Sanıyorum altı yaşındaydım, 1948 yılı olabilir. O zaman İstanbul Altıntepe’nin Tepe mahallesi bir köy gibiydi. Tarla, bostan ve hayvancılıkla uğraşan birçok aile vardı. Dedem İbrahim Olcaytu emekli öğretmen, Vatan gazetesi okurdu. Sabah ilk işim koşa koşa Altıntepe’deki gazeteciye gider, Vatan’ı soluk soluğa getirirdim. Bu heyecanımın nedeni, o zaman tefrika (dizi) olarak yayınlanan Feridun Fazıl Tülbentçi’nin “Osmanoğulları” romanını bir an önce okumaktı. Ben okurdum, dedem dinlerdi. Arkasından yorumlar gelirdi. Kahramanları bugün bile belleğimdedir.
1950’ lerdeki Tarih Romanı Merakı
Okula o zaman Ankara’nın en iyi eğitim veren ilkokullarından biri sayılan Sarar’da başladım. Öğretmenim Zehra Suner’di. Sınıfımızın zengince bir kitaplığı vardı. Feridun Fazıl Tülbentçi’nin, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun bütün tarih romanları, hele Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor” adlı iki romanı en çok okunan kitaplardı. Hâlâ hepsini ezbere eksiksiz sayabilirim. Yalnız ben değil, 1950’li yıllarda büyük kentlerde ilköğrenim gören kuşak, roman dediniz mi, bu kitapları bilirdi. Dergi ise, “Doğan Kardeş”ti.
Dedemin dizinde başlayan tarih tutkusu, ilkokul sıralarında iyice ateşli bir hâl aldı. İlkokul üçüncü sınıfta zamanın en ciddi ve bilimsel tarih dergisi olan, İskit Yayınevi’nin çıkardığı “Resimli Tarih Dergisi”ni almaya başladım. Hâlâ kitaplığımda duruyor. Tarih romanlarını da sınıf kitaplığından alarak okumakla yetinmedim. Babamın verdiği 2.5 lira aylıkla hepsini edindim ve meyva sandığından yapılmış olan kitaplığıma sıraladığım zaman, dünyanın en mutlu çocuğuydum.
Benim için ilkokul, matematik ve tarihti. O kadar ki, sayılarla ve geçmiş zamanlardaki insanlık serüvenleriyle yaşıyordum.
Pekos Bill'in Yükselişi
İlkokul çağımda Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtların Dirilişi” romanlarının ayrı bir yeri vardı. Bu, yalnız benim için değil, çevremdeki birçok arkadaşım için de geçerliydi. O iki roman beni o kadar etkilemişti ki, Türkiye’ye yeni girmekte olan Amerikan modasıyla bizim kuşakları sarmaya başlayan kovboyculuk oyununa karşı, Türkçülük oynamayı savunurdum. Mahalle çocukları ikiye bölünürdü. Kovboyculuk oynamak isteyenler, o zaman yeni yeni türeyen Pekos Bill’den isimler seçerlerdi. Bizim Türkçü hizip ise, İşbora Alp, Gökbörü, Sancar, Yamtar vb. isimleri paylaşırdı. Ne var ki yükselen akım artık Pekos Bill’di. Türk kağanı, bu kez Çin imparatorunun değil, ABD’nin eline düşmüş ve İşbora Alp de NATO komutasına girmişti. Bu, bana büyük bir acı veriyordu. İlerde 12 çocuğumun olmasını düşlerdim. İsimleri hazırdı, Yüzbaşı İşbora Alp ile onbaşılarının adlarını verecektim. 12. kızın adını ise, yine “Bozkurtların Ölümü” romanından seçmiştim.
Büyüdükten ve Bilimsel Sosyalizmi bir dünya görüşü olarak benimsedikten sonra, Nihal Atsız’ın beni ve bizim çağın çocuklarını niçin o denli sardığını düşündüm. Hatta geçen yıl “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtların Dirilişi”ni bir kez daha okumaya karar verdim, yeni basımlarını buldum. Bu yazıyı, onları yeniden okuyup öyle yazacaktım. Fırsat olmadı, yine de yazıyorum.
Kabile Kültürü İle Meta Kültürü Çarpışıyor
“Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtların Dirilişi”, Göktürkler döneminde geçer. Ölümü, daha etkilidir. Kahramanlar, Yüzbaşı İşbora Alp ve onbaşılarıdır.
Roman, Türk-Çinli çelişmesi ekseninde kurulmuştur. Ancak bu, aslında görünüştedir. Romanın temelinde, eşitlikçi kabile toplumu ile para ekonomisine geçmiş uygar toplum arasındaki çelişme vardır.
Romanda Türk, göçebe savaşçıdır; Çinli ise tüccardır. Nihat Atsız’a göre, kabile toplumu aşamasındaki Türkler, henüz malın malla değiştirildiği bir dönemi yaşamaktadırlar. Çin ise, gelişmiş bir ticaret uygarlığıdır. Roman, baştan sona kabile toplumunun eşitlikçi kandaşlık kültürü ile derin sınıf ayrılıkları içindeki ticaret uygarlığı arasındaki çarpışmayı işler. Bu çarpışma, bir yönüyle silahlıdır; kargıyla, kılıçla, okla yürütülür; ama asıl insanı etkileyen iki toplumun değerleri arasındaki çatışmadır.
Nihal Atsız’ın romanındaki Türk, kandaşlardan ve eşitlerden oluşan demokratik kabile toplumunun üyesidir, hatta üye bile denemez, o toplumun bir parçasıdır. Toplum, birlikte üretmekte ve ürettiğini paylaşmaktadır. Yine birlikte yağmalamakta ve yağmaladığını da eşit olarak bölüşmektedir. Toplumda bir hiyerarşi oluşmuş, bir kabile şefleri zümresi ortaya çıkmıştır; ancak bu henüz özel mülkiyet temelinde değildir. Sınıflar yoktur. Bütün kabile, yani herkes silahlıdır. Toplumdan ayrı, toplumu baskı altına alan bir silahlı güç oluşmamıştır. Dolayısıyla toplum içindeki ilişkilere damgasını vuran, kabile demokrasisidir.
Kabile Kandaşı Türk İle Tüccar Çinli Tiplemeleri
Kabile toplumunun belirlediği insan, saf, dürüst ve saydamdır. Ticareti ve parayı bilmediği için, hileyi ve yalanı da bilmez. Bencil değil el güzelidir. Toplumu uğruna can vermeye hazırdır. Nihat Atsız, kabile kahramanlığı için bir destan yazmıştır.
Çinli karakteri ise, kabile toplumunun ticaret uygarlığına baktığı yerden, yani Çin Seddi’nin eteklerinden çizilmiştir. Ticaret, hileden ve kandırmadan başka bir şey değildir. Tüccar, hilebaz ve sahtekârdır. Onun en çok sevdiği paradır. Meta toplumunda para (altın) değerler silsilesinin tepesine kurulmuştur. Orada kandaşlık-kardeşlik yoktur; insan ilişkilerini alım-satım belirlemektedir. Bireysel çıkar ve kâr her şeyin üstündedir. İşbora Alp’ın onbaşılarının bir türlü anlayamadıkları da budur. Onların akınlarına karşı örülmüş olan o uçsuz bucaksız duvar bile hilebazlık değil midir; kahramanlığın önüne çekilen bir sedden başka nedir?
Tücccar olan Çinli, ne kadar hilebaz ise, o kadar da korkaktır; duvarın arkasına gizlenmektedir. Parayı sevdiği kadar kendisini de sevmektedir. Bozkurtlar için ise, ben yoktur, biz vardır, yani kandaşı olduğu toplum vardır. Çinli’nin hayata birinci tekil şahıs olarak bakması ona çok garip ve yabancı gelmektedir. Kabile savaşçısının kendisini kandaşları için kahramanca feda etmesinin temelinde yatan kültür budur.
Kızılderiliden Yana Kızılderili Hikayesi
En büyük tehlike, meta uygarlığına geçmektir; parayla tanışmaktır; toplumsal ilişkilere paranın girmesi ve toplumu parçalamasıdır. Nihal Atsız, Bilge Kağan’ın Orhun Kitabelerine yazdırdığı, “Çin’e gidersen, aslını yitirirsin, orada erir kaybolursun” minvalindeki sözlerini romanlaştırmıştır. O zaman Çinlileşen, yani Çinliler gibi sınıflara ayrılan, para ekonomisine geçen kabile kandaşlığı paramparça olacak, artık oğul atayı, kardeş kardeşini bilmeyecek, eski eşitler zenginlere ve kullara bölünecek, arkadaşlık, andalık, kan kardeşliği kalmayacaktır.
“Bozkurtların Ölümü”, kızılderili filmlerindeki temayı işler. Yalnız onlardan farklı olarak, beyaz adamdan değil, kızılderiliden yanadır; onların değerlerini savunur. Ancak bu değerleri toplumsal-sınıfsal kategorilerle değil, fakat Türklükle simgeleştirir ve açıklar. Romanın hilesi buradadır.
Ancak Nihal Atsız, tarihin akışına umutsuz ve kahramanca bir meydan okumada bulunduğunu, en azından bilinçaltında kabul etmektedir. Romancı, eşitlikçi kabile toplumunun ticaretin hile ve desiselerine yenik düşmesi karşısında isyan etmekte ve kaçınılmaz olan kahramanca ölüme ağıt yakmaktadır. Aslında bu ağıt, önünde sonunda sınıflara bölünecek olan kabile toplumuna yazılmıştır.
İlkel Komünizme Methiye
“Bozkurtların Ölümü”; eşitliğe, kardeşliğe, toplum sevgisine, fedakârlığa, dürüstlüğe, saflığa ve saydamlığa yakılan bir ağıttır ama aynı zamanda bizim küçük yüreklerimizdeki özlemi de depreştirmiştir.
Bazılarının babası mandolin alabiliyor, bazılarınınki alamıyor. Bazılarının bir tek pantalonu var, bazıları ise çeşit çeşit giyiniyor. Eşitsizliklerin boy verdiği ve sınıfsal farklılaşmaların hızla büyüdüğü 1950’lerin toplumunda, biz çocuklar, ilkel eşitlikçi toplumun Türkünü sevmiş ve Çinli tüccardan iğrenmiştik. Bizim için, kardeşlik ve para tartılamazdı. Toplumculuğu yüceltir ve para düşkünlüğünü aşağılardık.
“Bozkurtların Ölümü” özünde ilkel komünizme methiye ve özlemin romanıdır. Bizleri yakalayan, saran, düşlerimize giren, afsunlayan; insanlığın bir zamanlar yaşadığı o altın kardeşlik çağıdır; özel mülkiyetin, kişisel çıkarın, özel kârın, altının ve paranın olmadığı kandaşlar toplumudur.
Eşitsizlik ve Otorite Çinlidir
Belki o eşitlikçi kardeşlik toplumu özlemi, beni ilkokul arkadaşlarımdan daha çok etkilemiş olabilir.
Hangi koşullar, hangi küçücük deneyimler kişiliğimi belirledi, bunun üzerinde pek düşünmüş değilim, ayrıca okuyucu için de ilgi çekici değildir; ancak burada Nihal Atsız’ın yakaladığı kişiliği açmaya çalışıyorum. Üçüncü sınıfta öğretmenim Zehra Suner babamı çağırarak, benim asî olduğumdan kendisine isyan ettiğimden yakınmıştı. Mezun olduktan 35 yıl sonra biraraya geldiğimizde, öğrencilerinin önünde, 25 yıllık öğretmen hayatının en isyancı ve düz duvara tırmanan öğrencisinin Doğu olduğunu söylemişti. Bu cinsten bir öğrencisi daha olmuş, adı Bora imiş, şoförlük yapıyormuş. Burada amacım, “Bozkurtların Ölümü” romanından olağanüstü tad alan çocuk kişiliğini ortaya çıkarmaya çalışmaktır. O kişiliğin bir unsuru, eşitsizliklere, otoriteye isyan oluyor. Eşitsizlikler ve otorite o romanda Çinlidir; Çin imparatorları ve zadegânlarıdır.
Altta Kalan ve Kahramanca Direnen Türk
İlkokul beşinci sınıfta öğretmenimiz bize cumhurbaşkanı seçimi yaptırdı. Sınıfta iki aday gösterildi. Biri, şimdi Hacettepe üniversitesinde Patoloji Profesörü olan Bedri Uzunalimoğlu idi, diğeri bendim. Sınıfımızda kapıcı ve hademe çocuğu olan dört arkadaşımız vardı. Şimdi neredeler bilemem, Haşime Keleş, Samanpazarı’ndan yürüyerek gelirdi. Malatyalı Mehmet, kapıcı olan ablasının yanında kalırdı. Çok uzun boylu ve bizlerden üç-dört yaş büyük Ethem ve bir arkadaş daha. Onlar, benim cumhurbaşkanı seçilmemi çok istiyorlardı ve öğretmenimizin Bedri’ye oy verilmesini teşvik eden konuşmasına rağmen, oylarını bana vermişlerdi.
“Bozkurtların Ölümü”nde Türkler, ticaret uygarlığı karşısında altta kalan, ona kahramanca direnmeye çalışan ezilenleri temsil ediyordu.
Şimdi anlıyorum ki, “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtların Dirilişi” romanlarının, bizi o kadar derinden etkilemesinin nedeni, çocuk bilinçlerimizdeki eşitlik özlemi ve o sırada Türkiye’ye hızla girmekte olan yabancı kültüre duyduğumuz tepkilerdir.
Eşitsizliğin ve Bencilliğin Merkezine Bağlanma
Bugün de bir araştırma yapılsa, ülkücü milliyetçiliğin Anadolu’nun ezilen kesimlerini etkilediği görülecektir.
Herkesin bildiği gibi, Türkçülük 19. yüzyılda, halkçı, laik, memleketçi ve devrimciydi. Demokratik devrimin önder akımı olarak filizlendi ve gelişti. Ancak daha sonra ikiye ayrıldı: Devrimci milliyetçilik ve ırkçı milliyetçilik.
Nihal Atsız, romanlarında halkçı geleneğin temalarını işlemeye devam eder. Ancak ırkçılık ve Türk olmayan bütün milletlere düşmanlık, Türkçülüğü ister istemez İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi emperyalistlerinin; daha sonra da ABD’nin kumandası altına sokmuştu. Eşitlik ve kardeşlik özlemlerinden yakalanan Anadolu genci eşitsizlik ve bencilliğin dünya ölçeğindeki merkezine bağlanıyordu.
Böylece ideolojik biçimlendirmeyle İşbora Alp, Pekos Bill’in “at uşağı” haline getiriliyordu.
İdeolojinin Rolü: Eşit Olmayanları Türklükte Eşitlemek
Eşitlik ve eşitsizlik, çıplak gözle farkedilen nesnel olgulardır. Onları görmek için herhangi bir ideolojinin yardımına ihtiyaç yoktur. Ancak görmemek için, ideolojik yardım gerekir. Farklı ideolojiler, eşitsizliğin doğallığı veya ortadan kalkmak zorunda olduğu tezlerinde kendilerini gösterirler.
Biz bacaksızlar, “Bozkurtların Ölümü” romanındaki eşitlik ve eşitsizliği kendi toplumlarımızdan biliyorduk. Roman, burada bizim bilincimizdeki gerçekle örtüşmüştü.
Milliyetçiliği ise, kendi kendimize bilemezdik; kendiliğinden keşfedemezdik; keşfettirilmemiz gerekiyordu. İnsanın ideolojik hamurunun milliyetçilikle yoğrulması kapitalizmle birlikte ortaya çıktı. Kendisini falanca kabilenin bir kandaşı olarak bilen Onbaşı Sancar, 19. yüzyılın Türkçülük akımı tarafından Türk milletinin ferdi olarak tanımlandı.
Atsız'ın Çinli Tüccardan Öğrendiği
Ancak daha önemlisi, Nihal Atsız’ın bu iki romanında Türkçülük ile eşitlikçilik arasına bir eşit işareti koymasıdır. Atsız, bunu Çin’li tüccardan aldığı kültürle yapıyor. Ezen sınıfların ideolojisi hilebazdır. Burada Nihal Atsız’ın kişiliğini değil, ancak Milliyetçiliği tahlil etmeye çalıştığımızı okuyucu anlamıştır.
Milliyetçilik, eşit olmayan bir toplumu millet kavramında eşitlemektedir. Bu hâyâli bir eşitlenme, bir aldatılmadır. Paranın bozduğu Çinli tüccardan öğrenilen budur. Nihal Atsız, kabile toplumundaki dürüstlüğe ve saydam ilişkilere ağıt yakmış, sonuç olarak kendisi bilincinde olmasa bile, Çinli tüccarın hilebazlığını almıştır. Bunu içtenlikle yaptığından şüphe duymuyorum. İdeoloji işleyicileri genellikle yaptıkları işe inanırlar. Ama işin kendisi, onların inançlarından bağımsız olarak nesnel bir işlev görür.
Azınlığın çoğunluk üzerinde tahakküm kurmasına hizmet eden bütün ideolojiler, Çinli tüccar gibi hilebaz olmaya mecburdur. Çünkü hiçbir topluma eşitsizlik ve tahakkümü, “bu eşitsizliktir” ve “bu tahakkümdür” diyerek kabul ettiremezsiniz.
Ters Bilinç
Milliyetçilik, bütün toplumlara has serüvenlerin iyi olanlarını kendi milletine, kötü olanlarını da başka milletlere paylaştırma marifetidir. Ekonomide üretilenlerin dağıtımında gösterilen adaletsizlik, bol kepçe milli üstünlük dağıtımıyla giderilmiş olur. Böylece holding sahiplerinden hiçbir eksiğimiz kalmaz. Her toplum, Çin toplumu da, Türk toplumu da, diğerleri de, farklı zamanlarda, eşitlikçi ve kandaş kabile hayatını yaşadılar ve yine farklı zamanlarda sınıflara bölünerek uygarlığa geçtiler.
Toplumumuza bakıyoruz, artık biz de “Çinli” olmuşuz. Bunca zamandır özel mülkiyet, özel çıkar, sınıflaşma deneyiminden sonra ne Gökbörü kalmış, ne de Nihal Atsız’ın son kahraman onbaşısı Yamtar. Türk büyükleri, şimdilerde “Çinli tüccarları” andırıyor. Turgut Özal’lar, Tansu Çiller’ler, ilkokul çağlarında belleğimize yerleşmiş olan Nihal Atsız’ın Çinli tüccarına o kadar benziyorlar ki. Bu durumda olayı, Türk ve Çinli olmakla açıklayamıyoruz.
Nihat Atsız, bizim sınıfsız, eşit bir toplumda yaşama özlemlerimizi, yanlış bir açıklama yoluyla Milliyetçi ideolojinin içine yerleştirmiştir.
Buna galiba ters bilinç diyorlar.
Eşitlik özlemi, bizim çocuk bilinçlerimizde vardı. Çünkü eşit olmayan bir toplumda yaşıyorduk.
Eşit olmayanları Türklükte eşitlediğiniz zaman bilinciniz tersine çevrilmiş oluyor. Sakıp Sabancı ile işçisinin eşitlenmesinde olduğu gibi.
Bu kadar hüner, feodal çağın Çinli tüccarında bile yoktu. Bu işi kapitalizm çağının Avrupalı tüccarı becerdi. Elbette aydın takımının, ideoloji sihirbazlarının marifetiyle.
İnsan, Cemal Süreya’yı nasıl hatırlamaz. Milliyetçiliğimiz, yumuşak g vitaminidir. Yumuşak g, bir tek Türk alfabesinde var, başka hiçbir alfabede yoktur. Hele Çin yazısı, onlarda hiçbir harf bulunmuyor.
Nihal Atsız’ın romanları, Türk edebiyatındaki yumuşak g vitaminidir.