Türk Dünyası
ve Türkiye
-Nihat Çetinkaya-
Türk Dünyası denilince Türklerin
yaşam sahası akla gelmektedir. Popüler içeriği bu şekilde
algılanır. Ancak Türk Dünyası değiminin geniş anlamda, siyasi,
ekonomik, sosyal, kültürel, coğrafi açılımı bizi, tarihi
derinliği olan geniş bir alana taşır.
İnsanlık tarihinin iri bir bölümünü kapsayan
Türk olgusu, eski dünyanın her yerinde siyasal ve kültürel
disiplinleriyle yükselmiş ve kurumlaşmış bir varlık olarak bütün
tarihlerde kaydedilmiştir. Bu bakımdan Türklük sözüyle ifade
edilen ve uzantısı olup misyonunu taşıdığımız varlık, yaşam
alanı yaptığı büyük coğrafyaları ve insan gruplarını, kültürel
yapılarıyla tanımak tecrübesiyle ve bulunduğu her coğrafyanın
insanlarıyla ortak yaşam düzeni kurmayı başardığı tecrübe ve
birikimleriyle insanlık sıralamasının en ön safında yerini
almıştır.
Bu gün bu tecrübe ve birikim 7 bağımsız
devlet, çeşitli devlet ve coğrafyalarda çok sayıda iç muhtar
cumhuriyet ve topluluklarca taşınmakta ve temsil edilmektedir.
Çağımızda, uygulama alanına çıkan, “Yeni
Dünya Düzeni” ya da Küresel stratejiler doğrultusunda uluslar
arası birlikteliklerin kurulduğu dünya siyaseti içinde,
Türklerin, ifade edilen tecrübe, bilgi ve birikimlerini
kullanmaları gerektiğini ve neden kullanamadıklarını Türkiye
ekseninde değerlendirmeye çalışacağız.
Uluslar arası ilişkilerde karşılıklı olarak
birbirleri hakkında edinilen bilgiler, aralarında kurulması
düşünülen veya kurulan ittifakların alt yapısında önemli bir rol
oynar.
Bu ilişki ağını daha çok batılılar
emperyalist politikalarında kullana gelmişlerdir.
19. Yüzyıl’ın başlarından itibaren sömürge
ağının genişletilmesi amacıyla batılı devletlerin, Asya
toplumlarını özellikle de Türkleri tanımak amacıyla, birçok
araştırmacı bilim adamı, misyoner ve seyyahları Orta Asya’ya
gönderdikleri ve bu yolla edindikleri bilgileri stratejik
planlarında kullandıkları bilinmektedir.
Bir örnek vermek gerekirse, İngilizlerin Asya
siyasetinden verelim:
Hindistan’da 1857 yılında meydana gelen
“Sipahi İhtilali” sırasında, Anadolu Türkleriyle Doğu
Türklerinin müşterek bağlarını iyi tespit etmiş olan İngilizler,
Osmanlı Sultanı/Halifesi Abdüimecit’e müracaatla Türk/Müslüman
Hindistanlıların, İngiliz Kraliçesine itaatlerini tavsiye eden
bir ferman çıkartmışlar ve bundan faydalanmışlardır.
Yine Osmanlı-İngiliz ilişkilerinin iyi olduğu
bu dönemde, Osmanlı devletinin Orta Asya ile olan
müşterekliklerinden faydalanmak amacıyla, Kaşgar Hanı Yakup
Bey’le Osmanlı devletinin irtibatını kurarlar ve Yakup Bey’i,
Osmanlı devletinin himayesini İngilizler lehine sağlamak üzere
İstanbul’a gönderirler. Talep gerçekleşir, böylece İngilizler
bölgede önemli destek ve avantajlar elde ederler.
Kısa örneklerle işaret etmeye çalıştığımız bu
avantajımız, günümüzde daha da gelişmiş ve etkinleşmiş olmasına
rağmen, neden Türk Dünyası ile olan ilişkilerimiz siyasal,
ekonomik ve kültürel bir birliğin kurumlaşmasında aktif hale
getirilemiyor? sorusu, cevaplandırılması elzem olan stratejik
bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.
Türkiye’nin etki alanlarının-hinterlandının
farkında ve bilincinde olan batılı emperyalist devletler,
Türkiye’nin bu birikim ve avantajını kullanmasına engel
olabilecek siyasetlerini her zaman hassasiyetle gündemde
tutmuşlardır.
Ancak
batılılar, kendi stratejik planları doğrultusunda, Türkiye’nin
bu birikimini, gerek dış politikamızda gerek iç politikamızda
kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmişlerdir.
Türk coğrafyasının büyük bir bölümünü işgal
altında bulundurmuş olan Çarlık Rusyası’nda, 20 Yüzyılın
başlarında görülen “Avrasya Birliği” programı tartışmalarında,
Türklerin anılan avantajlarına vurgu yapılarak Avrasya tezi
güçlendirilmeye çalışılmıştır. Türk potansiyelinin bu projeye
katılımını sağlamak amacıyla, Türk tarihinden bir örnek gibi
Büyük Cengiz İmparatorluğu ele alınarak, Avrasya birliğinin
tarihte Türkler tarafından başarıyla gerçekleştirilmiş olduğu
ileri sürülerek Avrasya tezinin propagandasına
dönüştürmüşlerdir.
Tez savunucularınca, Türklerle birlikteliği
de ifade eden bu olgunun, şimdi de Moskova merkezli
gerçekleştirilme şansı yakalandığı ileri sürülmektedir ki, buna
karşılık henüz bir Türk tezi tartışma alanında yerini
alamamıştır.
Bugün “Türk Dünyası” söyleminin içeriğinde
yer aldığını düşündüğümüz siyasi, ekonomik, kültürel coğrafi
alanları kapsayan stratejik muhtevanın, Türkiye’nin genel siyasi
yapısında gereği kadar yer almadığını, halen romantik, kimi
dönemlerde ütopik sınırlarını aşamadığını itiraf etmemiz yerinde
olur.
Bazı dönemlerde konunun, bu sınırların
aşılarak siyasi içerikle gündeme getirilmesinin arka planındaki
dış etkilerin yönlendirici rolünü dikkat merkezimizden
kaçırmamamız gerekir.
Bugün uygulama alanına taşınmış bulunan ve
“süper emperyalizm” çağı olarak ta algılanan, Batılı emperyalist
merkezlerin küresel stratejik politikaları, Türkiye’nin milli
bütünlüğünü tehdit ettiği gibi, Kuzey Amerika, Orta ve Batı
Avrupa dışında kalan dünyayı da tehdit etmektedir.
Bu bakımdan konuyu, Türk dünyası
ilişkilerimizde, “Türk Devletleri Birliği” düşünce merkezimizde
olmakla, daha geniş bir stratejik alanda ele alıp değerlendirmek
gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel esasını teşkil
eden potansiyel birikim, küresel siyaset tecrübelerine sahip bir
kabiliyeti içinde barındırır.
Emperyalist
merkezler bunun farkındadır. Sorun da buradadır.
Batı’nın sanayi devrimini yaşadığı bir
dönemde, 1789 Fransız İhtilali’nin de getirileriyle millet
devleti yapılaşmasının ve güçlendirilmesinin sürecinde, Osmanlı
İmparatorluğu bir kırılma dönemine girmiş bulunuyordu.
Modernleşme girişimleriyle başlayan, 1838 Balta Limanı
antlaşması, 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanıyla devam eden
süreçte, Osmanlı devleti batı etkisine tam girmiş, Duyun-u
Umumiye kurumunun devreye girmesiyle, batı uzantısı, devletin
içine sokulmuş, bir çeşit yönetime ortak olmuştu.
İşte bu dönemde Osmanlı aydınları arasında ve
fikir sahamızda Türk kimliğine ilgi başlar. Bu konuda yapılan
çalışmalar milli devlet arayışlarına yönelir.
Osmanlı toprak kayıplarına uğramaktadır. Çok
dinli, çok dilli bu coğrafyayı elde tutabilmek için Osmanlılık
ya da Osmanlıcılık politikası öne çıkarılır. Yani dini, dili,
etnik kökeni ne olursa olsun, ahali Osmanlı tebaalığı ile
tanımlanmaya başlanır.
Hıristiyan ahaliyi barındıran topraklar
kaybedilip Müslüman çoğunluğun yaşadığı topraklarla baş başa
kalınınca, bu alanın müşterek unsuru olan din birliği, yani
İslamcılık politikası öne çıkarılır. Ancak etkili olmaz. Artık
Müslüman kesimlerde de ayrılmak temayülleri başlamıştır.
Bu şartlar altında Türklük çalışmaları
hızlanarak güçlenir ve ideolojik bir içerik kazanmaya başlar.
Çeşitli tarihlerde Rusya’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Türk
aydınlarının etkisiyle ilk defa “Dış Türkler” diye anılan
Türkiye dışındaki Türkler problemi gündemimize girer.
Burada şunu hatırlayalım ki, bu konuda
günümüze kadar, henüz bir siyasal program ve stratejik bir plan
gündemimizde yer almamıştır.
Birinci Dünya savaşında İttihat ve Terakki
hükümetinin, daha sonra Enver Paşa’nın Kafkasya ve Orta
Asya’daki teşebbüsleri ulusal bir program ve stratejiye
dayanmamaktaydı.
Bu teşebbüsler, o zaman ittifak içinde
olduğumuz Alman devletinin milli stratejilerinin yardımcı unsuru
olmaktan öteye gitmeyen Türk ideolojik romantizminin plansız,
programsız tepkileriydi.
Atatürk döneminde, Türk Dünyası, Tarih, dil
ve kültürel boyutlarıyla incelenmeye başlanmış, Türk Tarih
Kurumu ve Türk Dil Kurumu bu amaçla kurulmuştur.
İkinci Dünya savaşının başlarında
Alman-Sovyet savaşı sırasında Turancılık olarak adlandırılan bir
hareketle, Türk Dünyası sorunları tekrar gündeme oturmuştur.
Almanların galibiyetiyle, Sovyet işgalindeki
“Esir Türkler”in bağımsızlığına kavuşacağı düşünülmektedir.
Devrin Türk hükümeti savaş dışı kalmak için
çaba göstermektedir.
Ancak hükümet, açıkça destek veremediği
Almanların başarı şansının yüksek olduğu algısıyla, Alman
devletine örtülü mesaj vermek amacıyla, zamanın Türkçü-Turancı
diye bilinen ve bazı dergiler etrafında toplanmış olan küçük
ideolojik grupları öne çıkarır.
Hükümet, bir taraftan da, bu grupların içinde
yer alan bazı şahısların da bulunduğu istihbarat elemanları
aracılığıyla, Alman hükümetinin ilgili kurumlarıyla irtibat
sağlamaktadır.
Bu gruplar, Esir Türklere hürriyet içerikli
antisovyet propagandasını olabildiğince hızlandırırlar.
Beklenti bellidir; Sovyetler yenilirse Türk
Yurtları bağımsız olacak “Turan Birliği” kurulacaktır. Bu da,
savaş galibi Almanlar vasıtasıyla gerçekleşecek.
Bu düşünce ve arzular, her Türk’ün
reddedemeyeceği duygusal tercihidir.
İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi,
İkinci Dünya savaşı sırasındaki bu düşünce ve çıkışlar da,
stratejik içeriyi olmayan, bir siyasi programa dayanmayan,
sadece Almanların Rusya’yı yenilgiye uğratması neticesinde
beklenen, ideolojik ve romantik duygulara dayanmaktadır.
Neticede, Almanların yenilmesiyle bu sefer
hükümet Sovyetlerle arasında bir gerginliğe girmemek amacıyla,
Sovyetlere mesaj içeren bir hareketle, bu Türkçü-Turancı
grupları, “Turancılık” suçlamasıyla mahkemeye verir.
Bu gibi siyasi sorunlar, bilimsel bir
çalışmaya dayanmadığı, siyaset laboratuarının deneyiminden
geçmediği ve derin bilgilere dayanmadığı sürece yukarıda
örneklediğimiz gibi, kişisel romantizm alanından çıkamaz, etki
de yaratamaz ve dayandığı ideolojinin ciddiyetini de yıpratır.
Milli Kurtuluş hareketimizin başlangıcından
II. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde, Türkiye ile ilişkilerini
neredeyse durdurmuş olan batılı devletler, savaş sonrasında,
jeopolitik önemi daha da öne çıkan Türkiye ile yakın ilişkilere
girerek her vesileyle dostluk köprüleri kurmaya başlarlar.
Savaştan süper güç olarak çıkan Sovyetler
Birliği, batılılarca, bir güvenlik tehdidi olarak algılanmış,
Türkiye ile olduğu gibi birçok devletle de ittifak ve güç
birliğine yönelmişlerdi
Savaş sonrası, Moskova’nın Gürcistan ve
Ermenistan eksenli –batılılar tarafından abartılarak yoğun bir
propagandaya dönüştürülen– talepler seslendirmesi karşısında,
Türkiye’de bir panik yaratılır ve başta ABD olmak üzere batılı
devletlerle, onların stratejik planları doğrultusunda
ittifaklara girilir, NATO askeri birlikteliğine dahil olunur.
ABD’nin ve bazı batı devletlerinin askerî ve ekonomik yardımları
başlar, krediler açılır.
Soğuk Savaş döneminin bu başlangıç
safhasında, ABD’nin antisovyet stratejisi öne çıkarılır. “Esir
Türklere Hürriyet” sloganıyla, Sovyet işgali altında bulunan
Türk yurtlarının bu durumu Sovyet karşıtı güçlü bir propagandaya
dönüşür. Yine burada da bir program, teorik bir içerik yoktur.
Propaganda, ABD’nin antisovyet stratejisinin disiplini içinde
yürütülmektedir.
O dönemlerde Türk dünyası sorunu Türkiye’nin
boyunu aşan bir sorundu. Türkiye’nin Küresel oyunda katılımını
sağlayacak ekonomik ve askeri güce ulaşması beklenmelidir.
Zaten Türkiye, 1929 dünya ekonomik
bunalımının başladığı sıralarda “devletçilik prensibini öne
çıkarmış, kalkınmanın ana sahası olan teknolojik gelişme ve
sanayileşmeyi programına almış, milli devlet politikası olarak
belirlemişti. ABD ve Avrupa devletleriyle kurulan ittifaklar
doğrultusunda Türkiye’ye verilen yardım ve krediler bu sahaların
dışında kullanılmak şartıyla verilmektedir. Amaç Türkiye’nin
güçlenerek kontrolden çıkmasını önlemektir.
Türkiye’min yönetici ve yönetim dışı siyasal
kurum ve kuruluşları, bu durumun farkına gecikerek varmış,
1958-1959 yıllarında nasıl bir emperyalist muhasaraya
girdiklerini sezmeye başlamışlardı.
Dönemin başbakanı Menderes, anılan yıllarda,
devlet politikası olarak belirlenmiş olan stratejik kalkınma
hedefleri doğrulusunda, Başta ABD olmak üzere ittifak içinde
olduğumuz “dost” ülkelere bizzat gitmek suretiyle teknoloji
gelişim ve ağır sanayi kurmak doğrultusunda proje ve kredi
taleplerinde bulunur. Neticede olumsuz yanıtlar alınır.
Sovyetler Birliği Türkiye’nin bu ihtiyacına
olumlu yaklaştığının sinyallerini vermektedir. Menderes,
Sovyetler Birliği ile ilişkiye girer ve olumlu yanıtlar alır.
Menderes bu konularda ön anlaşmalar yapmak üzere 1960 yılının
Haziran ayı başlarında alınan randevuyla Moskova’ya gidecektir.
27 Mayıs 1960 günü İhtilal patlak verir ve Menderes düşürülür.
İhtilal beyannamesinde, ABD ve batılı devletlerle yapılmış
ittifaklara, NATO’ya, CENTO’ya bağlı kalacakları önemle
vurgulanır.
İhtilalin yöneticisi olan Millî Birlik
Komitesi arasında guruplaşma başlar ve 13 Kasım 1960 günü,
İhtilalin bildirisini kaleme alan ve duyuran, 14’ler olarak
anılacak kesim –antiamerikancılar tarafından– saf dışı
bırakılarak yurt dışına sürülür. Yeni bir dönem başlamıştır.
1961 Anayasası kabul edilir. Yeni anayasa,
başta ABD olmak üzere Kapitalist batı ülkelere muhalif sol
düşüncelere geniş imkânlar getirir. İçinde bulunduğumuz siyasal
şartlar, girmiş olduğumuz ittifaklara ve ilgili devletlere,
devlet adından tepki şansımız kaybedilmiş durumdadır. Bu
durumdan dolayı, sanki devletçe yapılamayan, “müttefiklerimize”
muhalefet görevi ve imkânı sol düşünce guruplarına verilmiştir.
ABD, Türkiye’deki gelişmelerin, kendi
aleyhine dönüşeceğinin farkındadır. Türkiye’nin, ABD ile
ilişkili konularında yeni problemler oluşmaya başlar ve Türkiye
sıkıştırılmaya ve tehdit edilmeye başlanır. Kıbrıs sorunu
kurcalanır ve bu vesileyle ABD başkanı Johnson’un mektubu olayı
patlak verir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü’nün sert karşılığı
ile ABD karşıtlığı yükselmeğe başlar.
“Tam Bağımsız Türkiye” haykırışı ile ABD
kapitalizmini ve emperyalizmini yeren kitlesel tepkiler kabarır.
Ne yazık ki bu direniş hareketleri esasen, devletimizin
kuruluşunun ve Tam Bağımsızlık prensibimizin temel felsefesi
olan milliyetçiliğin/ulusçuluğun kıpırdanışı olarak
algılanamamış ve değerlendirilememiştir.
Batı
ve ABD, Türkiye’ye verdiği yardım ve kredileri, teknoloji ve
sanayi yatırımlarının dışında ölü yatırımlara yönlendirmedeki
kontrol ve ısrarını devam ettirmektedir. 1965 yılında iktidara
gelen Demirel hükümeti de, Türkiye’nin vazgeçilmez devlet
politikası haline gelmiş sanayileşme programını devam ettirmek
üzere ABD ve diğer batı ülkelerine girişimlerde bulunur ve
netice olumsuzdur.
Türkiye Sovyetler Birliğine yönelir, dev
yatırımlarda anlaşmalar imzalanır. Çok kısa sayılabilecek bir
sürede, İskenderun Demir-Çelik, Seydişehir Alüminyum, Aliağa
rafinerisi gibi dev kuruluşlar inşa edilir.
Bir taraftan kapitalist ülkelere, bir
taraftan da Sovyetler Birliğine tepki ve reddiye hareketleri
geliştirilen bir ortamda, anılan yatırımlar ilişkisinin de
etkisiyle Sovyetler birliğine olan tepkinin azalarak bazı
çevrelerde de sempatiye dönüşmesiyle, ABD’nin Türkiye ilişkileri
yeni bir döneme sahne olur. 12 Mart 1971 müdahalesiyle, başta
ABD olmak üzere, batılı müttefiklerle müştereken yürütülmekte
olan anti-Sovyet stratejisine rağmen, Sovyetler birliğine
yaklaşan Demirel hükümeti düşürülür.
Buraya kadar anlatılmak istenen şudur: Büyük
Atatürk’ün ölümünden sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin Tam
Bağımsızlık ilkesi ve duruşu korunamamış ve devam
ettirilememiştir.
Sovyet karşıtı olarak ele alınan “Esir
Türklere Hürriyet” sloganıyla gündemde tutulan Dış Türkler yahut
Tük Dünyası sorunu da, ABD karşıtlığının yoğunlaştığı bir
ortamda, ABD kaynaklı bir propaganda olarak algılanarak şüpheyle
karşılanmış, gündem dışına itilmiş dolayısıyla oldukça
yıpratılmıştır.
Hatta,
konuyu üstlenmiş olan kesimin dışındaki, geniş alanları dolduran
karşıt gruplar, Dış Türkler konusunun, ABD’nin Türkiye üzerinde
kurduğu hegemonik ilişkileri ve bu ilişkilerden doğan milli
meseleleri dikkatlerden kaçırmak için ABD’nin öne sürdüğü Sovyet
karşıtı bir proje olduğu algısıyla, Türkiye dışındaki Türkler
sorunu tepkiyle karşılanmaya başlanır ve gündemlerinden
çıkarılır.
Türk devletinin mahrem mekanizmalarına kadar
sokulmuş, bu şekilde, neredeyse etkinliğini kurumlaştırmış olan
ABD’nin, bu etkinliğine karşı, “Tam bağımsızlık” taleb eden
karşıt hareketlere 12 Mart 1971 müdahalesiyle son verilir,
sıkıyönetim ilan edilir ve büyük çapta tutuklamalar olur.
Bu durgunluk döneminde, tutukevlerinde ve
dışarıda eylem kapasiteleri olan bütün ideolojik gruplar, ABD
organlarınca kontrole alınır, daha doğrusu bu gruplar üzerindeki
mevcut kontrol mekanizmaları derinleştirilir. Böylece, her
kesimde CIA yönetimindeki provakatör elemanlar yerini almış,
kontrol mekanizmaları işletilmeğe başlanmıştır. 1960 sonrasında
olduğu gibi Kıbrıs sorunu kurcalanır. Türkiye’yi büyük ölçüde
tehdit altına alan bilinen bu olaylar neticesinde, ABD ve Avrupa
devletlerinin karşı durmasına rağmen Türkiye, derinden gelen bir
“dip dalga” ile Kıbrıs’a müdahale eder ve onurlu bir ulusal
duruş sergiler. Bu olay Avrupa’da, Türklerin batıdan toprak
koparışı olarak algılanır.
Türkiye’nin, Milli Kurtuluş Hareketi
sürecinde de gözlendiği gibi, kontrol edilemez olan bu “dip
dalga” refleksi masaya yatırılır, yeni ve daha etkin kontrol
yöntemleri aranır.
Onlara göre, Türkiye’nin bu ulusal refleksi
kontrole alınmazsa, başka alanlarda da ortaya çıkabilir,
engeller yaratabilir. Şöyle ki:
ABD’nin küresel programının uygulanışı
sürecinde, Türkiye hinterlandında, Balkanlarda, Kafkasya’da,
güney komşularında ve diğer ilgili alanlarda, kendi güvenliğini
tehdit edici olarak algılayacağı olaylarda da bu ulusal refleksi
gösterebilir ve müdahale edebilir. ABD, bu refleksin
gösterilebileceğine kesin gözüyle bakmaktadır.
Bu sefer etkisizleştirme operasyonları
Türkiye’nin içinden başlatılır. Her gün onlarla insanın öleceği,
“sağ-sol çatışması” diye adlandırılan olaylar tırmanışa
geçirilir. Sahneye yeniden çıkarılan gruplar 1971 öncesinden çok
farklı bir görünüme girmişlerdir.
Sol kesimde görüş ayrılığından doğan birçok
örgütlenmeler ortaya çıkarılır. Bunlardan daha çok öne çıkarılıp
propaganda aracı olarak kullanılanlar, bölücü, yıkıcı,
Cumhuriyetin bütün vazgeçilmezlerine yönelmiş marjinal
gruplardır. Bu şekilde kamuoyu ürkütülmeye başlanır. 1971 öncesi
sol’un anti-emperyalist, Tam Bağımsızlıkçı duruşu parçalanmış
dağıtılmış, genel görünümü gayri milli bir eksene oturtulmuştur.
Aynı duruşu sergileyen ülkücü kesimler de
aynı akıbete uğratılmış, Türk Milliyetçiliğinin, Atatürk, Ziya
Gökalp, Yusuf Akçura, hatta bugün aynı kesimlerce
bayraklaştırılan Nihat Atsız gibi sembolleşen şahsiyetleri
dışlanmış, yazılarının ve kitaplarının okunması yasaklanarak,
dinî söylem ve sloganlarla, tarikatlara, şeyhlere
yönlendirilmiştir.
1980 öncesi olayların dışında kalarak pek
dikkati çekmeyen koruma altına alınmış iki kesim, fevkalade
maddi desteklerle örgütlenme ve eğitim faaliyetlerini
sürdürmüşlerdir. Bunlardan biri, Özal hükümetinde ve
kadrolarında büyük ölçüde yer almış marjinal bir grup olan
Adalet Partisi gençlik kolu mensuplarıdır. Diğeri ise,
Erbakan’ın partilerine mensup, tarikat kökenli Akıncılar denilen
şeriatçı kesimdir ki, bugünkü AKP’nin hakim alanının hemen hemen
tüm önemli kadrolarını oluşturmuşlardır. Bu grubun mensupları
sıcak çatışma alanlarından uzak görünmekle beraber, 30’dan fazla
yurttaşımızın hayatını yitirdiği 1 Mayıs Taksim olayları gibi
bazı büyük olaylara karıştıkları çokça yazılıp söylenmektedir.
Kıbrıs Barış Harekatı dolayısıyla, ABD ve
Avrupa devletlerinin tepki ve baskıları karşısında dik duruş
sergileyen Türkiye’ye ekonomik ambargolar uygulanmaya başlanır
ve giderek genişletilir, ülkemiz tehlikeli bir kıskacın içine
sokulur.
Türkiye, anti-Sovyet programın en önemli
ülkesi görünümünde olmasına rağmen, tekrar Sovyetler Birliği ile
–özellikle teknoloji ve ağır sanayi alanında– ilişkiler
geliştirmeye başlar. Bu, Türkiye’nin, içine düştüğü muhasarayı
kırmak için denge politikaları oluşturmak teşebbüsüdür.
Ancak, bu ve aynı amaçlı benzer
teşebbüsler, 12 Eylül 1980 müdahalesiyle kırılarak, ABD’nin
devlet içindeki etkinliğinin devamı sağlanır. İhtilal kadrosu
okyanus ötesinden “bizim çocuklar” olarak tanımlanır.
Cumhuriyetimizin kuruluşundan beri
oluşturduğumuz millî enerjimizin aktif gücü olan Türk gençliği,
“sağ-sol çatışması” alanına sürülmüş, suçlu hale getirilmiş ve
onların üzerinden bu millî enerji kitlesi kirletilerek 12 Eylül
sürecinde yok edilmiştir. Ulusal duruşumuzun, Tam Bağımsızlık
prensibimizin siyasi adı ve Cumhuriyetimizin kurucu felsefesi
olan “Türk Milliyetçiliği” sözü anayasadan çıkarılmış, 1961
Anayasası’nın açtığı anti-emperyalist alan, 1982 Anayasası’yla
tahrip edilmiş, oldukça daraltılmıştır.
1983 seçimleriyle iktidara gelen ya da
getirilen Özal hükümetiyle, ilk defa Cumhuriyetin ana
hedeflerinden sapmalar başlamış, Cumhuriyetin kuruluşundan beri,
çağdaş seviyeye ulaşmanın ana hedefi olarak devletin vazgeçilmez
millî politikası olan Teknolojik Gelişme ve Sanayileşme programı
devletin gündeminden çıkarılmıştır.
En önemlisi, Özal’ın yönetiminde, Atatürk’ün
“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”
diye tanımladığı millî kimliğimiz “mozaik toplum biçimi” olarak
tartışmaya açılmıştır. Bunun, Birleşik Batı’nın “Şark Meselesi”
denilen ütopyaları doğrultusunda emperyalistlerin Sevr
antlaşmasıyla da Türkiye’ye dayattıkları, Türk toplumunun millî
ve sosyal yapısını ayrıştırıcı politikalarını çağrıştırdığı
şeklinde yorumlanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin Özal ve
hükümetinden aldığı derin bir yara olarak algılanmıştır.
Türkiye’deki Türk varlığının bile tartışılır
bir hale getirildiği siyasal bir ortamda, Türkiye dışındaki
Türklerle ilişkilerimiz sorununun gündemde kalabilmesi mümkün
müdür?
1990’ın 20 Ocağında Azerbaycan’da meydana
gelen olaylar karşısında, Turgut Özal’ın, “Onlar Şiîdir,
‘bizimle ilgileri yoktur’, İran’a yönelsinler” mealindeki
tepkici açıklaması karşısında, Türkiye Cumhuriyetinin nasıl
algılandığı ve hangi eksene oturtulmaya çalışıldığı anlaşılmıyor
mu? Bu anlayışın dalgalandırıldığı bir ortamda, Türkiye
dışındaki Türklerle Türkiye’nin ilişkileri konusunu nasıl
gündemde tutabilirsiniz?
1990’larda, Sovyetler Birliği’nin
dağılmasıyla dünya siyasetinde olduğu gibi, ülkemizde de yeni
bir dönem başlamıştır. Bu dönemde, rakipsiz tek süper güç olarak
sahnede yerini alan ABD, küresel yayılma stratejisinin siyasal
sürecini başlatır. ABD’nin örtülü rakibi durumunda olan Avrupa
Birliği de siyasal alanını küresel boyutlara tırmandırır.
Antikomünist propaganda son bulur, yukarıda
işaret ettiğimiz gibi, dış stratejiler içinde konumlandırılmış
“Turancılık” (dış Türkler davası) akımının da hızı kesilir ve
pasifize edilir.
Türk Dünyasının merkezi coğrafyasındaki ana
hissesi “esaret” altındayken aktif eylemlerini ara vermeksizin
sürdüren anılan kesimler, merkezi coğrafyamızda 5 bağımsız Türk
Cumhuriyetini ortaya çıkmasıyla, Türklerin birliktelikleri
doğrultusunda stratejik programlar üreterek eylem halini devam
ettirmeleri yerine neden suskunluğa gömüldüler? Bu soruyu
gündemlerine alarak, geçmişi bir özeleştiriden geçirmeleri
neticesinde yakalayacakları çizgide Türklerin birlikteliği
sorununa önemli katkılar sağlayabileceklerini de belirtmek
isterim.
Ulusal sorunlar, yabancı stratejiler alanında
yer almamalı, bilgi yeterliliği ile kendi ihtiyaç, imkân ve
şartları içinde düşünülmeli, planlanmalı ve ulusal bir stratejik
zemine oturtulmalıdır.
Burada, özeleştiri amacıyla bir olayı
hatırlatmakla örneklendirmek isterim:
Tarihini tam hatırlayamadığım, Genelkurmay
Başkanı Sayın Kıvrıkoğlu döneminde, ABD Genelkurmay başkanı
davetli olarak Türkiye’ye gelecektir. O sıralarda, ABD’den
güvenliğimizi ilgilendiren, onur meselesi yapmamız gereken bir
açıklama yapılmıştır. Buna karşı Türkiye’den tepkiler
yükselmektedir. ABD genelkurmay başkanının geleceği gün, onu
karşılaması gereken Sayın Kıvrıkoğlu aynı gün erken saatlerde,
bazı (askeri) anlaşmalarla ilgili aniden Çin’e gider. ABD.
Genelkurmay başkanı diğer yetkililerce karşılanır. Hatırladığım
kadarıyla, aynı gün akşamın erken saatlerinde, Çin’de
Kıvrıkoğlu’nun katıldığı toplantı yapılmaktadır. Bu durumda
Kıvrıkoğlu’nun Çin’e gitmesi, ABD’nin açıklamasına bir tepki
olarak algılanmıştı. Aynı saatlerde bir televizyon kanalında
canlı olarak şu haber veriliyordu. Görüntüler Ankara Çin
Büyükelçiliğinin önünden verilmektedir. “Doğu Türkistan Vakfı
veya Derneği yazılı bir pankartın arkasında toplanmış olan bir
gurup, “Doğu Türkistan’a hürriyet” sloganlarıyla Çin’i protesto
etmektedirler. Topluluğun ekseriyeti eli ile Kurt işareti
yaparak protestoya katılmaktadır.
Yıllardır Doğu Türkistan meselesini
hatırlamayanlar, neden ABD’nin onurumuzu incitecek beyanına
karşı ulusal bir duruşla bunu protesto eden Genelkurmay
başkanımızın Çin’de toplantı halinde bulunduğu saatlerde Doğu
Türkistan’ı hatırlıyorlar ve neden o olaydan yıllar geçmesine
rağmen aynı topluluk Doğu Türkistan’ı hatırlamamaktadırlar. O
günün önemi neydi, o gün seçilmesinin kaynağı Türkiye içinde
miydi? O toplantıya katılanların ve onlarla aynı ideolojiyi
paylaşan Yurtseverlerin, milliyetçilerin, başa da kendimi
koyarak, bu soruların cevabını aramaları gerekmez mi?
İdeolojik davalarda, bilgisiz bir halde,
sadece duygularla yetinmek faydadan çok zarar getirir ki, taraf
kitleler, başkalarının yönlendirilmesine ve kullanımına açık
olurlar.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Dünya ABD
eksenli tek kutup bir döneme girer. Türkiye ile olan
antikomünist harekette ve Yeşil Kuşak teorisindeki ortaklık da
son bulmuştur. Türkiye’nin ABD nezdindeki jeopolitik önemi
azalmıştır. Yeni Dünya Düzeni teorisiyle ABD’nin Küresel
yayılması başlamıştır. Bu sıralarda, Avrupa Birliği-Türkiye
ilişkilerinde de değişimler gözlenmektedir. Bu süreçte öne çıkan
en önemli gelişme, her iki tarafça da, Türkiye’nin
yalnızlaştırılmasıdır.
İlişkilerde ileri sürülen öneri ve
dayatmalar, Türkiye’nin ulusal güvenliğini sarsacak
mahiyettedir.
Dönemin Cumhurbaşkanı bu durumu “bize Sevr’i
dayatıyorlar” diye açıklar.
Türkiye’nin siyasi düzeninde de değişim ve
başkalaşımlar olmaya başlar. Bu durum, Türkiye’ye içeriden
müdahalenin açık işaretleridir.
Nihayet, 23 Kasım 2002 seçimleriyle, hiç
alışmadığımız, asla da alışamayacağımız bir süreç başlatılır.
Yukarıda andığımız Cumhurbaşkanından sonraki Cumhurbaşkanımız da
bu süreci “Cumhuriyetimizin kuruluşundan beri ilk defa bu kadar
büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bulunuyoruz” sözleriyle
tanımlar.
Kısaca, gelinen noktada, dış muhasara
operasyonu tamamlanmış, Türkiye içinde de muhasara amaçlarıyla
bütünleşmiş yandaşlar bulunup sahaya indirilmiştir. Yani,
küresel saldırının içerideki küresel araçlara “bindirilmiş
kıtaları” da hazır hale getirilmiş, halkı da istedikleri gibi
yönlendirebilecekleri propaganda imkân ve araçları büyük ölçüde
elde edilmiştir.
Yeni kurulan hükümet, Geçmişte, dinî
içerikli fikir yapısıyla, kimi zaman da Osmanlıcılık
ideolojisiyle, Halifelik yanlılığı duruşuyla ve Türkiye
Cumhuriyeti’ne keskin muhalefetiyle reddiye cephesinde yer almış
olan bir ekolden gelen şahsiyetlerden oluşturulur.
Dinî söylem ve propagandayla parti olup
iktidarı elde eden bu heyet, iktidarı döneminde dinî içerikli
yaklaşımlardan özellikle uzak durmuş, genel başkanları ve
başbakan bay Erdoğan tarafından –demokrasi gibi– dinin yani
İslam’ın amaç değil bir araç olduğu yeri geldikçe
vurgulanmıştır. Bunun içindir ki, kendisine bir “gizli gündem”i
olduğu iddiası yönlendirilmiştir.
Dinler arası diyalog diye başlatılan süreçte
dinimize “ılımlı İslam” kimliği verilmiş, Türkiye misyonerler
yurdu haline getirilerek, binlerce tek odalı kiliseler
hortlatılmıştır. Sanki, batı emperyalizminin “Şark Meselesi”
doğrultusunda, Hıristiyan alemine yönlendirdikleri “Anadolu
İsa’nın ve Hıristiyanlığın yurdudur” propagandasındaki amaç
gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Bin yıldır temsilciliğini
yaptığımız dinimiz İslam’ın, dinler arası diyalog operasyonunda
“İbrahimî din” –kimi muhitlerde de İsevî din– olarak
tanımlanması, AKP heyeti tarafından kabul görmüştür. İddia
edildiğinin aksine AKP heyetinde, anlatılanlar gibi pek çok
alanda dinî kaygı gözlenememiştir.
Başbakan tarafından araç olarak ifade edilen
dinî görüşler, Cumhuriyet dönemi boyunca bir dinî düzen
alternatifi oluşturamamıştır, daha doğrusu oluşturmamışlardır.
Çünkü, anlaşılmıştır ki, ümmetçilik dayatmalarının arka planında
Türk kimliğini yıpratma ve ona yönelik kabulsüzlük yatmaktadır.
Bin yıldan beri, bayraktarlığını, savunmasını
ve kutsal sorumluluklarını üslenip sürdürmekte olduğumuz dinimiz
İslâm, Türksevmezlikle donatılmış olan siyasal etnik
zafiyetlerin saklanma ve kamuflaj alanına çevrilmiştir.
İdeolojik fikir yapısının, yukarıda ifade
etmeye çalıştığımız anlayışlarla örtüştüğünü algıladığımız,
başbakan bay Erdoğan’ın hükümet üyelerinin, danışmanlarının ve
diğer yönetici kadrolarının içinden kimliğini “ben Türküm” diye
ifade eden ve siyasî ve millî kimliğimizin şifresi olan “Ne
Mutlu Türküm Diyene” sözlerini ağzına alan bir şahsiyete şimdiye
kadar rastlamamış olmamız, bu konudaki endişelerimizi haklı
çıkarmaktadır.
Bugün, dinî enstrümanlarla fikir ve siyasi
hayatımızda boy göstermiş olanlarla, hayatları boyunca bunlara
karşı olan birçok liberalin, solun çeşitli fraksiyonlarına
mensup bazı siyası şahsiyetlerin, milliyetçiliği din ve Osmanlı
yanlılığı olarak algılayıp Cumhuriyete reddiye düzenlerin, “II.
Cumhuriyetçi”lerin ve ülke sorununu sadece laik-anti laik
ekseninde seslendirenlerden bazı şahsiyet ve kuruluşların, ABD
ve AB dostu ve küresel stratejilerin savunucusu bir duruşla yine
ABD ve AB dostu AKP heyeti ile aynı safta yer alması saldırının
hangi boyuta ulaştığını göstermiyor mu?.
Bütün
bunlara rağmen, hiçbir güç aklından çıkarmasın ki:
Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti’dir ve
demokratik, çağdaş hukuk, sosyal adalet ve insan hakları
ilkeleriyle yönetilmektedir. Millî kimliğimiz, Büyük Atatürk’ün
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denir”
sözleriyle ve Anayasamızca sadece Türk olarak tanımlanmıştır.
Türk Devleti, felsefesiyle, Anayasasıyla, din, dil, ırk vs
farklılıkları gözetmeksizin bütün yurttaşlarını eşit kabul
etmiştir. Bu prensip devletin ve bütün yurttaşlarımızın olmazsa
olmazı, kutsal vazgeçilmezidir.
Böyle kalacağız böyle de yaşayacağız.
Türkiye Cumhuriyeti, yukarıda ifade etmeye
çalıştığımız vasıflarıyla, aynı zamanda küresel bir olgunun,
Türk varlığının, Türk kültür ve medeniyetinin tarihi temsilcisi
ve taşıyıcı kurumudur. Küresel stratejiler oluşturmaya ve
uygulamaya müsait bir alt yapıya ve jeopolitik önemi yüksek bir
coğrafyaya sahiptir.
Batıyla olan ilişkilerinde, tarih boyu
sürekli kayıplara uğramıştır. Tarih bize öğretmiştir ki, Batı
ittifak alanı Türkiye için tehlikeli mıntıkadır. Türkiye küresel
boyutta uluslar arası ittifaklarda Asya’yı tercih etmelidir.
Çünkü biz Asyalıyız. Asya Türk Dünyasıdır.
Türkiye, Türk devletleriyle birlik ittifakını
“Türk Birliğini” gerçekleştirmeli, bu kimliği ile tarih boyu
Batı emperyalizminin soygun ve sömürü alanı haline getirdiği
Asya’da “Asya Milletler Birliği”nin gerçekleşmesine ve
kurumlaşmasına güç vermelidir. Dünya dengeleri ve barışının
devamlılığı ancak bu şekilde sağlanabilir.
Bunun içinde, Türkiye içinde
bulunduğu Küresel muhasarayı yarmalı, onun yaratmış olduğu,
yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi iç ve dış sorunlardan
kurtulmalıdır. En önemlisi de, Türksevmez yönetim ve
yöneticilerden kurtulmalı, varlığını Türk varlığına adayabilecek
yönetim ve yöneticilere kavuşmalıdır.
Nihat Çetinkaya
19 Haziran 2008
İliştiri:
Jeopolitik Dergisi, Haziran 2008, Sayı: 53 (Yayınlanmıştır)