuz bir millet kompozisyonunu(satırları uzayıp değişen, başlığı hiç değişmeyen) sürdürme misyonudur. Türk milleti empoze biçiminde değil, kompoze şeklinde bu ülkede yaşayan insanların ortak çabasıyla vücuda getirilmiş bir sosyal özgünlüğü ifade eder. Böyle bir özgün gerçeklik içerisinde ne satır arasına itilmiş etnik aidiyetlerden ne de satırlardan çıkarılıp başlık kılınmış etnik aidiyetlerden söz edilebilir. Herhangi bir etnisitenin kendisini milletin bütününe rağmen ayrı hissetmesi ve kendi tarihini milletin tarihinden ayırarak kendini aşkın bir mertebeye oturtması ortak tarihsel ve toplumsal üretimin sıfır noktasına indirgenmesi ve yok sayılması anlamına gelir.

 

Bir milletin oluşması için ortak bir toplumsal ve tarihsel üretimin söz konusu olması gerekir. Bu anlamda, günümüzde etnik aidiyet bakımından ayrı toplulukların kendilerine millet payesi biçilmesiyle millet olma yolundaki gayretleri hem bir empozenin ürünüdür hem de beyhude bir çabadır. Milletleri organizmacı bir yaklaşımla ele alıp, etnik aidiyetleri onların küçük çocukları olarak görmek ve büyüdüklerinde millet olabilecekleri yolundaki düşünüş tarzı teorik ve pratik temelde asılsızdır. Bu türlü bir bakış açısı Hobbes’un “insan insanın kurdudur” sözünden mülhem şekilde “milletler milletlerin kurdudur” ve son kertede “etnik aidiyetler etnik aidiyetlerin kurdudur” şekline bürünen çatışmacı tarih tezlerinin ve insanı doğuştan günahkar kabul eden Hıristiyan düşün tarzının bir ürünüdür. Böyle bir düşünüşten yola çıkıldığında, bir milleti güçlü olanın zayıfı ezdiği etnik aidiyetler haritası olarak görmeye koşullandırılırız, ki bu şekilde kendi içinde çatışmacı ve gerilimli millet anlayışı ortak bir üretime değil, zaruri ve kaçınılmaz bir biraradalığa dayanır. Bu türlü bir yaklaşım, milleti temsil eden devletin meşruiyetini ehveni şer olmasına bağlayan liberal düşünüşün doğal bir uzantısıdır. Böyle bir yaklaşımda, nasıl ki insan insanın kurdu olduğu için devlet yapısına ihtiyaç duyuluyorsa, etnik gruplar da birbirinin kurdu olduğu için millete gereksinim duyulur. Meşruiyetini çatışmanın yatıştırılmasından alan böyle bir millet anlayışı içinde birlik değil, ayrı ayrı etnik grupların bir aradalığı söz konusudur. Milletin bu şekilde atomize edilmesi, onu fiziksel bölünmeye her dem meyil bir topluluk haline getirir.

 

Özetle; bugün soy kırımdan değil modern millet kavramının kıyımından söz etmek daha doğru olur kanısındayım. Dünyayı, milletlerin aşiretler gibi kan davası güttüğü bir derebeyleri düzeniyle idare etme çabası batının mürteci emellerinin basit bir yansımasıdır. Bu yasa, önümüzde iki yol olduğu gerçeğini gösteriyor: ya biyo-psişik milliyetçilik anlayışıyla kötürümleşmiş bir millet yaratmak ve refleksif duruş sergilemek ya da sosyal milliyetçilik anlayışıyla milleti topyekün ayağa kaldırmak ve aktif bir var oluşa dayanmak.


 

 

Nimetullah Sucu

Araştırma Görevlisi,

A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı

1 Kasım 2006


[1] Michel Foucault, İktidarın Gözü, çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2003, s.86.

[2] Michel Foucoult, Büyük Kapatılma, çev.Işık Ergüden- Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000, s.135.


 

Nimetullah Sucu


1979 yılının Ocak ayında Adıyaman ilinin Besni ilçesinde doğdu. Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Yüksek Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı'nda tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı'nda doktora öğrenimine devam etmektedir.


 Milliyetçilik



Biyo-Psişik Milliyetçilik


Biyo-psişik milliyetçilik, toplumsal ve tarihsel üretim noktasında sıfıra tekabül eden ve insanın sahip olması bakımından üzerinde hiçbir iradi etkisi söz konusu olmayan özelliklerine atıfta bulunarak, ırk, kafatası, deri rengi gibi somut dışsal özellikler üzerinden insan varlığının bir ya da birkaç parçasını en değerli mülk ve değişmez bir değer kılan ilkel türde bir milliyetçilik ideolojisidir.


 Siyaset



Milletin Oluşumu


Bir milletin oluşması için ortak bir toplumsal ve tarihsel üretimin söz konusu olması gerekir. Bu anlamda, günümüzde etnik aidiyet bakımından ayrı toplulukların kendilerine millet payesi biçilmesiyle millet olma yolundaki gayretleri hem bir empozenin ürünüdür hem de beyhude bir çabadır. Milletleri organizmacı bir yaklaşımla ele alıp, etnik aidiyetleri onların küçük çocukları olarak görmek ve büyüdüklerinde millet olabilecekleri yolundaki düşünüş tarzı teorik ve pratik temelde asılsızdır.


 Kavram



Türk Milliyetçiliği


Bizim milliyetçilik anlayışımız batıdan mülhem şekilde gökten zembille indiği düşünülen bir ırkın soy kavgası ve aynileştirme çabası değil, tarihsel ve toplumsal üretim ilişkileri içerisinde üretilen ortak değerler manzumesini işleyerek oluşturduğumuz bir millet kompozisyonunu (satırları uzayıp değişen, başlığı hiç değişmeyen) sürdürme misyonudur. Türk milleti empoze biçiminde değil, kompoze şeklinde bu ülkede yaşayan insanların ortak çabasıyla vücuda getirilmiş bir sosyal özgünlüğü ifade eder.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar