
Mümtaz’er’in Damarlarında Köpek Kanı mı Dolaşıyor? -III-
-Barak Badılı-
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beri aşıkım istiklale, Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale.* Mehmet Akif Ersoy Mümtaz’er Türköne’nin yazısında hiç mi doğru bir şey yok? Var! O da sadece günümüz zihniyetini anlamak adına doğru olup temelde doğru değildir. Kısmen doğru olan tek şey ya da daha doğrusu işimize kısmen yarayabilecek iki cümle vardır. Bu iki cümle şudur: “Tarih, bugüne dair hükümlerinizi ve tercihlerinizi meşrulaştırmak için ayıklanır, duruşunuzun ve yaptıklarınızın dayanaklarını oluşturur. Çatışan ideolojiler, çatışan farklı tarih yorumları olarak ortalıkta dolaşır.” Bir gelecek düşünceniz varsa, ona kültürünüzün içinden geleceğe taşıyabileceğiniz dayanaklar kurabilirsiniz. Ancak burada iki husus önemlidir. Birincisi bazı temel değerler vardır. Bu temel değerlerin neler olduğu çok önemlidir. İkincisi seçim sürecidir. Seçim süreci, niyetlerinizi, kültürel donanımınızı, iradenizi ve gelecek perspektifini içinde barındırır. Tarihe, içinden alıp kullanacağınız zenginlikleri barındıran bir hazine sandığı gibi bakarsanız, onun kötü bir mirasyedisi olur ve hedonizm ile bencilliğin yolcusu olursunuz. Tarihi alıp bir yere götüremezsiniz. O hazine içinden alıp gidene uğursuzluk getirir. O hazineye ancak işleyip, zenginleştirip koymak için uzanabilirsiniz. Bunu yapmıyorsanız, yapamıyorsanız siz bir hırsızsınız ya da hırsız olacaksınız demektir. Mümtaz’er Türköne tarihi araçsallaştıran bir zihniyetin sahibi olduğunu delillemektedir. Çünkü onun ifadesinde yer alan gerçek bugüne aittir. Bu şaşırtıcı değildir. Daha önce söylediğimiz gibi, Mümtaz’er Türköne bugünün oyuncusu olma heveslisidir. Bu heves onu “operasyonel” kılmakta ve “savrulmasının” kaynağını oluşturmaktadır. Bu hevese onu iten, kendini ispat duygusudur ve bu ispat zorunluluğundan kurtulamamaktır. Onun durgun hırçınlığını böyle açıklayabiliyorum. Mümtaz’er Türköne’nin Türk Tarihine dair bilgilerinin çok yüzeysel olduğunu daha önce ifade etmiş ve göstermiştik. Türk yönetim sisteminin oluşumu konusunda, ancak lise tarih bilgisi düzeyinde kaldığından Atabeylik sistemini doğru anlamamıştır. Türk Tarihini doğru anlamayan sadece Mümtaz’er Türköne değildir. Türk Tarihi genel olarak hep merkeziyetçi bir algı açısından ele alınmıştır. Oysa Türk tarihi kendine özgü bir konfederalizm barındıran “ağsı örgütlenme” örneğidir. Türkler, atlı-göçebelikten yerleşik düzene geçene kadar bu yapılarını korumuş ve yerleşik düzene ve onun kültürüne teslim oldukça da konfederal yapısını kaybetmiştir. Türklerin kendine özgü konfederalizm barındıran ağsı örgüt yapısı en iyi ülüş sistemi ve buna dayanan yönetim yapısında gözlenebilir. Bu yapının, üstün bir yönetim yeteneği ile donatılmış olmasından kaynaklanan güçlü bütünleşme ve ortak irade, onun merkeziyetçi sanılmasına yol açmıştır. Bu yapı yeterince analiz edilmediği için Türk Tarihine bakış pek çok anlamda sorunludur. Türklerin ağsı örgütlenme yapısı, İran ve Bizans yerleşik medeniyetleri ile alışverişler sırasında bozulmaya uğramıştır. Yönetenler ile halk arasındaki gerginlik böylece yükselmiş ve halkın kenara çekilip güç kaybetmesiyle sonuçlanan yıkılışların sebebi olmuştur. Türk tarihine, Roma saraylarının karşısında bulunan Bizans ve İran saraylarının penceresinden bakanlar, yönetme yeteneklerinin iç ve dış etmenler nedeniyle sergilenemediği zamanları, isyan, derebeylik küçülme ve yıkılma fiksasyonu ile resmetmişlerdir. Bunun da temel nedeni, insana ve halka inanma ve yaslanma yerine, devlete ve güce tapınma zaafiyetidir. Selçuklu Devri içinde saydığımız Anadolu beyliklerine, derebeylik yakıştırması bu zaafiyetten kaynaklanmaktadır. Oysa Anadolu’nun imarı en çok da Beylikler Döneminde olmuştur. Üstelik Beylikler Dönemi imarı çokça sivil kaynaklıdır. Atabeylik sistemi, örgütlü bir demokrasi nüvesi taşımakta, Bizanslaşan Osmanlı’nın “Lalalığı” ise kralcı bir totalitarizm nüvesi taşımaktadır. Ama olaylara Emevi Hükümranlığı penceresinden bakanların bu ayrımı fark etmesini beklemek fazla iyimserlik olacaktır. Bu iyimserliğe kapılmamamız gerektiğini Mümtaz’er Türköne’nin aşağıdaki ifadelerinden anlıyoruz: “Bağımsız bir hükümet kuran bu valiler, eski metbularına hürmeten Atabey unvanını muhafaza ederlerdi. İmparatorluğa zayıf bağlarla bağlı, bağımsız devletçikleri ifade eden ve sadece Selçuklu dönemine has bu yapı, ileri düzeyde bir derebeylik düzenini anlatır. Nitekim, Atabey’in Osmanlı’daki karşılığı olan Lâla, hiçbir zaman bağımsız bir güç olmamıştır.” Mutezili gurupları çete gören, Müslümanlığı seçen Türkleri cizye kaybı olarak değerlendiren, Farabi-İbni Sina gibi düşünürleri kafir ilan eden, Anadolu ve İran Türk 12 imamcılığını dinden çıkmış sayan, Türk tasavvufunu küçümseyen Emevi Kralcılarının, sivillerin varlığını köle olmak dışında kabullenmesini beklemek hayal olur. Emevi kralcıları atabeyleri böyle çete yapar: “Öyleyse çetelerle baş edebilmek için, içinde çetelerin de yer aldığı ama çok daha geniş kesimleri temsil eden bu tarih yorumları ile baş etmemiz gerekir.” Kral adına atabeylerin inisiyatifine bile katlanamayanların halkın inisiyatiflerine katlanabileceğini hiç sanmıyorum. Ebu Hanife’yi bir tür atabey diye öldürenlerin, atabeyleri halkın vasisi diye aşağılamalarına kanmamak ve halifenin celladı olduğunu bilmek gerekir. ““Toplum reşid değil, kendi kendini yönetemez”, öyleyse, demokrasiyi sadece dünyayı kandıracak bir oyun olarak sürdürelim. Ülkeyi, ellerinde silah da bulunan vasiler, yani Atabeyler yönetsin” Sen istiyorsun diye halifeler mi yönetsin Mümtaz’er Türköne? Mümtaz’er Türköne’nin mümtaz sembolü “Köpekler bildiğiniz gibi tek başına yaşayamaz. Bir sürü topluluğu ile birlikte olur ve yaşaması için içinde bulunduğu sürünün kurallarına uyması gerekir.” Halifenin şeyhin, mesihin hükümranlığının talebi olan itaat ancak köpekleşmekle mümkündür. Böyle bir köpekleşme talebinin şimdi tavsiye edilmesini 2006 yılının Köpek yılı olmasına bağlamak aklımıza geldi ama bunun Hurufi dayanaklarını açıklayacak hocaefendiyi henüz bulamadık. Atalarımız Selçuklular ve Osmanlılar da böyle hocaefendiler bulamadıkları için bakın ne yapmışlar: "26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı'nda Selçuklular, Bizans ordusunu, 25 Eylül 1396'da da Niğbolu Savaşında Osmanlılar da Haçlıları "Kurt Oyunu" ile yendiler. Kurt oyununun özü şöyledir: Genelde kışın aç kalan kurtlar, geceleyin köy ve mahallelere sokulmadan önce, uygun bir yerde alfa kurdun emri ile durarak üç kola ayrılırlar, iki kol o yerin sağında ve solunda pusuya yatarak saklanır;üçüncü yada fedai kolda;pusu yerini belirledikten sonra koşarak köy ve mahalleye dalar.Köpeklerin de ortaya çıkması üzerine korkarak kaçıyormuş gibi davranır.Bunu gören köpekler havlayarak kurdun peşine düşerler ve kurtları bölgeden dışarı çıkarmaya çalışırlar.Böylece çoğalarak bir sürü haline gelen köpekleri, fedai kolu ardına takarak pusu yerine çeker. Alfa kurdun işareti ile pusudakiler, köpeklerin dönüş yolunu keser, öndeki kolda geriye dönerek çemberi tamamlar ve köpekler kuşatılır. “ Kurt yaşamı boyunca tek bir eşle beraber olur. Köpek ise birçok eşle çiftleşebilir. Sakın Mümtaz’er Türköne, bu yazısında, çok eşliliği savunmak istiyor olmasın! Bilinçaltı, durduğu yerde durmuyor ki, kanıt sunuyor namussuz!
Mümtaz’er Türköne “O zaman bu vesayet ve kurt masallarına bir nokta koymak gerekir.” diyor. Biz de ona sen bu Emevi Mavallarını geç kardeşim diyoruz! Dün, laiklik adına Necmettin Erbakan’a sövdürenler, bugün laiklik karşıtlığı adına sövmeye başlayınca insanın midesi bulanıyor arkadaş! Analizden de vazgeçtim, değmez... Akif'le başladık onunla bitirelim: "Molla’nın köşküne yaklaşmadan etmez mi sökün, Belki kırk elli köpek, havlıyarak, nerdense…” “-Hani vaiz geçinen maskara şeyler var ya” Sevgilerimle Barak Badılı Garip köyün muhtarı Ve dahi ucu bucağı bilinmez bozkırların mirasçısı 08.06.2006 *Altın Lale: Boyuna vurulan zincir
|