Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

2005

Mustafa Kemal Paşa

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türkçülük

 


Türkçülük/Türk Ulusçuluğu Düşüncesinin Kuramsal ve Kılgısal Geleceği

-21.yy da Türk Milliyetçiliği-


-Mustafa Cemil Kılıç-


Giriş:

 

Dünyada milliyetçilik hareketlerinin miladı olarak Fransız İhtilalinin temel alınması bilim camiasında genel geçer bir görüş hüviyetine ulaşsa da gerçekte bu, batı merkezci hegemonik yapılanmanın bilim boyutundaki bir yansımasıdır. Milliyetçi düşüncenin kökeninin en azından duygusal açıdan daha gerilerde olduğu muhakkaktır. Ancak Fransız ihtilalinin milliyetçi devinimlere modern ve dinamik bir karakter kazandırdığı da yadsınamaz. Modern çağda dünyayı ilgilendiren her düşünsel ve eylemsel gelişmenin kökenini batıda arama hastalığı, batının emperyal ve mağrur kimliğinin insanlığı her yönden kuşatması ve baskı altına alması sonucu oluşan sapkın bir yönelimdir. İşte bu sapkın yönelim, kimilerini o denli kuşkucu kılmaktadır ki, reddine imkan bulunmayan kimi bilimsel realiteleri dahi bu insanlar, zorlama verilere dayanarak tartışılır hale getirmeye çalışmaktadır. Biz, bu türden kuşkucu ve hastalıklı yaklaşımlara itibar etmeden milliyetçilik düşüncesinin gelişiminde Fransız İhtilalinin güçlü etkisini de temel alarak Osmanlı topraklarında ve Rusya egemenliğindeki Türk bölgelerinde doğan ve gelişen TÜRK ULUSÇULUĞUNU ele alacağız ve günümüzdeki durumu üzerinden geleceğe dair bir perspektif oluşturmaya çalışacağız.

 

Fransız İhtilalinin süreç içerisinde tüm dünyada ne denli güçlü etkilerinin olduğu tartışma götürmez bir gerçekliktir. Batıda uluslaşma ve ulus/devlet yapılanmasının dönüm noktası olan Fransız İhtilalinin imparatorlukları atomize ederek ulusal devletleri doğurması, ulusçuluk devinimlerinin bir biçimde İhtilale dayandığı savını sadece batıya dair olmaktan çıkarıp tüm dünyaya şamil kılmaktadır. Ancak bu gerçeklik, batılı uluslar ve onların ulusçuluğu ile doğulu uluslar ve onların ulusçuluğu arasındaki büyük ayırtları inkara zemin oluşturamaz. Batıda ulusların oluşumunu sanayi devriminden bağımsız ele almak nasıl olanaksızsa doğulu ulusların oluşumunu da sömürgecilik hareketlerinin doğurduğu siyasal, kültürel ve ekonomik ortamdan müstakil olarak açıklamak imkansızdır. Yani batıda ulusları oluşturan sosyal sınıf burjuvadır, doğuda ise, batı burjuvasının gerçekleştirdiği sömürgecilik hareketlerine karşı doğan savunmacı ve mazlumluk duygusuna dayalı tepkidir. Çünkü, doğuda batıdaki gibi bir sanayi devrimi ve bunun doğurduğu sınıfsal yapılanma ( burjuva ve işçi sınıfı ) olmadığı için doğudaki uluslaşma batının sömürgeciliğine karşı oluşan tepkiye dayalı olup bütün ulus tümüyle proleter bir kimliğe sahiptir. ( Burada Sultangaliyev’ in ulus ile proleteryayı özdeşleştiren çözümlemesini anımsamanın yararlı olacağı kanısındayız.)

 

Batıda uluslar ve onlar üzerine inşa edilen ulus/devletler, burjuvanın gereksinim duyduğu gümrük duvarları için bir zorunluluktu. Yine batı burjuvazisi sömürmeyi amaçladığı doğulu ülkeleri parçalamak arzusundan yola çıkarak ( ki burada Osmanlı İmparatorluğunu anımsayalım.) söz konusu ülkelerdeki, kültürel farklılıklar üzerinde yükselen etnik grupları kışkırtmış ve yapay ulusçuklar inşa etmeye çalışmıştır. Ancak hemen belirtelim ki bu yapay ulusçuklar hiçbir zaman sonradan oluşacak / oluşmakta olan uluslara zemin teşkil edememiştir. Doğuda gerçek uluslaşma gerek imparatorlukların asli unsurları gerekse diğer unsurlar için batının emperyal ve sömürgeci egemenliğinin tam anlamıyla üzerlerine çökmesinden sonra başlamıştır. Örneklendirerek açıklamak gerekirse Arap ulusu ve Arap ulusçuluğu Osmanlı’ya karşı gelişen tepki üzerinde değil, Osmanlı sonrası batı egemenliğine ve onun uzantısı olan İsrail’e ( ve topyekün yahudi hareketi / siyonizme ) karşı oluşan öfke paralelinde yükselmiştir. Ancak bunu söylerken Arap ulusu ve Arap ulusçuluğu hususunda anti osmanlıcılığın etkisini sıfırlıyor değiliz. Anti osmanlıcılık, Arap dünyasında tamamen batı yönlendirmeli cereyan ettiği için sonradan buna karşı da büyük bir tepki oluşmuş ve asıl süreç işte o zaman başlamıştır. Anti osmanlıcılık ortadoğuda bir sürü Arap aşiret devletlerine yol açmış ve fakat batı karşıtlığı yani anti emperyalizm, TAM ANLAMIYLA bir Arap ulusu inşa etmeye yönelik olarak panarabizm fırtınası estirmiş ve BAASÇI / NASIRCI DEVİNİMLER Arap ulusunu ve Araplık duygusunu emperyalizme karşı yükseltmiştir.

 

Yine anımsayalım ki , Hindistan, Pakistan, Afganistan gibi güneydoğu Asya devletleri tamamen batı karşıtlığı zemininde oluşan siyasal, kültürel ve ekonomik fazdan doğmuştur. Her ne kadar Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelerin Hindistan’ dan kopma ve bir iç mücadele sonucu meydana çıkmış olmaları söz konusu ise de bu durum buradaki temel savı yanlışlamamaktadır. Batıya karşı yani emperyalizme karşı Müslümanı, Hindusu ile birlikte mücadele veren güneydoğu Asya’daki unsurlar sonradan kendi aralarındaki dinsel farklıklar nedeniyle ve batının bu farklıkları kullanarak onları birbirlerine karşı kışkırtması sonucu parçalanmışlar ve tümüyle farklı uluslaşma süreçlerine dahil olmuşlardır. Bu coğrafyada uluslaşmanın tamamlandığını söylemek mümkün değildir. Hatta belki de tamamlanacağını söylemek bile... Ancak görülmesi gereken şey şudur: Bu bölgede batı karşıtlığı yani anti emperyalizm ( işbirlikçi yönetici kesim ve sözde STK ‘ ların kimilerine rağmen ), bu halkların ortak kimliği olmaya devem ediyor. Aslında önemli olan da budur.

 

İhmal etmeden hemen ifade edelim ki, uluslaşma süreci Arap dünyası için de tamamlanmış değildir. Ancak sürecin çok çetin ve hızlı işlediği gözler önündedir. Bizim öngürümüz şudur ki, bu yüzyıl içinde tam anlamıyla büyük bir Arap ulusu oluşacaktır. Bu da ancak Arap orjinli halkların kendi aralarında sağlayacakları siyasal, ekonomik ve askersel bir birlikle mümkün olacaktır.

 

TÜRK ULUSUNUN TANIMI:

 

Türk ulusçuluğu üzerine kaleme alınan hemen her yazıda Türklük tanımı yapmanın zorunluluğu da göstermektedir ki, Türk ulusunun tanımlanması noktasında bir belirginlik oluşmuş değildir. Tanımında bile bir belirginlik bulunmayan bir ulusun ulusçuluğu ne denli güçlü olabilir diye düşünmek olasıdır. Ancak buradaki belirsizlik gerçek anlamda bir belirsizlikten ziyade kimi ideolojik saplantılarla ortaya çıkan Türklük karşıtlığı hastalığının neticesi olduğu kadar Türk ulusçuluğu / milliyetçiliği veya Türkçülük adına yazan – çizen düşünen ve hareket eden çevrelerin gerek duyarlılık farklılaşmalarından gerekse idealizm felsefesinin doğurduğu bilim dışı yaklaşımlarından dahası siyasal kaygıların bilimsel gerçekleri gölgelemeye çalışmasından doğan bir bulanıklaşmadır.


Her şeyden önce şunu vurgulayalım ki, Türk ulusu ile Türklük aynı şey değildir. Yani Türk ulusunun tanımı ile Türk’ ün tanımı farklıdır. Bu cümleden olarak öncelikle biz Türk’ ün tanımı yapalım:

 

Türk, Türklük soyundan gelen ve Türklük soyundan gelenler kadar Türkleşerek kendini TÜRK BİLENDİR. Başka bir kimliğe sahip olduğu halde kendini Türk hisseden veya hissettiğini söyleyen kimseleri Türk kabul etmeye imkan yoktur. Çünkü; böylesi kimseler bilinçaltlarında bir yerde o gayri Türklük kimliğini muhafaza etmektedir. Bu ise daima potansiyel bir kopuşun mevcudiyetini bildirmektedir. O halde biz, tıpkı Yusuf AKÇURA gibi Türklüğü ırk temelli tanımlıyoruz ki, gerçekten bilimsel olan da budur. Bugün yeryüzünde bilincinde olsun veya olmasın Türk kimliğini taşıyan yaklaşık üç yüz milyon insan bulunmaktadır. Ancak bunlar bir Türk ulusu kimliği oluşturamamaktadır. Başkaca bir deyimle bugün yeryüzünde bir Türk ulusu yoktur, Türk toplulukları veya Türk halkları vardır. Bizce bir insan topluluğunun ULUS olabilmesi için sadece aynı kültüre ( dil, din, tarih birliği, ülkü birliği vb. ) sahip olması yeterli değildir. Bununla birlikte bulunması lazım gelen başkaca özellikler de vardır.

 

Aynı kültürel kimliğe sahip insan topluluklarının ULUS olabilmeleri için tek bir ekonomik alan ve siyasal birlik ( tek devlet veya devletler ittifakı ) de lazımdır. Askersel birliği de buna doğal olarak eklemeliyiz. Aralarında ekonomik ve siyasal birlik bulunmayan topluluklar ne kadar aynı kültüre sahip olurlarsa olsunlar zamanla farklı bir ulusal kimlik kazanacaklar ve bu farklılaşma doğal olarak aralarındaki kültürel birliği de yok edecektir.

 

Ekonomik olarak ve siyaseten bir birlik oluşturan farklı kültürlere ve değişik ırksal özelliklere sahip toplulukların ulus olarak nitelenmeleri de yanlıştır. Ne var ki, bu yanlışın çokça dillendirildiğine tanık olmaktayız. Sözgelimi, Türkiye Cumhuriyeti’ nin yurttaşlarının farklı kültür ve ırksal özelliklerine karşın aynı devletin yurttaşları olmalarından hareketle ve bir de ulus/devlet anlayışının doğurduğu sapmayla tek bir ulus olarak nitelenmeleri yanlıştır, bilimdışıdır, sosyolojik gerçeklere aykırıdır. Türkiye nüfusunu oluşturan insan topluluğuna bu bağlamda TÜRK ULUSU / TÜRK MİLLETİ denilmesi doğru değildir. Bu büyük yanlış Türkiye’ de yaşanmakta olan büyük sosyal sorunların ( ki bunların en önemlisi de Kürtçülüktür.) baş nedenidir. Bundan dolayı bizce kendini Türk ulusçusu olarak nitelendiren herkes artık hiçbir tutar tarafı kalmayan “ milletin bölünmez bütünlüğü “ söylemini tekrar gözden geçirmek ve bölünmez bütünlüğe sahip olması gereken unsurun sadece Türk soyundan / Türk kanından gelen ve Türk soyundan gelenler kadar Türkleşerek kendini Türk bilen insanların oluşturduğu büyük ve ezici çoğunluğa sahip kitlenin olduğunu görmek durumundadırlar. Türkiye’ de Türk denildiğinde buna gayri Türk bir sürü unsurun da dahil edilmesi sakatlığından Türk Milliyetçileri artık kurtulmalıdırlar. Bu cümleden olarak söyleyelim ki, Kürt , Çerkez, Laz, Arap, Gürcü, Boşnak, Arnavut, Çingene gibi unsurlar Türkiye Cumhuriyeti’ nin yurttaşlarıdır diye Türk addedilemezler. Bu anlayış asimilasyon politikası gereği oluşturulmuşsa da gelinen nokta tam anlamıyla iflastır. Zaten tersinin olması da olanak dışıydı. Yani yine bilimsel gerçekler galip geldi ve sosyolojinin kuralları işledi.

 

Bugün TÜRK ULUSU sözü tamamen kuramsaldır. Bu adlandırmanın gerçekte yani kılgısal / pratik karşılığı tam olarak yoktur. Dolayısıyla TÜRK ULUSU ile kastedilen ve anlaşılması gereken şey, Türk kimliğini ( Türk ulusu kimliğini değil ) taşıyan kitledir. Yine Türk ulusu sözü sadece Anadolu’daki Türkleri kapsamakta, Anadolu dışındaki Türk toplulukları anlatılmak istendiğinde "“Türk dünyası ", “ Türk halkları “, “ Türki topluluklar / Türki cumhuriyetler “ gibi tabirler kullanılmaktadır. Bunların zorunluluktan kaynaklandığından ve sosyopolitik açıdan isabetli olduğundan kuşku duyulamaz. Bu cümleden olarak ifade edelim ki, Türkçülerin en önemli ve en birincil görevi TÜRK ULUSUNU inşa etmektir. Bunun yolu ise bütün Türk topluluklarının tek bir ekonomik alan ve siyasal birlikle bütünleşmelerini sağlamaktır.

 

Bugün Türk dünyasına bu açıdan baktığımızda görüyoruz ki, Türkçe konuşan değişik toplulukların birbirlerinden farklı isimlendirme ve kültürel ayrışımın diğer alanlarındaki etkileri nedeniyle hemen hemen her Türk topluluğu birbirinden bağımsız bir uluslaşma süreci yaşamaya başlamıştır. Korkarız ki, bu gidişle büyük bir Türk ulusu yerine Kazak ulusu, Kırgız ulusu, Özbek ulusu, Türkmen ulusu vb, gibi yeni ve yapay uluslar inşa edilecek ve büyük Türk birliği ile kurulmasını arzuladığımız 300 milyonluk görkemli bir TÜRK ULUSU gerçekleşemeyecektir. Burada Sultangaliyev’ in yaptığı bir tarihi saptama ve uyarıyı anımsamayı yararlı görüyoruz. Sultangaliyev, bütün Türk topluluklarının birbirleri arasında erimelerini ve böylece ortak bir kültürel kimlik oluşturarak Türk ulusunu kurmalarını aksi takdirde kuzeydeki Türklerin Ruslaşacağını, güneydekilerin Farslaşacağını, doğudakilerin ise Çinlileşeceğini belirterek Türk halklarının asimilasyonla buharlaşmamaları için takip etmeleri gereken yolu işaret etmiştir.

 

Tekraren ve özetleyerek ifade edelim ki, bugün için bir TÜRK ULUSU yoktur, TÜRK HALKLARI / TÜRK TOPLULUKLARI vardır. Türk halklarının / Türk topluluklarının TÜRK ULUSU haline gelebilmeleri için siyasal ekonomik ve askeri anlamda birleşmeleri zorunludur. Dil birliği ve bunun ön koşulu olan yazı birliği sonradan ve kendiliğinden meydana gelecektir. Günümüzde bağımsız kimi Türk devletlerinin ve kimi Türk toplulukların Latin harflerini kullanmaya başlamaları yazı birliği ve dil birliği noktasında sorunu çözücü olmayacaktır. Nitekim birbirinden farklı abeceler oluşturulmakta ve ayrışma sürmektedir. Siyasal ve ekonomik birlik sağlanmadan kültürel birliğin tam anlamıyla gerçekleşmesi imkan dahilinde değildir.

 

ULUSU İNŞA ETME HAREKETİ OLARAK ULUSÇULUK:

 

Büyük bir yanlışı daha düzeltelim. Ulusçuluk ulustan kaynaklanmaz; ulus ulusçuluktan doğar. Başka bir deyişle bütün uluslar ulusçuluk devinimleri ile inşa edilirler. Daha net söyleyecek olursak sözgelimi; Fransız ulusunu, Fransız ulusçuluğu kurmuştur. Fransız ulusçuluğu, Fransız ulusundan doğmamıştır. Çünkü; ulusçuluğun varlık nedeni ve ereği ulusa ulaşmaktır, ulusal bir toplum yaratmaktır. Bundan dolayı çok açık ve çıplak bir biçimde diyebiliriz ki, ulusçuluk devinimlerinin temel amacı, aralarında kültürel birliktelik veya yakınlık bulunan insan topluluklarından bir ulus inşa etmektir. O halde ulus inşa etmek demek ne demektir ?

 

İnsan toplulukları kültürel ve ırki açıdan özdeşlik veya yakınlık durumlarına göre öbür topluluklardan ayrılarak özgün bir kimlik oluştururlar. Genellikle bu topluluklarda ırki aynılık ilk bakışta anlaşılamaz. Ancak kültürel aynılık neticesi yapılan araştırmalar göstermektedir ki, ortak kültüre sahip topluluklar ortak bir soya da mensupturlar. Çünkü ortak bir kültürün oluşabilmesi için uzun bir zamanın geçmesi gerekmekte, bu da birlikte yaşama sonucu bu insanların, topluluk içi evliliklerin doğal bir yansıması olarak aynı genetik özelliklere sahip olmaları durumunu doğurmaktadır. Irk da böyle meydana gelmektedir. Ancak bunun için çok uzun bir zamana gereksinim vardır. Burada uzunluktan kastımız bin yıllardır.

 

Irk ile kültürün böyle bir ilişkisi olmakla birlikte bazen ve fakat çok istisnai durumlarda farklı ırklara mensup bazı toplulukların da kültürel benzerliğe sahip olduklarına tanık olmaktayız. Ancak burada çok yoğun ve şiddetli bir asimilasyonun işlediğini anlamak zor değildir. Yani burada doğal bir süreç yoktur. Tam tersine baskın bir grubun / topluluğun sayıca veya başkaca bakımlardan ( ekonomik, siyasi, dini vb. ) zayıf bir topluluğu soğurması / absorbe etmesi gibi olağanüstü veya olağandışı bir süreç söz konusudur. Ortak ırki kimlik ortak bir kültürü, ortak kültür ise kavimi meydana getirir. Kavim kendi içinde aşiretsel veya boysal yapılanmalara sahipse de özellikle dil açısından bu boy ve aşiretler arasında bir anlaşma güçlüğü söz konusu değildir veya çok azdır. İşte bu kavimsel oluşum ulus adını verdiğimiz daha ileri sosyal grupların ham maddesini teşkil etmektedir. Ulusçular, bu ham madde üzerinde bir araya gelerek onu işlemek ve ondan bir ulus yaratmak için vardırlar. Ulusçuluk da böyle bir devinimin ideolojik kimliğe bürünmüş halidir.

Bir kavimi ulus kimliğine taşımak nasıl olur ?

 

Aşiretler ve boylar topluluğu olan kavimler ( buna budun veya halk da diyebiliriz ) siyasi, ekonomik ve askeri anlamda bir örgütlenme ile birleşip süreç içerisinde aşiretler ve boylar arasında mevcudiyetini sürdüren alt kültür özelliklerini ortadan kaldırıp tek ve bütüncül bir kültürel kimlik inşa ettiklerinde ULUS olmuşlar demektir. Ekonomik, siyasi ve elbette askeri birlik bir coğrafi zeminde gerçekleşir ki buna da vatan / yurt demekteyiz. Ulus/devlet örgütlenmesi ulusun, uluslaşma adını verdiğimiz bir süreç sonunda kavuştuğu siyasal korunağın adıdır. Bu korunak ulusun sürekliliğini sağlama işlevini ifa eder. Ancak bazen ulusun ortak karar ve vicdanına dayanmayan yönetim anlayışları ve yönetici kesim, ulusu koruma işlevinden saparak ulusa yabancılaşabilir ki bu da sosyal çözülme dediğimiz bir bunalımı doğurur. Böylesi bir durumda eğer ulus kendi karar ve vicdanına dayanmayan yönetim anlayışını ve yönetici kesimi değiştiremezse öz varlığına da son verebilir. Bu, ulusun yok olması veya yeniden kavim derecesine düşmesi anlamına gelir.

 

Bugün bir Türk kavmi / kavimleri ( buna halkı veya halkları da diyebiliriz ) olmakla birlikte henüz bir Türk ulusu yoktur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Türk ulusu tabiri sadece kuramsal bir tanımlamadır. Bu tanımlamanın kılgıda karşılığı yoktur. Çünkü, üç yüz milyonluk Türk dünyası ortak bir ekonomik, siyasi ve askeri yapıya sahip değildir. Dolayısıyla alt kültür özelliklerinin ortadan kaldırılması süreci başlamamıştır. Tam tersine alt kültür özellikleri gün geçtikçe daha da derinleşmektedir. İşte bu noktada Türk ulusçularının / Türkçülerin ereği kendini göstermektedir: Türk ulusunu inşa etmek !!! 21. Yüzyılda, Türk milliyetçileri geçen asırda gerçekleştiremedikleri ereklerini gerçekleştirmelidirler. Bu erek Türk milliyetçiliği deviniminin varlık nedenidir. Fakat Türk milliyetçilerinin tek ereği bu değildir. Bu erekten sonra ve bu ereğin zorunlu bir devamı olarak bir başka erek daha vardır. Ancak biz öncelikle birinci ereği ele alalım.

 

TÜRK ULUSU NASIL İNŞA EDİLİR ? YA DA BÜYÜK TÜRKELİ ÜLKÜSÜ:

 

Ulus adını verdiğimiz yapının modern zamanların ürünü olduğunu bilmekteyiz ki bu da bizi Fransız İhtilaline ve sanayi devrimi ile başlayan sosyal sürece götürmektedir. Fransız burjuvazisinin öncülüğünde gerçekleşen ihtilal bir ulus/devlet inşa etmek ve bir ekonomik saha ( ulusal Pazar ) kurmak, bu sahanın sınırlarını ( ki bu aynı zamanda vatanın sınırlarıdır.) gümrük adı verilen duvarlarla örmek ve böylece uluslaşmayı kılgıya dökmek istemiş ve bunu başarmıştır. Burada Marks’ ın tarihsel toplum aşamaları kuramının karşılığı olarak kapitalist toplumun ulus adını aldığını görüyoruz. Bu yapıyı koruma ve geliştirme devinimi olarak da ( inşa etme rolünü de anımsayalım ) ulusçuluk Marksizm ‘ de gericilik olarak görülmüştür. Böylece milliyetçilik / ulusçuluk düşüncesi ve devinimi burjuva ile birlikte anılagelmiştir. Nitekim Marks ve Engels ulusal / kültürel farklılıkları yapay ayrışımlar biçiminde niteleyerek insanlığın her türlü farklılıklardan arınarak birleşeceğini iddia etmişlerdir. Bu iddia, zorunlu olarak ulusal yapıları koruma ve kültürel farklılıkları geliştirme ereğini güden ulusçuluğu aşağılamayı gerektirmektedir. Ulusa dair bu görüşler ve analizler tamamen batı merkezlidir. Batı burjuvazisi ve proleteryası ulus kimliğinde birleşerek ortak bir yapı oluşturmuş ve bu yapının devamını temin için ortak bir eyleme girişmiştir ki bu da doğunun sömürülmesi olayıdır. Yani batıda burjuva kendi proleteryasını iç sömürünün dışına taşıyarak ortak ve iştah kabartıcı büyük bir sömürü devinimine çağırmış ve çağrısına ulusal birlik, ulusal bilinç gibi kavramları kullanarak olumlu yanıt almıştır.

 

Türk toplulukları Marks’ ın kuramlaştırdığı tarih tezindeki gibi bir süreç yaşamamış, dolayısıyla kapitalist bir evre neticesi ulus olma düzeyine erişememiştir. Türk topluluklarında kölecilik, toprak ağalığı gibi sosyal yapılar oluşmamış ve Marksist kuramdaki gibi bir sınıfsal yapılanma meydana gelmemiştir. Türklerin kurduğu tüm devletler bir kabileler konfederasyonu biçiminde örgütlenmiş siyasal yapılardan ibarettir. Yani bugünkü modern anlamda kültürel ve/veya ırki bir zemin üzerinde siyaseten ve ekonomik olarak bütünleşmiş bir toplum ( ulus ) kurulamamıştır. Sözgelimi; Göktürk İmparatorluğu çoğunluğu Türki topluluklar olmak üzere pek çok farklı grubun bir aşirete siyasal anlamda tabi olması veya diğer bir deyişle ona gönüllü gönülsüz boyun eğmesi ile vücuda gelmiştir. Bu devlette Türk kültür ve uygarlığının baskın unsur olduğu aşikar olmakla birlikte bütün Türkçe konuşan toplulukların ortak kimliği bağlamında bir Türklük duygu ve bilinci oluşmuş ve gelişmiş değildir. Benzer durum bütün diğer Türk devletleri için de geçerlidir. Karahanlı, Gazneli, Selçuklu, Safevi, Osmanlı vb. Osmanlı’ nın yıkılış sürecine değin Türklük duygu ve bilinci çok zayıf ve sadece nisbeten aydınlar veya sınırlı sayıda seçkinler arasında hissedilmektedir. Bu döneme değin tüm Türk topluluklarında baskın duygu ve bilinç boy / kabile bilincidir. Göktürk anıtlarında geçen “ Türk budun “ anlatımı bugünkü modern anlamda “ Türk ulusu / Türk milleti “ anlatımının karşılığı değildir. Türk budun’ dan kastedilen Göktürk devletine bağlı olan bütün halktır. Yani budun bugünkü halkın karşılığıdır. Geleneksel / sağcı milliyetçilerin budun sözcüğünü millet biçiminde anlamlandırmaya çalışmalarının hiçbir bilimsel tutarlılığı yoktur. Kaldı ki sağcı milliyetçiliğin kendisinin de bilimsellikten uzak olduğu ortadadır.

 

Bugün Türk ulusçuluğunun sağcı saplantı ve kabullerin kıskacında bulunması kendinden beklenen işlevi yerine getirememesinin veya diğer bir deyişle gerçek anlamda ve bilimsel bir ulusçuluk çizgisinde olamamasının tek nedenidir. Türk ulusçuluğunun başlangıçta olduğu gibi yeniden sol / sosyalist / materyalist karakterle donanması Türklüğün ve bütün mazlumlar dünyasının kurtuluşu için yaşamsaldır. Bu cümleden olarak ifade edelim ki, günümüz Türk ulusçuluğunun en büyük kuramsal sorunu Akçura’ nın , Gaspıralı ‘ nın, Alibey Hüseyinzade ‘ nin ve Nerimanov ’ un solcu Türkçülük yolundan sapıp öz kimliğine ve doğasına ihanet eder bir mecraya sürüklenmesidir. Bütün samimi Türk milliyetçileri, Türkçülüğün babası sayılan Akçura ‘ nın tüm sosyal analizlerini tarihsel diyalektik materyalizm temelinde yaptığını bilmeli ve bu bağlamda Türk ulusçuluğuna dair ortaya koydukları görüşlerini yeniden gözden geçirerek Akçura ‘ nın izlediği yola dönmelidir.

 

Osmanlı topraklarında modern Türkçülük akımı öncelikle duygusal düzlemde Balkanlardaki ayrılıkçı hareketlere tepki olarak doğmuştur. Sonradan İmparatorluğun dağılışının kaçınılmazlığını gören Türk aydınları Türk halkının geleceğinin Türklere dayalı bir ulus/devletten geçtiğini anlamışlar, ideolojik anlamda bir Türkçü hareket başlatarak modern Türk ulusunu inşa yolunda ilk adımı atmışlardır. Bu dönemde en önemli ve en ünlü makale olarak Akçura’ nın “ üç tarz-ı siyaset” ini görmekteyiz. Bu makale Türklere çıkış yolu olarak sunulan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Batıcılık gibi düşüncelerin geçersizliğini ve tek çıkış yolunun Türkçülük olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim bu düşünce ve devinimdir ki Türkiye cumhuriyeti’ ni doğurmuştur. Yani Türkiye cumhuriyeti, Akçura’ nın da belirttiği gibi Türkçülüğün zaferidir. Türkiye cumhuriyeti’ nin kuruluşu aynı zamanda doğu halklarının batıya karşı yani emperyalizme karşı kazandığı ilk zaferdir. Buradan şu görkemli gerçeği görmeliyiz :

 

Türk ulusçuluğu, anti emperyalizmin kuramdan kılgıya aktarılmış halidir. Diğer bir deyişle Türkçülük olmadan anti emperyalist bir savaş mümkün değildir ve yine anti emperyalist bir duruş ortaya koymadan Türkçülük yapmak da olanak dışıdır. Bu özellik bize olağanüstü bir bağlantı sunuyor : Bugün Türk ulusçuluğu anti emperyalist yani batı karşıtı ( anti kapitalist ) ve zorunlu olarak sosyalist bir temele dayanmalıdır.

 

Geçmişte Anadolu Türklüğünün yarattığı görkemli zafer nasıl dünyanın bütün mazlum halklarına umut aşılamışsa ve onlara güç vermişse bugün de Türk ulusçuluğu mazlum halkların birliği yani Sultangaliyev’ in deyişiyle sömürgeler enternasyonali düşüncesi üzerinde yükselmelidir. Apaçık ortadadır ki Türk halklarının yazgısı bütün mazlum halkların yazgısıyla ortaktır ve yine mazlum halkların yazgısı Türklüğün kurtuluş ve zaferine bağlıdır.

 

Türkiye cumhuriyeti, Türkçülüğün bir zaferi olmakla birlikte yarım kalmış ya da diğer bir deyişle asli mecrasından saptırılmış bir harekettir aynı zamanda. Özellikle Ziya Gökalp’ in etkisiyle Atatürk önderliğindeki Anadolu devrimcileri, devrimi bir süre sonra belki de zorunlu olarak ( Çünkü dünyanın diğer bölgelerinde Anadolu’ daki devrimi destekleyici ve tamamlayıcı başka devrimler maalesef istenilen düzeyde gerçekleştirilememiştir ve Anadolu devrimi bir süre sonra yalnızlığa hapsolmuştur.) batılılaşma devinimine girişmişlerdir. Gökalp’ in kültür ve medeniyet ayrımının bir yansıması olarak yeni devletin yöneticileri ulusal Türk kültürünü geliştirme yolunda adımlar atarken bir taraftan da batı medeniyetine mensubiyet fikriyle emperyalist batının kimi kültürel özelliklerini ( aslında tam bir trajik çelişki yaşayarak ve fakat belki de bunun farkında olmadan ) Türk toplumuna taşımışlardır. Bu türden çalışmaları hata olarak nitelendirmek lazımdır. Yapılan tüm yanlışlara karşın Türkiye cumhuriyetini kuran öncü kadronun Türkçülüğünden kuşku duyulamaz. Burada batıdan taşınan kültürel özelliklerle ilgili olarak bir iki örnekle yetinelim: Batının yazısı, batının şapkası, batının müziği, balesi, operası vb. Yani ne yazık ki, askersel anlamda yendiğimiz batıya ve dolayısıyla emperyalizme kültürel anlamda boğun eğdik. Bu boyun eğiş sonradan ekonomide ve siyasette de kendini göstermiş ve Türk devleti Atatürk ‘ ün ölümünden sonra süreç içerisinde tümüyle batılı güçlerin etki alanına girerek soluğu Marshall yardımında ve NATO’ da almıştır. Üstelik emperyalist batıya yamanma yolunda binlerce Anadolulu Türkmen evladını Kore’ de kapitalist emperyalistlerin tarafında savaştırıp kurban vererek devletsel anlamda kuruluş felsefesine de ihanet etmiştir.


Türkiye cumhuriyeti’ nin ulus/devlet örgütlenmesinde ulusa zemin teşkil eden etmenin Türk soyu değil de Türk kültürü hatta bazı açılardan ( yine tam bir trajik çelişki olarak ) eski Anadolu uygarlıklarını da kapsayıcı bir biçimde Anadolu kültürü olarak saptandığını / yeğlendiğini gözlemlemekteyiz. Etileri, Hititleri, Truvalıları da Türklük kapsamı içinde gören dolayısıyla ulusu coğrafya temelinde algılayan yaklaşımların zayıf da olsa varlığı ( Burada yeri gelmişken ifade edelim: Bu türden yaklaşımların, Anadolu’ nun Türklerin olmadığı, Türklerin asıl yurdunun orta Asya olduğu, dolayısıyla oraya dönmelerinin icap ettiği tarzındaki tezlere karşı Atatürk’ün eski Anadolu uygarlıklarını da Türk sayarak yanıt verdiği ileri sürülür. Ancak bunun hiçbir bilimsel yanı yoktur. Nitekim artık bugün hiçbir ciddi bilim adamı bu türden aykırı ve uç tezlere itibar etmemektedir.) Akçura’ nın Türklük tanımına ters düşüldüğünü göstermektedir. Bilindiği üzere Akçura, Türk’ ü, soyu temel alarak tanımlamaktadır, kültürü veya coğrafyayı değil. Atatürk’ ün bu türden yönelişlere siyaseten ve gayri samimi bir biçimde itibar etmiş olabileceği muhtemeldir. Ancak sonradan yani İnönü döneminde bu tür yaklaşımlara çok ciddi bir biçimde sahip çıkıldığı ve değer verildiği de bilinmektedir.

 

Yine Türkiye cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan gayri Türk unsurlara karşı ortaya konan yaklaşım da gerçekten şaşırtıcı ve Türkçü düşünceye aykırıdır.

 

Türkiye cumhuriyeti devletinin sınırları dahilinde bulunan nüfusun ezici çoğunluğunun Orta Asya kökenli Türkmenlere dayandığı, yapılan bütün bilimsel araştırmalar tarafından kabul edilmektedir. Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesinde sadece inanç farklılığı dolayısıyla Anadolu’ dan gönderdiğimiz yüz binlerce insanın da ırken Türkmen olduğu gerçeği artık herkesçe teslim edilmektedir. Anadolu’ da bulunan gayri Türk unsurlar; Kürt, Laz, Çerkez, Abhaz, Çeçen, Çingene, Arap, Boşnak, Arnavut, Gürcü vb.dir. Bunların nüfusu genel nüfusun içinde yüzde yirmi beşi aşmaz. Kaldı ki, özellikle Boşnak ve Arnavutların T.C.’ nin kuruluşundan çok sonra Türkiye’ ye geldiği ve daha önce bu unsurların nüfusunun cüz’i miktarda olduğu da ortadadır. Cumhuriyet idaresi Müslüman nüfusun tamamını Türk addetmiş, sadece gayri müslimleri azınlık kabul etmiştir. Asimilasyon politikasıyla bütün bu gayri Türk unsurları eriterek Türkleştirme amacı güdülmüş, ancak bu başarılamamıştır. Zira gayri tabiidir ve gayri tabii olan her şey hastalıklı sonuçlara yol açar. Bu politika bizce iki bakımdan zararlıdır. Birincisi; asimilasyon bu insanların kimliklerini yok etmeye dayalı olduğu için insanlık dışıdır ve kültürel bir katliamdan başka bir şey değildir. İkincisi, bu asimilasyon politikası Türklüğün kültürel ve ırki özelliklerinin gayri Türk unsurlarla başkalaşması ve özgünlüğünü yitirerek Tarihsel anlamdaki Türklük kimliğine yabancılaşması sonucunu doğurmaktadır. Zira, hiçbir asimilasyon hareketi tek taraflı işlemez. Asimile edilen gruplar, asimile eden gruba pek çok özelliklerini taşırlar ve böylece aslında bu süreçte her iki taraf da zarar görmekte dolayısıyla her iki tarafın da özgün kimliği yozlaşmaktadır. Burada söz konusu ettiğimiz asimilasyon türü yapay ve zorlama asimilasyondur. Bir de doğal asimilasyon vardır ki o zaten kendiliğinden meydana gelmekte ve çok uzun bir zaman diliminde cereyan ettiği için hiçbir kültürel ve ırki sakınca doğurmamaktadır. Böylesi bir asimilasyonu engellemek de olanak dışıdır. Bizce yapılması lazım gelen şey, her etnik grubun kendi kimliğini özgürce ifade etmesi ve geliştirebilme olanağına sahip olması için gerekli yasal düzenlemelerin yaşama geçirilmesiydi. Eğer geçmişte bu yapılsaydı devlet, çoğunluğun idaresinde olacağı için yönetim zaafiyeti ile bölücü akımlar güç kazanamayacak ve azınlıkların da kültürel bağımsızlıkları bulunacağı için barışçıl bir toplum oluşacaktı. Bu arada doğal asimilasyon da yaşanacak ve böylesi durumlarda süreç daima çoğunluğun lehine işleyeceği için yerel anlamda yani Anadolu düzleminde toplumsal bütünleşme şimdiki durumla kıyaslanamayacak kadar sağlıklı olacaktı. Gelinen noktada Türklük fikri insanların zihninde o denli tuhaf, o denli hastalıklı ve o denli bilimsel gerçeklere aykırıdır ki, Türk ulusçuları için bu durum utanılacak derecede ve acı verici bir neliğe ( mahiyete ) sahiptir. Şöyle ki; Türklük , Türkiye’ de yaşayan bütün insanların karmasından / bir araya gelip karışmasından oluşan yapay, iğreti ve hatta ne idüğü belirsiz bir kimlikmiş gibi algılanmaktadır. Daha açık ifade etmek gerekirse pek çok insanın zihninde Türklük şu şekilde formülleşmektedir:

 

Kürt + Çerkez + Laz + Gürcü + Arap + Boşnak + Arnavut + Çingene + Ermeni + Yahudi (sabetaycı ) + Rum + Süryani + Keldani + Abhaz + Çeçen + Türkmen + Tatar .....= TÜRK / Türkiye cumhuriyeti vatandaşlığı ! Bu formülün felsefesi de malum: Ne mutlu Türküm diyene ! Bu anlayış maalesef cumhuriyet kurulurken geliştirilen ve kurtuluş savaşımızın ruhuna ve mantığına ters bir düşüncenin ürünüdür. Biz Türk halkı olarak işgalci emperyalistlere karşı savaşırken onlarla işbirliği yapan gayri Türk grupların ihanetlerini çabucak unutup onlara Türklük payesi verdik. Gayri müslim unsurlar bir tarafa özellikle Çerkez ve Kürtlerin hemen hemen tamamına yakınının veya elit tabakasının işgalcilere nasıl yardım ettiğini, Çerkezlerin 1921 ‘ de Çerkez Ethem ‘ in kardeşinin öncülüğünde İzmir’ de bir kongre düzenleyerek Türklerin ve Kemalist hareketin aleyhine; Yunan yanlısı bir bildiri yayımladıklarını, karşılığında da Yunan güdümünde özerk bir ÇERKEZ DEVLETİ talep ettiklerini nasıl unuturuz ?

 

Yine Kürtlerin, bağımsız bir Kürdistan devleti için nasıl çırpındıklarını, “ Kürt Teali Cemiyeti “ etrafında örgütlenerek emperyalistlerle kol kola girip Türk halkına ihanet ettiklerini unutmaya sebep olan büyük etken nedir ki biz onları bir çırpıda Türk addetmeye başladık ? Söz konusu ettiğimiz bu etnik gruplara mensup büyük halk kitlelerinin çoğunluğunun dinsel duygularla hareket edip halifeye bağlılık veya din kardeşliği fikriyle Müslüman Türklerin yanında yer aldıkları ve hatta cepheye koşup işgalcilere karşı savaşmış oldukları malumdur. Ancak bu, durumu değiştirmemektedir. Çünkü bu grupların seçkinleri yani önder kadro içinde bulunan tabaka ırki ve etnik kimliğinin bilincinde olarak Anadolu’ daki Türkçü kurtuluş savaşına destek vermemiş tersine işgalcilerle işbirliği yoluna gitmişlerdir. Tüm bu yaşananların ardından yapılması lazım gelen şey, gayri Türk gruplarla oturup yeni bir anlaşma yapmak ve onlara yeni Türk devletine bağlı kalmaları karşılığında kültürel bağımsızlık vermekti. Böylece hem Türklüğün dejenere olması engellenir hem de onların kültürel varlıklarına saygı gösterilerek toplumsal barış sağlanır ve bu grupların sonraki dönemlerde de emperyalistlerle iş birliği yapmalarına zemin teşkil eden sosyal ortam izole edilerek on yıllardır yaşadığımız bölücü / ayrılıkçı devinimlere büyük ölçüde set çekilirdi. İnsanlar Türk olmadıkları ve kendilerini Türk olarak tanımlamadıkları / tanımlamak zorunda olmadıkları halde pekala Türk devletine sadakat gösterip iyi bir yurtsever olabilirlerdi ve her türlü işgalci / emperyalist saldırıya karşı devletin yurttaşlarının çoğunluğunu oluşturan Türk halkıyla birlikte göğüs gerebilirlerdi. Ancak bunu yapmak yerine onlar zorla asimile edilmeye çalışılmış ve fakat bu yapay Türkleştirme operasyonu ters tepmiştir. Bugün Türk devletinin yönetim mekanizmalarında yer alan kimi gayri Türk unsurlar bulundukları mevkilerin olanaklarını da kullanarak dış güçlerle de işbirliği içerisinde Türklüğe ve Türk devletine karşı gizli ve örtülü bir savaş yürütmektedir. Bu savaşın amacı Türklüğü Anadolu’ dan silmektir. Bu durumun en büyük nedeni Cumhuriyeti kuranların başlangıçta yaptıkları ( gayri Türk unsurları Türkleştirmeye çalışma ) yanlışıdır. Yine de çare vardır ve bu çare yanlışı gidermekle başlayacak bir süreçtir.

 

Yaşanarak kanıtlanmıştır ki, seksen yıldır yürütülen Türkleştirme çalışması iflas etmiştir. Bu çalışmanın başlangıçta iyi niyetle yapıldığından kuşku duymuyoruz. Bu bağlamda yukarıdaki satırların büyük Türkçü Mustafa kemal Atatürk’ ün politikasına yönelik bir eleştiri olarak algılanmasından çok, bir durum saptaması biçiminde değerlendirilmesini yeğleriz. Kaldı ki, büyük Atatürk, nutkunda da dile getirdiği üzere Türk halkına çok önemli bir vasiyet bırakmıştır. Türk halkına, başına geçireceği insanların “ kanındaki cevheri asliyi “ iyi belirlemeleri gerektiğini söyleyerek tıpkı Yusuf Akçura gibi Türklüğü bir kan meselesi / ırk meselesi olarak gördüğünü belirtmiştir. Ancak uygulamada ırkı temel alan bir Türk ulusçuluğu yerine kültürü ve yurttaşlığı temel alan ve yapay bir Türkleştirme yanlışına düşülmüştür.

 

Türkiye topraklarında yaşanan bir diğer sosyolojik yanlış da Türkiyelilikle Türklüğü özdeşleştirmeye çalışma yanlışıdır. Sadece Türkiye’ de yaşayan Türkleri Türk sayma yanlışı Türklüğü Anadolu coğrafyasına hapsetme sonucunu doğurmaktadır. Bir başka deyişle bu yanlış, Türklüğün ve Türk ulusçuluğu deviniminin büyük ülküsü olan BÜYÜK TÜRKELİCİLİK / TURANCILIK ereğine indirilen ağır bir darbedir.

 

Ancak gelinen noktada artık bu görüş ve yaklaşımın savunucusu kalmamıştır. Ne var ki, bugünlerde bir başka yanlış yaşanmaya başlanmıştır. Türkiye dışındaki Türk topluluklarının boy kimliklerini reddetme ve onlara dayatmacı bir anlayışla “siz de Türksünüz, bırakın Kazak, Kırgız, Özbek gibi kimlikleri...” tarzındaki yaklaşım son derece zararlı ve Büyük Türkeli Ülküsüne aykırı bir tavırdır. Bu tavır o toplulukların boycu yönelişlerle büyük Türklük kitlesinden kopmaları sonucunu doğurabilir. İzlenmesi gereken yol, Türkçe’nin çeşitli lehçe ve ağızlarını konuşan bu toplulukların akraba oldukları ve kökenlerinin aynı olduğu düşüncesini yaymaktır.

 

Bütün bu toplulukların tek bir Türklük kimliğinde buluşabilmeleri için öncelikle ekonomik ve siyasi bir birlik kurmak lazımdır. Bu da ancak Türk ulusçusu kadroların Türk kökenli devletlerde siyasal erki ele almaları ile olabilir.

 

TÜRK ULUSÇULARININ İKTİDARI:

 

Türk ulusçuluğunun iktidara gelebilmesinin ön koşulu Türk ulusçularının dayanacakları toplumsal zemini doğru saptayabilmeleridir. Burada hemen şunu duyar gibiyiz. Ulusçuluk bütün ulusu kucaklayan dolayısıyla halkın belli bir kesimini veya sınıfını değil tamamını temel alan / alması gereken bir devinimdir. Olaya semantik açıdan ve toplumun sınıflardan müteşekkil olduğu gerçeğini sağcı / geleneksel milliyetçilik düşüncesinin yol açtığı bilim dışılıkla yadsıyarak yaklaşırsak bu önermenin doğru olduğunu sanabiliriz. Toplum sınıflardan müteşekkildir ve bu sınıflar arasında çıkar mücadelesi vardır. Bu çıkar mücadelesi temel bir çelişkiyi doğurur. Emek ve sermaye çelişkisi... Bu çelişki bugünün tanımlamasıyla iki sınıfı meydana getirmektedir. Yoksullar ve varsıllar... (Marksist literatürdeki burjuva ve proleterya adlandırmaları yerine biz yoksullar ve varsıllar / sermayedarlar ve emekçiler ya da tarihsel sözcüklerimizden olan akbudun ve karabudun kelimelerini kullanmayı yeğliyoruz.) Aralarında çıkar çatışması bulunan sosyal kesimleri ortak bir duygu etrafında birleştirmeye çalışma çabası ( ki burada söz konusu olan burjuva milliyetçiliğidir, buna sağcı milliyetçilik de diyebiliriz. ) daima sermayedarların yani zenginlerin / sömürgenlerin işine yarar. Bu kesim milliyet ve din gibi manevi değerleri ( ki bunlara Marksist literatürde üst yapı kurumları denmektedir.) sömürülerinin devamını sağlamak için ustaca kullanmaktadırlar. Bu bağlamda sağcı milliyetçilik düşüncesi ve dincilik büyük emekçi halk yığınlarını uyutma aracı olarak kullanılmaktadır. Bugün Türkiye’ deki sözde milliyetçi hareket, milliyeti ve milliyetçilik düşüncesini tam anlamıyla bilimdışı bir yaklaşımla sadece “ manevi değerler “ üzerine inşa etmeye çalışmakta, sosyal olay ve süreçleri anlamak noktasında tarihin en büyük gerçeği olan materyalizmi yadsıyarak bütün sosyal değişim ve dönüşümlerin özünde üretim ilişkilerinin ve üretim araçlarının değişim ve gelişiminin bulunduğu realitesine gözlerini kapamaktadır. Bu nedenledir ki, tüm analizleri ve savunduklarını savladıkları millete dair tüm fikirleri başlangıçta yeğledikleri yanlış metodolojinin kaçınılmaz bir sonucu olarak sosyo – ekonomik tüm ilkelere aykırıdır. Dolayısıyla Türk halkları için sağ milliyetçilik emperyalizme kölelik ve hizmetten başka hiçbir sonuç doğurmamaktadır. Asıl acı verici olan durum ise sağ milliyetçi düşünceye mensup pek çok kimse ve kurumsal bazda pek çok örgütün söylemde anti emperyalist bir literatür kullanmasına karşın uygulamada yaman bir çelişkinin çarpıcı ve acıtıcı bir örneği olarak emperyalizme hizmet ettiklerinin bilincinde olamamasıdır.

 

Toplumcular bu kavramları ( din ve milliyet ) reddetmek yerine yeniden tanımlayıp emekçi halkın çıkarları doğrultusunda işlemeyi başarmalıdırlar. Özellikle doğulu ve güneyli halkların toplumcuları için bu kavramlar son derece kullanışlıdır. Çünkü bu bölgelerde halkların ezici çoğunluğu hatta tamamına yakını emekçi karakterdedir ve topyekün bir sömürü saldırısına maruzdur ki bu da mazlum olma niteliğini bu halkların asli bir özelliği kılmaktadır. İşte bu nedenle doğulu ve güneyli halkların ulusçuluğunun temel mizacı mazlumiyet ve anti emeperyalizmdir. Türk halkı ( Türkiye Türkleri ve tümüyle Türkiye nüfusu ) büyük çoğunluğu ile mazlumdur, emekçidir. Fakat geçmişte ve halde nüfusun küçük bir kısmını oluşturan sermayedarlar daima yönetime egemen olmuşlardır. Bu egemenliklerini sağcı milliyetçilik düşüncesine ve dinciliğe borçludurlar. Türkiye’ de sermayedar sınıf ve onların işbirlikçisi ara sınıf ( ki bunlardan kastımız özel sektörde ve devlet dairelerindeki yönetim mekanizmalarında çalışan ve dolgun bir maaş alan üst düzey yönetici / bürokrat kesimdir.) batı sermayesinin ( ki artık bu adlandırma yerine küresel sermaye adlandırması geçerlidir. Çünkü gerçekten tam anlamıyla bir ahtapot gibi tüm dünyayı sarmıştır. ) uzantısı olarak içlerinden çıktıkları halkı ve onun doğal kaynaklarını emperyalistlerle işbirliği içerisinde sömürmektedir. Bu sömürüden en büyük payı da yine işin doğasının bir gereği olarak batılılar almaktadır. Yeri gelmişken dile getirelim. Türkiye’ de üst sermayedar sınıfın en büyük örgütü konumunda bulunan TÜSİAD’ ın ekonomi dışı her türlü konuda da ( özellikle eğitim ve siyaset ) görüş ve düşünce serdettiğini gözlemlemekteyiz. Bu görüş ve düşüncelerin ve hatta bunlardan üreyen kimi sosyal etkinliklerin hiçbirinin, ama hiçbirinin Türk halkının yararına en küçük bir unsur içermediği her yurtseverin bildiği bir gerçektir. TÜSİAD, alenen halka karşı düşmanlık etmekte ve bu düşmanlığını yabancılarla / ülke dışı emperyalist unsurlarla işbirliği zeminine taşımaktadır. TÜSİAD’ a rakip olarak kurulan İslamcı ve gerici MÜSİAD’ da sözde rakibinden hiçbir surette farklı bir işleve sahip değildir. Hal böyleyken özü itibariyle batı karşıtlığı zemininde yükselen yani anti emperyalist bir devinim olan Türk ulusçuluğu Türkiye halkının bir parçası olmakla birlikte halkına karşı ihanet gibi bir bağışlanmaz suçu işleyen işbirlikçi kesimleri / sınıfları karşı cephede değerlendirmek zorundadır. “Ulusçuluk, bütün halkı kuşatıcıdır” gibi bir önerme ile ulusal hareketin amaç ve özüne düşman etkinliklerin başat unsurları konumunda bulunan ve dolayısıyla “ şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid eden “ satılmış kitleyi Türk ulusçuluğu kapsamında görmek ulusçuluğa ihanettir. O halde Türk ulusçuları siyasal mücadelelerinde dayanacakları toplumsal zemini / sosyal sınıfı doğru tayin etmek gibi bir yaşamsal Görevle karşı karşıyadırlar. ( Sermayedarlardan ve üst düzey bürokrat kesimden çok azı ulusal cephede yer almaktadır fakat bu durum söz konusu çevrelerin genel karakterini değiştirmeye kafi değildir. Ancak yine de içtenlikle belirtelim ki, ulusal cephede yer alan az sayıdaki sermayedarı işbirlikçi ve sömürgen kesime dair yaptığımız analizden tenzih ediyoruz. )

 

Türk ulusçuları artık şunu görmelidir: Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğu emekçidir ve emekçiler Türk halkını oluşturan gerçek kesimdir. Emekçi sınıfa dahil olan toplumsal gruplar; başta işçiler ve köylüler olmak üzere üst düzey bürokrat kesim haricindeki tüm memurlar ve esnaftır. Sıraladığımız bu gruplar Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde seksenlik bir kesimini oluşturmaktadır. Türk ulusçuları işte bu sosyal grupları temel alan bir siyasal ve ekonomik programla işe başlamalı ve örgütlenmelerinde bu kesimlere mensup kişilerden başkasına asla yer vermemelidirler. Özellikle “iş adamı “ tabir edilen hiçbir kimse Türk ulusçuluğu deviniminin örgütsel yapılanmasında en azından bu kimlikleriyle yer almamalıdır. Ulusal cephede yer alan az sayıdaki sermayedar, sıradan bir emekçi gibi Türk ulusçuluğuna hizmet etmelidir. Türk ulusçuluğunun siyasal örgütlenmesinde iş adamı kimlikli insanların mevcudiyeti hareketi asli amacından ve özünden saptırma potansiyelini de meydana getirmektedir. İşte bu nedenle gerçek Türk ulusçuluğu için her türlü sermaye grubuyla ve işbirlikçi kesimle tüm ilişkiler kesilmeli, kesin ve keskin bir ayrışımın ve dolayısıyla zafere giden yolda kaçınılmaz bir gereklilik olan cepheleşmenin sağlam ve sarsılmaz temelleri atılmalıdır. Türk ulusçuları emekçi Türk halkının sesi olan bir siyasal yapılanmayı örgütleyerek ulus – emek eksenli bir anlayışla ödünsüz, devrimci ve ulusal bir savaşımın öncülüğünü üstlenmelidir. Bunun için de öncelikle sendikal bir oluşum gereklidir. Bugün Türkiye’ de gerçek anlamda bir sendikal hareket yoktur. Sendika adını taşıyan örgütler bizi yanıltmamalıdır. Bu örgütler tamamen sermaye güdümlü, korkak, ürkek ve ” dostlar alış verişte görsün “ kabilinden hareket eden dolayısıyla Türk emekçi sınıfına karşı Truva atı işlevi gören son derece zararlı kurumlardır. Bu kurumların gerçek emekçilerce ele geçirilmesi ve işbirlikçi yönetici kesimin ihraç edilmesi elzemdir.

 

Bugün Türkiye’ deki sendikaların en büyüğü “ Türk – iş” sendikasıdır. Bu sendika maalesef pek çok defa kimi insanları, sistemik partilerce yürütülen mevcut siyasal yapıya taşıma işlevi görmenin ötesinde Türk emekçileri için ciddi hiçbir kazanım elde edememiş ve bunun için çaba sarfetmemiştir. Türk – iş’ in başkanlığına gelen pek çok kimse sonradan her hangi bir partinin listelerinden milletvekili olabilmek için çalışmıştır. Milletvekili seçilebilmek için işçilerin sözcüsü ve haklarının savunucusu olacakları yönündeki boş ve gülünç vaadlerini her seferinde yinelemişler ve fakat asla bu sözlerini yerine getirmemişlerdir. Çünkü sermayedarların ve onların güdümündeki sistemik partilerin kulu olmuşlardır.

 

Geleneksel / sağ milliyetçi camiaya en yakın işçi örgütlenmesi olarak Türk – iş ‘ e bağlı Türk metal – iş sendikasını görmekteyiz. Simgesinde Türk bayrağı ( Türkiye bayrağı ) ile bozkurt deseninin bulunduğu Türk metal – iş sendikasının başında bulunan kişi sendikanın demokratik olmaktan çok uzak yapısının doğal bir sonucu olarak uzun yıllardır makamını korumaktadır. Bununla birlikte bu sendikanın Avrasya metal işçileri konfederasyonu gibi ilgi çekici oluşumları yaşama geçirmeye çalışması en azından sendikal anlamda Türkiye emekçilerinin nasıl bir potansiyele sahip olduğunu göstermesi bakımından gerçekten heyecan vericidir. Gerçek Türk ulusçularının yönetimine geçen bir Türk metal – iş, Türk dünyası ve Avrasya metal işçileri birliği gibi bir oluşumu meydana getirebilirse söz konusu oluşum, bu coğrafyayı tahakkümleri altına alan kapitalistlere karşı anlamlı bir güç gösterisi olacak ve gelecekte gerçekleştirilmesini öngördüğümüz “ Türk Dünyası Büyük Emekçi hareketi “ için nüve oluşturacaktır. Türk ulusçularının iktidarı demokratik bir devrimle mümkündür. Bu ise ancak Türk halkının emekçi kesimini yeniden örgütleyerek veya mevcut örgütleri ele geçirerek başlatılacak keskin ve kararlı bir sendikal devinimle, sermayedarların güdümündeki siyasi yapıya karşı çok çetin bir muhalefetle gerçekleştirilebilir. Türk ulusçuları sistemik görünüm ve içerikteki sözde siyasal partilerle iktidara gelemezler. Gelseler bile bu iktidar, Türk ulusçuluğunun iktidarı olamaz. Devrimci bir kararlılıktan yoksun olan hiçbir siyasal mücadele ve siyasal örgütlenme, Türk ulusçuluğu için yararlı olmayacaktır. İzlenmesi gereken yol sendikal mücadeledir. Buna toplumdaki çeşitli meslek grupları tarafından kurulan meslek odalarını da dahil etmek gerekmektedir. Daha net söyleyecek olursak;

 

-Türk ulusçuları, Türkiye’ nin en büyük işçi sendikası olan Türk – iş ‘ i mutlaka ele geçirmeli ve bu yapıyı gerçek bir sendika kimliğine büründürmelidirler.


-Türk ulusçuları, Türkiye’ nin en büyük memur sendikası olan Türkiye kamu – sen ‘ i de yeniden ve gerçek ulusçu ruh ve anlayışla yani toplumculukla yapılandırarak büyük Türk emekçi hareketinin dinamosu haline getirmelidirler.

 

-Türk ulusçuları, Türkiye sendikal hareketini Türk dünyasına da yayarak bütün Türk topluluklarındaki ulusçu, emekçi sendikalarla sağlam ve güçlü bir işbirliğini gerçekleştirmeli ve “ Türk Dünyası Büyük Emekçi Hareketi “ ni başlatmalıdırlar.

 

Türk ulusçuları, Büyük Türkçü Gaspıralı İsmail’ in “ Dilde, İŞTE, Fikirde BİRLİK “ ilkesinin öncelikle İŞ’ te birlik kısmını yaşama geçirmeye çalışmalıdırlar. Çünkü ekonomik anlamda birleşemeyen hiçbir topluluk başkaca hiçbir alanda birleşemez. Tekrar anımsatalım: SULTANGALİYEV’ in dediği gibi aynı ekonomik alan içinde bulunmayan toplulukların tek bir ulus olmaları mümkün değildir. O halde aslolan ekonomik mücadeledir ve toplumcu bir ekonomik birliği gerçekleştirmektir. Toplumcu bir ekonomik yapıyı bütün Türk dünyasına egemen kılabilmek için de ulusçu sendikal devinimin başlatılması elzemdir.

 

TÜRK ULUSÇULUĞUNU UYANDIRACAK BÜYÜK ŞOK: BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN!

 

Türk ulusçuluğu deviniminin doğuşuna baktığımızda görmekteyiz ki, Türklük karşıtı devinimler bu doğuşta büyük ve hızlandırıcı bir etken durumundadır. Gerek Türkiye Türkçülüğü ( ki balkanlarda başlamıştır ) gerekse Rusya topraklarındaki Türkçülük, Türklük değerlerine ve Türk topluluklarına yönelik saldırılara karşı doğal bir tepki olarak doğmuştur. Balkanlarda gayri Türk unsurların 19. Yüzyılda Osmanlı Devletine ( ki o dönemde artık Osmanlı yönetiminde ve siyaset dünyasında en büyük muhalif örgüt olarak Türkçü İttihad ve Terakki Fırkası etkindir. Yani devlet ve toplum Türkleşmektedir. ) karşı Balkan halklarının bağımsızlık isyanları Türkçülük düşüncesine olağanüstü bir ivme kazandırmış ve Türkçülük düşüncesi büyük bir atılımla önce kamuoyunda ve sonra yönetimde fırtına gibi esmeye başlamıştır. Bu dönemde pek çok Osmanlı subayı Türkçülüğe yönelmiş ve aydınlar arasındaki şiddetli münakaşalar Türk kökenli elitlerin büyük bir bölümünün Türkçü olmasına zemin hazırlamıştır. Türk kurtuluş savaşı da bilindiği üzere bu kadro tarafından halkın örgütlenmesi ile yürütülmüş ve kazanılmıştır. Balkanlarda ve diğer bölgelerde büyük toprakların hızla kaybedilmeye başlaması ve imparatorluk unsurlarının ( sadece TÜRKMENLER HARİÇ ) hemen hemen tamamının devlete karşı isyan etmesi Türkler açısından tam anlamıyla bir sosyal şok oluşturmuş ve bu şok dalgası Türklük bilincinin dolayısıyla Türk ulusçuluğu deviniminin hızla yükselmesini sağlamıştır. İşte bu sürecin sonunda Türk ulusçuluğunun büyük bir utkusu olarak Türkiye cumhuriyeti devleti kurulmuştur.

 

Aynı durum Rusya topraklarındaki Türk halkları için de geçerlidir. Çarlık Rusya’ sına karşı Türk halkları arasında büyüyen bağımsızlık hareketleri Rusların Türk halklarına yönelik olarak gerçekleştirdikleri zulüm ve sömürü siyasetinden beslenmiş ve çarlığa karşı girişilen Bolşevik ayaklanmasına Türk halkları büyük ve görkemli bir destek vermişlerdir. Hatta burada açıkça belirtmeliyiz ki, Mollanur Vahidov , Mirseyit Sultangaliyev, Turar Rıskılov ve Neriman Nerimanov gibi Türk komünistlerin önderliğindeki Türk halklarının desteği olmasaydı Bolşevik İhtilalinin başarıya ulaşması olanak dışıydı. Türk halkları ve komünist Türk önderler bu desteklerini sadece Komünist ideolojiye olan bağlılıklarından dolayı değil Rus Bolşeviklerin vaad ettikleri " kendi geleceğini tayin hakkı “ ndan ötürü de göstermişlerdir. Bu hakka istinaden Türk Komünistleri “ KOMÜNİST / SOSYALİST TURAN “ projesini yaşama geçirmeye çalışmışlardır. Bilindiği üzere ne yazık ki bu proje Rus milliyetçiliğinin komünizm maskesiyle yeni bir veçhe kazanması sonucu Türk komünistlerinin saf dışı edilmesiyle ( burada SOSYALİST TURAN idealinin kuramcısı büyük Türkçü sosyalist Mirseyit Sultangaliyev’ in Stalin tarafından Türkçülük ve Turancılık suçlamasıyla öldürtüldüğünü büyük bir hüzünle yeniden anımsatalım. ) yaşama geçirilememiştir. Fakat Türkçülük ve Turancılık düşüncesi bu sefer anti Rus kimlikle beraber anti SSCB ve maalesef yanlış bir yönelim olarak anti sosyalist bir çizgide güç kazanmaya başlamıştır. Türk ulusçuluğu ve Turancılık düşüncesi SSCB tarafından batı emperyalizminin bir uzantısı olarak değerlendirilmiş, sosyalizm adı altında Türk halklarına yönelik çarlık dönemindeki baskı ve zulüm siyasetini aratmayacak derecede yeni katliam ve sömürü politikaları uygulanmıştır. Fakat sonunda SSCB’ nin dağılmasıyla tam anlamıyla olmasa bile yine de “ bağımsız “ addedilebilecek evvelce SSCB’ ye bağlı olan Türk kökenli cumhuriyetler kurulmuştur. Bütün bu gelişmeler 20. yüzyılda Türk ulusçuluğunun beslendiği en önemli sosyopolitik olaylardır.

 

21. yüzyılda ise Türk ulusçularını ve özellikle Türkiye ve Azerbaycan’ daki Türkleri ataletten kurtaracak ve yepyeni bir uyanışla kendine getirecek sosyopolitik olay Kuzey Irak’ ta veya Orta doğunun bir bölgesinde ( Türkiye, Irak, Suriye, İran veya Azerbaycan toprakları üzerinde ) bağımsız Kürt devletinin kurulması olacaktır. Bugün orta doğuda ve özellikle Irak ve Türkiye’ de Kürtçülüğün geldiği nokta malumdur. Kuzey Irak’ ta neredeyse bağımsız bir devletin ( ki aslında bu batı bağımlısı bir devlettir, yani bağımsız değildir.) tüm temellerinin atıldığı bir Kürt oluşumu söz konusudur. Türkiye’ de ise 20 yıldır süren bir savaşın ( PKK terörü ) ardından Türk devleti ( ki artık her geçen gün Türklük değerlerini yitirmektedir.) 80 yıldır yok dediği bir topluluğu kabul etmek zorunda kalmış ve kuruluş aşamasında yaptığı büyük bir yanlışın yani Kürtleri inkar etme ve onları Türkleştirmeye çalışma politikasının bedelini çok acı ve ağır bir biçimde ödemektedir. Bu bedel öylesine ağırdır ki 80 yıllık çalışmanın sıfırla çarpılmasından bile yıkıcı ve sarsıcıdır. Yaşamlarını yitiren on binlerce Anadolulu Türkmen evladı ve harcanan yüz milyar doları zarar ve kayıp hanesine yazmak gerçekten kafi değildir. Büyük bir iddia ( ki bu iddia Türklüğün bir hisse dayandığı, Türküm diyen herkesin Türk olduğu, “ Ne mutlu Türküm diyene ! “ sözüyle formüle edilen bilim dışı Türklük iddiasıdır.) yitirilmiştir. Bu büyük bir düş kırıklığıdır. Bu düş kırıklığı Türk halkı nezdinde ağır sosyopsikolojik yaralanma ve hatta sosyal bir travmadır. Türk halkı, sarsıcı bir ihanete uğramanın yol açtığı sosyal bir bunalımı yaşamakta ve bu bunalım halkın özgüven duygusunu temelden sarsmaktadır. Türk halkının özgüveninin yeniden tesisinin tek yolu da TOPLUMCU TÜRKÇÜLÜKTÜR !

