Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

23 Eylül 2006

Mirze Elekber Sabir

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türk Dünyası

 


Havanda Su Dövme Kurultayının Ardından


-Hanifi Altaş-


2000 Yılının Nisan ayında yapılan 8. Türk Kurultayının ardından Yeni Hayat Dergisi'inde aşağıdaki yazıyı yazmışdım. Görüyorum ki aradan geçen zaman içinde değişen birşey olmamış.

 

Hanifi Altaş

Türkiye kendi gücü ve imkanları çerçevesinde çok rahatlıkla aşabileceği sorunları bile göğüslemekte zorlanıyor. Bunun sebeplerini kavramak için başvurulacak en doğru yöntem, yükseliş ve çöküş dönemlerinde devletlerin yönetimine egemen olan anlayışları karşılaştırmaktır.  Sözgelimi, Bizans'ın çöküşünün çok çeşitli nedenleri bulunabilir; ancak, çöküşün belirtilerinden birinin, çöküş döneminde bol sayıda bayram kutlaması ve tören düzenlenmesi olduğunda hiç kuşku yoktur. Yükselme döneminin en görkemli hükümdarlarından biri olan Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinden dönüşü şerefine karşılama töreni düzenleyenler ise onun dönüş hızına  yetişememişlerdi; o, tören için tasarlanandan  bir gün önce İstanbul'a varmıştı bile. Çünkü o ve onun temsil ettiği anlayış, tören gününe yetişmeye göre değil, hedefe ulaşmaya göre şekillenmişti; gösteri  ve gösterişten önce eylem ön plana geçmişti. Ama aynı Osmanlı, çöküş dönemine girdikçe yani devlet battıkça tören ve törensellik artmış; devlet, törensel işleri için dışarıdan borç almağa girişip gırtlağına kadar borç batağına saplanmıştı. Boğaziçi'nin her  iki yakasını süsleyen yalılar, köşkler ve konaklar, devletin içerde Galata Bankerlerine, dışarıda ise yabancı bankalara yakasını kaptırmasının bedeli olarak dikilmiş birer ibret anıtıdırlar. Osmanlı'nın rütbelerini saraydaki hısım akrabanın kayırmasına borçlu hırsız paşaları* ile devşirme yöneticileri, devletin borca batık hazinesinden çalınan paralarla yaptırdıkları o konaklarda bir hilekar müflis ihtişamı içinde gününü gün ederlerken,  cephelerdeki askerlerimiz düşman kurşunundan önce açlıktan, bitten ve tifüsten kırılıyor; Anadolu'nun ortasında ise yine açlık ve kıtlık sebebiyle kitle halinde ölümler kol geziyordu.

Demek ki esas olan eyleme geçmektir; eylemin olmadığı yerde ise gösteri ve gösteriş yani  şamata ve kuru gürültü vardır. Bunun için de sık sık tören düzenleyip bayram kutlamak gereklidir. Atalar, "deliye her gün bayram" diye boşuna  söylememişlerdir.

İşte bu sebeplerle, ortada hiçbir somut eylem yokken, birtakım amaçsız toplantılar düzenleyerek bunları "Kurultay" gibi, görkemli, şatafatlı adlar altında sunup törensel boyutunu ısrarla öne çıkaranların tutum ve davranışları, bizim üzerimizde her zaman kuşku uyandırıcı bir etki bırakmıştır. "Kurultay", eski Türk devletlerinde hep var olagelmiş ve fakat işlevselliğini hiçbir zaman yitirmemiş bir "danışma ve karar" organıydı. Şimdikilerin adına "Türk Kurultayı" diyerek pek kötü bir biçimde taklide çalıştıkları o "yüksek düzeyli toplantılarda" demir iradeli ve çelik sinirli Türk Hakanlarının örs üzerinde demir dövdüklerini** biz bilmiyoruz; ama, bugünkülerin yaptığı gibi havanda su dövmedikleri muhakkaktı.
                                             ***
Başlığında "8. TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARI DOSTLUK, KARDEŞLİK VE İŞBİRLİĞİ  KURULTAYI SONUÇ BİLDİRİSİ" yazılı bir metin elimize ulaşıncaya kadar, bu konuda bir yazı kaleme almak düşüncesi doğrusu aklımızda yoktu. Ne var ki, bildiriyi okuyunca, üzerinde acı acı düşünmekten ve düşündüklerimizi yazıya geçirmekten kendimizi alamadık. Bu yıl sekizincisi 24-26 Mart tarihleri arasında Samsun'da gerçekleştirilen bu "Kurultay" neyin nesidir, niye toplanır, ne yapar, hangi amaca hizmet eder, isterseniz önce bunlara bir bakalım ve daha sonra bildiriye geçelim.

Her şeyden önce, başından beri törensel boyutu öne çıkarılarak resmi bir toplantı hüviyetiyle sunulan bu Kurultayın acaba gerçekten de resmi bir hüviyeti var mıdır? Adına ve bu Kurultaya her yıl Cumhurbaşkanının, Başbakanların, onların yardımcılarının katıldığına bakılırsa öyle gözükebilir; ama aslında hiç de öyle değildir. Cumhurbaşkanının sünnet düğünlerine de koşa koşa gittiği düşünülürse, onun varlığının bu toplantıya resmi hüviyet kazandırmaya yetmeyeceği açıktır. Öte yandan, Türk dünyasıyla doğrudan ve dolaylı olarak ilgili resmi devlet kurum ve kuruluşlarının bu toplantının düzenlenmesinde hiçbir payı bulunmamaktadır. Toplantıyı düzenleyen resmi bir devlet kuruluşu değil, kısa adı TÜDEV olan bir özel hukuk tüzel kişisi yani bir vakıftır. Kurultay için yapılacak giderler de, yine Devletin kesesinden, örtülü ödeneğinden karşılanır daha doğrusu bu özel vakfa her yıl yüklüce bir para verilir. Ne var ki, harcamaların da üstü örtülüdür; bu paraların ne kadarının toplantı için harcandığı ilgililerin bilgileri dahilinde olan bir konudur.

İkincisi, bu Kurultaylarda her yıl her defasında birtakım komisyonlar kurulur ve bu komisyonlarda bazı (tavsiye?!?) kararları alınır; fakat bu adı "karar" olan kararların kime tavsiye edildiği yahut bu kararları kimin, kimlerin veya hangi resmi kurum ve kuruluşların uygulayacak olduğu belli değildir. Çünkü bu Kurultayın gerçekte hiçbir resmi hüviyeti yoktur. Onun için de adındaki "...Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği" ibarelerinin yanına, "Dostluk"tan sonra "Ahbaplık, Yarenlik"*** gibi sözcükler eklenirse, Kurultayın tanımı ve işlevi çok daha gerçekçi bir biçimde ortaya konulmuş olur.

Bu son Kurultayla ilgili olarak dikkatimizi çeken bir başka gariplik de şudur: Başlığına bakınca Kurultay Sonuç Bildirisi olması gereken bu metin, yalnızca TÜDEV adındaki Vakfın genel sekreterinin imzasını taşımaktadır. Demek oluyor ki, Kurultayda sonuç bildirisinin altına imza koyacak bir kurul bile oluşturulamamıştır yahut da Kurultaya katılanlar sonuç bildirisine katılmamaktadırlar!  Katılsalar ne olur, katılmasalar ne olur da diyebilirsiniz, ama en azından usul ve şekil açısından bile bu, Kurultay adına hiç yakışmayan bir garabettir; bu toplantıların hiçbir somut sonuç vermediğinin de en açık göstergesidir. Bakınız biz bundan tam dört yıl önce, Yeni Hayat'ın 1996 yılı Ocak/Şubat sayısındaki başyazıda bu konuda neler söylemişiz:


"İlki çok görkemli bir şekilde toplanan Türk Kurultayı her yıl gitgide biraz daha sönükleşmeye, neredeyse zoraki, baştan savma ve sıradan bir toplantıya dönüşmeye başlamıştır. Bunun böyle olmasında, Türk dünyasının başbuğu gibi şatafatlı iddialarla kendilerini takdim ettikleri halde, işin sadece gösterişinde ve istismarında olan bazı gayrı resmi organizatör siyasetçilerin, Türk ülküsüne musallat olmuş ideal virüslerinin ve asli ideolojileri Osmanlıcılık ve ümmetçilik olduğu halde birdenbire Turancı kesiliveren naylon milliyetçilerin büyük rolü olmuştur. Fakat Türkiye devletine düşen görev de, herhalde böyle ciddi konuları bu türden siyaset ve ideoloji parazitlerine bırakmak değildir ve olmamalıdır. Türklüğün geleceğini ilgilendiren konular, el attıkları her meseleyi milletten tecrit edip marjinal hale getirmekten, ucuz ve basit bir siyasi meta ve malzeme olarak görüp içeride ve dışarıda, siyasi koz ve pazarlık unsuru olarak kullanmaktan başka hesabı ve düşüncesi bulunmayan birtakım siyasilerin ipoteğinden kurtarılmalıdır."

Ne yazık ki, aradan geçen  dört yıldan bu yana değişen hiçbir şey yoktur. Sonuç olarak bu Kurultay, Türkiye dışındaki Türk devlet ve topluluklarının sorunlarına somut çözümler arama, üretme ve geliştirme platformu değil, bir siyasi partinin,  tekeline aldığını varsaydığı bir düşünceyi kurutma ve çürütme yeridir. Bu tür içi boş törensellikleri kamuoyunda imaj parlatmak ve kendi yandaşlarını ham hayallerle avutmak için bir iç politika malzemesi biçiminde insafsızca sömürmekte ve kullanmaktadır.
 


Peki ama Türk devleti ne yapıyor? Türk devletinin Türk ülkelerine dönük bir programı var mı?

Görünen o ki, Türkiye'nin rolü, Amerika'nın ve AB'nin bu ülkeler için geliştirdiği politikalar ekseninde Türkiye'ye verilen rolleri oynamakla sınırlı kalmaktadır. Bakü-Ceyhan hattı olayında gözlendiği üzere, Türkiye zamanında milli politikalar üretemediği için başkalarının peşinden sürükleniyor;  sürüklendikçe zaman kaybediyor ve bu kaybedilen zamanda da Türkiye'nin aleyhine olan yeni seçenekler ortaya çıkıyor.

Türk cumhuriyetleriyle Türkiye arasındaki ekonomik ve siyasi işbirliğinin, kısacası Türk Birliğinin temelini oluşturması gereken enerji alanında yapılan bilinçli ve kasıtlı yanlışların en korkuncu ise adına Mavi Akım denilen projenin imzalanıp yürürlüğe konulmasıdır. Yağmur Atsız'ın "Mavi Cerahat"(1) diye adlandırdığı projenin, Türkiye'yi enerji konusunda Rusya'ya bağımlı kılması yetmiyormuş gibi, hem Türkiye'yi hem de Türkmenistan'ı Rusların ekonomik sömürüsü altına sokacak olması da cabası. Aşağıdaki satırları okuyunca, Yağmur Atsız'ın bu projeyi "Mavi Cerahat" diye adlandırmakta yerden göğe kadar haklı olduğunu teslim etmemek mümkün mü? ...

"Türkmenistan'dan doğal gaz alacağı ve bunun bir kısmını Avrupa'ya nakledeceği beklenen Türkiye... 1997 yılında, Mesut Yılmaz'ın Başbakanlığı döneminde Mavi Akım projesini imzalıyor. Türkmen gazı ikinci plana düşüyor. Mavi Akım projesi Rusya'dan gelecek gazı Karadeniz'in altından Samsun üzerinden Ankara'ya havale etmeyi öngörüyor. Ancak şimdiye dek ne hattın 3 milyar dolarlık kredisi sağlama bağlanmış, ne teknik olarak Karadeniz'in 2200 metre derinliğinden boru hattı geçip geçmeyeceği kesinleşmiş. Ruslar 2001 yılında boru hattını Samsun'a ulaştıracaklarını söylüyorlar. Ama henüz ortada çakılmış tek çivi yok. Ruslar henüz parmaklarını bile oynatmamışken.. Türkiye kalkıyor Samsun-Ankara hattı için şu parasız halinde 54 milyon dolarlık avans ödemesi yapıyor. Mesut Yılmaz'a yakın olduğu söylenen Haznedaroğlu - Öztaş ortaklığı mali açıdan ferahlatılıyor. Ruslar boru hattını Samsun'a getirmemişken bizimkilerin bu kadar acele davranması Türk dünyasında kuşku yaratıyor. Bizimkilerin gaz hattı diye başlattıkları bu boru hattını gelecekte Samsun-Ceyhan petrol boru hattına dönüştürecekleri söylentisi yayılıyor. Azerbaycan buradan ikircikleniyor. Türkmenistan, kendi gaz projesi rafa kalktığı için öfkeleniyor. Dış dünya gelişmeyi şaşkınlıkla izliyor... Çünkü Rus gazına yönelmek Türkiye'nin ve Batı'nın Asya politikasına aykırıdır. Türkiye'nin enerji güvenliğine de aykırıdır. Bu kadar aykırılığın sebebi nedir? Mesut Bey'in kimi hesapları.. Bu hesaplar ülke hesabı mıdır, aile hesabı mı? Tam bilinmiyor ama tahmin ediliyor... Siz de tahmin etmişsinizdir...(2)"

Üstelik de, Mesut Yılmaz Mavi Akım projesini Başbakan sıfatıyla imzalamadan üç yıl önce yaşanmış bulunan ve  bağımlılığın getireceği sonuçlar hakkında yeterince uyarıcı ve yol gösterici olan deneyler ortada iken bütün bunlar yapılabilmiştir. 12 Mart 1994 tarihli Milliyet gazetesinin birinci sayfası "Doğal Gaz Paniği" başlığı ile çıkmıştır ve sayfanın tamamı buna ilişkin haber başlıklarıyla kaplıdır:


"Rusya musluğu kapatınca doğal gaz akışı durdu. 84 fabrikanın doğal gazı kesildi, konutların üç günlük yakıtı kaldı. "

 

"Yarım milyon abone çaresiz."

 

"Gece Yarısı Alarmı"
 

"Ukrayna yoluyla Türkiye'ye gelen doğal gazın kesilmesi, hem sanayide hem evlerinde doğal gaz kullanan yurttaşlar arasında paniğe yol açtı."


"Sanayide Kriz"


"BOTAŞ önce gaz seviyesinin düştüğünü, sonra da tamamen kesildiğini bildirerek önlem alınmasını istedi. Kesinti dün sabahtan itibaren krize dönüştü. İGDAŞ akşama kadar 84 sanayi kuruluşunun gazını kesti."

 

Bu kadarı bile, Mavi Akım projesini hazırlayıp imzalayanların yaptıklarını hangi sıfatla nitelendirmek gerektiğini göstermeğe yetmez mi? Tesadüfe bakın ki, yine aynı gazetenin aynı sayısında,"Türk Dışişleri Bakanlığı Rus yayılmacılığı konusunda ABD'yi uyardı" başlıklı bir başka haber daha yer almaktadır!

Özel sektörün yaptıklarına gelince, başında halen Amerika'da kaçak olarak yaşayan bir emekli seyyar vaizin bulunduğu cemaat, arkasına ABD'nin gücünü ve desteğini de alarak, Türk ülkelerinin bir çoğunda, mafya tipi örgütlenmeler oluşturup ya kendilerine mensup işadamlarından başkalarına o ülkelerde ticaret ve yatırım imkanı tanımamakta ya da bu imkan karşılığında cemaate yardım adı altında belirli bir yüzdeyi komisyon (haraç) olarak almaktadır. Bu cemaat Türk ülkelerinde açtığı ve Amerikan İngilizcesiyle eğitim yapılan okullarında ise gelecekte bu ülkeleri Amerikan çıkarları doğrultusunda yönetecek ve yönlendirecek kadroları yetiştirmekle meşguldür.

Peki, bütün bu alanlarda projeler geliştirip Türk Birliğine giden yolları döşemekle görevli olan Türk devleti ne yapıyor? Göstermelik Kurultaylar için bugüne kadar trilyonlarca parayı özel bir vakfa ve o vakfın bağlı olduğu mahfillere sus payı olarak cömertçe akıtan Türk devleti ne yapıyor? Bu özel vakfa bu derece cömert davranan Türk devleti, aynı cömertliği Türk Cumhuriyetlerinden Türkiye'ye öğrenim için gönderilen Türk çocuklarına da gösterebildi mi? Ne gezer! Türkiye'ye bin bir ümitle gelen bu Türk çocuklarına danışma (enformasyon) hizmeti bile verilmedi. İş o hale geldi ki, aldıkları ( ve bazen de alamadıkları) devlet bursuyla karınlarını doyuramayıp aç kalan Türk öğrencilerinin dramı günlük gazetelere haber olarak taşındı ve basındaki Türklük düşmanlarının eline malzeme oldu. Böylelikle de Türk milletinin bu konudaki geleceğe dönük beklentileri en alt seviyeye indirildi; ümitleri söndürüldü.

Oysa ki, kendi ülkelerine dışardan öğrenci kabul eden hiçbir ülkede, bu öğrenciler başı boş bırakılmazlar. O ülkelerin kendi istihbarat servislerine adam devşirmelerini bir yana bırakalım ama, en azından bu gibiler o ülkenin çıkarlarına dönük olarak şekillendirilir; o ülkeye sempati besleyecek biçimde yetiştirilip eğitilirler.

Türkiye'de ise dışardan gelen Türk öğrenciler başı boş bırakılıp kendi kaderlerine terk edilmekle de kalmadılar; çaresizlikten ötürü ya devlet ve cumhuriyet düşmanı tarikat veya cemaatlerden birinin ağına düştüler yahut kaderlerine ve Türkiye'ye küsüp geldikleri ülkelere büyük bir hayal kırıklığı içinde geri döndüler. Müslüman olmayan Türk topluluklarına mensup olan öğrenci çocuklardan,  kaldıkları yurtlarda İslam hukukuna göre zorla "haraç ve cizye"vergisi toplamak isteyen milliyetçi-mukaddesatçı, Türk-İslam sentezcisi ülkücü (?!?) zorbaların yaptıklarını da yine biz yazmıştık(3).

Kültür alanından da bir örnek vererek bu bahsi kapayalım. Sözgelimi biz, Sovyetler dağıldıktan sonra, bütün Türk dünyasını kucaklayan bir müzik çığırı açılmasını beklerken ve bizim gibi insanlar buna susamışken, ne oldu? Sanki görünmez bir el, bu alanı  batıdan tavernalarda tabak kırma edepsizliğine dayalı Rum şamatacılığı  ile "Cuguli"de timsalini bulan çingene arsızlığının, doğudan ise İMÇ'yi ablukaya almış eroin zengini Kürt patronların fabrikasyon olarak imal ettikleri her boydan "İbo"ların işgaline uğrattı. Yeşilçam'ı zaten çoktan bitirmişlerdi.  Beyaz camın en muhafazakar (!?) kanallarında bile "Çingen çaldı Kürt oynadı her akşam!" Çuval bıyıklı, yayvan ağızlı ozan taslaklarının tasnif dışı dıngırtı ve böğürtülerini müzik zannederek dinleyen kasaba ideolojisinin kaba saba tosuncuklarını yetiştirip bu kültür düzeyinde tutmayı başaranlar için bütün bunlar dert değildir tabii ki!

Oysa ki, Atatürk'ün daha Sovyetler dağılmadan tam elli yedi yıl önce söylediklerini biliyorduk. "Bilmesi gerekenler" de biliyordu. Türk devletinin ilgili birimleri acaba o sözlerin gereğini yerine getirmek için ne yapmışlardı? Hadi diyelim ki, Sovyetler ayaktayken bunlar yapılamadı. Ya Sovyetler dağıldıktan sonra yapılmayanlar ve yapılamayanlar? Bunlara ne diyeceğiz? Yarın tarih ve gelecek Türk nesilleri önünde, bugün "adı milliyetçi" olanların bu konuda söyleyebilecekleri hiçbir sözleri olmayacaktır. Bizim ise elimizde yapabilme gücü ve iktidarı yoktur ve biz bu acı ve utancımızı itiraf ederek kayda geçirmekten başka ne yazık ki fazla bir şey yapamıyoruz.(4).

Ama dış politikasını, batıda Arnavut-Boşnak lobisinin etkisi ve çabalarıyla, Almanya'nın himayesine bırakılmış bir Bosnak-Hırvat Birliği ile Arnavutların Kosova'dan Türkleri de silip süpürecek olması pahasına gerçekleşecek Büyük Arnavutluk ülküsünün faturasını ödemeye; güneyde Büyük İsrail, güneydoğuda Büyük veya Birleşik Kürdistan projelerinin önünü açmaya; doğuda ise Birleşik Kafkasya eksenine göre belirleyen bir Türkiye'de; geçen on yıllık  süre içinde, gerçekleştirilmesi söz konusu olan Türk Birliği değil de, Türklerin bulunmadığı bir Kafkasya Birliği projesi olsaydı ve içimizdeki Mesut Ermeniler, Mutantan Gürcüler ve Muktedir Çerkezler bu amaçla bir araya gelselerdi, böyle bir birliği Türkiye'nin gücünü kullanarak gerçekleştirmelerine hiç kimse engel olamazdı. Bunun için de, Dışişleri Bakanlığı koltuğunda, önceki örneklerde payı bulunan Hikmet Çetin gibi bir Kürt ve İsmail Cem gibi bir Yahudi dönmesine mümasil bir Mesut Ermeni, bir Mutantan Gürcü yahut bir Muktedir Çerkez bulunması da gerekmezdi. Kim olursa olsun sonuç değişmezdi. Fakat şimdiye kadar kendi aralarında anlaşamadıkları için böyle bir proje de yürürlüğe girmedi. İçimizdeki örgütlü azınlıkların çıkarları (hangisi baskın gelirse) doğrultusunda yeniden Osmanlıcılık politikalarına dönüş yapan ve yönetim yapısı bakımından da fiilen bir Osmanlı Cumhuriyeti olan Türkiye'nin haricen görünen "manzara-i umumiyesi" işte budur!
 


Vaziyet ve manzara-i umumiye bu iken, Türkleri avutmak ve uyutmak için toplanan bu kurultayların sekizincisinin sonuç bildirisinde bakınız nelerle övünülmekte, neler tavsiye edilmekte veya  düşünülmekte imiş: "1. Kurultay kararlarının uygulanmaya konulması yönünden, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 155/2. Maddesinin değiştirilerek, uluslararası tahkim yolunun açılması ve Türk dünyası tahkim kurulunun oluşturulmasına yol açan değişikliğin yapılmasında çok değerli katkıları bulunan Başbakan Yardımcısı Sn. Dr. Devlet Bahçeli'ye şükranlarımızın ifade edilmesine karar verilmiştir."


Doğrusu bravo! Bu kadar açık bir teşekkürü, ne ABD, ne AB, ne IMF, ne Dünya Bankası, ne de Çok Uluslu Şirketlerin (ÇUŞ) temsilcileri ifade edebilmişlerdi. Kurultay kararlarının uygulanması ile uluslararası tahkim yolunun açılması arasında ne tür bir ilginin var olduğunu ise anlayamadık, anlamamız da mümkün değildir. Çünkü bizim bu konudaki tutumumuz bellidir; Yeni Hayat'ın1999 yılı Mart sayısında çıkan, "Hırsızlığı 'Tahkim' Etmek" ve 1999/Ağustos sayımızda yer alan "Sömürüyü 'Tahkim' Etmek" başlıklı yazılarımızda biz, adli kapitülasyon olarak nitelendirdiğimiz uluslararası tahkim mekanizmasının, nasıl içerdekiler bakımından  hırsızlığın, dışarıdakiler bakımından  ise emperyalist sömürünün hukuksal kılıfı olduğunu ortaya koymuştuk.(5).

Sözüm ona Kurultay düzenleyenler,  güya akıllarınca uluslararası tahkimi aklamak ve akla uygun hale getirmek için bir de "Türk Dünyası tahkim kurulu" icad ve ihdas etmişler imiş!?!... "Türk-İslam" alemine hayırlı ve de uğurlu olsun!  Gelecek Kurultaya kadar bu tahkim kurulunun  çözmesini  bekledikleri hukuki ihtilafların bir listesini istiyoruz. Kendileri namına iftihar listesine geçireceğiz de!

Bildirinin ikinci maddesi ise aynen şöyledir:

 

"2. VI. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı Toplum Yönetimi ve Hukuk Komisyonu sonuç raporunun "Türk Hukuk Kurultayı" toplanmasına ilişkin kararının Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamlarınca uygun görülerek, ilgili kurum ve kuruluşlara gerekli izin ve müsaadelerin verildiği 23.06.1999 tarih ve ..... yazılarından anlaşılmıştır. Sayın Cumhurbaşkanımız "Türk Hukuk Kurultayı" düşüncesini memnuniyetle karşıladıklarını  ve açılışını bizzat kendilerinin yapacaklarını ifade buyurmuşlardır. İşaret etmek gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığının bu kararı Türk Devletleri Kurultaylarında alınan kararların icrasına ilişkin müşahhas bir örnektir."

Müşahhas (somut) örnek bu olduktan sonra, pes doğrusu! Yani tam iki yıl önce "Türk Hukuk Kurultayı" toplanmasına karar verilmiş imiş. Bundan bir yıl sonra, bu Kurultayın toplanmasına ilişkin kararın Cumhurbaşkanı Makamlarınca uygun görülerek, ilgili kurum ve kuruluşlara ( bunlar hangi kurum ve kuruluşlar acaba?!?) gerekli izin ve müsaadenin verildiği 2000 yılı Mart ayında anlaşılmış imiş.

Fakat bu talihsiz bildiri kaleme alındıktan sonra anlaşılan bir konu daha var ki, o da, ilgilisinin  açılışı Cumhurbaşkanı sıfatıyla hiçbir zaman yapamayacak olduğudur."Yazı beklemek ve yonca biçmek" hayali de böylece suya düşmüştür. İşte alınan kararların icrasına ilişkin müşahhas örneğin meçhul akıbeti! Yazık!


Bildiride yer alan sonraki maddelerde de, birçok konuda yapılması gereken işlerin "yapılması gerektiğinin tekrar dile getirilmiş" olduğu görülüyor. Özet olarak, bildiride yer alan 23 maddenin 4 maddesinde herkesin bildiği şeyler tekrar "vurgulanmış",  geri kalan maddelerde de "... dile getirilmiş"(dilden başka ne var ki!), "...görüşünde birleşilmiş" (bildirinin sonundaki tek imza da tekliğin, birliğin ve bütünlüğün işareti zaten!), "...görüşü ifade edilmiş", "dileğinin tekrarlanması kararlaştırılmış", "dikkatlerinin çekilmesi lüzumu belirtilmiş", " uluslar arası kuruluşların harekete geçirilmesi benimsenmiş", "gerçekleştirilmelidir" şeklindeki ibarelerle biten cümlelere yer verilmiştir. Bu ibareler dahi yapılanın gerçekte bir hiç olduğunun en açık kanıtlarıdır. Öyle bir madde de var ki, içinde yer alan ve "tarihe altın harflerle yazılmak"tan dem vurulan övgüler, övülen kişiyi dahi rencide edecek biçimdedir.

Bu bildiriyi kaleme alanların Türk dünyasından da doğru dürüst haberdar oldukları kuşkuludur. 19. Madde metninden sanki İran Türkleri yalnızca Güney Azerbaycan'da yaşayanlardan ibaretmiş gibi bir anlam çıkmaktadır.

İşin can sıkıcı yanı, Kurultay'ın sonuç bildirisinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden değil de, Kuzey Kıbrıs Türk Toplumu'ndan söz edilmekte oluşudur. Kurultay'ın  basına yansıyan ve akıllarda kalan yanı da işte bu olumsuz yönüdür. Şimdi birileri kalkıp şunları sormayacak mı? Madem ki Türk Kurultay'ında KKTC'nin varlığını kabul ettiremeyecektiniz, o halde bu Kurultay niye yapılıyor? Bunu kabul etmeyecek kişileri niçin çağırıyorsunuz? Yine de böyle kişileri çağırmak ve bu kurultayı yapmak zarureti var idiyse, bari bu konuyu bu ifadelerle bildiriye almasaydınız, olmaz mıydı? Yunanlılar ve Rumlar ile onların içimizdeki beşinci koluna malzeme verdiğinizin farkında mısınız?

Fakat bu bildirinin  asıl can alıcı yanı, 22. Maddede " Çeçenistan'daki savaşı durdurmayı bir görev olarak üstlenenler" tarafından, 23. ve son maddede, "Bütün bu faaliyetlerin amacının Pan-Türkizm ve Pan-Turanizm olmadığının..." "vurgulanmış" olmasıdır.

Pan-Türkizm, Pan-Turanizm kim, siz kim beyler? Madem ki, Pan-Türkist olmadığınız söylüyorsunuz, o zaman niye bu Kurultayı bu adla topluyorsunuz? Niye birilerine "Türk Dünyasının Başbuğu" gibi şatafatlı unvanlar verip Kurultaya katılanlara ve dünya aleme böyle takdim ediyorsunuz? Bu  halinizle zaten kimsenin sizden Pan-Türkizm beklediği de, bekleyeceği de yok ya! En iyisi siz şu göstermelik Kurultayları, Pan-Türkizm yapmayı, yapmamayı,  Çeçenistan'da savaşı durdurmayı bir yana bırakın da, durdurabiliyorsanız önce şu Mavi Cerahat projesini durdurun.

Bir zamanlar Moskova'ya bağlı olmayı en büyük ihanet olarak gören sizler, Türklüğün geleceğini Moskova'ya ipotek eden ihanete ve devlet hazinesini soymak için Türkiye ve Türkmenistan'ı Rus sömürüsü altına sokan hırsızlığa göz mü yumacaksınız?   Sizin gözünüzde ihanet, yalnızca solcular tarafından yapılınca mı ihanet sayılıyor? Moskovacı Solun elli yılda yapamadığını, sağcı bir iktidarın tek kalemde yapmış olduğunu hala görmüyor musunuz?

Yoksa, koalisyon ortaklığı, ihanete ve hırsızlığa da göz yummak, sonuç olarak hırsızlığa ve hainliğe de ortak olmak anlamına mı geliyor?
 

Hanifi Altaş

Nisan 2000


Notlar:


* Paşalık Osmanlı'da yalnızca askeri bir unvan değildi, sivil görevliler mesela valiler de paşa rütbesi alıyorlardı.


**Türk hakanlarının örs üzerinde demir dövmeleri, yalnızca Ergenekon'dan çıkış günü anısına yapılan ilkbahar bayramı dolayısıyladır. Kurultaylarda da bunu yaptıklarına ilişkin hiçbir kayıt yoktur. Ebülgazi Bahadır Han'ın "Şecere-i Türk" adlı eserinde söz ettiğine göre, "Ergenekon'dan çıktıkları gün Türklerce bayram sayıldı. O vakitten beri bu kurtuluş gününde bayram yaparlar. O gün bir demir parçasını ateşte kızdırırlar. Demir kıpkırmızı olunca önce Han, bir kıskaç ile demiri tutup örsün üstüne koyarak çekiçle döver. Handan sonra bütün beyler böyle yaparlar" ( Abdülkadir İnan, "Türklerde Demircilik Sanatı", Makaleler ve İncelemeler, II. Cilt, TTK. Basımevi, Ankara 1991, s.229 vd.)


***Kurultayı düzenleyenlerin  buraya kimlerin çağrılı olarak katılacağına ilişkin nesnel bir ölçütleri yoktur. Bir yıl çağırdıklarını, ertesi yıl çağırmamaları sıkça rastlanan bir durumdur. Bugüne kadar her bir Kurultaya kimleri çağırdıklarının ve komisyonlarda kimlerin görev almış olduklarının listesini açıklar iseler, bizim bu yargımızın isabeti ortaya çıkacaktır. Elde çağrı için nesnel bir ölçüt olmayınca da geriye bir tek ihtimal kalır: Dostlar, ahbaplar ve yarenler!..


(1) Yağmur Atsız, 15 Ekim 1999 günlü Milliyet; bu konuda ayrıntılı bir çalışma için bakınız: Kürşat Karacabey, "Bakü-Ceyhan ve Mavi Akım Projeleri Işığında Türkiye'nin Jeopolitiği", Yeni Hayat, 2000/Mart, 65. Sayı


(2) Melih Aşık, 20 ve 21 Ekim 1999 günlü Milliyet
 

(3) Yeni Hayat, 1996/Nisan, 16. Sayı, Niçin başlıklı başyazı
 

(4) Biz bu konuda nelerin yapılmaması gerektiğini yazdığımız gibi, nelerin yapılması gerektiğini de yazıyoruz. Bir örnek olmak üzere, bakınız: Yüksel Özgür, "Gecikmiş Olmakla Beraber Teşkiline İhtiyaç Duyulan bir Organizasyonla İlgili Düşünceler", Yeni Hayat, 1997/Kasım-Aralık, 37-38. Sayı; aynı yazı daha önce Harp Akademileri Bülteninde de yayımlanmıştır.


(5)Ayrıca bakınız; Hasan Gürbüz, "Mustafa Sagir'den Abdullah Öcalan'a Adli Kapitülasyonlar", Yeni Hayat
1999/ Mart, 53. Sayı

 


Not: Yeni Hayat dergisi 2000/Nisan sayısında yayımlanmıştır.



Kurt mu, Kangal mı Tartışması Üzerine: Türk Kültürü, Tarih bilimi ve Şarlatanlık!   -Hanifi Altaş-


Türköne’nin talihsizliğine bakar mısınız? Bizim Erzurum yöresinde “Tilki eşerken kurt çıkarmak!” diye bir deyim vardır. Bay Türköne de, Bozkurt’a çukur kazıp onun yerine Kangal destanı yazmaya kalkışırken, bir de ne görsün;  karşısına yine bir Bozkurt çıktı! Üstelik tam da Ergenekon destanının bir türevi olarak. Hem de o pek hayranı olduğu Kangal köpeklerinin en iyilerinin yetiştiği yerde! Demek yalnızca koca bir tarih değil, talih de Türköne’ye karşı….



Ulusalcılık, Siyasal Dincilik ve Totalitarizm -Hanifi Altaş-


Fetullah’ın “saman adamlarına*” çıkarttırdığı ve adı da samana benzeyen bir gazetede Türkçülüğe, Türklüğe ve Türklüğün sembollerine saldırarak öne çıkıp ün salmakla, kendine malum cemaat nezdinde mümtaz bir yer edindiği anlaşılan bir akademisyen, gördüğü tepkiler üzerine kendini savunmak ihtiyacı hissetmiş; "Türklerin Bozkurt diye bir sembolü olamaz" yönündeki görüşlerine gelen eleştirileri yanıtlamış. (Kaynak: http://www.haber10.com/haber/35699/) Hazret yanıtlarının son bölümünde de, kendisinden bekleneceği üzere yine Türk milliyetçiliğine saldırmış; aklınca ulusalcılığı mahkum etmiş ve tabii hizmet ettiği cemaata  yani Fetullahçılara övgüler dizerek yazısını noktalamış.



Koyun Sürüleri, Kurtlar ve Köpekler!  -Hanifi Altaş-


Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz üçüncü bir etken ise Türk insanını sürüleştirmekte tarikatlar ve cemaatlerin oynadığı rol ve gördüğü işlevdir. Bir müritler topluluğu demek olan tarikat bağlılarının gerçekte bir koyun sürüsündekilerden hiçbir farkları yoktur. Çünkü her ikisinde de, mensupların bağımsız davranma, düşünme ve karar alma yetenekleri, iradeleri ve kişilikleri silinmiştir. Onları yek diğerinden ayıran ancak ilk anda göze çarpan fiziksel özellikleridir: Boy, en, kilo, renk gibi…


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar