Son yıllarda insanlar ve toplumlar arası iletişim ve ulaşım imkanlarının, baş döndürücü bir hızla arttığı bilinen bir olgudur. Karşı konulamaz bu olgu paralelinde, artık dünyanın deyim yerindeyse küresel bir köye dönüştüğü de yadsınamaz bir gerçekliktir. İlişki ve etkileşim katsayılarının, kapsam ve derinlik olarak olağanüstü yükseldiği bu süreç, aynı zamanda milli devlet yapılanmalarına karşı, adeta şiddetli bir kasırgaya dönüşmüş bulunmaktadır.
Sınır tanımaz ilişkiler ağının olağan ötesi giriftlik kazandığı bu dönemeçte, güçlülerin zayıf ve donanımsız olanlara karşı yönelteceği çekim gücünün; giderek bir öğütme, yutma ve hazmetme mekanizmasına dönüşeceği muhakkaktır. Tıpkı büyük balığın küçük balığı yutmasının mukadder oluşu gibi… Bu anlamdaki küreselleşme olgusunu istismar derecesinde istimal yöntemiyle hükmünü icraya koyulan “ideolojik içerikli küreselleşme,” güçlünün zayıfı yenip yok etmesini meşru bir “hak” olarak tanımlayan bildiğimiz liberal anlayışın, uluslar üstü ölçeğe taşınmasından başka bir anlam taşımamaktadır.
Bütün değer ve tanımları yeni baştan gözden geçirilmeye muhtaç kılan bu süratli gelişme karşısında, milletlerin kimlik ve bekalarını koruma adına stratejik önlem arayışlarına koyuldukları da bilinen bir gelişmedir.
Bu cümleden olarak, yaşanılan gerçekliği bütün boyutlarıyla kavrayan milletler, ya bir takım post modern usullerle sömürge alanlarını genişletme girişimlerini hızlandırmakta ya da ülkeler üstü birlikler oluşturmaktadır. Bunlardan birincisine ekonomik ve kültürel yayılmacılığı –Afganistan ve Irak örneğinde olduğu üzere- açıktan işgal noktasına taşıyan ABD’yi, ikincisine de Avrupa Birliği projesini örnek gösterebiliriz. Daha öte giderek ülkeler üstü birliktelik tesisi suretiyle küresel kasırgaya karşı direnç dinamiklerini güçlendirme girişimlerine, Arap Birliği ve Şangay Beşlisi gibi örnekleri de ekleyebiliriz.
Bu örnekler, “bitaraf olanın bertaraf olacağı” diğer bir anlatımla, küçük balık olmanın büyük balıkların sofrasına meze olma anlamına geleceği gerçekliğinin zamanında kavranmasının bir yansımasıdır.
Hal ve koşullar bu merkezde iken, mazisinde insanlık tarihinin akışına pek çok kez yön veren Türk Milleti’nin de, zamanı doğru okumasının ve büyük balıklara lokma lokma yem olma yerine, geleceğine adam akılı sahip çıkmasının kaçınılmazlığı ortadadır. Üstelik Türk Milletine düşen bu görevin ifası, bütün mazlum milletler için de önemli bir esin ve güven kaynağı oluşturacaktır.
Pek çok milletin yenilip yutulmasıyla sonuçlanacağı ve bu suretle insanlık tarihinin yeniden şekilleneceği kuvvetle muhtemel gözüken bu kritik süreçte, Türk Milletine düşen sorumluluk, elbetteki, başka başka yapılanmalar içinde, kimliğini kaybetme pahasına eriyerek harç malzemeliğine razı olmaktan ibaret değildir.
“Peki ya nedir?”in cevabı ise kaçınılmaz tek yol olan “Büyük Türk Birliği”nin behemahal tesisidir. En azından pek çok farklı milleti bir bayrak altına toplamayı başaran “Avrupa Birliği” projesinde olduğu kadarıyla… Kültürleri, tarihleri ve gelecek hesapları büyük ölçüde yekdiğerinden farklı ve yer yer çelişen Avrupalılar, duygusal dürtüleri öteleyen bir akılcılıkla bunu başarabilmişlerse; aynı tarihi, aynı kültürü, aynı kanı, aynı canı temsil eden Türkler bunu niye başaramasın?
Bu elbette ki başarılacaktır. Ve bunu başarmanın yolları da son derece bellidir. Bu yolların en önemlisi, kuşkusuz ki bölgesel lehçe ve şivelerin biri birimizi duraksamaksızın anlayabilecek derecede uyumlaştırılmasıdır. Bu düş gerçekleştiğinde Gaspıralı İsmail Bey’in ruhunun şadüman olacağı da muhakkaktır.
İşte bu yolların bir diğer önemli kolu da Türk Devletlerinin hukuk sistemleri arasında uyum ve mümkünse yeknesaklığın sağlanmasıdır.
Unutulmamalıdır ki, ülkeler arasında geliştirilecek sınai, ticari, tarımsal ve bilumum ekonomik ilişki ve yatırımların önündeki en büyük engel, bir ülkenin hukukunun diğer ülke vatandaşlarınca yeterince bilinmemesi, kavranamamasıdır. Bu durum, herhangi bir yatırımcı için, ufkuna gerilen karanlık alanın en önemli sebep ve kaynağıdır. Üstelik bir Türk ülkesinde yatırım yapacak veya ticari bağlantıya geçecek bir kişinin; yaptığı yatırımın, akdettiği sözleşmenin kendisi için ne denli güvence oluşturacağına yönelik olarak taşıyacağı kaygı anlaşılabilir bir durumdur.
Türk Devletleri ve halkları arasında ekonomik alanda hayata geçirilecek kapsamlı ve geniş tabanlı ilişkilerin, Türk halkları arasındaki dil, kültür ve duygusal yakınlaşmaları da ileri derecede olumlu etkileyeceği açıktır.
Bundan başka reform ölçeğinde gerçekleştirilecek çalışmalar sonucunda, hukuk sistemlerimizin Türk töresini ve örfi hassasiyetlerimizi de gözeten bir duyarlılıkla, çağın gerektirdiği tüm yenilikleri karşılayacak bir modernlik çizgisine ulaşması, her bir Türk Devletinin yüksek dereceli kalkınma hamlelerine cansuyu taşıyacaktır.
Sonuçları itibariyle son derece tarihi ve kutlu olan bu yolda atılacak ilk adım olarak teklifimiz şudur:
Bağımsızlığını elde etmiş Türk Devletleri hukukçularının eşit sayı ve statüde kurucuları olacağı bir “TÜRK DÜNYASI HUKUKÇULAR BİRLİĞİ” kurulmalıdır.
Bu birlik “Dernek” statüsünde örgütlenmeli, derneğin her bir ülkede şubesi açılmalıdır.
Dernek, yönetim ve karar mekanizması anlamında, her bir ülkenin hükümet organları karşısında tam özerkliği olan bir hüviyet taşımalıdır.
Her bir dernek şubesi, ilgili ülke devleti tarafından “kamu yararına dernek” statüsüne kavuşturulmalı, ilgili devletlerce mali yönden desteklenmelidir.
Derneğin genel merkez yönetim örgütü, her bir ülkedeki şubenin seçeceği eşit sayıda temsilci tarafından oluşturulmalıdır.
Derneğin her bir ülke tarafından atanan eş başkanları olmalı; bundan başka ülke temsilcilerinden nöbetleşe olarak seçilecek “koordinatör başkan” derneğin temsilini üstlenmeli ve aynı zamanda şubeler, komisyonlar ve eş başkanlar arasında eşgüdümlü çalışmayı sağlamalıdır.
Dernek yönetiminde her bir ülkeden dengeli sayıda avukat, hakim, savcı ve akademisyen hukukçu görevlendirilmelidir.
Gerek Dernek merkez yönetiminde gerekse her bir şubede Medeni Hukuk, Ticaret Hukuku, İdare Hukuku gibi hukuk dallarına özgülenmiş komisyonlar kurulmalıdır. Bunlardan başka derhal hizmet vermeye koyulmak üzere, mevcut yatırımcı ve tüccarlara danışmanlık hizmeti vermek üzere, hukuk uygulayıcılarından oluşan bir danışma komisyonu oluşturulmalıdır.
Her bir komisyon, kendi alanında çağdaş hukuk sistemlerinin kurum ve kuralları ile üye ülke hukuklarının kurum ve kurallarını, “karşılaştırmalı” olarak inceleyip değerlendirmeli; kültür ve öznel koşullarımızı da gözeterek en ideal sentezlemeyi yapmalı ve ortaya özgün bir model taslak koymalıdır. Bu çalışmalar sırasında üye ülkelerin hukuk fakültelerinden, barolarından ve yargı kurumlarından azami ölçüde yararlanılmalıdır.
Bundan başka konu ile ilgili çalışmalar, tartışmalar, öneriler ve eleştiriler; Derneğin çıkaracağı ve her bir ülkede dağıtacağı “TÜRK HUKUKU” adlı aylık bir dergide yayımlanmalıdır.
Bu suretle oluşturulacak reform taslakları, üye ülkelerin parlamentolarına sunulmalı ve yasalaştırılması için kamuoyu desteği de alınarak, her düzeyde yoğun bir çaba sarfedilmelidir.
Bu teklifi daha da somutlaştırmak adına, hukukçu kurultay delegelerinin, bu oturumun hemen sonunda, derhal bir araya gelmelerini; bire bir tanışıp irtibat bilgilerini paylaşarak aralarında bir “GİRİŞİMCİLER KURULU” oluşturmalarını ve her bir üyenin ülkesine döndüğünde çalışma başlatmalarını; özellikle elektronik haberleşme kanallarını kullanarak irtibatlarını yoğunlaştırmalarını bilgi ve ilgilerinize arz ediyorum.
Elbette bilinmelidir ki, bu yol uzun ve meşakkatli bir yol olacaktır. Ancak bütün büyük davaların yollarının çetin olduğu ve olacağı hatırdan çıkarılmamalıdır. Türklüğün büyük mazisine layık olma ve ortaya anlamlı bir eser koyma adına, her bir hukukçuyu bu fedakarlığa davet ediyorum.