Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

 2005

III: Selim Han

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türk Dünyası


Türkçü-Müslüman-Sosyalist : Özgün Bir Örnek: Sultan Galiyev ve Turan Devleti


-Hayati Bice-


Türk dünyası tarihi ve Türk yurtlarının bugünkü durumu  konusuna ilgisi olanların şimdiye kadar en azından adını işittik­leri [bu konuda Attila İlhan’ın çabası övgüye değerdir] ve son yıllarda “ulusalcılık” “Avrasyacılık” söylemleri ile tekrar adı işitilmeğe , tezleri değişik çevrelerde tartışılmağa, adına internet siteleri oluşturulmağa  başlanan “Sultan Galiyev” ve “Sultangaliyevcilik” konusuna bir "sağlam açı" ile yaklaşılabilmesine yardımcı olmak için bu inceleme  kaleme alınmıştır.

 

1917 Bolşevik ihtilalinin Lenin, Stalin, Troçki ile birlikte önde gelen dört isminden biri olan Sultan Galiyev, Kazanlı bir Tatar Türk'ü ve Müslüman kökenli bir marksisttir. Tam adıyla Mir Seyyid Sultan Galiyev,  13 Temmuz 1882 tarihinde bugünkü özerk Başkırdistan sınırları içinde Sterlitamak bölgesindeki Kırımsakal  kasabasına bağlı Elimbetova köyünde dünyaya geldi. İlk eğitimini öğretmen olan babasından aldıktan sonra Kazan'daki Tatar Pedagoji Enstitüsü'ne girdi. Sultan Galiyev, bu okulu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı Bir süre de Ufa Belediye Kütüphanesi'nde çalıştı. Buradaki görevinden  ayrıldıktan sonra  çeşitli gazetelerde görev alan Galiyev, 1915'te öğretmenliğe geri döndü. Devrimin hemen öncesindeki  yıllarda Bakü'de bulunan Galiyev, Azerbaycan Ulusal Hareketine katıldı.

 

1917 Şubat Devrimi esnasında Bakü'de bulunan Galiyev, Müslüman Kongresi Yürütme Komitesi Sekreterliği için çağrılmış olduğu Moskova'ya gitti ve kongrenin bitiminden sonra aktif siyasi hareketinin merkezi olan Kazan'a geçti.

 

Komünist devrimin başlangıcındaki en önemli figürlerden birisi olan Sultan Galiyev, Lenin sonrasında Stalin terörü yıllarında önce 1925'de “Parti”den çıkarılacak, 1929 yılında Sibirya’da çalışma kamplarında mahkumiyete çarptırılana dek “karşı-devrimci” çalışmalarını sürdürecek ve nihayetinde bir toplama kampında maceralı hayatı sona erecektir. Yakın zaman kadar nerede ve nasıl öldüğü/öldürüldüğü bilinmiyordu. Son yıllarda günyüzüne çıkan KGB arşiv belgelerinin tetkikinden 28 Ocak 1940 sabahı, bulunduğu hapishanede, Stalin’in emriyle infazı için gelen Ermeni asıllı KGB şefi Beria tarafından bir iskemleye bağlı iken öldürüldüğü anlaşılmıştır.

 

Stalin’in zulmü sadece Sultangaliyev’in kendisini hedef almakla kalmamış, ikinci eşi Fatıma, oğlu Murat, Kızı Gülnar ve ilk eşi Ravza’dan olan kızı Reşide ve hatta kızkardeşi Züleyha da,  K.G.B. takibatından ve zulmünden paylarına düşeni almışlardır.

 

‘Sultangaliyevcilik’ olarak bilinen tezleri ise, sistematik bir şekilde bilim dünyasına hiçbir zaman sunulmamış olup temelleri, 1917-1925 yılları arasında Lenin döneminde  “Milliyetler Komiserliği” gibi önemli bir postun sahibi olan komünist yöneticilerden  Tatar kökenli Sultan Galiyev'in siyasal ve toplumsal düşüncelerinden oluşmaktadır.

 

Sultan Galiyev’in temel tezi, Türk, Arap, Fars, Moğol  gibi Doğu’nun ezilen halklarının Avrupa, Amerika ve Rusya emperyalizminden korunmak için milli  ve İslami değerlerini korumak ve emperyalizmin talanından korunmak için birleşmelerinin gerekliliğidir. Sultan Galiyev, ezilen ve büyük çoğunluğu Türk kökenli ve Müslüman olan Doğu halklarının Ruslardan daha farklı bir yoldan,  bağımsızlıklarını Ruslara karşı da koruyarak, emperyalizme karşı birleşmelerinin önemini vurguluyor, ancak bu şekilde sosyalizme ulaşılacağını ve Doğu’nun zengin kaynaklarını emperyalizmin  talanına kapatarak, kuracakları  “Sömürgeler Enternasyonali”  ile dünyada sosyalist devrimi zorlayabileceğini öngörüyordu.

 

Orta Asya ve İdil-Ural Türkleri arasındaki “müslüman milliyetçiliği”nin tarih içerisindeki öncü ismi olan Mir Seyyid Sultan Galiyev’in bu özgün çizgisi; başlangıcında hedef ve sınırları belirlenmiş statik bir doktrin  olmayıp  zaman içinde gelişen dinamik süreçte yaşanan somut olguların ortaya çıkardığı fonksiyonel bir sentezdir. Bu sentezin ülkemiz aydınları ve özellikle milliyetçi kamuoyunda yeniden ele alınmasında ve  emperyalizmin Türkiye’nin dört bir çevresinde konuşlandığı günümüz dünyasında anlaşılmasında sonsuz denebilecek kadar çok ve pratik faydaları olacaktır.

 

“Sultan Galiyev Tezleri”nin Oluşum Süreci :

 

1917 Ekim Devrimi'nden sonra  kurulan yeni “Sovyetler” federasyonunda halkların eşitliğinin bir ütopya olduğu ortaya çıktı. Yeni rejim bir "Rus" rejimi olarak şekilleniyordu. “Komünist” idarenin aynı muhalefet cephesinde birleşme ihtimali bulunan Türk azınlıklara karşı beslediği kuşku, Türk asıllı toplumların yeni bir özerk “Devlet”ler  bünyesinde “yönetimde azınlık” olarak kaldığı ayrı ayrı cumhuriyetlerin kurulmasıyla kendini gösterdi.

 

1552 yılında Kazan Hanlığı'nın çöküşünden Ekim Devrimi'ne kadar Ruslarla Türk-Tatarlar arasındaki ilişkiler  çatışmalar ekseninde  oluşmuştu. Ruslar’ın asırlarca değişmeyen hedefi,çeşitli yöntemlerle ele geçirdikleri Asya steplerindeki Müslümanları önce pasifize ve sonra asimile etmek olmuştu. Burada ve Sultan Galiyev tezlerinde geçirilen Türk-Tara deyimi sadece Sultan Galiyev’in kendi etnisitesine değil tüm Türk kökenli halklara işaret eder. Örnek olsun için, Azeri Türklerine Kafkasötesi Tatarları , Karaçay-Balkar Türkleri'ne de Kafkasya Tatarları deniliyordu. Ruslarla asırlarca süren milli mücadele esnasında Tatarlar yalnız ayakta kalabilmekle yetinmemişler, 19. yüzyıl sonuyla 20. yüzyıl başlarında gerçek bir ekonomik ve kültürel yeniden doğuşu gerçek­leştirerek , Rus yayılmacılığına karşılık Türkbirlikçilik (=Pantürkizm) tezlerini geliştirmişlerdi. Sultan Galiyev işte bu asırlık mücadelenin ortasına doğmuştur. Komünist ideolojinin de etkisiyle 1917'den 1921'e kadar Lenin ile ittifak yapan Tatar milliyetçiliği, 1921 yılından sonra “Parti” çizgisinden sapma gösterdi ve gelişen süreç içerisinde 1925-1928 yıllarında Sovyetler Birliği'ndeki tüm Müslüman halkların üzerinde derin etkisi olan bir muhalefet hareketine dönüş­tü. Bu “müslüman-milliyetçi-toplumcu” muhalefet hareketine “Sultan Galiyevizm” adı Mir Said Sultan Galiyev'den esinlenerek sonraki yıllarda verildi.

 

Tarihi Arkaplan:

 

Yirminci yüzyıla kadar Rus-Tatar ilişkileri :

 

l. ERİTİLME DÖNEMİ: Altınordu Devleti'nin varisi Tatar Hanlığı'nın merkezi Kazan'ın düştüğü 1552 yılında başlayan bu dönemde ülkenin en verimli toprak­ları “Rusların eski efendisi” olan Tatarlardan alın­mış, bölgeye ya kendi arzularıyla gelen ya da IV. İvan tarafından sürgün edilen Rus “soylu”lara verilmişti.  Bunlardan Tolstoy ailesinin 14 köyü ve 2585 ırgatı vardı. Tatarlardan alınan toprakların bir kısmı da  1555'te kurulan ve Asya steplerinde sayısız manastıra kavuşan Kazan Piskoposluğu 'na verildi; öyle ki  18. yüzyılın ortalarında Piskoposluk  400'den fazla köy sahibiydi. Hızlanarak devam eden Rus sömürgeciliği 18. yüzyılın ilk yarısında, özellikle I. Petro ve kraliçe Anna çağında doruğa ulaştı. 18. yüzyıl sonunda bugünkü Tataristan'ın yer aldığı topraklar üzerinde Ruslar nüfusca çoğunluğa ulaşmıştı. Bu özel nüfus durumu Tatar millî hareketinin tarihinde derin izler bırakacak ve  Tatar milliyetçiliği gelenek olarak , her fır­sattan yararlanarak Tataristan'ın dar çevresini aşarak Türkistan’a ulaşmaya çalışacak, Panislamizm ya da Pantürkizm hareketleriyle kolayca ilişki kuracaktır.

 

 

Ülkeyi ellerine geçiren Rusların çabaları iki noktada toplanmıştı:

 

a. 16. yüzyılda Millî direnişi örgütlemiş olan Tatar toprak feodalitesinin ortadan kaldırılması: 1715'de I. Petro'nun fermanı Kazan ve Azak Müslüman köylülerine 6 aylık bir süre tanıyor ve bu zaman içinde Hrıstiyanlığa girmezlerse topraklarının ellerinden alınacağını belirtiyordu. Daha önce de   1668 Çarlık fermanıyla toprak sahibi olmayan köylüler Rus feodallerinin emri altına alınmıştı.  

 

b. Müslümanların Ortodoks Hrıstiyanlaştırma : Kazan'ın ilk “başpiskopos”unca 1555'te başlatılan Hrıstiyanlaştırma kampanyası I. Petro devrinde hızlandırıldı. l707'de Kazan başpiskoposu tarafından din değiştirenlerin çocukları için oluşturulan ilk eğitim kuruluşunda yetişen gençlerin Tatarca'yı çok iyi konuşan Hrıstiyan Misyonerleri olmaları hedeflenmişti.  

 

"Zorla yola getirilmiş" sadece 32 öğrencisi olan okul l709'da kapatıldı. 1725'te yeni bir dinî okul daha açıldı ve 'nihayet' 1728'de Tatar kökenli ilk “yerli papaz” göreve başladı. Bu arada din değiştirmeleri hızlandırmak için 1720'de din değiştirenlerin 5 yıl her türlü vergi yükünden muaf tutulması,1722'de askere alınmamaları,1728'de Hristiyan olduktan sonra yeniden İslam'a dönenlere ölüm cezası verilmesi ve camilerin yıktırılması tatbikatlarına girişildi.  

 

1751'de Kraliçe Anna'nın fermanıyla tedbirler daha da ağırlaştırıldı. “Hrıstiyanlaştırılmış Tatar”larla Müslüman Tatarların her türlü ilişkilerini kesmeyi amaçlayan yönetim 'yeni hrıstiyanların imanlarını korumak' bahanesiyle bir grup hrıstiyanlaşmış Tatar'ın bulunduğu her köyden Müslüman Tatarları sürüp çıkartıyor ve bunları Uralların en uzak köşelerine sürgün ediyordu.

Aynı yıllarda Kazan başpiskoposu monsenyör Lucas Konaseviç Kazan hükümetinin elinde bulunan 556 camiin 418'ini yıktırdı.

 

Bu baskılara rağmen bütün Rus ve Sovyet tarihçilerinin ortak olarak belirttiklerine göre 18.  yüzyılda Müslümanlığı bırakarak hrıstiyanlığa geçen Tatarların sayısı çok düşük bir düzeyde kalmıştır.

 

 

2. İŞBİRLİĞİ DÖNEMİ: “Dinî hoşgörü”ye dayanan yeni politika 1764'de uygulanmaya başlandı. Müslümanların “din değiştiren kardeşleri”nin yerine vergi ödeme yükümlülüğü kaldırıldı. l767'de Çariçe Katerina Kazan'a giderek Müslümanların iki cami inşa etmelerine izin verdi ve müslümanların Kazan merkezinde oturma­larını yasaklayan kanunu kaldırdı. 1775'de Rusya'nın bütün müslümanlarına camiler ve dini mektebler inşa etmek hakkı verildi. 1782'de Müftülük ve 1788'de "Müslümanlar Dinî Kurulu" teşkil edildi.

 

Tüm 19. yüzyılın ilk yarısı boyunca Asya steplerinde Hrıstiyanlık açıkça geriledi. Bu sırada pek çok “hristiyanlaştırılmış Tatar”ın İslam’a döndüğü görülüyordu.

 

1853-1859 arasında Kazan Üniversitesi’nin tek baskı makinasında özellikle Türkistan için 326.700 adet Kur'an ve dinî içerikli kitap basılmıştır. 1854-1864 arasında Kazan'da Tatarlar tarafından bir milyondan fazla kitap yayınlanmıştı.  

 

17. yüzyılın başlarında meydana gelmiş, dini baskılardan arda kalan anılar ve Rus görüntüsü taşıyan herşeye karşı beslenen kin, hrıstiyan ve liberal fikirlerin itişine karşı duyu­lan tepki hiç kuşkusuz bu “dinî muhafazakarlığa dönüş” olgusunun  etkenlerindendir. Bu dönemde varlıklı Tatar babalar, çocuklarını daha iyi yetiştirilmesi amacıyla Buhara Medreselerine gönderme alışkanlığı edinmişlerdi. l844'de Kazan'da 4 medrese, 408 mekteb vardı; bölgedeki 1859 mekteb Buhara modelinden esinlenmişti ve çoğunun müder­risleri Türkistanlı idi.

 

 

3. REKABET DÖNEMİ: 1860-1905: 1876'da Hokand Hanlığı'nın ilhakıyla tamamlanan Türkistan'ın askeri işgali Rusya'ya geçmişte 'yasaklanmış' olan toprakların kapısının sonuna kadar açılmasını sağladı. 1886'da yayınlanan bir kararname Kazan Tatarlarının Ortaasya'da taşınmaz mal sahibi olmalarını ve şirketler kurmalarını yasaklıyordu. Ayrıca Tatarların kültürel yayılmalarını önlemek amacıyla çıkarılan ve 1906'da Kazak, Başkurdlara 1911'de de Türkistan'a teşmil edilen bir genelge yerli okullarda vazife gören öğretmenlerin aynı ulustan olmaları gereğini getiriyor veya bu öğretmenlerin Rus olmalarını şart koşu­yordu.

 

Rus Çarları, 1860'tan sonra  tekrar  II. Katerina tarafından bir kenara bırakılan ‘kadim  Hrıstiyanlaştırma' politikasını canlandırdılar. 1870'de "Yerli hrıstiyanların eğitimi ile ilgili Genelge"de kabul edilen sistem iki hedefe yönelik bulunuyordu:

1. Avrupa ölçülerine göre yetiştirilmiş ama tümüyle “İslam'dan dönme”lerden kurulu bir “yerli aydınlar sınıfı” yaratılacaktı. “İslam Karşıtı Politika”yı yeniden gündeme getirenler "Rusya için eğitilmiş bir müslümandan daha tehlikeli hiç kimsenin bulunmadığı”nı ileri sürüyorlardı.

 

2. Rusya'nın “müslüman halkları” için Rus harfleri ile yazılan edebî diller ortaya çıkarmak ikinci hedefti. Böylece 'öteki' halklar Tatarların etkisinden kurtulacaklar ve Müslüman geleneklerinden uzaklaşacaklardı.

 

Rus çarlarının bu ikinci hedefine ancak “yüzyıllık gecikme” ile 1950'larda ulaşabilen Sovyetler Birliği'nin Rus elitleri, bu noktadan daha da ileri giderek Rus harfleri ile yazılan edebi diller yarattıktan sonra Türk dilinin lehçe farklılıklarını ileri sürerek “her lehçeden bir ulus” diye özetlenen bir anlayışla 'tek' Türk milletinden 24 “ulusçuk” çıkartmayı da başararak 19. yüzyıldaki "Pan-Rusçu" çarları geride bırakmışlardır!..

 

1955'te yayınlanan "Sovyetler’in  Ulusal Haritası" bu “ulusçuk”ları şöyle sıralamaktadır: Gagavuz, Çuvaş, Tatar, Başkurd, Azeri, Kumuk, Nogay, Karaçay, Balkar, Kırım, Orta, İdil, Türkmen, Özbek, Kazak, Karakalpak, Kırgız, Altaylı, Uygur, Hakas, Şor, Tuva, Yakut, Dolgan. (SSCB Halkları Haritası, SSCB Haritacılık Dairesi, Moskova, 1955)

 

19. yüzyıl boyunca 200.000(ikiyüzbin)e yakın Tatar,  Hristiyan dinine girmiştir. Müslüman Tatarlarla, hristiyan Tatarlar arasında aşılmaz bir uçurum meydana geliyor, hrıstiyanlaşanlar Müslüman Tatarlardan ayrılarak değişik ve çok farklı bir “ulus” oluşturuyorlardı.

 

1926 sayımı birbirinden ayrı adacıklar halinde 101.447 hristiyan Tatar  yaşadığını gösteriyordu.  Bunlardan 16. yüzyılda din değiştirmiş olan "eski dönmeler" daha çok Rus'laşmışlar, 18-19. yüzyıllarda din değiştirmiş olan  "yeni dönmeler" daha az  Ruslaşmışlardır. “Yeni dönmeler”  henüz İslam dinine yakın bulunuyor­lar ve üzerlerindeki “karşıt, İslami propaganda” tüm etkinliği ile devam ediyordu. Bu yüzden Rus otoriteleri 1866'dan sonra “müslüman fanatikler”e karşı polisiye tedbirler almak zorunda kalmışlardır. Sovyet öncesi ve Sovyet devri tarihçilerinin tümü 1926'dan sonra hristiyan Tatarların Müslüman Tatar Ulusu içinde eridiğini, tekrardan “İslamlaştığı”nı belirtmektedirler.

 

1860'dan 1905'e kadar uygulanan dinî ve kültürel eritme politikasının yol açtığı Ruslaşma tehdidi Tatar ulusu için ölümcül bir tehdide dönüşerek tüm Türk aydınlarını Rusya'ya karşı ayaklanmaya yöneltiyordu.

 

Tatarlar, Rus rakibleriyle  baş edebilmek için -herşeyden önce- aralarındaki kültürel ve entellektüel gecikmenin ortadan kaldırılması gerektiğini  anlamışlardı. “Ortaasya arabası bırakılmalı, Avrupa makinasına sarılınmalıydı.” Kesin biçimde yön, Batı'ya çevrilmeli, Batı’nın tekniğiyle donanarak “hayat, yeni bir temel üzerinde yeniden kurulmalı”ydı. Aşılması gereken engel, İslam'ın kendisi değil ; 1860'a kadar Tatar-Türk yurtlarında hüküm süren, Buhara modelinden esinlenmiş “kadim eğitim düzeni” ve dogmatik kültür çerçevesiydi. 19. yüzyılın sonunda Tatar yazarları tarafından yüzlerce kez tekrarlanmış bir cümle bu hareketin uzak hedeflerini ortaya koyuyordu: “Atalarımızın kölelerine biz nasıl köle olduk? Bu kölelikten nasıl kurtulacağız?..”

 

Çağdaşlaşma hareketinin başarıları 1880'de Gaspıralı İsmail (1851-1914) tarafından düşünülen İslami eğitim reformuyla taçlanacaktı.  Gaspıralı İsmail, sadece Kırım Tatarları ile değil Rusya'nın tüm Müslüman dünyasıyla ilgilenen, inanmış bir Türkbirlikçi (=Pantürkist) idi. l885'den sonra 25 yıl boyunca Kırım’ın Bahçesaray'ında yayınlanan “Tercüman” gazetesinde “Dilde, Fikirde-İş de Birlik” sloganıyla özetlenen bir eylemin savunucusu oldu. Rusya Müslümanlarının Türkiye'nin manevi liderliği altında ve ortak bir dil çerçevesinde bir araya gelmelerini isteyen Gaspıralı İsmail, tüm çabalarını "Cedid" okulları açılmasına yöneltmişti.Hareketi kısa sürede başarıya ulaşmış ve  l916'da Rusya esaretindeki Türk yurtlarındaki "Cedid" okullarının sayısı binlere  ulaşmıştı. “Tercüman” gazetesi de ilk sayılarından itibaren  1890'dan sonra Ortaasya'da, Türkistan’ın hemen her köşesinde  okunuyordu.

 

1901'de Buhara'da ilk "Cedid mektebi" kuruldu. Taşkend, Semerkand, Hokand ve Andican'da organize edilmiş olan  35 Cedid okulunun  öğretmenlerinin çoğu, Tatar asıllıydı. 1912'de sadece Taşkend'de 12 Cedid okulu bulunuyordu. Müslüman tepkisinin Rus baskısına karşı bir savunma silahı olan eğitim reformu kısa zamanda okulların dar kadrolarını aştı. Tatar aydınları 1880'li yıllardan sonra Türkbirliği (=Pantürkizm) idealinin tüm Rusya Müslümanları arasında yayılması için yoğun propaganda çalışmalarına girişecek ve her yörede “İslam Rönesansı”nı ayağa kaldırmaya uğraşacaktı.

 

Sultan Galiyev’in Politik Hayatının  Başlangıç Yılları:

 

Yirminci yüzyıl başlarında Tatar toplumu,  bir “ulus” oluşturuyor ama "ulusal" bir toprağa sahib bulunmuyordu. Ekim 1917 Devrimi esnasında "aynı dili konuşan ve aynı edebiyatı okuyan Tatarların sayısı 4.200.000 kadardı.

 

Bu sırada Tatar topraklarında ilk siyasal hareketler ortaya çıkıyordu. Devrimci gruplaşmalar, liberal ya da sosyalist Müslüman partilerinin tüm yöneticilerini yetiştiren "Cedid" medreseleri ve 1876'da kurulan Tatar Öğretmen Okulu’ndan filiz veriyordu. "İslahçı Hareket" 1904  yılında “Muhammediye” Medresesi'nin öğrencileri arasında doğdu. İslahçılar kültürel reform için verilecek mücadelenin siyasal hürriyet savaşlarından ayrılamayacağına inanıyorlardı. "Cedid" hareketinin mirasçısı olan bu kişile­rin 1917'den sonra kabullendikleri "Marksist-Leninist fikirler, kafalarındaki Türk Milliyetçiliği'nin izlerini hiçbir zaman silip götürememiştir.

 

Tatarlar arasında daha ılımlı gruplaşmalar da vardı ; 1905 yılı Ağustos ayında toplanan ilk "Müslüman Kongresi"nin oluşturduğu birliğin amacı, sosyal sınıfı ne olursa olsun tüm Rusya Müslümanlarını bir araya getirmek ve reformları gerçekleştirmekti.  II. Müslüman Kongresi Ocak 1906'da, üçüncüsü  -resmen de izinli olarak- aynı yılın Ağustos'unda toplandı. Son kongre, 3 ana nokta üzerinde görüş birliğine varmıştı: l. Rus misyonerlerinin anti-Müslüman propagandalarının kınanması, 2. Okul reformu, 3. Dinî yönetimin yeniden örgütlenmesi.

 

Şubat 1917 Komünist Devrimi ile Çarlık rejiminin yıkılışı Rusya Müslümanlarının durumunu temelinden değiştirmişti. 1917 Nisan ayından sonra “Rusya Müslümanları Geçici Merkez Bürosu” sözcüsünün “Rusya Müslümanları yıllarca Rus emperyalizminin kurbanları olmuşlardır ve bugün aynı emperyalizmin savunuculuğunu üstlenmeye razı değillerdir.” Sözleri çok dikkat çekici idi. 1917 Mayıs'ında Moskova'da "Rusya Müslümanları Kongresi" toplandı. Bir araya gelen 900 delege arasında din adamları sınıfından 500 kişi bulunması dikkat çekicidir. Kongre kararlarında askeri, kültürel ve dinî örgütlenmede Türkbirlikçi (=Pan-Türkist) ve İslambirlikçi (=Pan-İslamist) ideale saygı deklare edilmişti.

 

Kazan Müslüman Sosyalist Komitesi: Mart 1917'de seçilen ilk Kazan Bolşevik Komitesi'nde görevlendirilen 16 üyenin tümü Rus'tu. Böylece yerel Bolşevik seksiyonu daha kurulduğu andan itibaren bir Rus görünümü kazanıyordu. 1917 Şubat'ında Tatarların kurduğu “İşçiler Komitesi” ise Nisan 1917'de "Müslüman Sosyalist Komitesi" adını aldı. Bu komitenin ana amaçları üç noktada toplanabilir: l. Tatar "feodalitesi"ne ve gelenekçiliğe karşı savaş, 2. Müslüman toplumların Ruslara karşı milli kurtuluş savaşları, 3. Sosyalizmin tüm İslam dünyasına yayılması.

 

Gerçekte Müslüman Sosyalist Komitesi sosyalist olmaktan çok "nasyonalist" idi. Komite yöneticileri ileride “Sultangaliyevizm”e şekil verecek ve parti açısından  'ihanet' sayılacak olan şu teorileri de savunuyordu:

 

l. Her İslam ülkesinin özel şartlarına uydurulmuş ‘Milli Sosyalizm’ kurma isteği ve sonra bu sosyalizmin sadece Müslüman emekçilerin gücüyle (Rus ya da Batı proleteryası değil) Avrupa emperyalizminden kurtulacak "Darü’l-İslam"ın öteki ülkelerine taşınması.

 

2. Rus işgali altındaki Müslüman topraklarının bağımsızlığı arzusu.

 

Temmuz 1917 Müslüman Kongresi: 200 Tatar, Kuzey Kafkasyalı ve Türkistanlı'nın katılmasıyla toplandı. Kongrede bütün politik eğilimler görülmemiş bir şekilde biraraya gelmiştir.

 

Ekim Devrimi ve Sovyet Rejiminin Kuruluşu: Kazan'da Ekim Devrimi sırasında çarpışan gruplar her iki tarafta da Ruslardan ibaretti. Aktif şekilde eylemlere katılan tek örgütlü Tatar grubu “Veysi tarikatı” mensublarıydı. Tarikatın lideri ve kurucusunun oğlu olan İnan Veyisov “Bolşevik” örgütünden aldığı silahlarla vuruşurken Şubat 1918'de Bulakötesi savaşında Tatar halk yığınları tarafından öldürülecektir. Kazan'da "Bolşevik" zaferin ertesinde kurulan ilk "Devrimci Komite"nin  20 üyesinin tamamı Rus'tu. 1917 Kasım'ında ilan edilen Kazan Cumhuriyeti'nin Halk Komiserleri Konseyi'nin 11 üyesinden ise 10’u Rus, birisi Tatar’dı: Sultan Galiyev, Milli Eğitim Halk Komiseri.

 

Bu sırada Moskova yöneticileri Müslümanların işleriyle doğrudan doğruya uğraşamayacak kadar başka işlerle meşguldüler. Rusya’daki iç savaşı sona erdirebilmek için yandaş arıyorlar ve herkese aşırı vaadlerde bulunuyorlardı. Bu çerçevede Müslümanlara da en geniş anlamda din hürriyeti vaad ediliyor, Müslümanların millî hayatlarını hür olarak hiçbir engele uğramadan düzenleyebilecekleri belirtiliyordu. Bu arada Petrograd Milli Kütüphanesi'nde bulunan “Hazret-i Osman'ın Kur'an-ı Kerim'i” ‘Müslüman Toprakları Kongresi’ne devrediliyor, Tatar Milliyetçiliği'nin simgesi olan Kazan 'daki “Süyüm Bike Kulesi" Müslümanlara iade ediliyordu.  

 

1918 başlarında Kazan'da toplanan Rusya Müslümanları 2. Askeri Kongresi’nde delegeler büyük bir çoğunlukla bir “İdil-Ural Devleti” kurulmasını savundular. Marksistler bu isteği protesto ederek “İslam Demokrasi’siyle Ruslar arasında kanlı bir savaşı kışkırtmak”la suçlayarak kongreyi terk ettiler. Bunu takiben 21 Şubat 1918'de Kazan Sovyet İdaresi yedi üyesinden ikisi Tatar (biri Sultan Galiyev) olan Kazan Müslüman Komiserliği'ni kurdu. Aynı gün 2. Askeri Kongre ileri gelenleri tutuklandı. Bir kısım milliyetçi liderler Kazan'ın Tatar Mahallelerine sığındılar ve burada Bulak nehrinin ötesinde "Bulakötesi Cumhuriyeti"ni ilan ettiler. Tatar milliyetçileri ile Kazan "Sovyeti" arasındaki anlaşmazlık artık geri dönülmez bir noktaya gelmişti. 28 Mart 1918'de 500 Cronstadt denizcisiyle takviye edilen  Kazan Sovyeti ertesi sabah Rusya'daki son Müslüman kalesini ele geçirdi. Bulakötesi Cumhuriyeti yedi gün içinde tarihe karışmış, Rus Devleti'nden ayrılmak için Tatar milliyetçilerinin giriştiği tek hareket de sonuçsuz kalmıştı. Hareketin bir kısım yöneticileri Türkiye ve Almanya'ya göç ederken, bazıları da sonraki yıllarda "temizlik" sırasında hayatlarını kaybettiler.

 

O tarihten sonra Müslüman Tatar Milliyetçiliği ve Moskova'nın merkezi otoritesine karşı direniş ihtimali sadece  Komünist Parti'nin içinde kendini gösterebilecekti.

 

 

"Komünist Parti İçinde Tatar Milliyetçiliği"

(Mir Said Sultan Galiyev'in biyografisine ilişkin kısa bilgiler).

 

1917 Ekim’i ile  1918 Ağustos’u arasındaki dönem Aktif İşbirliği Dönemi olarak nitelendirilir. Yeni rejimin ilk yıllarında Sovyet Rusya'da İslam'ın kaderi "burjuva" kökenli, sosyalizme az ya da çok içtenlikle inanmış olmakla beraber henüz "Cedid" milliyetçiliği duygularından 'kurtulamamış' bir grup aydın kişinin ellerinde bulunuyordu. Bunların sözcüsü Sultan Galiyev’di.

 

Sultan Galiyev üç ana problemi hedef almıştı: l. Henüz düşman sınıflara ayrılmamış olan kapitalizm öncesi İslam toplumuna sosyalist sistemi getirmek: Sultan Galiyev ve arkadaşları Ekim Devrimi’nin aynı zamanda hem bir “sosyal” devrim ve hem de yabancı egemenliğine karşı direnen bir "ulusal" devrim olduğuna inanıyorlardı. Kesin öncelik “millî kurtuluş” olduğuna göre “sosyal devrim” saati henüz gelmemişti. Orta halli bir Rus ya da Alman köylüsünün Tatar Kulak(=toprak ağası)’ından daha zengin ve daha varlıklı olduğunu biliyorlar, dolayısıyla ‘kulak’ların öbür köylüler üzerindeki baskılarından söz açmak yerine Tatar köylüsünün genel geriliğini ele almayı uygun buluyorlardı.

 

Sultan Galiyevciler’e göre Tatarlar ya siyasî yönetimin tüm kilit noktalarını gerçek bir proleter sınıfına sahip tek ulus olarak Ruslara bırakacak, ya da aynı kilit noktalarının ‘az gelişmiş’ yerli işçilerle doldurulduğunu görerek  bunların Rusların elinde basit kuklalar haline geldiklerine tanık olacaklardı. Her iki durumda da Ekim Devrimi yerli komünistlerin başlıca amacı olan "Milli Kurtuluş" kavramından uzaklaşacak ve geriye sadece “Sosyal Devrim” kalacaktı. Yine her iki durumda Rus politik kadroları "Moskova'nın boyunduruğu"nu Tatarların üzerinden eksik etmeyeceklerdi.

 

Sultan Galiyev 1918'de farklı fikirlerini bolşevik Rus yöneticilerine kabul ettirebilmek için bunları Marksizme daha yakın bir tezle güçlendiriyordu. "Ezilmişlerin Ezenlerden İntikamı" adını verdiği yeni tezini ilk kez 1918 Mart'ında Rus(bolşevik)Komünist Partisi (=R. b. K. P) Kazan Bölgesi Kongresi'nde savundu: “Müslüman toplumun hemen tüm sınıfları bir zamanlar sömürgeciler tarafından fark gözetilmeden ezildiği için sömürge­leştirilmiş tüm müslüman halkları proleter topluluklardır. Hepsi  ‘proleter’ olarak anılmağa layıktır. Müslüman halkları proleter halklardır. Mesela, İngiliz ya da Fransız proleteriyle Afgan yahut Fas proleteri arasında büyük bir ekonomik fark vardır. Dolayısıyla denebilir ki, Müslüman ülkelerde millî kurtuluş savaşları tam bir sosyalist nitelik taşırlar.”

 

2. Sosyalist Dünya İçinde İslam'ın Yeri: Sultan Galiyev sosyalizmin ilk aşamada İslam'ı kollaması gerektiğine işaret ediyordu. Bu yüzden düşman­ları onu her zaman bir Panislamist olmakla suçlayacaklar ve sosyalist dünya içinde İslam Dini'ni korumağa kalkışmakla itham edeceklerdi.

 

3.Sömürge dünyasının Kom-intern'in stratejisi içinde yeri: Sadece Tatar milliyetçiliği'nin bayrağını taşıdıklarına değil, aynı zamanda Panislamizm ideolojisinin de öncüsü olduklarına inanan Sultangaliyevciler Rus devriminin “İslam milliyetçiliği”nden daha sağlam bir dost bulamayacağını iddia ediyor­lardı. Devrimin Asya'ya yöneltilmesi  Müslüman halkları Avrupa (kafalarında yatan fikre göre aynı zamanda Rus) hakimiyetinden kurtaracaktı.

 

Müslüman Merkez Komiserliği'nin Faaliyetleri: Görevi müslüman yığınları uyandırarak politik hayata hazırlamak ve devrimin amacına aktif şekilde katılmalarını sağlamak olan Komiserlik, Rusya Müslümanlarının yararına  gerçek bir "Devlet içinde Devlet" görünümü kazanmanın yollarını arayacak ve devrim öncesi tüm Panislamist ve Pantürkist ideallerine bağlı milliyetçi hareketlere ilişkin  isteklerine cevap verebilecek bir durum kazanacaktı.

 

 

Yönetimde Özerklik Tasarıları:

 

Bu konudaki çalışmalar iki noktaya yönelmişti: l. Müslüman yığınların politikleştirilmesinde önemli bir rol oynayacak olan Müslüman Komiserliklerinin kurulması.  2. R(b)K. P. 'den organik olarak ayrı bir Müslüman  komünist örgütü kurulması: Sultan Galiyev 1918'lerde yakın arkadaşlarını şoven ve emperyalist bulduğu Rus komünist örgütlerinden ayrılarak müslümanlara özgü bağımsız "Doğu Komünist Partisi"ni kurmağa davet etti.

 

Haziran 1918'de Kazan'da Müslüman Merkez Komiserliği'nin topladığı Müslüman Komünistleri Birinci Konferansı'nda Müslüman Komünistleri Bolşevik Partisi adıyla yeni bir örgüt kurulması kararlaştırıldı. Böylece devrimin ilk aylarında hüküm süren kargaşadan faydalanan Sultan Galiyev ve arkadaşları bir mevzi kazanmayı başarmışlardı.

 

Müslüman Merkez Komiserliği 1918'in ilk on ayında Tatar, Kırgız ve Türkmen lehçelerinde 4 milyondan fazla gazete yayınladı. Bu rakama çeşitli broşür, çağrı ve bildiri olarak çıkarılan 229.500 yazılı belge dahil değildir. Moskova'da Tatar dilinde iki gazete yayınlanıyordu. Bunlardan biri olan ÇOLPAN(Sabah yıldızı) ellibin baskı yapıyordu.

 

 

Bölgesel Özerklik İçin Savaş:

 

Sultan Galiyev ve arkadaşları eski ‘İdil-Ural Devleti’ projelerini yeni bir görüş açısından ele alıyorlardı. Bu devlet tüm Doğu'nun gerçek bir kültür merkezi ve komünizmi Asya'nın en ücra köşelerine kadar yayabilecek bir örgüt olmalıydı. 25 Mart 1918'de yayınlanan Rus Sovyet Sosyalist Federasyonu Tatar-Başkurd Cumhuriyeti üzerine bildiri ile % 5-6 milyon nüfusuyla Orta Volga ve Kuzey Uralların dev topraklarına yayılacak bir “Müslüman Millî Cumhuriyeti” vaadi  Tatar komünistleri için büyük bir zafer sayılıyordu.  Bu kararname öte yandan Volga ve Ural Rus komünist yöneticilerinin hemen tümünü ayağa kaldırıyordu.

 

Mayıs 1918'de müstakbel Tatar-Başkurd Cumhuriyeti'nin Kurucu Meclisi'ni hazırlamak üzere toplanan komisyonun görevlendirdiği heyet bu sırada patlak veren iç savaş sebebiyle görevlerini 1919 sonbaharına kadar ertelemek zorunda kalmıştı.

 

Başta Osmanlı toprakları olmak üzere dışarıdaki  Müslüman dünyada komünizmin yayılması ise hep ertelenen, ütopik olmaktan öteye gidemeyen  bir amaç olarak kalacaktır.

 

Sultangaliyevcilerin Müslüman Merkez Komiserliği içindeki çalışmalarının bilançosu: Merkezi iktidarın zayıflığından yararlanarak Tatar-Başkurt Devleti için söz almış ve özellikle Müslüman Komünist Partisi adını taşıyan  idari ve politik bir örgüte kavuşmuş bulunuyorlardı.

 

Ağustos 1918'de Kazan, iç savaştaki taraflardan Çarlık yanlısı kuvvetlerin saldırısına uğradı ve Sultan Galiyev'in en büyük destekçisi konumundaki Molla Nur Vahidov yakalanarak idam edildi. Bu Sultan Galiyev'i en güçlü dayanağından yoksun bırakmıştı. Artık Stalin'in karşısında tek başına idi.

 

 

Stalin ile İlk Anlaşmazlık: “Sultan Galiyev Tasarımı”nın Başarısızlığı: Kasım 1918-Mart 1921:

 

Sultan Galiyev ile Stalin arasında ilk anlaşmazlık Ekim 1918'de kendini gösterdi. Stalin de Galiyev gibi Komünist Partisi'nin proleter kökenli olmayan devrimcilerle de işbirliği yapması gerektiği ilkesini savunuyor, ancak bu işbirliğinin geçici olabileceğini düşünmekle Sultan Galiyev'den ayrılıyordu. Ruslardan başkasına güvenemeyen Stalin “kendilerinden emin olunabilecek” Müslüman komünist kadrolar yetişene kadar tek ve gerçek proleter sınıfına sahip olan Rusların yönetici kademelerde görev alması gerektiğine inanıyordu. Kasım 1918'de toplanan ilk Müslüman Komünistleri Kongresi'nde Tatarlar, Kuzey Kafkasyalılar, bir kısım Başkurdlar ve Kırımlılar tarafından desteklenen Sultan Galiyev Müslüman komünist partisinin özerkliğinin tanınması için çaba harcıyordu.  

 

Stalin isteklerin tümünü şiddetle geri çevirince  neticede Müslüman Komünist Partisi, R(b)KP'ne sıkıca bağlandı.  Bu bağlılık öylesine içli-dışlıydı ki R(b)KP Müslüman Örgütleri Merkez Bürosu başkanlığı'na bile Stalin seçildi. Sultan Galiyev ilk defa başarısızlığa uğramıştı. Sultan Galiyev komünizmin Doğu'da yayılması üzerinde Müslümanların ve özellikle Türklerin rolleri konusunda ilk kez kendi Pantürkist adı verilebilecek fikirlerini 9.4.1920'de yayınlanan Ermenilere çok karşı ve Türkiye yanlısı bir makalesinde yayınladı. Bu makale Ermeni komünistleri arasında büyük bir tepki uyandırdı. Uzun süren ve Türklerle Ermenileri karşı karşıya getiren bir tartışmaya yol açtı. Sözkonusu kavga Stalin tarafından yazdırılan ve her iki tarafı da milliyetçilikle suçlayan bir başmakale ile sona erdirildi.

 

Sultan Galiyev'in hedeflerinden olan Tatar-Başkurd devleti kurma fikri de aynı şekilde komünist otoritelerin direnişiyle karşılaştı.  21 Kasım 1919'da Lenin, Stalin ve Kalinin'in başkanlık ettikleri Doğu Halk­ları komünist örgütleri II. Kongresi'nin hazırlık toplantısında Sultan Gali­yev 23 Mart 1918 tarihli Kararnamenin uygulanmasını ve hemen bir Tatar-Baş­kurd Devleti'nin kurulmasını istedi. Lenin bu isteği göz önüne almayı reddetti.

 

Kısa bir süre sonra Tatar komünistleri Orta Volga (İdil) üzerinde büyük bir Müslüman devleti ilkesini kurtarmak için bir kez daha harekete geçtiler. Sultan Galiyev'in de dahil bulunduğu üç kişilik bir delegasyon 22 Mart 1920'de Lenin'e çıkarak onu ikna etmeğe çalıştı. Lenin bu isteği bir kez daha reddetti ve Tatarları "emperyalist şovenizm" ile suçlayarak “geri kalmış” kardeş halklardan Başkurdlar üzerinde hakimiyet kurmağa çalıştıklarını ileri sürdü.

 

Böylece iki yıl içinde Sultan Galiyev tüm tasarımlarının çöktüğünü gördü. Etkinlik ve merkeziyet; bahanesiyle Müslüman komünistleri tüm özerk kuruluşlarından yoksun bırakılmışlardı. Sonunda Türk Birliği'nden çekinen Moskova hükümeti Volga-Ural Tatar-Başkurdları'nı büyük bir Müslüman devlet yerine Tataristan ve Başkurdistan Özerk Sovyet Cumhuriyeti olarak iki küçük yapıya bölüyordu.

 

Sultan Galiyev, Rusya'nın Müslüman topraklarını ve özellikle Kazan'ı Asya'daki devrimci gelişme için sıçrama tahtası olarak kullanmak istiyordu. Bu sebeple komünist olmaktan çok milliyetçi duygular taşıyan pek çok müslümanın böylesine heyecanla yeni komünist rejime bağlanmalarının gerçek nedenini bulup çıkarmak, anlayabilmek  zor değildi. Moskova yöneticilerinin ve bilhassa Stalin'in Sultan Galiyev tarafından ileri sürülen teorileri neden alelacele geri çevirdiği sorusunun cevabı burada aranmalıdır.

 

1921-1923 yılları  artık, Galiyev’in komünist parti merkez yönetimine ve özellikle Stalin’e muhalefet döneminin ilk periyodu olacaktır.

 

Stalin komünist rejimi "sağlamlaştırma"nın daha çok sayıda ve daha güvenilir Rus ile yürütülmesinin gerekliliğine gittikçe daha fazla inanıyordu. Artık “yarı-kuşkulular” listesine girmiş bulunan Sultan Galiev ise giderek, yakın geçmişte düşmanları olan milliyetçi Tatar gruplara yaklaşıyordu. Artık tüm çabalarını "Büyük Rusya şovenizmi" adını verdiği fikirlerle her yerde ve her köşede savaş vermeğe harcayacaktı.

 

Önemli başarılara ulaşmış olduğu anlaşılan Sultan Galiyev'in bu çabalarının sonuçlarını sadece dolaylı yollardan öğrenebiliyoruz: Devrimden sonra Kazan yeniden bir Türkbirliği fikir merkezi olmuş ve ülkenin her yöresinden Müslüman öğrencileri kendisine çeken önemli bir üniversite merkezi şeklini almıştı. 1923'te Kazan Üniversitesi öğrencilerinin sadece % 35'i Tatar cumhuriyetindendi. % 65 oranında öğrenci diğer Türk ve Müslüman cumhuriyetlerinden gelmişti.

 

Bu sıralarda Kazan'da yayınlanan 5 gündelik gazete ve 7 dergi büyük ölçüde Tataristan sınırları dışına da yayılıyordu. Yayın organlarının dışa açılma oranı Maarif gazetesi için % 40,  mizah dergisi Çiyan için % 62, kadın dergisi Azad Kadın için %55 idi. Aynı şekilde Kazan'da basılan kitapların % 62'si öteki Müslüman cumhuriyetlere gönderiliyordu.

 

Tatarlar bu yollarla Orta Asya’nın diğer Müslüman topraklarında da “milliyetçilik ocakları”nı tutuşturuyorlardı. Sultangaliyevcilere göre Kazan, birgün Moskova’nın yerini alarak “Doğu komünizminin merkezi” olabilirdi: “Tataristan cumhuriyetinin merkezi olan Kazan, aynı zamanda Volga'dan Pasifik’e kadar Rusya'nın tüm Doğusu'nun da merkezidir, çünkü bütün bu doğuda Türkler yaşamaktadır.”

 

Sultan Galiyev ve  yoldaşlarına göre  Tataristan, Tatar milliyetçiliğinin kalesi olmalıydı.  Tatar cumhu­riyetinin kuruluşu olan 25 Haziran 1920 günü yapılan törende bir konuşmacı tarafından bu istek şöyle dile getiriliyordu: "Beyler, Tatar Halkı yüzyıllar­dan beri Rusya evinde yaşadı. Sonunda bu evden ayrılma zamanı geldi...” Tatar Sovyet Cumhuriyeti'nin kuruluşu böylece eski Kazan Hanlığı’na geri dönüş şekline sokulmuştur. Bir Sultangaliyevci kültürel politika konusunda "Moskova'ya yönelme’ sloganını kabul etmiyoruz." dedikten sonra sözlerini "Tatar kültüründen söz ettiğimiz sırada bunu öteki Türk-Tatar halklarından ayıramayız, çünkü Türk-Tatar halkları çok sıkı bağlarla birbirlerine bağlanmışlardır." diye tamamlıyordu. Sultangaliyevciler’in iktidar sahibi oldukları kısa dönem içinde Tataristan Adalet Komiserliği bünyesinde özel bir “İslam Hukuku” komisyonu kurulmuştu. 1930'da Militan Allahsızlar Birliği'ne sunulan bir raporda şu şikayetler yer alıyordu: "Tatar eğitim ve öğretim görevlileri genellikle İslam diniyle bağlarını sıkıca sürdüren eski din adamları sınıfından kişi­lerdir. Bu durumda dine karşı hiçbir çalışma yapma imkanı yoktur. Çünkü, bu kişiler 'Anayasaya göre  dinin özel bir konu olduğunu  ve onunla uğraşmağa hiç kimsenin hakkı bulunmadığını' iddia etmektedirler."

 

Öte yandan  Tatar dilinin bir kararname ile "resmi dil" olarak zorunlu kılındığına ve geliştiğine tanık olunuyordu. Arap  harfleriyle yazılan Tatar dili önemli ölçüde basitleştiriliyor ve Tatarlar bundan sonra "latinleştirme" tasarılarına karşı eski Arap alfabesinin katı savunucuları kesiliyorlardı. Şubat-Mart 1926'da Bakü Türkoloji kongresinde Tatar delegasyonu Pantürkist deliller ileri sürerek Arap alfabesini savunan tek gruptu. 1930'da Rusya'nın tüm öteki halklarının "latin" alfabesini kabul ettikleri bir sırada 82 Tatar yazar ve profesörü Moskova'ya yönelttikleri bir istek mektubunda Arap alfabesinin Tataristan'da resmi alfabe olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı.

 

Tatar edebiyatı 1924'e kadar "cedid"lere özgü geleneksel tezlerini geliştirmeğe çaba gösterdi. Bunların arasında Türk ve Müslüman halkların manevi beraberlikleri, geçmiş millî tarihin ve özellikle Moskovalıların istilalarına karşı direnişin kadın kahramanı olan "Süyün Bike"nin kişiliğinde sembolleşen 'Kazan Hanlığı'nın Altın Çağı'nın kıvançla anılması, İslam  tasavvufu başlıca konuları oluşturuyordu. Sultangaliyevizm’in düşmanlarından biri edebi durumu incelerken şunları yazmıştı: "1922-1923'te yazılan satırlar arasında Bulgar Hanlığı, Cengizhan, Süyün Bike ve Korkunç İvan yer alıyor ama, proleter devrimiyle ilgili tek bir kelime göze çarpmıyordu. Durum sadece Tatarların Rus emekçilerine karşı kinlenmelerine yol açıyor, onların milliyetçi duygularını kışkırtıyordu."

 

Tataristan'da Sultangaliyevci yönetimin çalışmalarının bilançosunu çıkaran tarihçiler, bu yönetimin milliyetçi duyguları kışkırtıp güçlendirerek kaçı­nılmaz biçimde Rus yöneticilerin direnişleriyle karşılaştığını belirtmekte­dirler. Ruslar, Tatarları milliyetçilikte çok ileri varmakla suçluyorlar ve herşeyde "Rus şovenizmi"ni görmeyi adet edindiklerini iddia ediyorlardı.  Bu politika sonuçta Müslümanları Moskova'ya karşı ayağa kaldırıyordu. Tatarlar da kendi yönlerinden Moskova'yı 'bir eliyle verdiğini öteki eliyle almak'la suçluyorlardı.  Bazı Tatarlar daha da ileriye gidip Ekim Devrimi'nin kendilerine hiçbir şey getirmediğini bile iddia ediyorlardı.

 

1923'te Stalin, Sultan Galiyev'in "sapmacı" bir muhalif olduğunu 1919'dan beri bildiğini ima etti. Yine Stalin, Ocak 1921'de Müslüman komünistlere ilk uyarıda bulunmuş ve "Türk halkları içinde komü­nizmin teorik zayıflığı"nı kınayarak, onları Doğu'da komünizmin gelişmesine engel olan milliyetçiliğe karşı dikkatli olmağa çağırmıştı. Sultan Galiyev'in politika hayatı 1921 ilkbaharında ciddi  bir deği­şikliğe uğradı. Kongreye R(b)KP’ne göre milliyetçi sapmalar, Doğu cumhuriyetlerinde çoğu kez Panislamist ve Pantürkist bir görünüm kazanmakta idi.

 

O günden sonra Stalin'in ‘uluslar politikası’na ters düşen Sultan Galiyev için tek çıkış yolu vardı: Muhalefet yapmak ve  bunu yasal zeminde açık olarak yapamayacağı için de yeraltı çalışma­larına yönelmek.

 

R(b)KP Merkez Komitesi, Haziran 1923'te Moskova'da Sultan Galiyev'i resmen mahkum etmek üzere toplandı.  Stalin'in raporuna göre Sultan Galiyev, 1920'den sonra bir "oportünist" olmuştu. Panislamist ve Pantürkist davranış­larıyla Parti’deki öbür arkadaşlarının dikkatini çekmişti. O'nun asıl suçu ihanetti. Galiyev, diğer Müslüman komünist liderlerle yasadışı mektuplaşarak Müslüman komünistler ve "partisizler"le birlikte ‘Parti'nin uluslar politikası’na karşı çıkarak gizli bir örgüt kurmayı planlamıştı. Bir mektubunda Sovyet hükümetinin Müslüman topluluklara karşı yürüttüğü siyasetin devrim öncesi emperyalistlerin siyasetine benzediğini ileri sürüyor ve 1917'de verilen sözlerin hiçbirinin yerine getirilmediğinden şikayet ediyordu, ayrıca partinin ileride yapacağı kongrelerde birlikte hareket edebilmek için Kazaklarla Türkmenlere anlaşma teklif ediyordu.  

 

Stalin'in raporu ve Komünist Parti,  Sultan Galiyev'in örgütünü "cani","karşı-devrimci" ve "Rus proleteryasının düşmanı" olarak tanımlıyordu.  Hatta O'nu aynı dönemde elde silah, Türkistan'da Kızıl Ordu'ya karşı savaşan "Basmacı" hareketiyle sıkı işbirliği yaparak Sovyet rejimini devirmeğe çalışmakla bile  suçladılar.  Sultan Galiyev'in Türkiye ve İran'a yerleşmiş bulunan Anti-Sovyet gruplarla elele verip "sömürgelerin emperyalist boyunduruğundan kurtulmak için verdikleri savaşları" baltaladığını bile ileri sürenler oldu.

 

Sultan Galiyev'in ilk tutuklanması, Nisan-Mayıs 1923'te  Troçki'nin tanıklığına göre, Stalin'in kişisel girişimiyle gerçekleşti. [ Trotsky, "Staline", Paris, Grasset 1948 sahife:577, : Kamenev birgün bana dedi ki: '1923'te Halk Komiserleri Tatar Konseyi eski Başkanı Sultan Galiyev'in tutuklanmasını hatırlıyor musunuz? Bu olay Stalin'in emriyle ilk kez Parti'nin saygıdeğer bir üyesinin tutuklanışıydı. Ne yazık ki, Zinoviev ve ben buna göz yumduk...] Sultan Galiyev suçlarını(!) kabul etmiş, bunları tekrarlamayacağına da söz vermişti. Yakup Canısev'in naklettiğine göre sadece suçlarını(!) sonuna kadar itiraf edişi ve tutum değiştireceği konusunda verdiği sözler Galiyev'i idam cezasından kurtarabilmişti. Sultan Galiyev tutuklandık­tan bir süre sonra salıverilmekle birlikte Parti'den çıkarılmıştı.

 

Sultan Galiyev'in gözden düşmesi R(b)KP'nin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu dikkat çekici karar, Stalin'in milli komünistlere karşı uzun yıllar sürdüreceği saldırıların başlangıcı olarak  sembolik bir değer taşıyordu. Böylece Sultan Galiyev'in şahsiyetinin ötesinde geçmiş-gelecek tüm Pantürkist ve Panislamist sapmalar(!) bir anlamda, Galiyev ile birlikte mahkum edilmişti...

 

1925'ten sonra Sultan Galiyev’in konumu köklü bir şekilde değişmiş ve Sultangaliyevizm yeni bir evreye girmiştir. Cezaevinden salıverildikten bir süre sonra Haziran 1923'te Gürcistan'a gönderilen Sultan Galiyev 1924'te yeniden tutuklanarak Moskova’ya geri getirildi. Sekiz ay hapis yattıktan sonra "devrime yaptığı hizmetler göz önüne alınarak” tekrar salıverildi.

 

Sultan Galiyev yoğun bir gözetim altında bulunduğu 1925-1928 yılları arasında büyük bir doktriner arayış ve örgüt çalışması içine girmiştir. Bu beş yıl içinde sömürgelerde devrim üzerine “yeni bir teori”nin temellerini atmış ve gizli bir “anti-Rus karşıdevrimci örgüt” meydana getirmişti. Bu çalışmaların tarih için önemli yanı, 1925-1928 yılları arasında millî duygularla ve İslam'ı her türlü dış etkenden korumak amacıyla komünizmle -bir şekilde-  işbirliği yapmış  müslüman ve çoğunlukla eski "cedid" olan kişilerin devrimi yön­lendirebilmekten umutsuzluğa düşerek sonradan "Sultangaliyevizm" adıyla anılacak bir ideolojiye bağlanmış olmalarıdır. Bu ideoloji 1956'ya kadar ve hatta daha sonraları Moskova'nın merkeziyetçiliğine karşı tüm müslüman direnişin doktriner silahı olmuştur.

 

Bir Doktrin Olarak Sultangaliyevizm : Sultan Galiyev'in doktrinini, 1923 sonbaharından itibaren hazırlanarak 1923-1928 arasında bilinmeyen bir tarihte Tatar dilinde kağıda dökülen “Türk halklarının sosyopolitik, ekonomik ve kültürel temel gelişmeleri üzerine düşünceler” adlı programdan ziyade, Sultangaliyevistlerin strateji­leri ortaya koymaktadır. Sultangaliyevistler, Rusya'da Rusbirlikçi yeni bir komünist yönetici sınıfın işbaşında olduğunu haber veriyorlardı. Bu yeni sınıf komünist partisini Ruslardan kurulu ve Rusların egemen olduğu bir parti haline getireceklerdi ve parti bir Pan-Rus Partisi olacaktı.

 

Millî cumhuriyetlerin kuruluşuna düşman bazı Rus yöneticilerin  azınlıklara karşı tutumunu ve R(b)KP'nin bu şovenizme karşı çıkmayı reddeden durumunu bahane eden Sultangaliyevistler artık herşeyde "saf Rus emperyalizmi"nin izlerini görüyorlardı.

 

Parti 'kızıl emperyalistlerin genelkurmayı' müslüman emekçi­lerin düşmanıydı. Bu parti tek ve bölünmez Rusya'yı yaratabilmek için Türk-Müslüman halkları kendince çeşitli "ulusal" gruplara ayırıyor ve böylece onların politik, kültürel ve ekonomik gelişmelerini engelliyordu. Sultan Galiyev "Sömürgeler Enternasyonali" planını hazırlarken herşeyden önce kendi soydaşlarını, Rusya müslümanlarını düşünüyordu.

 

Bunun ilk aşaması Rusya'da büyük bir ‘Milli Türk Devleti’ kurulmasıydı: "Turan Cumhuriyeti".  Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne ve kapitalist güçlere karşı bağımsız, egemen bir devlet şeklinde örgütlenecek olan "Turan" devlet kapitalizmi üzerine kurulu federatif, demokratik, halkçı ve sosyalist bir cumhuriyet olacaktı. Bu cumhuriyetin içinde tüm iktidar başta Tatarlar olmak üzere Müslümanların ellerinde bulunacaktı.

 

“Turan Teorisi”ni şekillendirmekle yetinmeyen Sultan Galiyev, Doğu Sosyalist Partisi'nin çekirdeği olarak düşündüğü gizli bir örgüt kurarak Turan Devleti'nin doğuşuna hazırlanıyordu. Sultangaliyevci örgüt, O’nun 1928’deki ikinci tutuklanmasından sonra da gizli kalabilmeyi başardı. Üstelik 1929'da davası devam ederken arkadaşları onu "ordusuz bir general" olarak göstererek önemini ve gücünü küçültmeğe çalışmışlardı.

 

Sultangaliyevci -gizli- parti örgütleri Kırım, Moskova ve Kazan'da zaman zaman bölge konferansları düzenliyorlardı. 1929'da Kırım'da yapılacak  gizli kongre Sultan Galiyev'in tutuklanması yüzünden gerçekle­şemeyecekti. Bilhassa Tataristan ve Başkurdistan'da çok güçlü olan Sultangaliyevci bölge örgütleri, Azerbaycan,Türkistan ve Kuzey Kafkasya'da da mevcuttu. Örgütün Türkistan'daki 'Basmacılar' ile Sovyet iktidarına karşı açıkça savaşa girişebilmek için bir blok oluşturmağa çalıştığı ve onlarla devamlı haberleşerek mesajlar gönderdiği de ileri sürülmüştür.

 

Sultangaliyevci örgüt, Millî Türk cumhuriyetleriyle Moskova arasındaki bağı koparabilmek için yoğun bir Rus düşmanı propaganda kampanyasına girişmiş bulunuyordu. Sultangaliyevistler bir süre Taşkend yakınlarındaki bir köyde basılan ve Müslüman cumhuriyetler hatta Moskova'da geniş çapta dağıtılan bir gazete çıkarmışlar ve komünistlere göre “yıkıcı bir edebiyat” geliştirmişlerdi.

 

1929 ilkbaharında Kazan Üniversite öğrencilerine dağıtılan bir "çağrı"da şu cümleler göze çarpıyordu: "Birbuçuk milyondan az nüfusa sahip küçük Belçika halkı kendi bağımsız devletine sahiptir. Daha 11 yıl öncesine kadar Rus boyunduruğu altında yaşayan Polonyalılar, Letonlar, Estonlar ve Finlandiyalılar şimdi ülkelerinin sahibi olmuşlar ve dünyaya örnek olacak rejimler kurmuşlardır. Onları kendinize örnek alınız. Gücümüz birliğimizdedir. ' Proleterya' ya da 'Sınıflar Savaşı' gibi sözcüklerin büyüsüne kapılmayın. Bu sözcükler sadece Rus Bolşeviklerinin çıkarlarına hizmet eder…”

 

1926'dan sonra önceleri sağ ve sol olmak üzere iki fraksiyona ayrılmış olan Tatar komünistleri Rus yoldaşları(!)na karşı artık tek bir “milliyetçi cephe”de toplanıyorlardı. Tatar komünist yöneticilerinin  biraraya gelmelerini izleyen 1927 baharında 10 Tatar halk komiserinin grevi ve Rusları “Tataristan'ın millî çıkarlarına aykırı, emperyalist bir siyaset” gütmekle suçlama girişimi, doğrudan Sultangaliyevist merkezle bağ­lantılı bulunuyordu. Bu yüzden Sultan Galiyev Kasım 1928'de yeniden tutuklandı.

 

Sultan Galiyev, 1929'da Moskova'da yargılanarak 49 yaşında 10 yıl cebren çalışma cezasına çarptırıldı ve cezasını çekmek üzere kuzeydeki toplam kamplarından birisine gönderildi. Sultan Galiyev 1939'da salıverildi, ama Kazan'da ve öteki cumhuriyet merkezlerinde oturması yasaktı. Bu nedenle Kuybişev'e yerleştiğini bildiğimiz Galiyev’in izini  1940’dan sonra  kaybediyoruz.

 

“Sultangaliyevizm” konusu, Ruslar açısından  Sultan Galiyev’in susturulması ile çözümlenemedi. Sultan Galiyev'in fikirleri, milliyetçi tavır ile eş anlamlı olduğu için , etkileri derin ve sürekli oldu. Merkezdeki Rus yöneticiler sonunda az-çok Sultangaliyevizm’den esinlendiği belirlenen çeşitli “sapma”lara karşı sürekli bir kampanya açmak durumunda kaldılar. “Temizlik” Tataristan ve Kırım'da başladı, Başkurdistan'a yayıldı; Azerbaycan ve Türkistan'a vardı.

 

İlk kurbanlar olan mahalli komünist yöneticiler, Sultan Galiyev'in yönetiminde yasadışı, karşıdevrimci, antisovyet, antikomünist ve önemli olarak anti-Rus bir örgüt kurmakla suçlanıyorlardı. Komünist yöneticilerinin bu şekilde mahkum edilmelerini Sultangaliyevciliğe karşı çok daha sert ve sistemli bir saldırı izledi:1929 Kasım'ında milliyetçiliğin önemli merkezlerinden Tataroloji Derneği -1930 ilkbaharında Kazan Doğu Pedagoji Enstitüsü, 1950 sonbaharında milliyetçi yazar­ları bir araya getiren Cidigân (=Büyük Ayı) örgütü kapatıldı. Cidigân üyesi milliyetçi yazarların Tatar halkının manevi ve kültürel özgünlüğünü yücelterek SSCB'nin tüm Müslüman halklarının bir araya gelmesini istedikleri, tek bir "Müslüman imparatorluğu" kurulmasına çalıştıkları iddia edildi.

 

1933'e gelindiğinde örgütlü Sultangaliyevizm'in varlığı artık sona ermişti.  Ancak Sultangaliyevizm ideolojisi özellikle gençlik kesimiyle, ilim ve edebiyat çevrelerinde henüz etkilerini koruyordu. Tatar ve Başkurd milliyetçi aydınlarının temizlenmesi 1939'a kadar sürmüştür.

 

Böylece Müslümanların kültürel ya da siyasal bağımsızlıklarını doğrudan ya da dolaylı yoldan savunmuş; herkes bu kampanyadan zarar görecek, Tatar dilini Ruslaştıracağı gerekçesiyle Latin alfabesine karşı çıkmış dil bilginleri, eserleri millî duygu ve fikirlerden esinlenmiş bütün yazarlar kısa bir sürede, kayıplara karışacaktı.

 

 

 

"Sultangaliyevizm'den Bugüne Ulaşanlar”

 

Bir edebi dil ve ortak bir kültür çevresinde yeryüzünün bütün Türk toplumlarını tek bir devlet bünyesinde birleştirmeyi amaçlayan ve gerçekleşmesinin neredeyse imkansız olduğu  20. yüzyılda yaşanan gelişmelerle anlaşılan "Pantürkizm" ülküsü bugün bile,  olsa olsa  bir "ütopya"dır.

 

l917'de Rusya Müslümanları arasında sadece Kazan Tatarları, Bakü Tatarları ve bir ölçüde Kırım Tatarları ile Kazaklar "çağdaş" bir aydın sınıfına ve dolayısıyla gerçek millî duygulara sahip bulunuyorlardı. Henüz feodal ilişkilerin hakim olduğu diğer Müslüman topluluklar,  kabile veya aşiret dönemini aşamamışlardı. Bugün ise eski Sovyetler Birliği'nin tüm Müslüman-Türk halkları  ya "ulus" olarak sağlamlaşmışlar ya da "uluslaşma" yolunda sağlam, sarsılmaz bir millî şuur oluşturmuşlardır. Tüm Türkistan halkları, milli geçmişlerini yüceltmekte , tarihi kahramanlarına sahip çıkmaktadırlar.

 

l917'den bu yana gerçekleştirilen millî gelişim, daha önce geleneksel biçimde yetişmiş ufak bir aydınlar grubuna sahip olan halkları bir anda ileriye götürmüş; hızlı bir kültürel gelişmeye yol açmıştır.

 

Bugün tüm Müslüman halkların, özel­likle Türkistan ve Kafkasya'lıların kendi üniversite kadroları,yöneticileri ve siyasetçileri vardır. Orta Asya’daki Müslümanların siyasi özerklikleri artık bağımsız ülkeler olarak ifadesini bulmuştur. Sultangaliyevizm’in öteki temeli olan kültürel özerklik yolunda da tartışılmaz bir şekilde önemli bir ilerleme kaydedilmiştir.

 

Bugünkü Türkistan cumhuriyetleri ve Tataristan  aydınları Sultan Galiyev gibi hatta ondan da ileriye giderek  sadece şekilde değil, içerikte de  millî bir kültürün peşindedir. İslam dinine karşı saygılı davranmaya çalışarak onu geleneksel bir "millî değer" olarak görmektedirler, bu değer içine doğdukları proleter kültürle bağdaşmasa bile...

 

Sultan Galiyev tecrübesi şunu göstermiştir ki köklü bir milli miras bir süre gözlerden kaçırılabilir ; ancak ebediyen asla…

 

Hayati Bice*

 

 

1. Bu incelememizde temel kaynak olarak Hürriyet Yayınları Tarih Dizisi'nin 20.  kitabı olan  Sovyetler Birliği'ndeki Milliyetler Meselesi'nin ünlü uzmanları   Alexandre Bennigsen ve Chantal Quelquejay'in imzasını taşıyan “Sultan Galiyev ve Sovyet Müslümanları” adlı eserlerinden yararlanılmıştır. Bu önemli araştırma eseri Nezih UZEL'in tercümesiyle ilk baskısını Haziran 1981'de  yaptı. 256 sahifelik bu kitap, küçük sayılması gereken hacmi içerisinde çok yoğun bir bilgi aktarımı yapmaktadır; bunu ayrıntılı olarak düzen­lenmiş 490 dipnotunun varlığı  bile göstermektedir.

 

2. İncelememiz esnasında Sultan Galiyev hakkındaki en ciddi biyografik eser olan  Renad Muhammedi imzalı ve Türkiye Türkçesi’ne Mustafa Öner tarafından  çevrilen “Sırat Köprüsü” adlı  Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayını da  temel kaynaklardan birisi olarak kullanılmıştır. (Yayın yılı ve yeri : 1993-İstanbul, 445 sahife ) Bkz.  http://www.turan.org/yayinlar/kitap/90.HTM

 

(*) RTÜK,Uzman Dr., Araştırmacı-Yazar.


 

Hayati Bice


1959 yılında Tokat'ta dünyaya geldi. Aslen Kafkasya Karaçay Türklerindendir. İlk ve orta  öğrenimini Tokat’ta tamamladı. 1976’da Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde  başladığı yüksek öğretimini 1982 yılında tamamladı. Aynı fakültenin Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'nde 1985 yılında başladığı uzmanlık eğitimini “Yenidoğanlardaki Kongenital İnfeksiyonlar” konulu tezi ile tamamlayarak 1989 yılında  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı oldu. Uzman doktor olarak Yalova Devlet Hastanesi'nde Uzman Hekim olarak bir süre çalıştı. 1994-1995 öğretim yılında Uluslararası Hoca Ahmed Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi'nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. 2002 yılında T.C. Başbakanlık Türk Dünyası’ndan Sorumlu Devlet Bakanlığı’nda “Bakan Danışmanı” olarak görev aldı. Halen Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı olarak T.C.  Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nda Sözleşmeli Hekim olarak görevine devam etmektedir.

 

Tıp alanında ve sosyal konularda birçok araştırması Dr. Hayati Bice [ya da Oğuz Karaçay]   imzalarıyla  çeşitli bilim ve kültür dergileri ile gazetelerde yayınlanmıştır. Eserleri ve makaleleri uluslararası literatürde referans kaynağı olmuş;  akademik çalışmalara konu edilmiştir.

 

1990 yılında Ankara'da yayına başlayan ve iki cildi yayınlanan Türk Yurtları adlı derginin yayın yönetimini de üstlenmiştir.

 

Yayınlanan kitapları tıp alanındaki "Antimikrobial Tedavi Rehberi",”Annenin Rehberi” [TDV yayını-3.baskı 2000] ; sosyal alanda " "Kafkasya'dan Anadolu'ya Göçler" [TDV yayını-1.baskı 1989], "Türk Yurtlarında İmanımızın İşaret Taşları", "Hoca Ahmed Yesevi Türbesi"[Kültür Bakanlığı yayını,2.Baskı Türk Exim-Bank] ve son olarak Türkiye Diyanet Vakfı (TDV)Yayınları arasında basılan ve Hoca Ahmed Yesevi'ye ait şiirlerin bugünkü Türkçe'ye aktarılmasıyla oluşan "Divan-ı Hikmet" (3.baskı-2001] adlı eserlerdir.

 

Ayrıca 3 ayrı kitabı baskı aşamasındadır.

 

Türk lehçelerinin tamamı ile İngilizce bilir.

 

Evli ve üç çocuk babasıdır.


Dünyada Neler Oluyor



Özbekistan


Ülkeye kısa sürede kendi ayakları üzerinde doğrulma şansı veren bir husus da ülkede yetişmiş kalifiye bir aydın kadronun hemen her alanda yeterli düzeyde oluşudur. Sovyet döneminde Türk cumhuriyetleri arasında İslami eğitim verilen birkaç kuruluşun tamamının bu bölgede oluşu da Özbekistan'a diğer Türkistan cumhuriyetleri ve Sovyet sistemindeki müslüman topluluklar  nezdinde ayrı bir yer kazandırmıştı.


Etkileşim Yönetimi


 


İslamofobi


Batılılar, bugün fundamentalist (radikal) İslamcı gibi yaftalarla mahkum ettikleri pek çok İslâmî hareketi, oluşumu ve söylemi karalama yoluna başvuruyorlar. Gerçek yüzlerinin ortaya çıkmasına bu şekilde engel olacaklarını düşünüyorlar. İslam ülkelerini, müslümanları adeta İslam ile korkutuyorlar.


Arayış



Kafkasya


Kafkasya'nın insan coğrafyası da en az tabii coğrafyası kadar karmaşık bir yapı arz etmektedir. Bölge dünyanın bilinen en eski sürekli yerleşim yerlerinden birisi olarak tanınmakta, beyaz ırkın ilk kez ortaya çıktığı bölge olarak kabul edilmektedir.