Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

9 Şubat 2005

Sivas Halk Oyunu

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türkçülük

 


Türkçülük Devrimciliktir


-Hanifi Altaş-


Atilla İlhan'ın Cumhuriyet gazetesinde, 15 Aralık 1997 tarihinden başlayarak, dergimizi de iki kez konu ettiği, Türkçü-ulusalcı düşünceye ve bu düzlemde değerlendirdiği yayın organlarına ilişkin seri makalelerinin sonuncusu Türkçü-Devrimci Diyalogu baslığını taşıyordu. Bu başlık daha sonra haftalık Artı Haber dergisinde "Türkçü-Devrimci İttifakı" seklinde yeniden ele alınıp yorumlandı (2). Geniş yankılar uyandıran bu makaleler, haber ve yorumlar, sağda da, solda da gerçek anlamda bir deprem etkisi yaratmıştı. Bu etki, bugün de dalga dalga yayılarak her türden ideolojik yayın organında yer ve tepki bulmağa devam ediyor.

 

Ancak Yeni Hayat'ın daha ilk çıkışından yani 1994 yılı Kasım'ından bu yana öncülüğünü yaptığı ve yolunu açtığı bir yeni düşünce düzleminin popüler adlandırması olan Türkçü-Devrimci diyalogu veya Türkçü-Devrimci ittifakı gibi tanımlamaların; Türkiye'deki bilinen kavram kargaşası, aşınması, yozlaşması ve kayması sürecinde bir takim yanlış anlaşılmalara meydan vermesi de kaçınılmazdır. Bu bakımdan, ilk bakışta sanki Türkçülük ve devrimcilik birbirinden tümüyle ayrı ve birbirine yabancı kavramlarmış gibi yanlış izlenimlere ve algılamalara neden olabilecek yanılsamaların ve yanılgıların giderilmesi gereklidir. Ne ki bunlar, bugünün ürünü değildir; tarihsel boyut kazanmıştır ve giderilmesi de Türkiye de gerçek bir zihniyet devrimine ihtiyaç göstermektedir. Başlıbaşına bu nokta dahi, bugün Türkçülerin ne denli devrimci ve öncü bir rol oynamak yükümlülüğü ve ağır sorumluluğu ile karşı karşıya kaldıklarının çok açık ve anlamlı bir örneğini oluşturmaktadır.

 

Fakat ne yazık ki, Türkçülüğün devrimci özü, niteliği veya karakteri, son elli yıldır onun en az öne çıkarılan, hatta unutulan ve unutturulan bir yanını teşkil etmiştir. Gerçekte ise, devrimcilik Türkçülüğün doğasında vardır; onun olmazsa olmaz bir parçasıdır. Türklüğün ve dolayısıyla Türkçülüğün bilinen tarihinden başlayarak bu konuda sayısız örnek bulmak mümkündür. Fakat Türkçülüğün, düşünce düzlemine bir fikir akimi, bir ideoloji olarak çıktığı son yüzyıllık tarihimize bir göz gezdirmek bile, onun devrimci yanını ve karakterini bütün görkemiyle ortaya çıkarmağa yetecektir.

 

Ziya Gökalp'in, Türkçülüğün Esasları adli kitabında da Türkçülerin ilk öncüleri olarak gösterdiği Ahmet Vefik Pasa ile Şıpka kahramanı Süleyman Pasa ayni zamanda dil ve tarih anlamındaki ilk devrimcilerdir. Ahmet Vefik Paşa'nın özellikle Türk dilinin sadeleşmesine ve batıdan aldığımiz modern tiyatroyu Türkleştirmeye yönelik gayretleri ile Süleyman Paşa'nın ilk defa tarihi Türkçü bir bakışla yazmış ve okutmuş olması, kendilerinden sonraki kuşaklar üzerinde derin izler bırakmıştır. Özellikle Süleyman Pasa daha sonra Cumhuriyeti kurmakla noktalanan tarihsel dönemeçte yer alan genç Osmanlı kurmaylarının tarih ve Türklük bilinci kazanmasında birinci derecede etkili olmuştur.

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün, hakli olarak, "şimdiye kadar (1923) milli bir tarihe malik olamadık" diye yakındığı bu alandaki tek istisna, Süleyman Paşa'nın "Tarih-i Alem" adli eseridir diyebiliriz. Hatta, cumhuriyet döneminde Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu ile sonuçlanan ve somutlaşan süreci başlatanlar iste bu ilk Türkçülerdir denebilir.

 

Yine 19. yüzyılın sonlarına doğru Rusya'da yetişen iki büyük Türkçünün, Mirza Fethali Ahundzade ile İsmail Gaspıralı'nın Türkçü fikirleri Türkiye'de de etkisini göstermiş, İsmail Gaspıralı Kırım'da "dilde, fikirde, iş de birlik" şiarı ile çıkardığı Tercüman gazetesi ile bütün Türklerin ayni dilde birleşmesinin mümkün olabileceğini kanıtlamıştır(3). Rusya'dan İstanbul'a gelen Türkçülerden Hüseyinzade Ali Beğ, Tıbbiye'de Türkçülük düşüncesini yaymış; ilk devrimci örgütlenmelerin filizlendiği bu kurumdan yetişen aydınlar üzerinde büyük ve derin tesirleri olmuş bir şahsiyettir.

 

Hüseyinzade Ali Beğ'in Turan adli manzumesi ile Yunan Harbi (1896) başladığı sırada Mehmet Emin (Yurdakul) Beğ'in "Ben bir Türk'üm, dinim cinsim uludur" mısra'ıyla başlayan ilk şiirinin yayımlanması, Ziya Gökalp'e göre, "Türk hayatında bir inkılâbın (devrimin) başlayacağının" habercisidir (4). Mehmet Emin Beğ'in bu şiirinin Türk edebiyatı bakımından da bir devrim niteliğinde olduğunu, adına milli edebiyat denilen akimin ilk örneklerinden bulunduğunu da eklemeliyiz. Mehmet Emin Yurdakul'un "Sakin Kesme" diye başlayan şiiriyle de ilk bilinçli çevreci sayılması gerektiğinin bilmem ki "çevrecilerimiz" farkında mıdırlar?

 

Bu arada İkdam gazetesi çevresinde toplanan Türkçü aydınların o döneme göre bir devrim niteliğinde olan öz Türkçeci tutumlarının da tasfiyecilik olarak nitelendirilip şiddetli eleştirilere uğradığını ve dönemin koşulları içinde başarısızlığa mahkûm olduğunu da belirtmeliyiz.

 

Türkçülüğün ve Türk düşünce hayatinin kilometre taslarından biri olan ve Türkçülüğün manifestosu olarak kabul edilen "Üç Tarz-i Siyaset" adli makalesini 1904 yılında Mısır'da "Türk" adli gazetede yayımlayan Yusuf Akçura ise, Osmanlıcılık-Islamcilik ve Türkçülük akımlarını inceleyip irdelediği bu ünlü makalesinde, sonuç olarak imparatorluk veya ümmet temeline dayalı siyasi yapılanmaları gerçekçi bulmayarak, devletin ulus temeline göre yeniden yapılanması, yani Osmanlı İmparatorluğu yerine Türklük temeline dayanan çağdaş bir ulus devleti kurularak Türklerin doğal sınırlarına çekilmesi gerektiğini söylüyordu ki, o gün için gerçek bir düşünsel devrim olan bu tezin,1907 yılında daha genç bir kurmay subay olan Mustafa Kemal'ce de benimsendiğini bugün artik biliyoruz. Gerçekten de Yusuf Akçura'nın ortaya attığı ve Mustafa Kemal'in şekillendirdiği bu düşünce, eğer ikinci meşrutiyetle birlikte yasama geçirilebilse idi, Türkiye'nin bugün dünyanın sayılı birkaç devletinden biri olacağında kuşku bulunmazdı.

 

Fakat Türkçülüğün bir de toplumsal-devrimci yönü vardır ve bu da ikinci Meşrutiyet sonrasında Selanik'te çıkan Genç Kalemler ve Yeni Felsefe Mecmuasında Ziya Gökalp ve arkadaşlarınca Yeni Hayat programı ile ortaya konulmuştur. Yeni Hayat programının esas itibariyle ortaya konulup savunulduğu Yeni Felsefe Mecmuası, ayni zamanda baslığında "Felsefe" ibaresi bulunan ilk felsefe dergimizdir. Yeni Hayat Türk milliyetçiliğinin toplumsal ideolojisidir ve bu ideoloji, toplumu içtimai inkılâb (toplumsal dönüşüm devrim) ile değiştirerek çağdaş bir duruma getirmeyi amaçlamaktadır (5). Nitekim ilk kez Ziya Gökalp tarafından, Demirtaş takma adi ile Genç Kalemler Mecmuası'na yazılan "Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler" baslıklı makalede Yeni Hayat'ın tanımı söyle yapılmaktadır:

 

"Biz siyasi inkılâbı yaptık, sonra ikinci bir vazifenin önünde kaldık: içtimai inkılâbı (toplumsal devrimi) hazırlamak!... Siyasi inkılap, meşrutiyet mekanizmasının hükümete tatbiki demek olduğu için istihsali (elde edilmesi) pek kolaydı... Siyasi inkılâbın icrası için hürriyet, müsavat (eşitlik), uhuvvet (kardeşlik) gibi meşrutiyetin ruhunu temsil eden kuvvet-fikirlerin intisari (yayılması) kâfi idi. Halbuki içtimaî inkılâb kuvvet-hislerin inkişaf (gelişme) ve tealisine (yücelme) bağlıdır... İçtimaî inkilâb ne demektir? Eski hayati beğenmeyerek yeni bir hayat ibda' etmektir (yaratmak)... Yeni Hayat demek, yeni iktisat, yeni aile, yeni bedaet (estetik), yeni felsefe, yeni ahlâk, yeni hukuk, yeni siyaset demektir...."

 

Ziya Gökalp'e göre Yeni Hayat, eski hayati redderek, her alanda yeni bir hayat yaratmayı amaçlar. Ne var ki Yeni Hayat taklid ile kurulmayacaktır. Türkler Bati'nin bozuk düzenini taklid etmeyecek, yeni bir hayat ibda edecekler (yaratacaklar) ve Bati da buna gıpta edecektir. Avrupa medeniyeti çürük ve hastadır. Gerçek medeniyet Yeni Hayat'ının inkişafıyla oluşturulacak olan Türk medeniyeti olacaktır.

 

İste bu manifesto ile geliştirilmeye başlanan ve Yeni Felsefe Mecmuası'nda her boyutuyla açıklanıp islenmeye çalışılan "Yeni Hayat" programındaki toplum modeli ve tasarımı, Cumhuriyet döneminde uygulanmaya çalışılacaktır (6). Demek oluyor ki, Cumhuriyet devrimlerinin anası, Türkçülüğün Yeni Hayat programıdır.

 

"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!

 

Sözgelimi Ziya Gökalp mefkure adini verdiği ülkülere bir örnek olarak Sosyalizmi de sayıyor. Su halde, devrimci olduğu iddiasında bulunan bir sosyalist; sosyalizmi bir ideal olarak görmekle ayni zamanda ister istemez Ülkücü'de olmuş olmuyor mu? Sonuç olarak söyleyebiliriz ki, ülkücülük "fikir"se; devrimcilik "zikir"dir.

 

İşte Ziya Gökalp, Türkçülüğün bu iki yönünü yani ülkücü ve devrimci yönünü, fakat ayni zamanda hazırcı ve şabloncu ideolojilerden farkını bakiniz nasıl anlatıyor:

 

"Yapılacak iki mühim iş var. Biri eskiliğe hücum etmek, köhne amilleri yıkmak, mütefessih (çürümüş, kokuşmuş) unsurların muzırratını (zararlarını)defeylemek, diğeri de içtimaî vicdana nüfuza çalışarak yeni mefkûreyi meydana çıkarmak... Görülüyor ki Yeni Hayatçılar iki türlü mücadeleye girişmek mecburiyetindedirler. Bunları birer kelime ile de hülasa etmek mümkündür. Hücum ve istihrac çıkarma!... Eskiliğe hücum milli mefahirin, bütün ecdad yadigarlarının ortadan kaldırılması demek değildir... "Sağlam fikir sağlam vücutta bulunabilir" hakikati şahıslar için olduğu kadar cemiyetler için de bir düstur ittihazına sayandır. Alil (hasta-sakat) bir adam nasıl salim bir fikirden mahrum ise hasta bir cemiyet de istikbali hakkında esaslı bir fikre malik olamaz. O halde en evvel yapılacak hücum eskilerin mariz (hastalıklı) bir cemiyet vücuda getirenlerin mefkûreleri üzerine olacakdır... Yeni Hayatçıların yapacakları ikinci is de uyanmağa başlayan teceddütperver (yeniliksever) içtimai vicdanin yeni mefkuresini istihracdir... Yeni Hayatçılar mefkureyi ideolojik değil, ilmi bir surette istihrac lüzumunu tasdik ediyorlar... Müceddid (yenilikçi) kuvvetlerin muntazam bir surette ve bir gayeye tevcihen sarf edilmesi neticesini hasıl ederek ırkımızın benliğini meydana çıkaracak, içtimai heyetimizi birçok kayıtlardan, hastalıklardan kurtaracak olan "Yeni Hayat" cereyanında hiç bir irticai hassa (hal) tevehhüm olunamaz (düşünülemez) (7).

 

"Yeni Hayat" programı din konusunda laiktir, ahlâk konusunda ise toplumsal ilerlemeyi ve gelişmeyi engelleyen bütün kayıtlara ve kurallara karşıdır. Geleneksel ahlaki kalıpların yerine, insan doğasına ve toplumsal ilerlemeye uygun yeni bir ahlâk anlayışı geliştirilecektir.

 

Kadın ve aile konusunda da, Yeni Hayatçılar çekirdek aileden ve kadın-erkek eşitliğinden yana olan devrimci bir tavır içerisindedirler. O dönemdeki toplumsal koşullar içinde, Yeni Hayatçıların savundukları görüşlerin bugünkü toplumsal yapının dahi ilerisinde olduğu söylenebilir. Hatta denebilir ki Yeni Hayat, bugünkü anlamında elbette değil ama, "II.Mesrutiyet dönemindeki başkaca ve özellikle kentsoylu kadınlar tarafından yürütülmüş feminist hareketlerden daha az radikal değildir (8).

 

Nitekim, Hukuki Türkçülük bahsinde Ziya Gökalp, erkekle-kadının nikahta, boşanmada, mirasta, mesleki ve siyasi haklarda eşit olmasını istedikten başka, kadınlara seçme ve seçilme hakki tanınmasını talep etmektedir ki, Cumhuriyet Türkiyesi ancak on yıl sonra bunu gerçekleştirebilecektir (9). Kısacası, Cumhuriyet döneminin başlarında medeni hukuk, kadın hakları, laik dönüşümler "sağlam fikrin sağlam vücudda bulunabileceği", "hayatta en hakiki mürşidin ilim olduğu" ve nihayet Gazi Mustafa Kemal'in "Gençliğe Hitabesi" Yeni Hayatçı yani Türkçü ideolojinin hayata geçirilmesinin somut örnekleridir (10).

 

Gerçekten de Türkçülerin Yeni Hayat programında ortaya koydukları görüşler, Gazi Mustafa Kemal tarafından adim adim uygulanmaya konulduğu içindir ki Gökalp:

 

"Mamafih, Türkçülüğe dair bütün hareketler akim kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük mefkûresi etrafında birleştirerek büyük bir inkıraz tehlikesinden kurtarmağa muvaffak olan büyük dahi zuhur etmeseydi!. Bu büyük dahinin ismini söylemeye hacet yok, bütün cihan bugün Gazi Mustafa Kemal Pasa ismini mukaddes bir kelime addederek her an hürmetle anmaktadır. Evvelce Türkiye de, Türk milletinin hiç bir mevkii yoktu. Bugün, her hak Türkündür. Bu topraktaki hakimiyet Türk hakimiyetidir. Bu kadar kat-i ve büyük inkılâbı yapan zat Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü; düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve bilhassa muvaffakiyetle neticelendirmek çok güçtür." demektedir.

 

Su halde Türkçülüğün en büyük devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk'tür. Türklük ve Türkiye ondan bu yana ikinci bir devrimci önder yetiştirebilmiş değildir.

 

Sonuç olarak, bugün içinde yasadığımız halde hiç bir zaman ayırdına varamadığımız, ama yüz yıl önce tasavvuru bile mümkün olmayan devrimlerin ve radikal dönüşümlerin gerisinde yatan bir tek ideoloji vardır: Türkçülük.

 

18 Şubat 1998 tarihli Cumhuriyet'te, Medeni Kanunun kabul edilişinin yıl dönümü dolayısıyla kaleme aldığı yazısında İlhan Selçuk; "Mahmut Esat'ın "Medeni Kanuna" yazdığı gerekçe, Cumhuriyet devriminin gerekçesidir" diyor ve François Georgeon'dan bir alıntı yapıyor:

 

"Cumhuriyet kuşağı için, geçmiş hiçbir çözüm sunmuyordu; geleceği ise yaratmak gerekiyordu."

 

İşte o gerekçeden bir kaç satir:

 

".... İnsanlık yaşamı, her gün hatta her an köklü değişimlerle karşı karşıyadır. Yasaları dine dayalı devletler kısa bir zaman sonra yurdun ve ulusun isterlerini karşılayamazlar. Çünkü dinler, değişmez kurallar kapsarlar. Yasam yürür; gereksinmeler hızla değişir; din yasaları, her ne olursa olsun ilerleyen yaşamın karşısında, biçimden ve ölü sözcüklerden ileri bir değer, bir anlam taşımazlar. Değişmemek dinler için bir zorunluktur. Bu nedenle dinlerin yalnız bir vicdan isi olarak kalması, çağdaş uygarlığın temellerinden ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırıcı niteliklerinden biridir. Köklerini dinlerden alan yasalar, uygulandıkları toplumları, gökten indirildikleri ilkel çağlara bağlarlar ve ilerlemeleri engelleyici belli başlı neden ve etkenler arasında bulunurlar."

 

Peki kimdi Mahmut Esat ve kimdi o geleceği yaratanlar?

 

Mahmut Esat Bozkurt bir Türkçüydü ve iste o "geleceği yaratmak" yükünü bir yük gibi değil, ama bir şeref olarak omuzlarında taşıyanlar da o ve onun gibi Türkçülerdi.

 

"Yeni Hayat" iste bu iddianın adidir; bu ad bile Türkçülüğün devrimci karakterini bağırmıyor mu?

 

Bu gerçekleri, bugün Türkçülüğün hasımları bile itirafa mecbur kalıyorlar. Türkiye Cumhuriyetini kuran ideolojinin Türkçülük olduğunu teslim ediyorlar 11).

 

Evet. Nasıl ki, dün "geleceği yaratmak" şerefi Türkçülere ait olmuş ise, bugün de yine o şerefli görev Türkçülerin omuzlarındadır. Olayların akışı ve tarihin dinamikleri Türkçüleri böyle bir mukadderata yeniden mecbur ve mahkûm ediyor:

Geleceği yaratmak!

 

Bundan daha büyük devrimcilik olabilir mi?

 

Bu dergiye "Yeni Hayat" adi tesadüfen mi seçildi sanıyordunuz?!...

 

Hanifi Altaş

2005


Notlar:

1-Bkz: Atila İLHAN'IN, 15,17,19,22,24 ve 26.12. 1997 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köse yazilari

2-Artı Haber Dergisi, 4. sayı, 10-17 Ocak 1998

3-Ziya GÖKALP, Türkçülüğün Esasları, Kültür Bakanlığı Yay, Ankara 1990, sf:2-5

4-Ziya GÖKALP, sf:5-6

5-Mehmet Ö. ALKAN, "Laik bir İdeolojinin Doğusu ya da II. Meşrutiyet'te Türkçülüğün Toplumsal İdeolojisi: Yeni Hayat ve Yeni Felsefe Mecmuası" Tarik Zafer Tunaya'ya Armağan, İstanbul Barosu Yay, İstanbul-1992, sf:377 vd.

6- ALKAN, ,sf:380-381 "Tek parti dönemi bu uygulama çabasının tanıklığını yapar."

7- ALKAN, sf:388

8- ALKAN, sf:401 vd.

9-Ziya GÖKALP, sf:7

10- ALKAN, sf:407

11-Oral ÇALIŞLAR, "Medeni Kanun ve Cumhuriyet Devrimi", 18.02.1998 tarihli Cumhuriyet gazetesi



Hülagu, Yunanlılar ve Tarih Dersi -Hanifi Altaş-


Değerli arkadaşımız Hüseyin Mümtaz'ın " İnsan, Aydın ve Türk Olmak" başlıklı yazısını okuyunca aklıma Hülagu'nun zaptettiği bazı şehirleri fetihten sonra şehri taş taş üstünde kalmayacak biçimde yıktırması üzerine yazılmış bir anekdot geldi. Zeki Velidi Togan'ın Umumi Türk Tarihine Giriş adlı kitabında yer verdiği olay şudur:



"Türkiye'yi İçerden Çökertmek"  -Hanifi Altaş-


6 Ekim tarihli Avrupa Birliği Komisyonunun ilerleme raporunun içeriği ve içerdiği tuzaklar daha tam anlaşılamadan, gündeme bir de Azınlık Hakları raporu düşüverdi. Türkiye’de Avrupa namına gönüllü manda düzeni kurmak isteyen “küçük bir azınlığın” temsilcileri, Başbakanlık çatısı altında, “Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu”nda bir araya gelmişler, gerçekte bu kurulda da sayıca azınlık olmalarına rağmen, 78 üyeden oluşan bu kurulun toplantıda hazır bulunan 35 üyesinden 28’inin oyları ile “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu”nu kabul ettirip geçirmişler ve Başbakanlık başlıklı kağıtlara yazılmış bu raporu basın mensuplarına dağıtmışlardı. Raporu kaleme alan ve açıklandıktan sonra savunan zat-ı muhterem ise Agos adlı bir azınlık (Ermeni) gazetesinde köşe yazıları yazan bir profesördü. Türkiye Cumhuriyetinin yönetici kadrolarının yetiştiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde de hocaydı.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar