Alev Alatlı: İktidar arayan aydınlardan değilim
Haber 7.com Söyleşi 6 Şubat 2005 14:34
Romancı kimliği kadar sorgulayıcı; gelecek öngörüleri sunan ‘uyanık’ bir aydın olan Alev Alatlı ile Hüseyin Sorgun, Rusya ve Türkiye bağlamında toplumsal dönüşümleri, modernleşmeyi ve trajedileri konuştu. 1
Alev Alatlı’nın 4 ciltlik nehir romanı “Gogol’ün İzinde”nin ikinci cildi “Dünya Nöbeti” geçtiğimiz günlerde okuyucuyla buluştu.
“Rusya’da Türkiye tarihinin bir sonraki sahnesini izliyor gibiyim... Artık Rusya için söylenen hemen her şey bizim için de geçerli.” diyen Alatlı, Türkiye’yi anlamak için Rusya’yı iyi ‘okumak’ gerektiğini savunuyor ve Rus aydınların serüvenlerinin bize ayna tuttuğunu söylüyor. Türkiye’de kaynaklara ulaşamamaktan yakınan yazar, “Ne yazık ki hiçbir zaman bir Rus aydınının kendi ülkesini okuduğu gibi, Türkiye’yi okuyamayacağız biz.” diyor. Çünkü ona göre “Rus aydını ıssızın ortasında, belki kavruk bir akasyanın altında, bir başına nöbet tutan bir eri çağrıştırıyor.” “Şu farkla ki” diyor Alatlı, “Rus aydınının ıssızı gezegenin ta kendisi! İnsanlık, onu dünya nöbetine bırakmış, gitmiş yatmış sanki...” Tamamlandığında Türk romanında kendine özgü bir yere oturacak olan “Gogol’ün İzinde” serisinin ilk iki cildi, şimdiden geniş yankı uyandırdı. Romancı kimliği kadar sorgulayıcı; gelecek öngörüleri sunan ‘uyanık’ bir aydın olan Alev Alatlı ile ‘Dünya Nöbeti’ roma-nından hareketle aydın sorumluluğunu, Rusya ve Türkiye bağlamında toplumsal dönüşümleri, modernleşmeyi ve trajedileri konuştuk.
Günde kaç saat uyuyorsunuz?
Maksimum dört.
Entelektüel çerçevede düşündüğümüzde, kendi adınıza dünya nöbetinde olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Korkarım, öyle!
Peki, hangi aydın tavrının biçimlendirdiği bir nöbettesiniz?
Onu bilemiyorum. Bildiğim, kâinattaki kişisel koordinatlarımın güdümünde olduğum duygusundan hiç kurtulamamadığım. Fiziki koordinatlardan bahsediyorum. Ayağımı bastığım yer Beykoz’da dört desimetrekarelik bir toprak parçası, bu noktadan açılarak Beykoz, İstanbul, Türkiye, sonra kıtalar, okyanuslar, dünya, diğer gezegenler, takım yıldızlar, Samanyolu, öteki galaksiler. Demirkazık nerede, Orion ne tarafıma düşüyor, bilmezsem yaşayamam gibi bir duygu. Hal böyle olunca, siz küçülüyorsunuz, başta insanlar, tüm diğer canlılar büyüyor. Kendinizi ister istemez algılayabildiğiniz en uç noktaya kadar gözlemlerken buluyorsunuz. Böyle bir nöbet işte.
Bu algının içerisinde bir yanıyla kâhin bir Alev Alatlı öne çıkıyor mu?
Nöbetteyseniz meteorları görmezden gelemiyorsunuz. Ya da ozon tabakasındaki deliğe, kuruyan bir içdenizin yok ettiği doğaya, acıdan kırılan insanlara bigâne kalamıyorsunuz. Dahası, işaretleri okumaya, gidişatı kestirmeye başlıyorsunuz. Kehanet denebilir mi, bilemiyorum ama gidişatın sonuçlarına dair verileri bol bir tahmindir belki.
Peki, klasik aydının halkla ilişkisi biraz iktidara bulanmış durumda. Sizin halkla kurduğunuz ilişkide iktidar nerede duruyor?
Ben iktidar arayan aydınlardan değilim, hayır. İktidar beni korkutur, çünkü dünyaya dair olup da yüzde yüz doğru ya da yüzde yüz yanlış olduğu ispat edilmiş tek bir olgu olmadığını iyi bilirim. Hal böyle olunca, kendi kurgumun kurbanı olmaktan öte, aynı zaman dilimini paylaştığım insanlarımı kendi yanlışlarıma ortak etmekten korkarım. Ama bu elini ateşe uzatan çocuğa müdahale etmeyeceğim anlamına da gelmez. Gördüğünüz toplumsal realiteyi bir başka toplum üzerinden kurgulamak bir kaçış mıdır; değilse bir hayret olgusunun peşi sıra söze yer açma gayreti mi?
İkincisi. Nedeni de şu: bütün içtenliğimle söyleyebilirim ki, dünya nöbetine Rus entelijansiyası kadar adanmışlık, sadakat, özen ve özveriyle talip olan birilerine rastlamış değilim. Beşeri bilimleri, fen bilimleri, edebiyatı, ilâhiyatı, sanatı, müziği içeren devasa bir entelektüel birikimi haiz bu insanların onca çabalarına karşın nihai trajediyi önleyememiş olmaları bana acı veriyor. Serüvenlerinin bizim tecrübemizle çakıştığı en azından şimdilik söylenemez; ama ayna tuttuğu muhakkak. Masumiyete sığınmamışlar, kaçmamışlar ve öylesine şeffaflar ki, hayranlıkla karışık kıskançlık hatta korku veriyorlar; ama insan olarak özdeşleşiyorsunuz ve gururunuz okşanıyor. Öte yandan, itiraf etmeliyim ki, söylenecek ne kaldı gibisinden bir ruh haline girdiğim, kitapları at şuradan denize, sen de git intihar et noktasına gelebildiğim de olmuyor değil.
Sosyal gerçekliklerin doğurduğu sonuçlar düşünüldüğünde, Türkiye ya da Rusya okuması yapıyor olmamız, denklemin sonuçlarını değiştirebilecek bir etken midir?
Türkiye okuması yapamıyoruz ki, adam gibi kıyaslayabilelim. Türkiye’de kaynaklara ulaşamıyoruz, çünkü gerekli nitelikte Osmanlıca yok. Ne yazık ki, hiçbir zaman bir Rus aydınının kendi ülkesini okuduğu gibi, Türkiye’yi okuyamayacağız biz.
Bu da aslında daha derin bir trajedi değil mi?
Türkiye’yi muz cumhuriyetine indirgeyen bir trajedi. Oysa, Rusya’da benim gibi bir aceminin bile şansı var, çünkü, araştırılmış, kaydı tutulmuş bir toplum. Rusya’yı sadece kendi aydınları değil, yabancı aydınlar da yazmış. Hâlâ da yazıyorlar. Glastnost’tan sonra peteğe doluşmuş arılar gibi on binlerce yabancı, cinsellikten, batıl inançlarına varasıya didikliyorlar. Oysa, Edward Said bile Türkiye sınırlarında durmuştur.
Gelelim romana. Güloya Gürelli. Kendi doğululuğunu keşfetmiş ve bu keşifle kendisini doğunun da doğusuna atmış bir karakter. Güloya, batıda bir gelecek değil de trajik de olsa sonunu görmek adına doğuda bir gelecek arıyor. Neden?
Batılı olamayan, batılı olmanın keyfini çıkaramayan, kolaylığını yaşayamayan bunun da nedenini merak eden, kişisel muhalefetini çözümlemeye, tanımlamaya çalışan bir karakter Güloya. “Bu dünyada Doğulu olmanın bitmez tükenmez reformlara maruz kalmak,” diğer bir deyişle, “hükümsüzleştirilmeyi peşinen kabullenmek” demek olduğunun farkında. “Yaşayakalabilmen kendini iptal etmenden geçer” türünden bir totolojinden anlam çıkarmaya çalışıyor. Şu değişecek, bu değişecek dayatmalarının içerisinde suratına çarpan bir ünlem var; sen yanlışsın! Bu kendi ülkesinin sınırları içindeyken de böyle. Buna karşın, “Doğulular” doğurmaya devam ediyorlar, neden? Sorunun cevabını bulabileceği iki ülke olduğunu düşünüyor: Filistin ve Rusya. Filistin’e sokmuyorlar. Rusya’ya göçüyor.
Güloya’nın tarif ettiği Doğululuk çerçevesinde baktığımızda bu tepkinin bir Doğulu çığlığı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Umarım. Güloya Gürelli ve aziz dostu Aleksi Zelenski’nin çığlığını duyurabilmiş olmayı umarım. Kızıl Ordu Korosu “Oynama şıkıdım” diye gerdan kırdığında bazılarımızın gözleri neden dolar, anladığımı ve anlatabildiğimi umarım.
Güloya aslında hükümsüzleştirmeyi en yakınındaki Aytunç’ta yaşıyor; onun bir imzası ile boşanarak. Elbette Aytunç’un batılı bir geleceği seçiyor olması da unutulmamalı. Bunların etkisi nedir bu karakter üzerinde?
Önce iptal edilmişlik, hiç olmamış gibi olmak sonra kıstırılmışlık duygusu. Bütün kalelerinin zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş olduğu duygusu. Bakın, Kızıl Ordu Korosu’nun “Oynama şıkıdım”ı ile Aytunç’un Kızılırmak havzasına beton dökmesinin ya da Dubai’deki o grotesk otellerin arasında fark yok aslında. Güloya’nın meselesi duyarlılığını gerekçelendirmek, mümkünse paylaşılabilir kılmaktır.
Bu hengamede bir Rus olan Aleksi ile Osmanlı olan Güloya arasındaki düşünsel uzlaşmanın kodları da hayli ilginç. Bu anlamda bu ikiliye Theresa ve Aytunç da farklı anlamlar katıyor. Nedir Aleksi ile Güloya’nın ortak paydası?
Doğululuk. Benden sonra tufan diyememeleri. Doğunun iki büyük imparatorluğunun envanterini tutuyor olmaları. Aleksi, Romanov’ların son başbakanları Stolipin’in ahfadından, “Ne Sovyet, ne Rus, ne de Batılı” olabildiğinin farkına varan birisi. Amerikalı Theresa’yla ilişkisi, Aytunç’un Güloya’yı terk edip evlendiği mimar hanımla olan ilişkisi gibi. Theresa Aleksi’nin Rusya’sının; Aytunç, Güloya’nın Türkiye’sinin geleceğinden gelen insanlar; geleceğe dair kötü haberler getiriyorlar.
Aleksi Rusya’nın geleceğini batıda görüyor!
“Buraya kadarmış” diyor. “Rus entelijansiyasının gayretleriyle buraya kadar geldi, buradan sonrasıyla Amerikalılar uğraşacaklar.” Ne ki, Amerika şimdiden yenik. Amerika, korkularına yenik düştü, Amerikan popülizmi aydınlarına kıydı. Bu kez ithal de edemeyecekler, çünkü başta Yeni Ruslar herkesi kendilerine benzettiler.
Karşımızda iki büyük mirasın aynı anda sonunu görmüş ve bu sondan bir başlangıç üretmeye çalışan iki ülke var; Rusya ve Türkiye. Aydınlanma sürecinde batıyla yüzleşmiş bu iki ülkede, nasıl bir ortam doğuyor?
İlerici/Batılılaştırmacı Rus aydını, bizden çok daha donanımlı, çok daha fedakâr ve çok daha acımasız. Ussal düzenlemelerini, tasavvurlarını gerçekleştirmek uğruna kendi hayatı dahil, gözden çıkaramayacağı hemen hiçbir kadim değeri olmayan bir “köktenci.” Üstüne üstlük köle sahibi, “soylu.” Deli Petro’dan başlayarak ki “İlk Bolşevik Büyük Petro’ydu; Çariçe Ekaterina Birinci Lenin’dir” demeleri de bu, milyonlarca insanın kıyımıyla sonuçlanan toplum mühendisliği projelerini yürürlüğe koymaktan kaçınmamışlar. Bolşevik devriminin acıları malûm; ne ki, ‘90’lardaki serbest-pazar ekonomisine geçiş projeleri de bir o kadar köktenci ve acımasız - açlıktan ölen insanların ortalama günlük sayılarının üç haneli rakamlarda seyrettiği oldu. Yine tepeden inme şaşalı “reformlar,” şu farkla ki bugünkülere “serbest-pazar Bolşevikleri” deniyor. Tek yol sosyalist devrim ile tek yol liberal devrim arasında fark yok aslında. Bu bağlamda, bizim reform tarihimizle hemen hiçbir niceliksel benzerliği yok, çok şükür. Türkiye’de ne Saray’la, ne cumhuriyet kadrolarıyla, ne de olmayan aristokrasimizle halkımız arasında böylesi yabancılaşma yaşandı. Deli Petro’nun, “Tanrı benim rakibimdir, patronum değil” sözüne karşın, Üçüncü Ahmet, her cuma “böbürlenme padişahım senden büyük Allah var” diye uyarılırdı. Bir de tabii Rusya, beş asal dinin, yüz elliye yakın ulusun oluşturduğu bir ülke - değil, kıta. Belki de ülke olamayacak kadar büyük.
Kaynak: http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=76837