 

Hemen ifade edelim ki, biz anti emperyalist Toplumcu Türk ulusçuları olarak Kürt devletine elbette ki karşıyız. Çünkü böyle bir devlet, tamamen batı emperyalizmine yarayacak ve bölgemizdeki anti emperyalist sosyalist Arap ulusçuluğu ile toplumcu Türk ulusçuluğu hareketi için yakın vadede ağır bir darbe olacaktır. Ancak bu darbenin yol açacağı ağır zararlar anti emperyalist cephe tarafından orta vadede giderilecektir. İsrail’ den sonra batı emperyalizminin ikinci büyük kazanımı olacak olan Kürt devleti projesini engellemeye, Türk ulusçularının ve bölgedeki anti emperyalist unsurların ( özellikle de Arap ulusçuluğu deviniminin ) güçleri yetmeyecektir. Ancak böylesi bir oluşum Türkiye’ de ve Azerbaycan’ da ( 8 milyonluk Azerbaycan’ da yaklaşık 300 bin Kürt bulunduğunu anımsatalım. Türkiye’ de ise Kürt nüfus yaklaşık 10 milyon civarındadır.) Türk ulusçuluğunu anti Kürtçü sosyopolitik bir zeminde deyim yerindeyse patlatacaktır. Bilindiği üzere ulusçu devinimlerin karakteristik özelliklerinden biri de reaksiyoner olmalarıdır. Bu bağlamda Kürtçülüğün bir zaferi olarak değerlendirilecek olan Kürt devleti olgusu kendiliğinden Türk ulusçuluğunu kamçılayacaktır. Tarihsel diyalektik materyalizm açısından baktığımızda bilmekteyiz ki her şey karşıtıyla vardır. Bundan dolayı çok net bir biçimde diyebiliyoruz ki, nasıl ki 19. Yüzyılın sonu, 20. Yüzyılın başında Türkçülük Balkan halklarının ayrılıkçı hareketlerine bir tepki olarak yükseldiyse bugün de Türk ulusçuluğunu yükseltecek olay yine böyle bir olay olacaktır. Ve bu olay kesinlikle batı emperyalizminin uzantısı ve maşası olan Kürtçülüktür. Kürtçülük bugün hızla mevzi kazanmaktadır. Kuzey Irak’ taki oluşuma paralel Türkiye’ de Avrupa Birliği’ nin dayatması ile Kürtçüler tam anlamıyla bir zafer olarak nitelenebilecek gelişmelerin başat özneleri konumuna gelmişlerdir. Artık “ Türk Devleti” nin yöneticileri Kürt gerçekliğinden bahsetmekte, Kürt kültür ve hatta uygarlığından dem vurmakta ve bunların doğal bir sonucu olarak devletin resmi radyo ve Tv’ sinden ilk kez Türkiye’ de konuşulan Türkçe dışındaki dil ve lehçelerde yayınlar yapılmaktadır. Üstelik bu yayınlar yaklaşık 10 yıl önce TBMM’ de Türkçe dışında bir dille konuştuğu için cezaevine gönderilen PKK KONGRA – GEL güdümlü DEP’ li milletvekillerinin tahliye edildiği gün yaşama geçirilmektedir. Bu gelişmeler kendini Kürt olarak tanımlayan toplulukların sosyopsikolojik açıdan Kürt ulusu kimliğini zihinsel anlamda inşa etmeleri için kendilerine eşsiz bir olanak sunmaktadır. Bundan sonra Türkiye’ de Kürtçüler yeni aşama olarak devlet kurumlarında da Kürtçe’ nin kullanılabilmesi ve devlet okullarında Kürtçe eğitimin yapılabilmesi için yasal düzenlemelerin yaşama geçirilmesini isteyeceklerdir. Eş zamanlı olarak PKK liderinin tahliyesi için de uğraş vereceklerdir. Bütün bunların ardından sonraki aşama federasyon talebi olacak ve federe devlet günü geldiğinde bağımsızlık isteyecektir. Bütün bu gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olaylar Kürtçülük kimliğine bürünmüş emperyalizmin bölgedeki yeni bir zaferi olacaktır.

 

Bu bölgede Kürtçülüğün karşıtı zorunlu olarak Türkçülük ve Arapçılıktır. O halde Türkçülük ve Arapçılık doğal olarak anti emperyalist hareketlerdir. Bunun böyle olması zarurettir. Çok açık bir biçimde görmekteyiz ki 20. Yüzyılın başındaki Türk ulusçuluğu da, bugünkü Türk ulusçuluğu da başat özelliği itibariyle anti emperyalisttir. Türkiye’ de “ Ben anti emperyalistim “ diyen herkes Türkçü olmak zorundadır ve “ Türkçüyüm “ diyen herkes de anti emperyalist olmalıdır. Türkçülük ve emperyalizme karşı savaş biri diğerinden ayrılamaz bütünleşik / entegre bir devinimdir. Türk ulusçularının savaşımı Türk ülkesinin ve halklarının sahip olduğu zenginliklerin batılılar tarafından sömürülmesine engel olmaktır. Bu savaşım, batı kapitalizminin beslenme kaynaklarından birini ortadan kaldırmayı amaç edinmesi bağlamında sultangaliyevist bir kavgadır. Batı kapitalizminin beslendiği en büyük kaynaklar Türk ve Arap coğrafyasında bulunmaktadır. Ve bu coğrafyalarda üç sahte yani meşruiyeti bulunmayan devlet söz konusudur. İsrail, Ermenistan ve kurulma sürecindeki Kürdistan... Bu üç oluşumun üçü de emperyalizmin ileri karakollarıdır. Bunlara karşı yapılacak her mücadele doğal olarak emperyalizme karşı yapılan mücadeledir. Bu coğrafyada emperyalizmin mağlubiyetinin en büyük göstergelerinden biri de bu sözde devletlerin imhası olacaktır. Arzulanan imha gerçekleştiğinde işbirlikçi halklar ( Yahudi, Ermeni, Kürt ve diğer küçük topluluklar ) emperyalizme uşaklık etmelerinin bedelini korkarız ki çok ağır bir biçimde ödeyeceklerdir.

 

TÜRKÇÜLERİN B PLANI:

 

Türk ulusçuları, Türkiye’ nin etnik atomizasyon neticesi bölünmesi durumunda nasıl bir eylem planına sahip olduklarını açıklamalıdırlar. Bütün politikalarını Türkiye’nin bölünmemesi / böldürülmemesi üzerine kuran Türkçüler, her şeye karşın yine de bunu başaramazlarsa ( Ki bizce başarılamayacaktır. Ya Türkiye bölünecek ya da Kürdistanlaşacaktır. Bölünmenin Kürdistanlaşmadan daha evla olduğunu biliyoruz. Çünkü böyle bir durumda süreç içerisinde Anadolu Türklerinin Kürtleşmesi çok güçlü bir olasılıktır. ) ne yapacaklardır ?


B planı olmayan bir hareket çiğ bir çabadan başka bir şey değildir. Bize göre Türkçülerin B planı şu olmalıdır:

 

Öncelikle Türk ulusçuları hangi ikilemle karşı karşıya olduklarını görmelidirler. Türkiye’ nin bölünmesi veya Kürdistanlaşma... Biz iddia ediyoruz ki, arzu etmemekle birlikte Türkiye Bölünecektir. Gelinen noktada Türkiye’ nin bölünmemesinin biricik alternatifi Kürdistanlaşmadır. Kürdistanlaşmadan neyi kastettiğimize gelince...

 

Türkiye, AB ve ABD’ nin dayatmasıyla zaman içerisinde bir federatif Türk – Kürt ortak cumhuriyetine dönüşecektir. Bu yapı daima Kürtlerin lehine işleyecektir. Kürt kimliği ve Kürt kültürü özendirilerek yoğun bir Kürtleşme hareketi başlayacaktır. Kürt dili bu gidişin kaçınılmaz bir sonucu olarak Türkçe ve İngilizce ile birlikte devletin resmi dili olacaktır. BATININ DA DESTEĞİYLE Kürtler ekonomide ve siyasette tam anlamıyla bir egemenlik kuracaklar ve nüfus artışıyla birlikte demografik yapıyı da değiştireceklerdir. Bu planın işlemesine içimizdeki satkınlar da hizmet edeceklerdir. Kürdistanlaşmış bir Türkiye Batı için bölünmüş bir Türkiye’ den daha iyidir. Bu bağlamda açık açık ve pervasızca Türkiye’ nin Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülke olduğundan bahseden batılı analist ve stratejistlerin varlığını bir ibret belgesi olarak hatırlatmayı gerekli görüyoruz. Pek çok kimse için bunlar komplo teorisi gibi algılanabilir. Ancak düşünmeye davet ederim ki, yıllar önce asla olmaz dediklerimiz bugün olmuyor mu ? Biz vaktiyle Osmanlı' ya da “ devleti ebed müddet “ demiştik. Ama herkes acı bir deneyim olarak gördü ki artık o “sonsuza kadar yaşayacak “ devletten eser yok.

 

Kürdistanlaşmayı önleyecek tek güç Türkçülüktür. Türkçülüğün tam anlamıyla ayağa kalkabilmesi için de Kuzey Irak’ ta bir Kürt devletinin kurulması kaçınılmazdır. Türkçüler, ya Türkiye’ nin birkaç ilinin kopmasına katlanacak ya da bütün Türkiye’ yi yitireceklerdir. Kürtlerin kopuşunun ardından yine de Türkiye içinde Kürt nüfus bulunacaktır. Çünkü Kürtler, Türkiye’ nin sadece belli bölgelerinde yaşamıyor. Batıdaki pek çok kentimizde hatırı sayılır miktarda Kürt nüfus bulunuyor. Bu durum aslında bizim yukarıda bahsettiğimiz Kürdistanlaşma sürecinin başlamış olduğunun kanıtlarından biri değil midir ?

 

Bölünmenin ardından Türkiye’ de yeni bir devletsel yapılanmaya gidilmesi kaçınılmazdır. Bu yapılanmada Türkçüler, T.C. ‘ nin kuruluşunda yapılan yanlışın tekrarına fırsat vermemelidir. Gayri Türk bütün unsurlar ve elbette Türkiye içinde kalan Kürtler azınlık olarak tanımlanmalı, kültürel hakları tanınmalı ve devlet bir ulusal Türk devleti biçiminde örgütlenmelidir. Azınlıklar, devletin anayasasında belirtilmelidir. Bütün gayri Türk azınlıklarla Türkler arasında ( Türkleri temsilen yeniden kurulan devlet ) bir anlaşma yapılmalıdır. Bu anlaşmayla azınlıkların hakları ve mahrumiyetleri çok net bir biçimde belirlenmelidir.

 

Haklar olarak; azınlıklar kendi dillerinde eğitim yapma , mecliste nüfusa oranları nispetinde temsil edilme ve kültürel kimliklerini geliştirme, ekonomik varlıklarını koruyup güçlendirebilme olanağına sahip olmalıdırlar.

 

Mahrumiyet olarak; yönetim ve güvenlik alanındaki ( ordu ve emniyet teşkilatı ) varlıkları kısıtlanmalıdır.

Toprak kaybı bütün bir milli kimliği ve varlığı kaybetmekten yeğdir. Türkçülerin konuya bu açıdan bakmaları lazımdır. Bu satırların pek çok samimi Türk ulusçusunu öfkelendireceğini tahmin etmek güç değil. Ancak onlara şunu anımsatmak isteriz: Biz yıllarca bir inat uğruna on binlerce vatan evladını Yemen’ de kaybetmedik mi ? Kazanmamıza imkan bulunmayan bir savaşı sırf ilkelce hislerle sürdürmedik mi ? Şimdi Yemen’ den bize acılı Türkülerden başka ne kaldı ?

 

Türkçülerin ve Türkçülüğün iktidarda olduğu bir Türkiye kısa zamanda kaybettiği topraklardan çok daha fazlasını kazanacaktır. Bu da Güney Azerbaycan ve Kuzey Azerbaycan’ la birleşerek gerçekleşecektir. Bu birleşme öbür Türk kökenli devletlerin katılımıyla daha da genişleyecektir. Bunlar asla hayal değildir. Büyük düşünmek ve tarihe yön vermek Türklüğün karakteridir. Bu karaktere sahip olmayanlar Türklüklerinin önemli bir özelliğini yitirmişler demektir.

 

Tüm anlattıklarımıza paralel olarak evrensel bir iddianın peşinde koşan Türk ulusçuluğu, orta doğu, Kafkaslar ve Balkanlardaki gayri Türk etnik unsurları anti emperyalist cepheye çekmeyi başarmalıdır. Anılan bu bölgelerdeki gayri Türk unsurlar ( Ki bunların bazılarının anti emperyalist cephede yer almaları neredeyse olanaksızdır. Ermeniler, Kürtler ve Yahudiler...) iyi bir propagandayla emperyalizme karşı savaşta Türk ve Arap halklarıyla birlikte hareket etme noktasına getirilebilirler. Bunun yolu bu unsurlara ezen- ezilen ayrışmasında yerlerinin ezilenlerin yanı olduğunu anlatmak ve bununla birlikte onların her türlü kültürel kimliklerini ve etnik varlıklarını Türk ulusçuluğu hareketinin koruması altına almaktır. Türk ulusçuları emperyalizme karşı gerçekten zafer kazanmak, büyük ve efsanevi Türk kuramcısı, TÜRKÇÜ TOPLUMCULARIN YOLBAŞÇISI MİRSEYİT SULTANGALİYEV’ in büyük düşü mazlum halkların dayanışması ülküsünü kuramdan kılgıya taşımak istiyorlarsa, varsa geçmişte yaşanan acı anıları bir tarafa bırakarak Gürcü, Abhaz, Çeçen, Arnavut, Makedon, Oset, Lezgi, Çingene, Laz, Çerkez, Boşnak, Zaza, Dürzi, Süryani, Keldani, Yezidi, Tacik, Fars, Beluci, Peştun, Hazara, Urdu, Bengal... gibi unsurların hamiliğini yapmalıdır. Büyük ulus olmak için başka yol yoktur. Tüm dünyaya barışı ve eşitliği egemen kılma iddiasındaki bir halkın ve onun biricik kurtuluş ideolojisi olan Türkçülüğün izlemesi gereken yol bu yoldur. Ayrıca kısa ve orta vadede emperyalistlerle işbirliğini seçen Kürtler gibi kimi unsurlar da aslında ( hepsi olmasa bile en azından bir kısmı ) kararlı bir çaba ve çalışmayla anti emperyalist cepheye çekilebilirler.

 

Türk ulusçuları kısır ve yerel milliyetçilik anlayışından evrensel iddiaları olan, Türk halklarının şanlı geçmişine yakışan ve tarihsel rolüyle birebir örtüşen, enternasyonalizmi ulusallıkla bireşimleyen ( sentezleyen ) yepyeni, çağdaş ve asli karakterine uygun bir Türk ulusçuluğu düşüncesinin mimarları olmak zorundadırlar. İlkel saplantılardan sıyrılarak Sultangaliyev’ in Toplumcu ulusçuluk ve sömürgeler enternasyonali tezini biricik yol olarak benimsemelidirler. Türk halklarını ve Türklüğü yeniden küresel bir güç konumuna taşımanın tek yolu budur.

 

TÜRK ULUSÇULARI VE TSK

 

Türkiye Silahlı Kuvvetleri,T.C.’ yi kuran devrimci kadronun dayandığı ve mensup olduğu en büyük sosyomilitarist bir yapı olarak T.C. tarihinin hemen hemen tüm yanlış tercih ve politikalarının da en büyük sorumlularındandır. TSK, cumhuriyeti kuran irade tarafından belirlenen müflis TÜRKLEŞTİRME operasyonunun başat unsurlarından biri olmuştur. Türkçülerin öteden beri TSK’ ya büyük bir sevgi ve bağlılık duydukları malumdur. Bu sevgi ve bağlılık maalesef tek taraflı ve körü körünedir. Bizim dışımızdaki sağcı Türkçülere ( veya Türkçü olduğunu iddia edenlere ) sormak isteriz:

 

Sizin anladığınız Türklükle TSK’ nın Türklüğü örtüşüyor mu ? TSK’ nın Türklük tanımında ırk esası var mı ? Varsa eğer neden Çerkez, Çeçen vb. kökenli generaller mevcut ?

 

TSK’ nın Türk dünyası diye bir iddia ve vizyonu var mı ?

 

TSK’ nın NATO’ da ne işi var ?

 

TSK neden İsrail ordusu ile bu denli yakın bir işbirliği içinde ? Türkiye hava sahası neden İsrail savaş uçaklarına serbest ?

 

Biz biliyoruz ki bu ordu ( TSK ), temeli büyük Türk hakanı METE tarafından kurulmuş olan en kadim ordudur. TSK, BATI EMPERYALİZMİNE KARŞI İLK ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞINI GERÇEKLEŞTİRMİŞ EFSANEVİ BİR ORDUDUR. Türk ordusu, Türklerin savaşçı karakterinin bir yansıması olarak, “ ordu - millet “ anlayışının bir ifadesi bağlamında yakın zamana dek halkla iç içe olmuş ve halkın bağrından çıkmış olmakla övünmüştür. Ne var ki artık bu durum sorgulanmaktadır. Çünkü buna çok şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır. Yukarıda sıraladığımız sorular bu ihtiyacı doğuran amillerdir.

 

TSK’ da gerçekten Türkçü duyarlılığı yüksek hatırı sayılır miktarda ve komuta kademesine mensup personel bulunmaktadır. Ancak onların varlığı TSK’ nın genel tercih ve siyasetini değiştirmeye yetmiyor. TSK, bugün NATO bağlamında ABD ordusunun bölgedeki kimi operasyonlarına katkıda bulunan ve kazara bunu yapmazsa başına çuval geçirilerek cezalandırılan bir ordu hüviyetindedir. Yani bugünkü ordu, MUSTAFA KEMAL’İN DEVRİMCİ, ANTİ EMPERYALİST, TAM BAĞIMSIZLIKÇI, ULUSÇU ORDUSU DEĞİLDİR. Bugünkü ordu, batı yanlısı, NATO muhibi, AB’ci generallerin emir komuta ettiği ve Türk halkının ulusal ordusu olma kimliğinden hızla uzaklaşan bir ordudur.

 

ABD güdümlü AKP’ nin iktidarına destek olan, laiklik karşıtı akımlarla mücadeleyi rafa kaldıran, KIBRIS’ ta teslimiyeti onaylayan, KERKÜK Kürtler tarafından talan edilirken seyirci kalan bu ordu, biz TOPLUMCU TÜRKÇÜLERİN SAVUNABİLECEĞİ, SEVİP SADAKAT GÖSTEREBİLECEĞİ BİR ORDU DEĞİLDİR ARTIK !

 

Türkçüler artık her türlü sistemik ( düzen yanlısı ) görüntü ve fikirden uzaklaşarak anti sistemik toplumsal muhalefet bayrağını taşıyan ve bunun doğal bir sonucu olarak TSK’ ya olan tek taraflı sadakatini sorgulayıp yeni bir Türkçülük kararının özneleri olmakla karşı karşıyadırlar. Böylesi bir kararın TSK içinden de çok ciddi bir destek bulacağına kuşku yoktur.

 

TÜRK VE ARAP HALKLARININ YOLDAŞLIĞI

 

Tarihte kalan acı anılar bir tarafa Araplar ve Türkler gerek aynı dine mensup olmaları gerekse coğrafi anlamda komşu olmaları ve jeostratejik açıdan sahip oldukları konum gereği ortak yazgıyı yaşayan iki kardeş halklar topluluğudur. Bugün dünyanın sahip olduğu doğal zenginliklerin ( petrol ve doğal gaz ) büyük bölümünün Türk ve Arap coğrafyasında bulunduğu malumdur. Bu durum batı emperyalizminin bu iki halklar topluluğuna karşı ortak bir düşmanlık yürütmesi sonucunu doğurmakta ve emperyalizm karşısında Türkler ve Araplar biri diğerinden ayrılamayan iki mazlumiyeti yaşamaktadır. Bundan dolayıdır ki, Türklerin ve Arapların emperyalizmden kurtulmaları ve uluslaşma süreçlerini tamamlayarak bütünleşmeleri için birlikte hareket etmeleri yani yoldaşlıkları kaçınılmaz bir gerekliliktir. Türk ve Arap ulusçuları, bu gerçeği görerek batıya ve emperyalizme karşı birlikte mücadele etmelidirler. Bunun yaşama geçebilmesi için her iki ulusçu devinim birbirlerine karşı geçmişte ürettikleri bağnaz ve bilimdışı yapay düşmanlık unsurlarını yok etmelidirler. Kaldı ki Türk ve Arap halklarının artık bir çıkar çatışması yoktur. Aralarında büyük sorunlar da bulunmamaktadır. Türk dünyası ile Arap dünyası arasında herhangi bir sınır anlaşmazlığı ( Hatay sorunu arizi bir durumdur ve çözümü kesinlikle çok kolaydır.) bulunmamaktadır. Arap coğrafyasında yaşayan Türkler ( Kerkük Türkmenleri ve Suriye’ deki bayır bucak Türkmenleri ) bulunduğu gibi Türk coğrafyasında yaşayan Araplar ( Hatay, Adana, Urfa ve Siirt’ te ) da vardır. Bu durum bir sorun teşkil etmemelidir. Her iki topluluk bir diğerinin kültürel haklarını tanıyıp koruma altına aldığında sorun çok kolayca aşılır.

 

Türk ulusçuları İsrail’ e ve ABD’ ye karşı daima Arap halklarının yanında yer almalı, Arapların çıkarlarını kendi çıkarları gibi görebilmelidirler. Aynı durum Arap ulusçuları için de geçerlidir. Türk dünyasının en büyük sorunlarından biri olan Ermeni sorunu ve Doğu Türkistan konusunda Araplar Türk dünyası ile birlikte hareket etmelidirler. Üç yüz milyonluk Türk dünyası ve yine üç yüz milyonluk Arap dünyasının birlikte hareket etmesi dünyadaki bütün emperyalist oyunları bozacaktır. Bu iki dünyanın birliği sadece kendilerine değil, bütün mazlumlara kurtuluş yolunu açacaktır. “ Emperyalizme karşı millet bir olsun, milletler eşit olsun ” şiarının bir gereği olarak Türk ulusçularının Türk ve Arap halklarının birliğinin savunmaları tarihsel bir zorunluluktur.

 

Orta doğuda bir Kürdistan devleti kurma projesi Arap ve Türk dünyasının ortaklaşa zararınadır. Böyle bir devlet hem Arap ve Türk toprakları üzerinde kurulması bakımından hem de bu devletin batı emperyalizminin ileri karakollarından biri olması bakımından Arap ve Türklerin birlikteliğini zaruri kılan etmenlerden birini teşkil etmektedir. Bu büyük birlikteliğin dikkat çekici bir habercisi olması hasebiyle Kerkük’ te Kürtlere karşı Arap ve Türkmenlerin ortak tavır geliştirmiş olmalarını anımsatmak isteriz.

 

Aksi yöndeki tüm yaklaşımlara rağmen çıplak bir akılla devindiğimizde görmekteyiz ki, Türk – Arap güç birliğinin yükseleceği toplumsal, siyasal, kültürel ve en önemlisi ekonomik zemin mevcuttur. Bu zeminin mevcudiyeti emperyalistler ve onların yerli iş birlikçileri ( gerek Türkiye’ de gerekse Arap dünyasında ) tarafından gözden kaçırılmaya ve gölgelenmeye çalışılsa da er geç bu zemin iki kardeş halklar topluluğunu birleştirecektir. Arap ve Türklerin güç birliği Müslüman halkların birliğini de sağlayacaktır. Arap, Türk ve İslam birliği Türk ulusçularının savunmaya ve gerçekleştirmeye mecbur oldukları en büyük hedeflerdendir.

Türkiye’ nin ve diğer Türk kökenli devletlerin Arap birliği toplantılarına en azından gözlemci konumunda katılmaları sağlanmalıdır. Türk kökenli devlet ve topluluklar arasında kurulacak bir Türk birliği örgütüne de Arap ülkeleri katılabilmelidir. Türk ve Arap dünyası arasında daimi bir istişare konseyi kurulmalıdır.

 

Artık her Türk ulusçusu / Türk milliyetçisi anlamalıdır ki, Arap karşıtlığı yapılarak Türkçülük yapmaya çalışmak ahmaklıktır. Yine Arap ulusçuları da görmelidirler ki, Türk karşıtlığı Arap halklarına hiçbir şey kazandırmaz, tersine halen devam etmekte olan batıya köleliğin sonsuza dek sürmesi sonucuna yol açar. Her iki halklar topluluğunun ulusçularının dikkatli ve uyanık olmalarını gerektiren önemli bir husus da emperyalistlerin bu iki topluluğu birbirine karşı kışkırtmaları olasılığıdır. Geçmişte yaşanan acı ve talihsiz olayların tekrarına meydan vermemek için her türlü provakatif gelişmeye karşı mazlumiyet ortak paydasının verdiği kardeşliği gözetmek hayatidir. Son dönemde ABD öncülüğünde G - 8 ülkeleri tarafından geliştirilen ve uygulamaya çalışılan “ GENİŞLETİLMİŞ ORTA DOĞU VE KUZEY AFRİKA PROJESİ “ nin hedefinde bulunan Türk ve Arap dünyası, bir sömürü projesi olduğundan hiçbir kuşku duyulmayan bu projeye karşı ulusal direniş güçlerini en yüksek düzeyde harekete geçirerek tüm mazlum halklar adına çok çetin ve fakat onurlu bir savaşı başlatmalıdırlar.

 

TÜRK DÜNYASININ GÜNCEL–ACİL SORUNLARI:

 

Türk dünyasında bugün yaşanmakta olan güncel ve acil sorunlar, Türk ulusçuluğu deviniminin besleneceği sosyal ve psikolojik kaynaklardandır. Ulusları meydana getiren en önemli toplumsal ve tinsel olaylar sosyal felaketlerdir. İnsan toplulukları arasında dayanışma ve ortak mücadele duygusunu geliştiren sosyal felaketler aynı kültürel özelliklere sahip toplulukları ulus kimliğine taşıma sürecinde olağanüstü bir etkiye sahiptirler. İnsanlar aynı acıyı ve kederi paylaşmanın vereceği yakınlaşmayla uluslaşma sürecine daha içten ve daha istekli bir biçimde dahil olurlar. Türk ulusçuları bütün Türk dünyasını ilgilendiren sorunları bu dünyanın insanlarının ortak sorunları olma noktasına taşımalıdırlar. Türkiye Türklerinin başına gelen bir felaketten Kazak Türkleri de elem duyabilmeli, Doğu Türkistan’da idam edilen bir Uygur savaşçıya Azeriler de ağlayabilmeli, Kerkük’ te Kürt veya Amerikan kurşunuyla can veren bir Türkmen için Kıbrıslı Türkler de yas tutabilmelidir. 21. Yüzyılda Türk ulusçularının başarmak zorunda oldukları en önemli işlerden biri de Türk dünyasında kader birliği ve keder birliği duygusunu oluşturmak ve duyguyu kitlelere mal etmektir. Bunun gerçekleşmesi “ Biz “ bilincinin yerleşmesini sağlayacak ve Türk toplulukları arasında boy kimlikleri yerine ortak kültürel kimliğin öne geçmesine yardım edecektir. Bu iş, Türk dünyasındaki muhalif Türkçü Turancı devinimlerin işidir. Muhalif Türkçü Turancı devinimler kendi devletlerindeki siyasal iktidarlara karşı gösterecekleri toplumsal muhalefetlerini tamamen ( şimdilerde moda olan ve 21. Yüzyılda da hayli rağbet göreceği muhtemel olan bir deyimle ) “ sivil toplum hareketi “ biçiminde örgütleyerek keskin bir cepheleşmeye gitmeli ve devlet güdümlü politikalara karşı ( ki bu politikaların pantürkist olmayacağı besbellidir.) Türk dünyası çapında ortak eylemler gerçekleştirmelidirler. Her Türkçü devinim kendi ülkesinin iktidarını Türk dünyasının başka bir yerinde yaşanmakta olan bir soruna karşı duyarsız kalması veya yeterince ilgi göstermemesi durumunda çok şiddetli ve kararlı bir biçimde kınamalı ve bu kınayışını kitlesel gösterilerle sokaklara, caddelere ve meydanlara taşımalıdır.

 

Bu bağlamda bugün Türk dünyasında yaşanmakta olan başlıca güncel ve acil sorunları şöylece ifade edebiliriz:

 

Azerbaycan topraklarının yüzde 25’ nin Ermeni işgalinde bulunması,

Türkiye’ de bölücü hareketin geldiği nokta ve Kürtçü terör,

Ermenilerin sözde soykırım iddiaları,

Kuzey Irak’ ta Kürt devleti kurulmaya çalışılması,

Irak Türkmenlerinin Kürt zulmüne ve katliamına maruz kalması,

Doğu Türkistan’ nın Çin işgali altında bulunması

Güney Azerbaycan ve Güney Türkmenistan’ nın İran işgali altında bulunması,

Ahıska Türklerinin sürgünde süren yaşamları,

Kırım Tatarlarının yurtlarına dönüş mücadeleleri,

Aral Gölü çevre felaketi,

Tataristan, Çuvaşistan, Saha sire , Hakasya, Tuva, Başkırdistan, Balkarya gibi Türk kökenli bölgelerin Rus işgali altında bulunması,

Afganistan ( Güney Türkistan ) Türklerinin mücadeleleri,

Kıbrıs Türklerinin var oluş mücadeleleri,

Avrupa, Amerika, Avustralya gibi dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan Türklerin asimilasyon tehlikesi,

Batı Trakya ve bütün Balkan Türklerinin karşı karşıya bulunduğu sorunlar,

Gagauzeli’ nin sahip olduğu özerkliğin kaldırılmaya çalışılması,

Türkiye ve Türk dünyasında yaygınlaşan Hristiyan misyonerlik faaliyetleri,

Türkiye’ de KIZILBAŞ TÜRKLERE karşı yapılan sosyal ayrımcılık ve asimilasyon çabaları,

Türk dünyasında yaşanmakta olan vahhabi ve dinci – gerici / laiklik karşıtı propaganda,

Türk kökenli devletlerdeki ulusal olmayan siyasal iktidarlar ve bu iktidarların anti pantürkist politikaları

Türk dünyasının ekonomik zenginliklerinin batılı emperyalist güçler tarafından ele geçirilmesi

Yabancı dilde eğitim ve Türkçe’ nin yozlaştırılması.

 

TÜRKÇÜLERİN YENİ YOLU:

 

Türkçülerin / Türk ulusçularının yeni yolu çağın gereklerine ve daha da önemlisi Türk topluluklarının tarihsel gelişimine uygun olmalıdır. Türk halkları doğuludur. Doğulu olmanın zorunlu bir sonucu olarak da mazlumdur. Ulusal kimliğini ve uluslaşmasını batı karşıtlığında bulmaktadır. Ne demek istediğimizi daha iyi anlatabilmek için büyük Türk kuramcısı Mirseyit Sultangaliyev’ in şu tanısına dikkat çekmek isteriz:

 

“ Çağdaş insanlığı oluşturan halklar, sayı, toplumsal ve hukuksal açılardan eşit olmayan iki kampa bölünmüş durumdadır. Bu kamplardan birinde insanlığın yalnızca yüzde 20 ile yüzde 30’ unu oluşturan ve tüm yerküreyi, altında ve üstündeki varolan her türlü ölü ve canlı zenginlikleri ile birlikte ele geçirmiş olan halklar bulunmaktadır. Diğerinde ise, insanlığın beşte dördünü oluşturan ve birinci kampa mensup bulunan halkların, diğer bir deyişle “ efendi “ halkların ekonomik, siyasal ve kültürel tahakkümü ve köleliği altında inleyen halklar yer almaktadır... “


İşte Türk halklarının bulunduğu kamp bu kamptır. Dünyadaki temel çelişkinin sosyal sınıflar veya halklar arası bir çıkar kavgasından ziyade küresel anlamda kamplaşmış ve doğulu – batılı veya zalim – mazlum ( ezen – ezilen ) biçiminde kümelenmiş bulunan halkların mücadelesi olduğu görülmeli ve Türk topluluklarının bu mücadelede ezilenler dünyasının öncülüğü görevini yüklenmeleri gereği kavranmalıdır. Türk ulusçuluğu anti emperyalist cephenin inşa sürecinde en büyük güç kaynağı olmalıdır. Bu görev kendiliğinden sosyalist bir duruşu gerektirmektedir.

 

Liberal kapitalist ekonomik anlayışlar Türk ulusçularının gündeminden tamamen ve her türlü türeviyle ( serbest piyasa ekonomisi, karma ekonomi vb. ) çıkmalıdır. Özelleştirme değil kamulaştırma doğrultusunda yani sosyal ekonomi ve sosyal devlet anlayışını temel alan projeler geliştirilmelidir.

 

Türk ulusçuları batılı hiçbir organizasyonun çözüm olmadığını bilerek, bu yöndeki yönlendirmelere karşı gerçekçi ve kararlı bir sosyal muhalefet hareketini öncelikle Türkiye gündemine sokmalıdır. Bugün batı karşıtlığının somut ifadesi Avrupa Birliği’ ne, NATO’ ya ve tamamen ABD güdümüne girmiş bulunan BM, Dünya Bankası, İMF gibi küresel sömürünün kurumsal yapılarına karşı mücadele bayrağını yükseltmektir.

Türk ulusçuları “ Türkiye milliyetçiliği ” gibi sapkın ve bilimdışı bir anlayışı artık tamamen ve tüm unsurlarıyla terk etmelidirler. Türklük, Türkiye halkından veya Anadolu Türklerinden / Türkmenlerinden ibaret değildir. Ayrıca Türklük, Türkiye cumhuriyetine vatandaş olmak da değildir. Türkiyelilik ve Türkiyecilik Osmanlılık ve Osmanlıcılıktan farksızdır. Bu yol bırakılmalıdır. Türklüğü, soyla ve bu soyun ürettiği kültürle tanımlayan bir Türkçülük anlayışı yeni yolumuz olmalıdır.

 

Türk tarihi Osmanlı Tarihinden ve Türk büyükleri Osmanlı padişahlarından ibaret değildir. Türk ulusçuları bütün Türk tarihine ve bu tarihin kahramanlarına sahip çıkmalıdır. Timur, Şah İsmail, Tomambay, Cengiz Han, Babür Şah gibi efsane kahramanlar Türk ulusçularının psikolojik güç kaynaklarındandır. Osmanlı hanedanının Türk milliyetçileri için önemi Timur’ dan, Şah İsmail’ den daha büyük değildir. Bütün Türk dünyasını kuşatan bir Türkçülük anlayışı için tüm Türk kahramanlarına sahip çıkılmalıdır.

 

Türk ulusçuları “ devleti ebed müddet “ anlayışı yerine “ milleti ebed müddet “ anlayışına sarılmalıdır. Birinci anlayış ne üzücü ki, yakın ve uzak geçmişte Türklere çok büyük acılar yaşatmıştır. Devletin geleceği ve bekasını halkın çıkar ve beklentilerinden daha önde tutan bir anlayış ulusçu bir anlayış olamaz. Devletler kurulur ve yıkılır ancak halk daima vardır ve var olacaktır. O halde aslolan halktır. Kaldı ki, tarihte çokça yaşadığımız gibi devlet, bir zaman sonra kendini var eden halka yabancılaşabilir ve halkın sırtında taşıdığı bir yük konumuna gelebilir. Nitekim bugün Türkiye Cumhuriyeti hızla bu konuma doğru sürüklenmektedir. Batış sürecine giren bir devlet halkına yabancılaşmış demektir. Böyle bir devleti ulusçu düşünce gereği savunmak veya savunmaya çalışmak halka sırtını dönen ucube bir ulusçuluk anlayışından başka bir şey değildir. Türk ulusçuları için temel mücadele zemini Türk halkını / Türk halklarını savunmaktır, devleti savunmak değil. Halkına yabancılaşan bir devleti savunmak yerine onun yıkılışını hızlandırıp yerine yeniden ve hızla yeni bir devlet kurmak ulusçuluğun gerçek gereğidir. Tıpkı Osmanlıyı yıkıp yerine Türkiye cumhuriyeti’ ni kuran büyük ATATÜRK’ ün yaptığı gibi...

 

Türk ulusçuları her çeşit mezhepsel ve dinsel referanstan arınıp tamamen laik temelde bir Türkçülük anlayışıyla hangi dinden, hangi mezhep ve tarikattan olursa olsun bütün Türklerin eşit bir zeminde birliğini ve kardeşliğini savunmak zorundadırlar. Türkiye’ de Türk milliyetçilerinin milliyetçiliği dinsel argümanlarla bezeyerek garip bir tabirle Türk – İslam sentezi veya ülküsü adını verdikleri yapay ve bilimdışı bir ideolojik yapıya büründürmüş oldukları malum bir hakikattir. Bu anlayış, Türklüğün Müslümanlıkla ve hatta Müslümanlığın bir yorumu olan Sünni İslam anlayışıyla birlikte tanımlanması sakatlığını doğurmuş ve bu tanımlamanın dışında kalan 20 milyonluk Kızılbaş Türkmenler ve bir o kadar Azeri Şii Türkmenler bilerek veya bilmeyerek Türklük dünyasında yok farzedilmiştir. Yine İslam dinine mensup olmayan GÖK TANRICI / ŞAMANCI , Hristiyan, Musevi, Budist Türkler göz ardı edilmiştir. Bilimsel ve gerçek Türk ulusçuluğu düşüncesinde bu gibi sakatlıkların yeri olamaz. Türk ulusçuları 21. Yüzyılda bu türden sapkınlıkların tahakkümünden kurtulmalıdırlar.

 

Yaşamakta olduğumuz çağ Türk ulusçularına büyük ve kutsal bir görev yüklemektedir. Bu görev, bütün Türk halklarının birliğini gerçekleştirme ve bu birlikle asırlardır süren batı emperyalizmini sona erdirme görevidir. Bu görevin ifası bütün mazlum halkların yegane kurtuluş umududur. Türk ulusçuları ve bütün Türk halkları kendilerine tarihin biçtiği kutlu rolü oynayarak yerelden genele, ulusaldan küresele uzanan TOPLUMCU TÜRKÇÜLÜK düşüncesini insanlığın kurtuluş dinamosu haline getirmeyi başarmalıdırlar.

Küresel barış ve adalet için Toplumcu Türkçülük şarttır. 21. Yüzyıl Toplumcu Türkçülerin barış ve adaleti gerçekleştirmek için çok çetin bir ölüm kalım savaşımı verecekleri bir yüzyıl olacaktır. O halde büyük bir inanç ve kararlılıkla yineleyelim:

 

EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞTA MİLLET BİR OLSUN , MİLLETLER EŞİT OLSUN !!!


Mustafa Cemil Kılıç

İstanbul 2005



Ulusal Felaket ya da Avrupa Birliği-Üyelik Sürecinde ve Sonrasında Türkçüler  -Mustafa Cemil Kılıç-


Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik macerası son derece yaşamsal bir noktaya ulaşmış durumda.17 Aralık tarihinde gerçekleştirilecek olan doruk toplantısında Türkiye’nin üyelik görüşmelerine başlayıp başlamayacağına ilişkin karar verilecek. Görünen o ki, görüşmelerin başlaması yönünde bir karar verilecek. Ancak bu karar koşullu olacak.Ayrıca ucu açık diye tabir edilen bir görüşme süreci yaşanacak. Ucu açıktan kasıt, görüşmelerin tam üyelikle sonuçlanmayabileceği ve üyeliğin gerçekleşme tarihinin net olmayışıdır.


 

Mustafa Cemil Kılıç


İlahiyatçı / Sosyolog

1975 İstanbul doğumludur. Sinop nüfusuna kayıtlıdır. İlk öğrenimini Sinop ve İstanbulda tamamladı. İstanbul^da Küçükköy İmam Hatip Lisesi^nin ardından Marmara Üniv. İlahiyat Fakültesinin Kelam ve İslam Felsefesi Bölümünü bitirdi. 1998 de aynı Üniversitenin Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü, Sosyoloji ve Sosyal antropoloji Anabilimdalında master eğitimine başladı.1999 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliğine atandı. 2001 yılında master eğitimini tamamladı. 2005 Yılında " Laik Türkiye İçin Yükselen Alevilik " adlı kitabını yayımladı. Kitabı nedeniyle soruşturma geçirdi. Sürgün edildi. 2006 yılında 2. kitabı olan "Türk Ulusçuluğunun Yeniden Doğuşu" adlı yapıtını yayımladı. www.turkcutoplumcu.com ve www.sultangaliyevinyolunda.com adlı web sitelerinin yöneticiliğini yapmaktadır. Halen eğitimcilik görevini sürdürmektedir.


 Alevilik



Alevilik İslam'ın Türk'e Özgü Yorumudur


Alevilik / Bektaşilik, İslam’ın ve İslam’dan önce gelen bütün göksel dinlerin özüdür. Alevi / Bektaşi inancını İslam dışı olarak nitelemek olanaksızdır.

 

Alevilik / Bektaşilik, İslam’ın Türke özgü yorumudur. Bir anlamda “ İslamiyetin Türkçe konuşmasıdır.” Kadim Türk inançlarının tanrısal vahiyle birleşimidir.


 21 yy'a Girerken Türkçülük



Türk Tanımı


Türk, Türklük soyundan gelen ve Türklük soyundan gelenler kadar Türkleşerek kendini TÜRK BİLENDİR. Başka bir kimliğe sahip olduğu halde kendini Türk hisseden veya hissettiğini söyleyen kimseleri Türk kabul etmeye imkan yoktur. Çünkü; böylesi kimseler bilinçaltlarında bir yerde o gayri Türklük kimliğini muhafaza etmektedir. Bu ise daima potansiyel bir kopuşun mevcudiyetini bildirmektedir. O halde biz, tıpkı Yusuf AKÇURA gibi Türklüğü ırk temelli tanımlıyoruz ki, gerçekten bilimsel olan da budur.


 Tarih Algısında Seçkincilik Sona Ererken



Tarih Algısı


Türk tarihi, içinden çıktıkları Türk / Türkmen halkına yabancılaşmış olan, Türkmenlerden “ Etrak-ı Bi İdrak “ Araplardan ise “ Kavm-i Necib-i Arap “ diye bahseden kimi Osmanlı Sultanlarının ve elitlerinin tarihi değil, Türk ve Moğol halklarını bir devlet altında toplayıp Emevi / Abbasi zulmünün öcünü kanırta kanırta Araplardan alarak Türkün yanan bağrına soğuk sular serpen Cengizlerin, Türk katliamlarının planlandığı Bağdat’ı yakan Hülagu'ların, Sekizinci yüzyılda Azerbaycan’da  Arap ordularına ve Arapların satın aldığı Türk soylu Afşın ile onun satılmışlar ordusuna karşı kahramanca direnen Babek'lerin, “Biz Türkün başbuğuyuz !” diye haykıran Timur'ların, Uzun Hasan'ların tarihidir…


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar