
"Alt-Üst Kimlik" Tartışmaları ve Yusuf Akçura'nın "Üç Tarz-ı Siyaseti"
-Fuat Uçar-
“Vatan millet idealini biz mektebimizden değil, tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplarından yahut etrafımızda, içimizde yaşayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik. Şu söylediklerim acı ise hakikat değil midir?” Yusuf Akçura Türk Yurdu, Yıl 1911(1328) Sayı 16,s. 488 Giriş Osmanlı Devletinin 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren çöküş alametlerini göstermeye başlaması üzerine dönemin aydın kesimince devleti bu çöküşten kurtaracak güçlü kılacak ve mevcut sınırların muhafazası için çeşitli arayışlara başlanmıştır. Bunlardan biri, belki de en önem arz edeni Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaseti”i yani Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük terkibidir. Bu terkib dönemin olumsuz şartlarının(başta askerlik olmak üzere birçok alanda zayıflaması)mukadder bir sonucu olarak doğmuş ve Yusuf Akçura tarafından kaleme alınarak kamuoyuna kendi bakış açısına göre sunmuştur. Türk düşünce tarihinde 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Devlet-i Aliye-i Osmaniye vuku bulan toplumsal, siyasal, ekonomik gibi nedenlere istinaden çeşitli dalgalanma ve değişmeler görülmeye başlanır. Devletin bu zayıflama, dağılma ve yıkılma tehdidi ile batıya muhtaç duruma düşmesi karşısında Türk aydını düşünmeye ve bu karmaşadan kurtulmak için çıkış yolu aramaya başlamıştır. Bu arayışların sonucunda birçok değişik fikirler ortaya atılmış ve bu fikirlere bağlı arayışların biraz önce belirtildiği gibi önce yıkılışı durdurmak sonrada devleti yeniden güçlü kılmak ve hâkim duruma getirmek endişesi yatmaktadır. Bu düşünce akımları son dönem Türk edebiyatını, Türk dilini ve siyaset tarihini etkileyerek toplumu çeşitli yönlerden (sosyal, kültürel, ideolojik olarak)etkisi altına alarak günümüze kadar süren ve hala da devam eden derin etkiler bırakmıştır. Son yıllara gerek ülkemizde, çevremizde ve gerekse yeni dünya konjonktüründeki meydana gelen hızlı değişiklikler, olaylar; günümüzden yaklaşık bir asır önce ortaya atılan bir fikir akımını tekrar gündeme getirmiştir. Böylece günümüzde vuku bulan bu tarihsel, siyasal, kültürel ve toplumsal olayların (son günlerde de başlatılan alt kimlik ve üst kimlik gibi tartışmaların) daha rasyonel ve objektif bir şekilde incelenmesi ihtiyaç haline gelmiştir. Günümüzde sosyal bilimlere ve çeşitli konulara hâkim olan kavram karmaşasının giderilmesi ve özellikle günümüz Türkiyesi’nin temel sorunlarının çözümün de geçmişe ait olup bugün hala defaatle gündemi meşgul eden sorunların çözümü; bireysel ve toplumsal belleklerde oluşan bu gibi karmaşaların açıklığa kavuşturulmasına bağlıdır. İşte bunlardan birisi de Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesidir. Kısacası bugüne kadar Üç Tarz-ı Siyaset hakkında çeşitli görüşler bildirilmiş fakat bugün dahi Akçura’nın üçlü saç ayağından oluşan bu terkibi hakkında yeterli düzeyde kapsamlı bilimsel bir araştırma yapılmamıştır. Bu durum Üç Tarz-ı siyasetin çeşitli yönlerden incelenmesini olumsuz etkilemekte ve sıkıntıya sokmaktadır. Ayrıca uzak görüşlü bir aydın ve tarih tarafından haklı çıkarılan bir siyaset bilimci olan Akçura’yı ve eseri Üç tarz-ı Siyaseti anlayabilmek ve bir bütün olarak değerlendirebilmek için o günün koşullarını göz önüne alarak günümüze etkisini kestirebilmek çok önemlidir. Bu nedenle Akçura’nın yaşadığı dönemi ve içinde yer aldığı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Jön Türklerin siyasi düşüncelerinin iyi bilinmesi ve göz önüne alınması gerekmektedir. Akçura Jöntürkler’in siyasette yanlış bir yola sapmış olduklarını göstermeye çalışıyordu. Tıpkı Tanzimat devlet adamları gibi Jön Türklerde siyasi düşüncelerine temel olarak “Devlet” birimini kabul etmişler “Millet” birimiyle ilgilenmemişlerdir[i] Böylece Yusuf Akçura o zamanlar “Millet” kavramının önemine ve günümüz koşullarındaki gerekliliğine işaret ederek Pan-Türkizmin manifestosu da olarak kabul edilen Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesini bu şekilde oluşturmuştur. A) Sosyal Yönü İle "Üç Tarz-ı Siyaset" Osmanlı imparatorluğunda sosyal sınıflardan söz etmek mümkün değildi. Halk genel olarak 'Reaya' ve 'Beraya' diye ikiye ayrılırdı. Reaya vergi veren müslüman ve gayrimüslimlerden; beraya ise reaya'nın dışında kalan ve vergi vermeyen yönetici sınıfa denirdi. Beraya kendi içinde Seyfiye (ordu), kalemiye (bürokrasi), ilmiye (eğitimciler,ulema) olmak üzere üçe ayrılırdı.[ii] Böylece imparatorluğun bünyesinde çeşitli ırk, din, mezhep ve dilden oluşan halk topluluklarının meydana getirdiği 'Kozmopolit'bir yapıya sahipti. Osmanlı imparatoruğu içinde egemen öğe (unsur-u asli) Türklerdi; bu öge açıkça ifade edilmediği ve kendi bilince olmadığı dönemlerde bile birçok rol oynamıştır.[iii] Din ırk ve mezhep açısından çok kompleks bir yapı arz eden imparatorlukta, tüm halk Osmanlı uyruğunda bulunarak 'Siyasal bir birlik' göstererek uzun yıllar 'Osmanlı Milleti' adı altında toplanıp yaşamışlardır. Fakat siyasal birlik göstermelerine rağmen tebaa arasında dil ve edebiyat bakımından birliğin olmaması nedeni ile 'Sosyal birlik'ten söz edilemezdi. Zira Osmanlı toplumunun bir bölümünü oluşturan gayrimüslim tebaa sosyal bakımdan kesin olarak müslümanlardan ayrı tutulmuştur. Bu tebaa barış ve güvenlik içinde yaşamış fakat müslüman topluluk içine serbestçe karışma, Osmanlı aydın hayatına gözle görülür bir katkıda bulunma imkânına sahip olamamıştır[iv]. Bu yapı Hıristiyan tebaanın kendi benliklerini korumalarını, erimemelerini sağlamıştır. Örneğin; Fatihin İstanbul'u fethi ile Ortodokslara geniş haklar vermesi ve Patriğin dini yetkisini artırmasıdır ki Fatih bununla 'Siyasi bir amaç'ta gütmüştür. İmparatorluğun ilk yıllarından beri gayrimüslim tebaa devlet hizmetine girebilmek, vergiden (haraç) muaf olabilmek için en kestirme yolun İslamiyet'i kabul etmek olduğunu görmüşlerdir. Ayrıca topraklar ile ilgili sosyal imtiyazlarının devamını sağlamak isteyen asilzadelerin İslamiyet'i kabul etmeleri kolaylaşmıştır. Fakat bu İslamlaşma bilinçli bir Türkleştirme şeklinde olmamıştır. Burada Türkleştirmeden kasıt fethedilen bu yerlere yerleştirilen Türkmen ailelerinin yöre halkını zamanla aynı kültür içine çekebilmesidir. Zaten Türk'ün yaşam değerleri ve felsefesi İslamiyet ile paralellik gösterdiği ve uyum sağladığı için Türkleştirme bir anlamda İslamlaştırmayı da sağlamış oluyordu. Sonuç olarak milliyet ayırımını ortadan kaldırıp din ayırımına dayanan toplum modelini oluşturarak, milliyetler arasındaki muhtemel çatışmaları böylece dinler arasındaki sürtüşmelere dönüştürülmüştür. Ancak kilise etrafında örgütlenen Hıristiyan tebaa bu dini yapı altında dahi milli kültürlerini canlı tutmuşlar ve ilk fırsatta da Osmanlılara karşı başkaldırmışlardır. Şöyle ki Avrupa'da milliyetçiliğin doğuşunu, milli devletlerin ortaya çıkışını kilise engellerken, Osmanlı devletinde aynı örgüt Hıristiyan tebaa da milli bilincin canlı tutulmasında bir mekanizma rolünü oynayabilmiştir. Türkler İslamiyet içinde eriyerek kendi benliklerini kaybettikleri gibi, kendi kültürel değerlerini canlı tutacak bir kilise gibi örgütlere nede liderlere sahip olmuşlardır.[v] İlk zamanlardaki İslamlaştırma-Türkleştirme sürecinin durması ve kilisenin etkisi altında süratle bilinçlenen gayrimüslimlerin Müslüman-Türk halkı ile sürtüşmeleri sonucunda Balkanlar elden çıkmaya başlamıştır. Bir Türk orta sınıfının bulunmaması Osmanlı Türklerini oynayacağı rollerden mahrum ederken, Türk halkını bilinçlendirmeden yoksun kılmıştır.[vi]Tüm bunlardan da anlaşılacağı gibi Osmanlı devletinde Türk etnik grubu içinde bir 'Burjuvazi'nin oluşmaması ve bu durumun milliyetçiliğin Türkler arasında ki gelişimini geciktirmiştir. 19. yüzyıl Avrupa'sı büyük devrimlerin meydana geldiği ve milliyetçilik akımları ile yeni bir aşamaya girmeye başlamıştır.[vii] Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Osmanlı devletinin temel yapısı bu tür çeşitli tehlikelerin altında çözülmeye yüz tutmuştu. Avrupa'nın milliyetçi fikirleri Hıristiyan reaya arasına sızmaya başlamış ve imparatorluğun bir kısmı elden çıkmış aşiretler ve yerli ayanlar İstanbul'u tanımamaya ve vergi ödememeye başlamışlardı.[viii] 3 Kasım 1839 günü Mustafa Reşit Paşa tarafından okunan Hatt-ı Hümayun ile Osmanlı devletini yaşatabilmek, kuvvetlendirebilme ve yeni şartlara uyum sağlayabilmesi amacı ile batın da etkisiyle (Hıristiyan tebaanın hoşnutsuzluğunu gidermek için) Tanzimat ilan ediliyor. Bu Türkiye'nin batılılaşma sürecinin başlangıcını oluşturmaktadır. İlan edilen bu ferman Osmanlı Devleti'nin toplumsal yaşamında bazı değişiklikleri öngörmekteydi. Ayrıca toplum ve devlet yönetiminde Tanzimat 'Laik Hareketinde' başlangıcını oluşturmaktaydı. Tanzimat ile birlikte cins ve mezhep ayrılığı ortadan kaldırılacak, bu hukuksal eşitlikle huzursuzluk alametleri gayet bariz bir hal alan ve imparatorluktan ayrılmak isteyen Hıristiyan reayayı 'Osmanlılık' fikrine bağlamak yeni dönemin esası olmuştur.[ix] Böylece Tanzimat devletin sosyal, toplumsal ve diğer alanlardaki alışılmış düzenine karşı yeni bir düzen getirmiştir. Tanzimat’la mülki idarede, mahkemelerde, ticarette, hukukta ve batı kanunlarını kabul ederek uygulamak istemeleri, sosyal yaşamda gayrimüslim tebaa lehine ve Müslüman-Türk'ün hâkimiyetine ortak etmeleri ulema tarafında da tepkilere yol açmıştır. Milliyetçi akımların bu dönemde Osmanlı Devletine girmiş olması dikkat çekicidir. Tanzimat bir bakıma Osmanlı Devletinin dağılışını kolaylaştırmış, reayayı bir türlü memnun edememiş, onların daha da bilinçlenmesine yardımcı olmuş ve getirdiği yeni düzenlemeler bu gayrimüslim tebaada milliyetçi gelişmeleri hızlandırmıştır. Osmanlı Devleti'nin bu sosyal yapısını 'Üç Tarz-ı Siyaset'e kodladığımız zaman şöyle bir durumla karşılaşılmaktadır. Osmanlıcılık Açısından Sosyal Yapı :'Ulus Devlet' ya da 'Milli Devlet' yerine 'Osmanlı Milleti' oluşturularak din ve mezhep farkı gözetmeksizin Osmanlı halkları her yönden eşit duruma getirilecektir. Böylece Tanzimat ile birlikte oluşturulmak istenen 'Osmanlı Ulusu' ile ortak bir vatan kavramı etrafında oluşturulan 'Amerikan Ulusu' gibi yeni bir 'Osmanlı Ulusu' oluşturularak devleti parçalanmaktan kurtarmak ve mevcut sınırların korunması amaçlanmıştı. Yusuf Osmanlı Milleti'ni oluşturmanın Osmanlı için yararlı olacağı kanısındadır. Ne var ki böyle bir eylemi de imkânsız görmektedir. Sınırların korunmasını devlet için yeterli bir amaç saymamaktadır. İmparatorluk halklarının örgütlenip bir millet haline getirilmesinde, devletin kurucusu ve yöneticisi olan Türkler eriyip gidecek, egemenlik arap çoğunluğa geçecektir.[x]Zira altı yüzyıllık hâkimiyetleri sona erecek ve gayri Müslimler ile eşit sayılacaklardı. Memuriyet ve askerlik elden gidecekti. Sanayi ve ticaretle uğraşmak zorunda kalacaklardı.[xi] Yusuf Osmanlı topluluklarının birbiri ile kaynaşmayı istemeyeceklerini de ön görmektedir. Hatta böyle bir döneme Rusya'nın siyasal ve mezhepsel nedenlerle; bir bölüm Avrupa kamuoyunun dinsel sebeplerle direneceğine inanmaktadır.[xii] Devlet-i Ebet Müddet ve Hanedan-ı Ali Osman Osmanlı mukadderatının temel değerlerindendi. Bu değerleri korumak yönetici ve aydınlar için ana hedefti ve bunun için sürekli arayış içinde olacaklardı. Yusuf Akçura'da “Üç tarz-ı Siyaset” adlı makalesine başlarken hem Türk hem Müslüman ve hem de Osmanlı olduğun söyledikten sonra Osmanlıya hizmet etmekle her üç camiaya da hizmet edilmiş olacağı hükmünü verir.[xiii] Fakat tüm bunların sonucunda bir 'Osmanlı Milleti' yaratma çabası hiçbir sonuç vermemiş ve gayrimüslim tebaanın sürekli bilinçlenmesi onları Osmanlılık içine alan bir mekanizmasının kurulmasını böylece engellemiştir İslamcılık Açısından Sosyal Yapı:.Tanzimat’ın Osmanlı toplulukları arasında yapmayı amaç tuttuğu siyasal ve hukuksal eşitlik artık söz konusu olmayacaktır.Bu yüzden Osmanlı uyrukları arasında düşmanlıklar bile başlayacaktır.Hatta Türkler arasında dinsel ve mezhepsel geçimsizlikler çoğalabilecektir. Müslüman tebaaya sahip büyük devletler de bu tasarının gerçekleşmesine engel olacaktır.[xiv] Tanzimat ve Islahat politikaları ile gayrimüslimlerin ayrıcalıklı insanlar haline gelmelerine, Müslümanların ikinci sınıf vatandaşlar haline düşmelerine karşı oluşturdukları tepkiyi yok saymaktadır.[xv]Osmanlı Milleti teşkili İslam dinince de tasvip edilmezdi. Zira İslam dini, Müslüman'la hıristiyanı eşit göremezdi. Nas buna müsait değildi.[xvi] Böylece sosyal yapıyı oluşturan gayrimüslim tebaada doğrudan gözden çıkarılmış oluyordu. Yusuf Akçura Hıristiyan ile Müslüman'ı aynı statüye getireceği ve azınlıklara daha fazla hak ve özgürlük getireceğinden ve bu durumun Osmanlı Devleti'nin çöküşünü durduramayacağı endişesi ile azınlıkların da tekrar Türk ve Müslüman hâkimiyetine girmemek ve Osmanlı devletinin bu güçsüzlüğünden yararlanarak bağımsızlık arzusu ve ayrılık ümitlerini daha da artırmıştır diyerek Osmanlı devletinin çöküşü hazırlanacağından bunların (Osmanlıcılık ve İslamcılık) sakıncalarını dile getirmiştir. Balkan topraklarının kaybının Müslüman tebaadan meydana gelen bir Osmanlı toplumu ortaya çıkarması, ancak bu tebaa içinde Arnavutların ve Arapların da ayrılma hareketine girişmeleri, devlet idarecilerine Osmanlı devletini ayakta tutabilmek için Türk unsuruna dayanmaktan başka seçenek bırakmamıştır.[xvii] Türkçülük Açısından Sosyal Yapı: Osmanlı mukaddeslerine bağlılık gittikçe gevşiyordu. Osmanlıcılıkta tutunamayan aydınlar bir geri adım atarak İslamcılık mevzisini tutmuşlardır. Fakat burada da tutunamayıp bir sonraki mevziye Türkçülüğe çekilmek zorunda kalıyorlardı.[xviii]Yusuf Akçura'nın tatbiki bilhassa dış engeller dolayısı ile mümkün görmediği İslam birliğini izah ederken istikbalin ırki esaslara müstenit birlikler devri olacağına inandığını da satır aralarından çıkarmak mümkün.[xix] Yusuf Akçura burada uzak bir görüşlülükle o zamanın imparatorluk çağından geleceğin 'Ulus Devlet' ya da 'Milli Devletine' işaret etmektedir. Toplumsal olarak ta gelişmenin bu yönde olduğunu söylemektedir. Fransız ihtilali ile milliyet meselesi ya da milliyetçilik siyasi olarak belirmiştir. Yusuf Akçura'nın Avrupa'da ki yetişme yıllarında oradaki hocaların millet kavramının bundan sonra sosyal ve diğer alanlarda sürekli bir şekilde yerini alacağını kesin olarak belirtmiştir. Yusuf Akçura'nın Türkçülük tarihindeki yeri büyüktür.[xx]Akçura'nın Türk toplumu için öngördüğü toplumsal model de bir orta yol anlamı taşıyordu; geleneksel kurumların korunması ile batı ile bütünleşmesi arasında bir yol (…)Osmanlı toplumuna Türk ırkına dayalı yani bir ulusal devlet anlayışı veren, ,ona ulusal burjuva ideolojisinin ipuçlarını taşıyan Pan-Türkizm olmuştur.[xxi] Akçura'nın makalesinde geçen Türk ırkına müstenid ifadesi sekülarist (laik) bir Türkçülük anlayışı olup daha ziyade kültürel başlık altında incelenecektir. Burada önemli olan sosyal/toplumsal açıdan Akçura'nın Türkçülüğünde kozmopolit bir imparatorluk yapısının tarihsel sonunun geldiğini ve geleceğin toplumlarının 'Ulus Devlet' ya da 'Milli Devlet' şeklinde tezahür edeceğini ileri bir görüşlülükle dile getirmiştir. Tarih bu açıdan Akçura'yı haklı çıkarmıştır. Çünkü Akçura'nın o zamanlar dile getirdiği 'Türkçülük anlayışı' günümüzdeki 'Alt kimlik' ve 'Üst Kimlik 'gibi tartışmalara da ışık tutacak ve bugünde toplumsal olarak geçerliliğini ve önemini artırarak devam ettirmektedir. B) Kültürel Yönü İle"Üç Tarz-ı Siyaset" Yusuf Akçura'nın 'Üç Tarz-ı Siyaset' adlı terkibi kaleme alındığı dönemdeki Osmanlı devletinin kültürel yapısından yola çıkarak günümüz Türkiye'sinin yapısına da ışık tutmaktadır. Öncelikle Yusuf Akçura'yı bu yönde bir çalışmaya sevk eden dönemin kültürel yapısını incelemek ve sonucunda değerlendirmeye geçmek daha faydalı olacaktır. Bilindiği gibi Osmanlı uygarlığı özünde Türk-İslam değerlerinden oluşan bir yapıdaydı. İmparatorluk olma vasfı ile bünyesinde bulundurduğu çeşitli dinsel ve etnik unsurların bir ölçüde katıldığı kozmopolit bir yapı sergilemekteydi. Öte yandan medreseye karşın Arap kültürü imparatorluğa nüfus edemedi; bir zamanlar örnek alınan İran'da uzak ve yabancı sayılmaya başlandı.[xxii] Osmanlı devletinin içinde bulunduğu bu olumsuz durumdan kurtulması için ilan edilen Tanzimat, Meşrutiyet ve Islahat gibi yenileşme hareketleri imparatorluk içerisindeki gayrimüslim tebaaya çeşitli hak ve imtiyazlar tanımıştı. Bu imtiyazların bir kısmı bilindiği gibi kültürel nitelikli imtiyazlardı. Yenileşme adına çıkarılan bu kanunlara istinaden her azınlığın kendi milli cemiyetlerini kurma hürriyetine kavuşmalarıydı. Bunun yanında önceden zaten var olan çeşitli dinsel, kültürel yaşamlarını batının etkisi ile kendi lehlerine çıkarılan bu kanunlarla artık bu haklar 'masumane' taleplerinde ötesinde devletin aleyhine çalışan birer 'şer odağı' haline gelmeye başlamışlardı. Bu durum devletin geleceği açısından ciddi sorunlar teşkil etmekteydi. Osmanlı aydınları kültürde yani Osmanlı hayatında sıkıntılar olduğunu anladıklarında imanlarından yani Osmanlı kültürünün mukaddeslerinden şüpheye düşmediler; uygulamaları irdeleyerek nerede yanlış yaptıklarını, nerelerde sapmalar olduğunu bulmaya çalıştılar ve bu sapmaları sorunların sebebi olarak ileri sürdüler. (…)Sıkıntıların görülmeye başlandığı zamanlar, kültürün Osmanlı hayatının meselelerini gerektiği gibi ve süratle çözemeyecek ölçüde yaratıcılığını kaybettiği, kendini yenileyemediği soğuma dönemleridir.[xxiii]Bunlardan da anlaşıldığı gibi kültür için yapılması gereken, ya da doğru olan, Osmanlıda ki ilk tecrübelere yani kanun-u kadime dönüş olduğunu görürüz (Koçi Bey'in çağrıları ve üçüncü Selim'e sunulan risaleler gibi). Ayrıca kültürün bir öğesi durumunda olan din bakımından zaten bilinçli olarak bir ayırım söz konusu değildi. (…) Türk tarihinde hanedan ve siyasi hâkimiyet birliği kültürel bütünleşme açısından önemli bir rol oynamakta idi.[xxiv] Bir Osmanlı aydını olarak Yusuf Akçura bu konudaki endişesini 'Üç Tarz-ı Siyaset' terkibi ile şu şekilde dile getirmiştir. Osmanlıcılık Açısından Kültürel Yapı: Tanzimat ile amaçlanan 'Osmanlı Milleti' yaratma fikri kültürel yönden bir birliktelik sağlayamamıştır. Yani kültürün evrensel boyutu içerisinde 'yerel-milli kültürlerin' ortaya çıkmasına engel olamamıştı.Gerçi itidal-i tarzdaki milli kültürün bir sakıncası yoktu ama gayri Müslim tebaa verilen bu hakları kültürelde olsa devlete karşı amaçlarını gerçekleştirmek için bir maske olarak kullandıklarından Osmanlıcılıkla amaçlanan bir 'Osmanlı Milleti' yaratma devletin kurucusu 'Unsur-u aslisi' olan ve gayri Müslim tebaya karşı yani 'Millet-i mahkume'ye karşı 'Millet-i hakime' durumunda olan Türk unsurunun ulusal kültürünün eriyip kaybolabileceğini,bu nedenle Türk unsurundaki 'Siyasal hakimiyet' hakkının azınlık tebaaya kayabileceği endişesi ile Yusuf Akçura haklı olarak eleştirmekte ve karşı çıkmaktadır. İslamcılık Açısından Kültürel Yapı: Tanzimat ve Meşrutiyet'in gayri Müslim tebaaya sağladığı ve sonucunda ortaya çıkan tutumlara benzer davranışı Arap, Arnavut gibi Müslüman tebaa da göstermişti. Yani bu Müslüman tebaa da gayrimüslim azınlıklarla birlikte kendi milliyet esaslarına dayanan kültürel ayrıcalıklarının talepleri baş göstermişti. Eğer dini açıdan bir ayrılık söz konusu olamayacağına göre Türkler ile aynı dine mensup müslüman tebaanın böyle bir talepte bulunmaması gerekirdi. Gerçi şer'i kurallara uygunluğu ve dinin izin verdiği ölçüler içerisinde her Müslüman tebaanın kendi kültürünü yaşaması normaldir. Yani 'Ümmet' kapsamında, bu yapıyı bozmayacak milliyetlerin varlığı normaldi. Ama imparatorlukta Müslüman tebaanın gayri Müslimlerle birlikte, aynı dine mensup fakat ayrı etnik kökenden gelen Türk unsurdan kültürel olarak ta ayrılmak istemesinin muhtemelen başka sebepleri olsa gerek! Çünkü Arap'lar kendi cemiyet ve derneklerini kurduktan sonra Türkler ancak 1911'de ancak 'Türk Ocağı'nı kurabilmiştir. Böylece kültürün belki de en önemli bir unsuru olan dinin imparatorluğu kurtarmaya yetmediği görülmüştür. Türkçülük Açısından Kültürel Yapı: Bu durum ise bilinenin aksine çok farklı bir özellik göstermektedir. 19.yüzyılın başlarında Osmanlı imparatorluğunu oluşturan milletler millet olmanın bilincine varmış iken, Türk Milletinin adının bile unutturulması mantık dışı olurdu. Böylece 'Türkçülük 'akımını çok doğal ve toplumsal sağlık işareti olarak karşılamak gerekirdi.[xxv] Buradan da anlaşıldığı gibi imparatorlukta milliyetçiliklerini bilmeyen, diğer milletlerin hareketleri sonucunda öğrenen ve en sona kalan Türkler olmuştur.Çünkü Türkler 'Elhamdülillah Müslüman'ız' demeyi yeterli görürlerdi.Fakat bırakalım gayri Müslimleri Araplar da Müslüman'dı ama bu onların azınlıklarla birlikte ayrılıp ayrı dernekler kurmalarına ve hatta isyan etmelerine hiç engel değildi.Türkler ise din ve milliyeti ayırt etmekten acizdi.O halde Türkçülük ya da Türk Milliyetçiliği o zamanlar 'Spontan'(kendiliğinden)değil de tamamen dış çevrelerin zorlamaları ve bilinçlendirmeleri mukabilinde yani,Türk Milleti'nin 'İrade ve isteği'nin dışında doğmuş daha doğrusu doğmak zorunda bırakılmıştır. Burada önemli olan Yusuf Akçura'nın ve bunu hars'a(kültüre)kodlayan Ziya Gökalp'in Türkçülüklerinin tamamen kültüre dayanmasıdır. Yine Akçura'nın "Irk üzerine müstenid bir Türk siyasi milliyeti husule getirmek fikri"de tamamen kültüre dayalı, etnik kökenle ilgisi olmayan bir diskur'dur. Şöyle;"Yusuf'u bu konu üzerinde durmaya zorlayan üç neden görülmektedir. Birinci neden,büyük milliyetler arasında Türkler'in varlıklarını korumuş olmalarıdır.İkinci neden,bu büyük milliyetler 19.yüzyılın ürünüdür ve milli birliklere vücud vermiştir .(Alman milli birliği ve İtalyan milli birliği gibi),üçüncü neden,Osmanlılık veya Müslümanlığın güçlü bir siyasal birlik durumuna getirilemeyeceğinin anlaşılmış olmasıdır.[xxvi] Ayrıca Yusuf Akçura 'Türk Birliği'nin geliştirilip kurulmasını çeşitli aşamalara ayırarak bunların bir aşamasında Türk olmayanların durumundan bahsederken 'Türkleşmek' deyimi kullanır. Dolayısı ile burada soyca Türk olanların yanında, soyca Türk olmayanlarında ortak bir kültür ve değerlerde Türkler ile bir araya gelecek-günümüzün Ulus birlikteliği -bunlardan müteşekkil bir siyasi birlikteliği belirtmiştir. Zaten gerek o zamanlar, gerekse de günümüz artık milliyetler hatta 'mikro milliyetçilikler' çağıdır.Bu şekilde günümüz gerçekliğini de işaret etmiş oluyordu. Zira Akçura'nın Rus imparatorluğu içinde Tatar Kimliğini muhafaza etmek için dayanabileceği başka esas bulamamış, bulduğu esası Osmanlı Türkleri'ne taşımıştır.[xxvii] Bizde ister Hitit, ister İyon, Firik, Arap, Pontus, Çerkes ve Arnavut unsurlarıyla karışmış olsun,bu toprakların üzerinde yaşayan,millet olma özelliğini taşıyan halkımıza aynı rahatlıkla "Türk" diyoruz ve demeliyiz.Azınlıkların bile adlarının başına Türk getirerek benimsemeliyiz.'Türk Ermeni'si', 'Türk Musevi'si' gibi.[xxviii] Bunlardan da anlaşıldığı gibi etnik kökeni ne olursa olsun ki bunun tesbiti de mümkün değildir Türk kelimesi ve Türkçülük tamamen gerek bilimsel, gerekse de mantıksal açıdan kültüre dayanmasıdır. C) İdeolojik Yönü İle "Üç Tarz-ı Siyaset" Üç Tarz-ı Siyaset'in çeşitli toplumsal ve kurumsal alanlarda olduğu gibi devletin ve milletin geleceğine yönelik amaçlarını hedeflerini belirleyen 'İdeoloji' boyutunun da etkisi, kalıcı bir tesiri ve geleceğe yönelik bir bakış açısı da bulunmaktadır. İdeoloji, dünya görüşünün, düşünce, inanç, değer anlayışı ve hayat tarzının sistemli bir bütünü[xxix]sistematik bir fikir yapıtı anlamıyla ortaya çıkmaya başlıyor(…)İşte burada ideoloji ile ilgili şu yeni soruya gelmiş oluyoruz:'Hangi şartlar altında kitlere yön veren fikir yapıtlarına ihtiyaç duyulur.'[xxx] Evet bu akademik tanımlar gereği Üç Tarz-ı Siyaset'te kendi içinde tutarlı, sistemli bir yapı oluşturduğu için, toplumsal kitlelerle uzun yıllar boyunca yön veren ve günümüzde de yeniden okunup değerlendirildiği için ideoloji boyutu da mevcuttur. Yusuf'un Üç Tarz-ı Siyaseti bu koşullar göz önüne tutulunca, laik düşüncenin tam ve mükemmel bir yapıtı olarak görünür. Hiçbir sorunun ortaya konulmasında ve eleştirilmesinde 'Şeriatten' faydalanılmaya gidilmemiş olması nedeniyle siyasal düşüncenin dinsel düşünceden ayrılması konusunda bir başlangıç bile kabul edilebilir.[xxxi] Buradan da anlaşıldığı üzere Osmanlı'da laik (sekularist) bir düşünceyi ortaya koyarak, siyasal düşünce ile dinsel düşüncenin ayrılması gerektiğine işaret ederek Osmanlı Devleti'nin o zamanki teokratik yapıya, yani tüm işlerde dinsel nitelikli kararların ağır basması şeklindeki düşünce yapısına yeni bir alternatif sunarak;devletin son dönemleri ile yeni kurulan Cumhuriyet'te daha fazla 'revaç' bulacağından günümüz anlamı itibariyle ideolojik olarak ayrı bir öneme sahiptir. Üç Tarz-ı Siyaset'in ideolojik boyutunda ağırlığını hissettiren bölümü "Türkçülüktür". Osmanlı'da İttihat ve Terakki'nin Türkçülüğe sahip çıkması ile bu akım resmiyet kazanmıştır. Daha sonra Türkçülük dağılan Osmanlı İmparatorluğu yerine sadece Türkler ile kendini Türk hissedilenlerden oluşacak yeni bir devletin kurulması idealini benimseyerek Turancılık şeklini alacaktır. Türk Milliyetçiliği Osmanlı Devleti'nin yıkılışını engelleyememiştir. Ancak Türk Milliyetçiliği (ideoloji) asker-sivil-aydın kadrolar üzerindeki etkisi ile Anadolu'da bir Türk Devleti kurulmasında en etkin unsurlardan biri olmuştur. Kurtuluş savaşı ve milli mücadelenin yöntemi ve örgütlendirilmesi milliyetçi asker-aydın-sivil kadroların işidir.[xxxii]Cumhuriyet'le birlikte devlet iktidarı katında, Akçura'nın 1904'de ortaya koyduğu ırk ve din anlayışının rakipsiz şekilde revaç bulduğunu biliyoruz.Böyle olmasında, Akçura fikriyatının resmi ideoloji sacayağının pozitivizm ve laisizm gibi diğer iki ayağı ile çok iyi imtizaç etmesi amil olmuştur denebilir.Cumhuriyetin resmi ideoloji mimarları arasında ilk sıraya oturmakta beis yok.[xxxiii] Akçura'nın Türkçülük meselesi dolayısıyla, Türk Tarihinin ve Kültürünün araştırılmasında, Türklük fikrinin Cumhuriyet devrinde hakikaten iyi bir şekilde büyük tesirleri ve emekleri olmuştur.[xxxiv]Atatürk'te Cumhuriyeti kurarken Osmanlılık fikrinden ziyade Türk Milliyetçiliği prensibine göre hareket ederek, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini atmıştır.[xxxv] Böylece Akçura'nın Türkçülüğü sonraki yıllarda Ziya Gökalp'in Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak senteziyle bazı önemli değişiklikler yapılarak, kuramsal meşruiyet içinde Türkiye Cumhuriyetinde başarı ile benimsenerek, cumhuriyetin temellerinin atılmasında en büyük prensiplerden birini teşkil etmiştir. Akçura,Gaspıralı İsmail ve Gökalp'in fikirleri ile yeniden yapılanan Anadolu Türklüğünde yeniden yapılanarak oluşan ve resmi nitelik kazanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde dikkate alınarak dönemine uygun hale getirilmiştir.Bu hali ile 'üç Tarz-ı Siyaset'in günümüz şartları açısından baktığımızda ideoloji boyutu daha ağır basmakta, Osmanlı'nın son döneminde etkisini hissettirmeye başlayarak Cumhuriyet devletine de damgasını vurmuştur. Üç Tarz-ı Siyaseti ideoloji boyutu (özellikle de Türkçülük boyutu) çeşitli kesimlerce eleştirilmekte, yetersizliği dile getirilerek devletçe Cumhuriyet döneminde dayatılarak bugünkü PKK ve "Kürt Milliyetçiliğini" doğurduğunu; Yusuf Akçura'nın şahsında Türkçülük hakkında bir takım asılsız iddialarda bulunulmaktadır. Bunun kritiği sonuç bölümünde tekrar ele alınacağından ideolojik olarak kim ne derse desin günümüz Türkiye'sinde entelektüel çevrelerde' ve çeşitli halk kesimlerinde hala fikirsel düzeyde önemini korumaktadır.'Üç Tarz-ı Siyaset' ve 'Türkçülük' bölümü zamanında yeterince anlaşılıp fikirsel olarak içselleştirilemediğinden bu 'kavram karmaşası' Tanzimat'tan beri bugün de sürüp gitmektedir.(son günlerdeki alt-üst kimlik tartışmalar).O halde Üç Tarz-ı Siyaset'in toplumsal, kültürel ve tarihsel-siyasal gelişmelerin günümüzdeki yansımaları dâhilinde mevcut Türkiye Cumhuriyeti Devletinin "resmi ideolojisi"dir. Burada kısaca şunu belirtmekte fayda var. Devletin mutlaka geleceğe dönük bir ideolojisi, kuramsal düzeyde bir düşüncesi olmalıdır. Türkçülük'te olması gereken bu ideolojinin bir parçasıdır. Türkçülüğün geçmişte nasıl başlayıp,günümüzdeki anlamının ne olduğu tüm yönleri ile açıkça olup herkesçe bilinmektedir.Cumhuriyet döneminde devletin ve aydınların Türkçülüğe sahip çıkması zamanın şartlarına göre ihtiyaçtı,hatta zorunluluktu,gayri Müslimlerin ve Müslüman olan ama Türk olmayan unsurların tepkileri karşısında elde kalan son toprak parçasında" yeni bir millet" ve "yeni bir devlet" kurmak için tek tutunacak dayanaktı.Bunun sonucunda devleti kuranlarca 'ideolojik olarak resmiyet' kazanmıştır. D) Siyasi Tarih Yönü İle "Üç Tarz-ı Siyaset" Osmanlı imparatorluğu 18.yy'ın sonuna yaklaşıldığında farklı mecralardan gelen etkile, değişmelerden (Fransız ihtilali gibi) nasibini almıştır.Dünya'da oluşmaya başlayan bu 'Ulusçuluk akımları' ile Osmanlı'da ayrılma hareketinin ilk öncülüğünü Sırplar ve Yunanlılar başlatmışlardır.Bu ayrılıkçı hareketler ile Osmanlı Devleti toprak kaybetmeye başlamış ve siyasi sınırlarda değişmeye başlamıştı. Oluşmaya başlayan ve gittikçe tehlikeli olmaya başlayan bu şartlar altında imparatorluğu kurtarmak amacı ile çeşitli arayışlara başlanmış ve çeşitli çözüm önerileri getirilmiştir. Çünkü artık imparatorluklar devri 'Ulusçuluk akım'larının etkisi ile yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilirken yerini 'Milletler çağı'na ya da 'Ulus Devlete' bırakmaya başlıyordu. İmparatorluk çağı'nın yerini milletler çağına bıraktığı bu dönemde Osmanlı devletinin yaşayabilmek için farklı dini ve etnik cemaatlerden meydana gelen halklarını bir millet haline getirmekten başka çaresi yoktur. Hikmet-i hükümet bir millet icad etmek zorundadır.(…) Neticede Hikmet-i hükümet gereği icad edilen millet, vatan ve ortak siyasi hâkimiyet hanedan fikrine dayalı Osmanlı milletidir.[xxxvi]' [xxxvii] İşte siyasal açıdan 'Osmanlıcılık' böyle doğdu ve belli bir süre devam ettirildi. Zaten Tanzimat'ın da resmi politikasının amacı da bundan farklı değildi. Milletler çağında imparatorlukta devletin belirlenmiş resmi politikasının 'Osmanlı milleti' yönünde olması doğaldı ve olması gerekende buydu. Çünkü imparatorluğu oluşturan yapı içerisinde gayrimüslim tebaa da bulunuyordu. Böylece bu kesimin imparatorluk dışında kalmaması için 'Osmanlı milleti' oluşturmak gerekliydi. Yusuf Akçura'da bu üçlü terkibine önce Osmanlıcılık ile başlamış; ilk önce Osmanlı devletinin mevcut sınırlarının korunmasını gerekli görmüş, yine Osmanlıya hizmet edildiği takdirde hem İslamiyet'e, hem de Türklüğe hizmet edilmiş olacaktır demektedir. Ayrıca yüzyıllarca tüm halkın birlikte yaşadığını ve ortak tarihe sahip olduğunu, Osmanlılık fikrinin devletin yararına olacağını ama günün koşullarında bu fikrin istenilen 'siyasal birlikteliği' sağlayamayacağını,çeşitli sakıncaları da olduğunu ve siyasi olarak imkansızlığını belirtmektedir. Osmanlıcılık bir fantezidir. Osmanlıcılık diye bir kavram olamaz Çünkü, Osmanlı devleti A.B.D gibi birkaç halkın birleşerek ve isteyerek oluşturdukları bir federal devlet değildir. Osmanlıcılık Türk milletinin fıtratına da aykırıdır ve getirdiği özellikler suistimal edilmektedir.Türklerle devlet görevi açısında eşit tutulan azınlık mensupları vatanı bölmek için her türlü yola başvurmuşlardır.İnanan ve inanmayanları eşit tutan devlet yapısı 'üniter bütünlüğü' mahvetmektedir.[xxxviii] Görüldüğü gibi Türk olmayan ve Hıristiyan tebaada siyasal nitelikli Osmanlıcılığı istememekte, isyanlarla imparatorluktan ayrılıyorlardı. Avrupa Osmanlıcılık akımıyla Türkiye'yi tam bir koloni olarak kullanacaktır. Avrupa'nın her türlü malını ülkeye sokarak ekonomiyi öldürecekler ve millet ezilmeye başlayacaktır.[xxxix] Bu durum günümüz Türkiye'sinin de gerçeklerine işaret etmektedir. Yusuf Akçura'nın belirttiği gibi 'Osmanlıcılık' ya da yaratılmak istenilen 'Osmanlı milleti' ile yönetimde dahil olmak üzere devletin çeşitli kademelerine Türk olmayan unsurların gelebileceğini/geçebileceğini bu durumunda Türk devleti ve milletinin geleceği açısında hiçte hoş olmayacağını belirterek haklı çıkmıştır. Siyasal ve tarihsel açıdan 'Osmanlıcılığın' önündeki başka bir engelde: Osmanlı milleti teşkilini Rusya ve onun güdümündeki Balkan ülkeleri istemiyordu. Zira Ruslar'ın Akdeniz'e inme, Ayasofya'nın kubbesine haç dikerek, Ortodoksluğun merkezini ele geçirme ve dindar halkının dini ve ruhi emelleri gerçekleştirme politikaları, Osmanlı milleti teşkiline muhalifti.[xl]Osmanlılık resmi siyaset olarak devam etmekle birlikte Osmanlı mukaddeslerine bağlılık gittikçe gevşiyordu.[xli]Potansiyel olarak gelişmeye en müsait olanı aydınlarda ve halkta en canlı karşılık bulanı ise 'İslam milleti'dir.(…)İktidar boşluğu olan 1871- 1876 yılları arasında revaçta olmuş ve ll. Abdülhamit tarafından sadece bir dış politika enstrümanı olarak kullanılmıştır.[xlii] Böylece 'Ulusçuluğun' İslam toplumları arasında da yer tutmaya başlaması ile onları da siyasal arenadaki yerlerine götürecek olan kendi ulus devletlerine doğru bir yönelişe geçmişlerdi. Bunun içinde yabancı güçlerde Müslüman toplumların Osmanlı'dan ayrılıp sözde kendi siyasal bağımsızlıklarına kavuşmaları için her türlü desteği vermişlerdi. Bu ülkedeki bir kısım aydınlar bu yabancı güçlerin etkisi altındaydılar. l. Dünya Harbinin son günlerine kadar Arap tebaa, Osmanlı ordusunun çeşitli cephelerinde, Anadolu ile birlikte dövüşmeye devam etti.[xliii] Osmanlı devletinin son zamanlarına kadar Müslüman Arap, Arnavut v.b gibi tebaa ile Türkler tarihsel ve siyasal olarak her türlü beraberliği uzunca süre yaşamışken Osmanlı'dan ayrılmayı siyasal olarak talep etmelerinde ve Türkler ile tarihsel olarak ayrı düşmelerinin ana sebebini Yusuf Akçura Üç Tarz-ı Siyaset'in de belirttiği gibi "dış güçlerde" aramıştır. Dolayısı ile unsur-u asli olan İslam unsuru imparatorluğu taşıyamayıp parçalandıkça yeni siyasi oluşumlara gitmek üzere yeni mukaddeslere bağlandıkça, devleti omuzlamakta unsur-u asli içinde ki taife-i Etrak'e ve onunla aynı mukaddesleri paylaşmaya devam eden Müslüman unsura kalmış oldu. Tarihin dayattığı bir zaruret olarak gelinen bu nokta,Türkçülüğün getirdiği değil,başladığı bir merhale idi.[xliv] Tüm bu gelişmeler sonucunda devletin siyasal bütünlüğünü kurtarmak için dayanılan tek unsur Türkler kalmıştı. Bunun içindir ki tek çare olarak 'Türkçülük'te karar kılan aydınlar içinde etnik köken olarak itibari ile Türk olmayan bir çok aydında bulunmakta idi. Akçura bu 'Tevhid- Etrak' düşüncesinin yani Türkçülük/Pan-Türkizm'in Osmanlı'ya çok şey kaybettireceğini, Hıristiyanları olduğu gibi Türk olmayan Müslüman tebaayı da devletten ayıracağını, devletin altı yüz yıllık tarihsel ortaklığı ile birlikte siyasal sınırların dalacağının elbette ki farkındaydı ve bunu da açıkça belirtmişti.Ama zamanın koşullarında gelişen olaylara paralel olarak devleti kurtarmak için tutunacak ya da dayanılacak başka bir çarenin kalmadığını makalesinde de şu şekilde ifade etmektedir. "Son vakaların fikre getirdiği uzakça bir istikbalde, meydana gelecek beyazlar ve sarılar âlemi arasında bir Türklük cihanı husule gelecek ve bu orta dünya da Osmanlı devleti Şimdi Japonya'nın sarılar âleminde yapmak istediği vazifeyi üzerine alacaktır."[xlv] şeklinde dile getirmişti. Katıksız vatan ve milletperverliğinden öteye (…) bu satırlar onun aynı zamanda fevkalade uzak görüşlü derin sezgili bir mütefekkir olduğunu gösteriyor. Osmanlı devletini Türkiye "sarılar alemi"ni de "Uzak Doğu"nun kaplanları diye okursak Akçura'nın bugünkü "dış ilişkilerimize" bile ışık tutan global bir perspektifi ta 1900'lerin başında yakaladığını görürüz.[xlvi] Böylece Akçura tarihsel olarak ileride oluşturulacak 'Türk Siyasi Birlikteliği'nden yani Tevhid-i Etrak (Pantürkizm)'in günümüzden yaklaşık bir asır önce dile getirerek Türkiye Cumhuriyeti'nin şu anda olması gereken "dış politikası"na da işaret etmektedir. Yine o zamanki adı ile Rusya'nın yıkılmasının hiçte zor olmayacağını yaklaşık bir asır öncesinden işaret ederek, günümüzün muhtemel siyasal yapılanmasını iyi kestirebilmiş ve siyasal dış politikamıza da tarihsel süreç içerisinde ışık tutmuştur. Türkiye vaktiyle Cumhuriyeti kuranların öngörmediği ve öngöremediği surette değişim fırtınasına yakalanmış olmanın telaşını yaşıyor. Bu noktada Yusuf Akçura'nın doksan yıl önce tartışmaya açtığı meselelerin, bugün ne anlam taşıdığına yeniden göz atmak gerekir.[xlvii] Son 10-15 yılda dünya konjonktüründeki yapısal siyasal değişiklikler Türkiye Cumhuriyeti'nin dış siyasetinde de yeni bir dönemi başlatmış; bu dönemin ağırlıklı noktasını da "Türk dünyası" oluşturmaktadır. Bu şekilde Yusuf Akçura sosyal, kültürel, ideolojik ve siyasi tarihi alt yapısının hazırlanmasında ki katkısı ile elde kalan son toprak parçasında oluşacak 'yeni kimliğin' özellikle 'Üst kimlik' olarak 'Türklük' bağlamında 'Türk Milleti' olarak belirlenmesine de ışık tutması ve yön vermesi açısından günümüzdeki 'alt-üst kimlik' tartışmalarında yeniden okumak gerekmektedir. Sonuç Konuyu çeşitli yönleri ile inceledikten sonra Yusuf Akçura'nın 'Üç Tarz-ı Siyaset'i;18.yy Avrupa'sında ortaya çıkan ve sonucunda da tüm dünyayı etkisi altına alarak evrensel bir boyut kazanan ve siyasal-toplumsal vakıa olan "ulusçuluk" akımının dünyadaki çok uluslu devletleri etkilemesi gibi Osmanlı imparatorluğu'nu da etkisi altına alması sonucu yani dönemin konjonktürel şartlarının bir yansıması da denebilir. Akçura'nın üçlü terkibi tamamen iyi niyetle devletin varlığını devam ettirebilmek amacına yöneliktir. Bunun içinde imparatorluğu öncelikli olarak global bir tarzda ele almış ve "Osmanlılık" ekseninde toplanan "Osmanlı milleti" oluşturma fikrini ,imparatorluğun küçülmeden bu şekilde muhafaza edilebileceğini dile getirmişti.Fakat içinde bulunulan sosyal ve siyasal şartlar gereği böyle bir çabanın eylem dışı olacağını,sakıncalarının neler olabileceğini ve böyle bir hem içerdeki azınlıkların hem de onların hamisi durumundaki zamanın (ve günümüzün) 'süper güçlerinin' istemeyeceğini de ifade etmektedir. Akçura' devleti kurtarmak çabası içerisinde olduğu için bu ilk fikrinin yerine bir başkasını olan 'İslam birliğini' teklif eder. Bu İslam birliğini teklif ederek hilafetin dinsel ve siyasal gücünden yararlanarak bunun tesis edilebileceğini söyler.Tabii bu aşamada gayri Müslim tebaayı da gözden çıkarmıştır.Çünkü Fransız İhtilali ile milliyet fikrinin doğmasından sonra farklı milletler arasında dil,kültür alanlarında bir husumet ve ikilemin yaşanacağının kaçınılmaz olduğunu gördüğü için azınlıkların nasıl olsa devletten ayrılacağını da düşünmektedir. İslam birliği'nin de devletin siyasal sınırlarını daraltacağını ama bu siyasetin devleti daha da güçlü kılacağını düşündüğü için batılıların 'Panislamizm' dedikleri bu fikri ilk zamanlar çıkar yol olarak görmüştür. Fakat Akçura İslamcılığı zor bir öneri olarak görür ve bu birliktelik için zamana ihtiyaç olduğunu söyler. Akçura İslamcılığı kolaylaştırıcı etkenler olarak da dünyadaki tüm Müslümanların bir hilafet etrafında toplanabileceğini ve İslamiyet'te din ve devletin bütün olarak kabul edilmesini ve halifenin tüm Müslümanlarca imam olarak görülmesidir. Ama bu özellikleri İslam birliğini kurmada 'gerekli' fakat 'yeterli' olamayacağını belirtir. Esas engelin Osmanlılıkta olduğu gibi iç ve dış engellerden dış tesirlerin yani siyasal dış engellerin daha etkili olacağını söyler. Akçura'nın İslam birliği konusundaki endişeleri günümüzde de korumaktadır. Şöyle ki; İslam dünyasında kendi içinde Emeviler'den itibaren bir takım ayrılıklar belirmiştir.İslam alemini oluşturan farklı milletlerin birbirleri ile siyasi ve mezhepsel düşmanlıkları hala devam etmektedir.Yine siyasi olarak ta bu İslam birlikteliğini kendileri için tehlikeli gören ve kendi içlerinde de müslüman toplumlar olan o zamanın ve günümüzün de süper güçlerinin (İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya ve günümüzde ABD) buna imkan vermemeleridir. Örneğin soğuk savaşın bitmesi ile Komünizm'in ve bunun siyasi-askeri bir kuruluşu olan Varşova Paktı'nın yıkılması ile ABD ve Nato'nun kendilerine yeni bir hedef ve düşman olarak İslam dünyasını seçmeleridir. Yani imkansızlık İslam topluluklarının kendi iç dinamikleri kadar dış dünyadan da kaynaklanmaktadır. Yine günümüzde de 'ılımlı islam' , 'radikal islam' gibi sıfatlarla İslam dünyası etkilenerek kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Kısacası Akçura Hem Osmanlıcılık, hem de İslamcılık üzerine değerlendirmelerinden ve uygulamaya ilişkin imkânsızlıklarından sonra artık kaçınılmaz olarak ve tek çare olarak Türkçülüğü deklare eder. Burada önce Türk kelimesinin iki anlamı üzerinde durmak gerekir."Türk kelimesi hem soyadıdır, hem de T.C adındaki bir devletin kapsadığı tüm vatandaşların ortak adıdır. Yani bir milleti ifade eder.[xlviii] O dönemdeki ilk Türkçülere baktığımızda Türk etnik kökeninden gelmeyen Osmanlılar ile Rusya'dan Osmanlı devletine hicret etmiş müstemleke aydınlar vardı. İlk Türkçü teorisyenler arasında Mahmut Celalettin Paşa Leh asilzadesi, Ahmet Vefik Paşa bir Yahudi muhtedinin torunu, Şemsettin Sami(Fraşeri)Arnavut,Ömer Seyfettin Çerkes,Ziya Gökalp Kürt'dür.Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu,Mehmet Emin Resulzade Rusya'da yetişmiş aydınlardır.Türklüğün bu geleneği çok fazla değişmeden bugünlere gelmiştir.Bu geleneğin Türkçülüğün 'kökü dışarıda bir ideoloji' olmasıyla alakası yoktur;anlaşılabilir sebepleri vardır ve bu sebeplerin günümüz için kıymeti büyüktür.[xlix] Buradan da anlaşıldığı gibi Türk etnik kökeninden olmayanların 'Türkçülük'te karar kılmaları ve bir kurtuluş reçetesi olarak sunmaları etniklikten, soy unsurundan uzak hatta birleştirici olacağı düşüncesi ile yaklaşık bir asır önceden hem de Türk olmayan aydınlarca bir "ÜST KİMLİK" olarak kabul görmüştür.Günümüzde bunun tekrar gündeme taşınmasında eğer Türk Devleti'ni ve Türk Milleti'ni parçalamaya dönük, "küresel politikaların"bir parçasının yerli uzantılarınca bilinçli bir şekilde yapılmaktadır.Bu tartışmaların ileride parçalanmaya dönük alt yapısıyı fikirsel düzeyde hazırlamak ve milleti buna ısındırmak denebilir çünkü bilimsel hiçbir temeli olmayan bir argümandan ibarettir. Böylece Yusuf Akçura'nın Türkçülüğü tamamen siyasi birlikteliği öngören ve kendini Türk hissedenlerden müteşekkil, kültüre dayalı olmasıdır. Türkçülüğün yeni kurulan ulus devlete fikirsel olarak kaynaklık etmesi ise imparatorlukta 'en geç bilinçlenen' Türk unsuruna sadece Anadolu kalmıştı (orada daha sonra işgale uğradı) ve bu son toprak parçasında yeni bir ulus devletin kurulmasını öngördüğü için referans vermiştir. Yine günümüzde bazı çevreler Osmanlıyı Türkçülük akımının yıktığını, bunun diğer milletlere örnek teşkil ettiğini "Dayatılan Türk ulusal kimliği ülkenin güneydoğusunda PKK hareketini doğurmuş, bu ise tekrar Türk Milliyetçiliğini besleyen bir gelişme olmuştur.(…) Ayrıca Türk Milliyetçiliğini dış tesirlerin hazırladığı bir ortamda filizlenen, islamla barışık olmayan, laiklikle barınabilen bazen dine ağırlık verse de temelde Kur'ani/Tevhid-i bakış açısından uzak kalmış bir ideolojidir.[l] Osmanlı'da ayrılıkçı milliyetçiliği ilk kez Türkler başlatmamıştır. Gayri Müslimler isyanlarla, müslüman olmalarına rağmen Arap Araplığını, Arnavut Arnavutluğunu, bahane edip giderken devletin 'unsur-u aslisi' olan Türklerde tüm bu olayların sonucunda artık bizde Türküz diyerek devlete sahip çıkmışlardır. Tarihin dayattığı bir zaruret olarak gelinen bu nokta Türkçülüğün getirdiği değil, başladığı bir merhale idi.[li]Akçura'ya yapılan diğer bir eleştiride "Türkiye artık ne'Kemalizme',ne de 'ikinci cumhuriyet'le yetinir.(…)Yusuf Akçura'nın tarz-ı siyaseti geçerliğini büyük ölçüde yitirdi[lii],aynı yazar ilgili derginin bir sonraki sayısında"Şimdi ise gümrük birliği yolu ile hakimiyet hakkımızın bir kısmı AB'nin ipoteğine sokularak, ülkemiz siyasi ve iktisadi anlamda yarı müstemleke konuma düşürülmek istenmektedir. AB'ye tam üyelik statüsü ile dahil olmadan imzalanacak bir GB anlaşması,T.C için 'manda' ve 'yarı müstemleke' terimlerini çağrıştırmaktadır.[liii] diyor. Bu 'Gümrük Birliği 've 'Avrupa Birliği' gibi siyasi, kültürel ve güncel örneği Üç Tarz-ı Siyaset açısından ele aldığımızda; Akçura bir asır önce Osmanlılık fikri ile Türk ile Türk olmayanı,müslüman ile gayri müslimi eşitlemenin imkansızlığına değinmişti. Bu amaçla Tanzimat ilan edilmiş fakat başarılı olamamıştı.GB ve AB ile ilgili kaygılar hala günümüzde de geçerliğini korumaktadır.Bu durum Üç Tarz-ı Siyaset'in geçerliliğini yitirmediğini hatta koruduğunu göstermektedir.Çünkü Akçura buna o günün koşullarına göre bir asır önce(1904'te) değinmişti.Bakın Enver Ziya Karal ne diyor."….devletin kurucuları ve yöneticisi olan Türkler eriyip gidecek,egemenlik arap çoğunluğuna geçecektir.Yusuf Osmanlı topluluklarının birbirleri ile kaynaşmayı istemeyeceklerini de öngörmektedir.[liv] Bu durum geçmişte Tanzimat ve Islahat Fermanları ile yapılmak istenmiş, bugün de AB ile yapılmak istenmektedir. O zamanda "Türk milletinin hâkimiyeti" söz konusu idi bugünde aynı sorun devam etmekte doğrusu bundan daha isabetli bir görüş olamazdı. Akçura sosyal-toplumsal olarak imparatorlukta 'milletleşmeye' yani 'ulus devlet' yapısına; kültürel olarak ta evrensel kültür içerisinde 'milli kültür'ün muhafazası ve gerekliliği; ideolojik olarak ta böyle bir fikrin yeni bir 'ulus devleti' kurabileceği ve siyasi-tarihi yönden günümüz Türk dünyasının durumuna işaret etmiştir. Burada Akçura'ya yapacağımız bir eleştiri ya da eksiklik ise"…İslam’ın da Hıristiyanlıkta olduğu gibi, içinde milliyetlerin doğmasını kabul edecek tarzda değişmesini" gerekli görmesi fikridir. Çocukluğunda dini bir eğitim alması, hatta Kur'anı küçük yaşta bitirmesine rağmen neden böyle bir sonuca vardığı kimse tarafından anlaşılabilmiş değildir. O halde tarih gelişimini tamamlamış, imparatorluklar yerini 'ulus devlet'lere bırakmaya başlamıştı Osmanlı'nın çöküşü de kaçınılmazdı. Üç Tarz-ı Siyaset'in amacı da Osmanlıdaki çöküşü uzatmaktı, Osmanlıdaki olayların sebebi değil de sonucu olarak doğmuştu, çözüme dönük bir arayışın sonucudur.Yusuf Akçura zaten makalesinin sonunda Müslümanlık ile Türklük arasında kesin bir ayırım yapmamıştır. Ama gelişen olaylar Osmanlıcılık ve İslamcılığın Osmanlı'yı kurtaramadığı da görülmüştür. Osmanlı'nın geleneksel yapısını Osmanlılık düşüncesi bozmadı, Osmanlıcılık bir fikri, içtimai bir gerçeklik haline geldi, İslamcılık bunu bozmadı ve İslamcılığın gerçeğini de Türkçülük bozmadı. Bu bozuluşun ayrı bir hikâyesi vardır.[lv] Bu nedenle alt ve üst kimlik kavramlarını bilimsel ve tarihsel olarak tartışabilmek için tarihi yeniden objektif olarak okumak gerekmektedir. Fuat Uçar
[i] Şerif Mardin , Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908,İletişim yay.İstanbul,1983,s. 201. [ii] Büyük Larousse,'Osmanlı İmparatorluğu' maddesi, C.17,s. 8943. [iv] Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, s.14. [v] Ali Engin Oba ,Türk Milliyetçiliği'nin Doğuşu,İmge Yay.Ankara,1995,s.41. [vi] Ali Engin Oba ,a.g.e. ,s.176. [vii] Enver Ziya Karal,Üç Tarz-ı Siyaset'e Önsöz,T.T.K. Basımevi,Ankara;1991,s.4. [viii] Ali Engin Oba , a.g.e.s.175. [ix] Ali Engin Oba , a.g.e. ,s.176. [x] Enver Ziya Karal ,a.g.m. ,s.6. [xi] Bahaeddin Yediyıldız,Üç tarz-ı Siyaset Üzerine Panel,(Derleyen: Dr. Recep Duymaz,Boğaziçi yay,İstanbul,1995,s. 87). [xii] Enver Ziya Karal ,a.g.m. ,s. 7. [xiii] Nevzat Kösoğlu,'Üç Tarz-ı Siyasete Dair Sözler,Türkiye Günlüğü,Sayı:31,Kasım-Aralık 1994,s.35. [xiv] Enver Ziya Karal,a.g.m,s.6 [xv] Cezmi Eraslan,'Yusuf Akçura'nın İslamcılığı Üzerine',Türkiye Günlüğü,Sayı:31,Kasım-Aralık 1994,s.40 [xvi] Bahaeddin Yediyıldız,a.g.e,s.87 [xvii] A.Engin Oba, a.g.e, s.47-48. [xix] Cezmi Eraslan,a.g.m ,s.42. [xx] Hilmi Ziya Ülken,Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi , C.2,Selçuk yay,İstanbul,1996,s.638. [xxi] François Georgen,Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri , (Çev.Alev Er,Yurt Yay. ,Ankara,1986;Dergiye nakil eden:Eyüp Zengin,Türkiye Günlüğü,Ocak-Şubat 1995,s.144. [xxii] Büyük Larousse,'Osmanlı İmparatorluğu' maddesi,C.17,s.8947 [xxiii] Nevzat Kösoğlu,a.g.m, s.32-33. [xxiv] Nevzat Kösoğlu,a.g.m, s.36. [xxv] Hasan Hüsrev (Hatemi),Yozlaşmadan Uzlaşmak, Dergah yay,İstanbul.1988,s.26. [xxvi] Enver Ziya Karal,a.g.m ,s.15. [xxvii] Mümtaz'er Türköne,'Milli Devlet-Laiklik-Demokrasi',Türkiye Günlüğü,s.29,Temmuz-Ağustos 1994,s.40. [xxviii] Hasan Hüsrev(Hatemi),a.g.e,s.30. [xxix] Ethem Çalık,'İdeoloji'Türkiye Günlüğü,Sayı:22,Bahar 1993,s.143. [xxx] Şerif Mardin,İdeoloji,İletişim yay. ,İstanbul,1992,s.19-20. [xxxi] Enver Ziya Karal,a.g.m.s.11. [xxxii] Ali Engin Oba, a.g.e, s.244. [xxxiii] Mustafa Çalık,"Sene Sonu Mektubu",Türkiye Günlüğü,s.31,Kasım-Aralık 1994,s.3. [xxxiv] Mehmet Saray,Üç Tarz-ı Siyaset Üzerine Panel,(Derleyen:Recep Duymaz,Boğaziçi yay,İstanbul,1995,s.102. [xxxv] Mehmet Saray,a.g.e ,s.93. [xxxvi] Mümtaz'er Türköne, a.g.m ,s.27. [xxxviii] Baran Dural,Milliyetçiliğe Farklı Bir Bakış ve Turan İdealinin Doğuşu,Kamer yay. ,İstanbul,1992 ,s.113. [xl]Rıza Kardaş,Üç Tarz-ı Siyaset Üzerine Panel,(Derleyen:Recep Duymaz,Boğaziçi yay.İstanbul ,1995 ,s.87. [xli] Nevzat Kösoğlu, a.g.m ,s27. [xlii] Mümtaz'er Türköne ,a.g.m ,s.27. [xliii] Nevzat Kösoğlu ,a.g.m ,s.37. [xliv] Nevzat Kösoğlu ,a.g.m ,s.38. [xlv] Yusuf Akçura,Üç Tarz-ı Siyaset ,T.T.K Bsımevi,Ankara,1991,s.34. [xlvi] Mustafa Çalık, a.g.m ,s.4. [xlvii] Ahmet Turan Alkan,'Üç Tarz-ı Siyaset'den Tek Tarz-ı Siyasete',Türkiye Günlüğü,sayı:31,Kasım-Aralık 1994,s.20. [xlviii] Yağmur Atsız ,'Üç Tarz-ı Siyaset ve Bir Arz-ı Kiyaset',Türkiye Günlüğü,sayı:31,Kasım-Aralık 1994,s.86. [xlix] Mümtaz'er Türköne,a.g.m ,s.30. [l] Mesut Karahasan,Türkçülük Batılı Laik Bir Tarz-ı Siyaset ,Umran Dergisi,sayı:23,Ocak-Şubat 1995,s.16. [li] Nevzat Kösoğlu,a.g.m ,s.38. [lii] Mustafa Çalık,a.g.m ,s.4. [liii] Mustafa Çalık,Ocak-Şubat Mektubu,Türkiye Günlüğü,Sayı:32,Ocak-Şubat 1995,s.3. [liv] Enver Ziya Karal,a.g.m ,s.7. [lv] Nevzat Kösoğlu,a.g.m ,s.38.
|