
"Kefensiz Gömülenler"
-Hayati Bice-
Türk yurtlarında bizzat yaşayarak gözlemlerde bulunmuş bir yazar olan Mustafa Oğuz, Halimat Bayramuk’un “1943” adlı romanı vesilesiyle yazdığı isabetli bir değerlendirmede "Kardeş edebiyatlar”ı okumak, Rusların zulmünü okumakla eş anlam kazandı neredeyse... Bir ihtilâl uğruna milyonları öldüren Rusların, özellikle de Stalin'în yaptıkları karşısında tüyleri ürperiyor insanın..." tesbitinde bulunur. (1) İşin garib bir tarafı da -bugün dünyanın en prestijli yayın organlarından birisi olan- Time dergisinin “Bir kişinin ölümü bir trajedidir; bir milyon kişilik ölüm ise ancak bir istatistiktir” vecizesini isbat için milyonlarca Türk’ün kanına giren Joseph Stalin’i 1939 ve 1942’de iki kez “dünyada yılın adamı” olarak seçmesidir. Oysa Stalin’in “şanına layık” bir ünvan -olsa olsa- “dünya tarihinin görüp göreceği en acımasız katil” olabilirdi. Oğuz’un naklettiğine göre Rus araştırmacı yazar Vitali Çentalinski, "Dirilen Söz: KGB Arşivlerinde" adlı kitabında Rus arşiv kaynaklarına dayanarak " Sovyet döneminde iki bine yakın yazar tutuklandı. Bunlardan bin beş yüz kadarının hapishanelerde ve kamplarda hayatı söndü.” bilgisini vermektedir. Bu ikibin yazardan önemli bir yüzdeyi Sovyet blokundaki Türk yurtlarından yazar ve şairlerin oluşturduğu kesindir. Çentalinski'nin bir başka tesbiti şöyledir: "Bir gün beni 400 cildden oluşan bir kitaplığın önüne götürdüler. Herbiri çok kalın birer cild olan bu kitablar, isimler, isimler ve yine isimler ile doluydu. Her isimden sonra hep şu hüküm tekrarlanıyordu: Kurşuna dizildi!.. Kurşuna dizildi!.. "(2).
Bu yüzden Türk yurtlarının ismi bilinen vatansever, milliyetçi ve komünizme boyun eğmemiş birçok yazarının yanısıra Sultan Galiyev gibi önceleri Lenin’in tyanında komünist olarak faaliyet gösteren bir çok milliyetçi aydınının ölüm tarihleri de o kâbus yıllarına - 1935-1945 - düşer. Bu katliam yıllarında kurşuna dizilmekten kurtulan bazı Türk kökenli aydınlar ise “halk düşmanı” yaftası ile Sovyetlerin soğuk ; buzul bölgelerinde, Sibirya’da organize edilen çalışma kamplarına sürgün edilmişlerdir. İşte bu yazıda "Kefensiz Gömülenler"(3) adlı eserini inceleyip hakkında notlar düştüğüm Şükrullah Yusufoğlu da “halk düşmanı” yaftası ile çalışma kampında sürgüne gönderilen Özbek yazarlarından birisidir. Şükrullah, 2 Eylül 1921 tarihinde ilim geleneğini yaşatan bir ailenin ferdi olarak Taşkent'in Elmazar kasabasında dünyaya gelir. Babası Yusufhoca Mahmudhoca olarak bilinen bir alimin oğlu idi. Annesi ise yine bir Özbek aydını olan Zeynebhan Hanımdır. (4) Stalin’in Milli Aydınları İmha Kampanyası: Şükrullah’ın "Kefensiz Gömülenler" adlı kitabına konu alan “tüyler ürpertici” acıları yaşadığı süreç Stalin döneminde milli yazar ve aydınlara karşı başlatılan “imha kampanyası”nın bir parçasıdır. 1917 Komünist Devrimi sonrasında tüm Orta Asya’yı işgal eden bolşevik Ruslar ve onların tetikçiliğini yapan diğer bazı Sovyet yöneticilerinin Türkistan Türklerine uyguladıkları zulümlerin birebir anlatımını içeren bu kitab bir mazlum Türkistanlı aydının anılarından oluşuyor. 1954 yılında Stalin'in ölümüne kadar süren yaklaşık 5 yıllık "Halk Düşmanlığı "suçlamasıyla başlayan gözaltı ; mahpushane ve sürgün kampı anılarını dile getirir. Orijinal adı “Kafansiz komilganlar” (‘Kefensiz Gömülenler’) olan ve yazarın mahpushane ve sürgün anılarını içeren kitabı Özbekistan'da ilk kez 1991 yılında (Adabiyot va San’at Yayınevi) günyüzü görmüştü. "Kefensiz Gömülenler" eseri geçtiğimiz günlerde D. Ahsen Batur'un çevirisiyle Türkiye’de İtil Yayınları arasında yayınlandı. Türkistanlı bir Özbek Türk'ü olan Şükrullah adlı yazarı 1951 yılında tamamen keyfi ve asılsız suçlamalar ile tutuklanır. 1954 yılında Stalin’in ölümüne kadar 3 yıl boyu sorgu odalarında, mahpushane ve sürgün yerlerinde çekmediği eziyet kalmaz. Yazarın birebir yaşadığı olayları anlatırken dile getirdiği öylesine duygulandırıcı sahneler var ki insan aradan geçen 50 yıla rağmen Şükrullah’a ve aynı zulmün o kurbanı insanlarımıza üzülmekten kendisini alamıyor. Stalin zaliminin Türk düşmanlığının yaşanmış eti-kemiğe işleyen zulümlerinin somut verilerini ortaya koyan olan bu kitab ibret nazarı ile okunmalı. Kitap Sovyet sisteminde Türk kökenli ve İslam dinine mensup halkların aydın kadrolarına yönelik olarak yürütülen imha kampanyasının somut örneklerini ortaya koymaktadır. Şükrullah; Abdülhamid Çolpan(5), Abdullah Kadiri(6), Osman Nasır(7) gibi “milliyetçi sapma” suçlaması ile mahkum edilen “ceditçi” yazarların kitaplarını okumak ile itham edilir. Sovyet devriminin ilk yıllarında Lenin ile işbirliği yapan ancak daha sonra gözden düşen Feyzullah Hocayev(8), gibi yerel komünist idarecilerin izini takip etmek de suçları arasındadır. Sorgulamasını başlatırken yerel bir halk hekimi, şifacı olan babasını bir suç imiş gibi “imam” olarak kayda geçiren işkencecinin dile getirdiği şu suçlama tabloyu ortaya serer: “Sovyetlere karşı giriştiğin hareketleri, Pantürkizm ve Panislamizm için harcadığın çabaları bilmediğimi mi sanıyorsun?” (s.11)
Hazırlanan sorgu tutanağında yazarın ağzından şunlar “suç itirafı olarak” sorgucunun talimatıyla kağıda dökülür: “Ben, halk düşmanı, aşırı milliyetçi ve Sovyetler’e karşı hareketleri sebebiyle hapsedilen Abdullah Kadiri, Çolpan ve Osman Nasır’ın milliyetçilik, hayat sitem ve pesimistlik konularını işleyen kitaplarını severek okudum. Onların milliyetçilik konusundaki fikirlerini, Sovyetler’e karşı iftiralardan ibaret olan düşüncelerini, okul yıllarımda sohbetlerim sırasında arkadaşlarıma anlattım...” (s.45)
Bir insanın babasının “imam” olduğu için “pantürkist-panislamist” olarak suçlanmasını anlayamayacak okur için o günkü Özbekistan’daki zulüm iklimini anlamak için yazarın şu tesbitini okumak gerek: “O günlerde sandığınızdan üç dört kat elbise çıkmış olsa,hemen kapitalist, burjuva damgası yerdiniz. Anamın en büyük endişesi, evdeki kitaplardı. Özellikle Kur’an-ı Kerim’i kimsenin aklına gelmeyecek bir yere saklayabilmek için ordan oraya gezdirir dururdu. Çünkü o dönemler biraz mürekkep yalamış olanlar, camiye gidenler bile burjuva ilan edilirdi. Evimizde Ali Şir Nevai(9), Sufi Allahyar(10) gibi kişilerin eserler vardı. Birgün avlunun bir kenarına çukur kazıp hepsini gömdük. 1960 yılında o çukuru açtık. Kitap yerine avuçlar dolusu topraklaşmış kağıt parçaları bulduğumuzda göz yaşlarımı tutamadım. (s.17) Aynı baskıların yol açtığı bu “kitap gömme” tatbikatından kurtarılabilmiş bazı kitapları 1995 yılında Kazakistan’da görev yaparken Ahmed Yesevi’nin Divan-ı Hikmet’inin eski nüshalarını araştırırken ziyaret ettiğim köylerde, kasabalarda gözlerimle görmüştüm. Üstelik sadece devrim öncesinde Arab Alfabesi ile basılmış oldukları için tehlikeli olacağı düşünülerek “defnedilen” bu kitapların çoğu “İlmihal, Kırk Hadis; Namaz Hocası gibi basit halk kitapları idi. Şükrullah’ın yaptığı bir tesbite göre burjuva – dinci diye yapılan takibat devrimin ilk yıllarında uygulanmış kısa süreli bir kampanya değildi: “Sadece 1920-1937 yılları arasında değil, yakın zamanlarda bile dini inançlarından, karşı düşüncelerinden dolayı feodalizmin kalıntıları olmakla suçlanıp ayıplanan milyonlarca insanın hapsedilip kurşuna dizildiği herkesin bildiği bir şey.” (s.19) “1920’li yıllardan itibaren kültürlü insanlar hapse atılmağa başlanmıştı. 1927-28 yıllarında ise dindar ve mal-milk sahibi olanlar hapse atılıp sürgüne gönderilirdi. 1937 yılından itibaren Merkezkom (Komünist Partisi Merkez Komitesi) Sekreterleri (Başkanları), devlet ricali ve yazarlar halk düşmanı ilan edilerek, tutuklama ve zindana atma hareketleri başladı. 1940 yılına kadar bu devam etti. Savaş (2. Dünya Savaşı) bittikten sonra (1945) cepheden dönenlerin bir kısmı faşistlerin eline esir düşme suçuyla itham edildi. 1947’den itibaren ise yazarlar, ilim adamı ve sanatkârlar gayesizlik ve kozmopolitizm suçlamalarıyla itham edilerek yeniden hapse atıldılar. Bir akrabası hapse atılmayan insan yoktur.” (s.41) Şükrullah’ın önüne suç diye çıkartılan –bize komik gelebilecek- bir iddia da şairin yazdığı eserlerde “halkı karamsarlığa sürükleyecek; pessimist konular”a yer vermesidir. Bu konudaki yürek yakıcı, acı tecrübelerini ve yorumunu yazar şu isyan kelimeleriyle haykırmaktadır: “Sorgu zabiti “Sen bize karşısın; pessimist şiirler hoşuma gidiyor demişsin” şeklindeki ithamlarına cevaben söylediğim sözler doğru mu yanlış mı bunu benden değil, ama 1920’lerin sonlarında haksız yere sürgün edilip, öz yurdundan ayrı kalan, yaprak gibi sararıp solan, 1932-33 yılları arasında açlıktan sokaklarda ölenlerden sorsun! Hayır sadece bunlardan değil, 1937’de katledilen binlerce, milyonlarca insanın inleyen ruhlarından, onların yetim kalan çocuklarından sorsun!” (s.27)
İnsan bu satırları okurken Türkiye’de yakın zamana kadar yürütülen “özgürlük” “barış” “kardeşlik” adına yapılan “Sovyetik” propagandaları hatırlamadan edemiyor. Başlangıçta bu fikir suçlar ile başlayan sorgu giderek rejim aleyhdarlığına ve Stalin düşmanlığına yöneltilir: “Beni suçladıkları tek şey, Osman Nasır’ın şiirlerini okumam, onu takdir etmemden dolayı milliyetçi bir şair olabileceğim idi. Şimdi buna bir de Sovyet hükümetini yıkmağa çalışma faaliyetleri, Sovyet hayat tarzından memnun olmamak gibi suçlar ilave ederek, itirafta bulunmamı istiyorlardı... Stalin’in Tanrı mertebesine çıkarıldığı bir dönemde, ona dil uzatmaktan daha büyük bir suç yoktu... İşte bugün beni, büyük dahi Stalin’in söyledikleri ile alay etmekle suçlamak istiyorlardı!.. Güya ben yazar akranlarımdan birinin düğününde, Stalin’in savaştan sonra söylemiş olduğu “Sosyal hayat düzeldi, yaşamak güzelleşti” şeklindeki sözünü alaylı bir şekilde anlatmışım. Bu, kuru bir iftira imiş!” (s.75-76) Şükrullah’ın kitabında Rus milleti,kültürü adına Türk yurtlarında uygulanan zulüm ve katliamların bir numaralı sorumlusu Stalin hakkında daha pek çok anekdot yer almaktadır. Stalin devrinde öylesine bir korku yüreklere salınmıştır ki buzullara sürgüne gönderilen ve artık canlarından başkaca kaybedecekleri bir şeyleri kalmamış olan mahkumlar bile -Şükrullah Yusufoğlu’nun yazdığına göre- Stalin aleyhine yorumlanabilecek sözlerinden dolayı sorumlu tutulabilecekleri korkusu ile ondan söz ederken adını değil “Bıyık” şeklinde yaygınlaşan kod ismini kullanma yoluna gitmeyi ve böylece başlarına bela açmaktan korunmayı tercih etmişlerdir. Şükrullah’ın kitabında “suçlama bahanesi arayan partizan”ların uygulamalarını anlatılırken çok komik örneklere de yer verilmektedir. Bunlardan iki tanesi var ki dönemi anlatmak için ibretle okunmalıdır. Bir devlet mağazasından alınmış “komünist üretimi bir yelpaze”nin bir kaç kez kullanıldığında darmadağın olmasını eleştirmeyi “rejim aleyhinde propaganda” olarak değerlendirmek mümkün müdür? Ya da “beyaz” ve “kızıl” renkli iki horozun dövüşünde “beyaz horoz”un kazanacağı üzerine bahse girmek ile “Kızılordu birlikleri” ile Çar yanlısı “beyaz kuvvetler” arasında Sovyetler aleyhine bir tercih yapıldığı belirtilmiş olabilir mi ? Bütün bunlar “akıl tutulması”ndan başkaca izahı olamayacak örnekler olarak dönemin suçlamaları arasına girebilmiştir. (s.79-s.93)
Yapılan sorgulamalar sonunda Şükrullah henüz 30 yaşında genç bir insan iken aralarında “Özbek şairlerinden Çolpan’ın yasaklanmış şiirler kitabını evinde bulundurmak”, Ortaokulda okuduğu sıralarda Özbek dili ve edebiyatı öğretmenlerinden Münevverkari Abdurreşidoğlu(11)’nun öğrencisi olmak” ve dedesinin dindar oluşu gibi “büyük suçlar”(!)ı sabit görülerek 25 yıl hapis, 5 yıl sürgün ve 5 yıl da konuşma ve yazma hürriyetinden men cezasına çarptırılmıştır. Şükrullah 1951 yılında kesinleşen cezasını çekmek üzere Taşkent’ten 1952 yılı Temmuz ayında nakledildiği Krasnoyarsk’taki dağıtım kampından İnesay nehri boyunca Turhansk, Igarka yoluyla Sibirya’daki Taymır yarımadasının Dudunka bölgesindeki çalışma kampı hapishaneye gönderilir. Çalışma kampı olarak düzenlenmiş hapishanede Şükrullah gibi fikir suçlularını bekleyen bir diğer tehlike aynı kampı paylaştıkları ve en ufak bir bahen ile hır çıkarttmağa, hatta adam öldürmeğe hazır ; dünyada kaybedecek hiç bir şeyleri kalmamış hırsız; katil gibi kriminal tiplerle bir arada olma zorunluluğudur. Şükrullah bu adi suçluların siyasi, fikir suçlularına “halk düşmanı faşistler” diye hakaret ederlerken kendilerinin onlara “halk dostları” diye hitap etmek zorunda kaldıklarını kaderin garip bir cilvesi olarak kaydetmektedir. (s.151)
İnsanlıkdışı bir ortamda yılın 11 ayı sırtları ısınmadan ve hatta güneş yüzü görmeden çalışmak ve -adına yaşamak denebilirse- yaşamak zorundadırlar. Kampın bulunduğu bölgede 6 ay süren kutup geceleri sözkonusudur. Kapatıldıkları kampın gerçek adının “Canlılar Mezarlığı” olduğunu anlatan Şükrullah kitabına neden “Kefensiz gömülenler” adını verdiğini de şöyle anlatır: “Kampta (ölenlerin) ölüm sebebi soruşturulmuyordu. Bilen bilir bilmeyen bilmezdi, ama ölen kişinin ayağına bir künye bağlayarak bir yere götürürler,orada üstünde başında ne varsa soyup alırlar, sonra da kefensiz olarak toprağa gömerlerdi... Burada zamansız ölüp kefensiz gömülenleri düşünürken nedense birden Abdullah Kadiri, Ekmel İkramoğlu, Osman Nasır gibi Özbek halkının büyük evlatlarının yok olup gidişleri gözümün önüne geliverdi...” (s.161-162) 1954 yılında artık olağanüstü bir kurtuluş fırsatı olmazsa çalışma kampında ölüp gideceği düşüncesine iyiden iyiye inanan Şükrullah bir gece kendisine umut aşılayan bir rüya görür: “Bir rüya görerek uyandım.Uyanınca gözyaşlarımı tutamadım ve Kur’an okumaya başladım. Rüyamda Taşkent’teki Kokaldaş Medresesi’ndeydim. Gün ortası. Birden kıble tarafında kapkara bulutlar peyda oldu ve etrafım zifiri karanlık bir hal aldı. Bulutların arkasından öyle bir fırtına koptu ki, beni havaya kaldırıp uçurup götürmeğe başladı... Var gücümle tepedeki “Dikenli Mezar” denilen kabristanın bir köşesindeki Avez dedenin mağarasına sığınıp canımı kurtarmak için yan tarafta bulunan ağacın dalına zar zor tutunmaya gayret ediyorum, fırtına ise beni havada sürüklemeğe çalışıyor. Mağara yanındaki dala tutunmağa çalışırken birden bulutlar arasından boz renkli, kanatları bir kulaç uzunluğunda iri bir kuş peyda oldu ve pençelerini açarak üzerime doğru gelmeğe başladı. Onu görünce artık ecelim geldii, kurtuluşum yok diyerek anneme babama karşı yaptığım hatalar için Allah’tan af dileyip, kelime-i şehadet getirmeğe başladım... Ben kelime-i şehadet getirdikten sonra, birden çevremi saran kara bulutlar dağılıyor, fırtına diniyor ve pençelerini açmış üzerime gelmekte olan dev kuş ortadan kayboluyor. Kendimi kuşluk vakti, güneşin pırıl pırıl parladığı bir anda, bahçesinde olgun kiraz ağaçları olan Leylak Camii’nin avlusunda buluyorum. Her taraf nur seline garkolmuş, kendim ise güzel elbiseler içindeydim.“ (s.173-174)
Şükrullah’ın bu “rahmani” rüyayı görmesinden kısa bir süre sonra kamptaki tutsaklar Stalin’in ölüm haberini alırlar. Tutsaklara af çıkarılacağı yolunda haberler kulaktan kulağa yayılır. Nihayet umutsuzca verdiği ve yargılanmasının yenilenmesini talep ettiği bir dilekçesine gelen ve “hakkında açılan davanın düşmesi nedeniyle ceza almasının sözkonusu olamayacağı“nı içeren bir yazı ile Şükrullah Yusufoğlu, Taşkent’e yollanır. Ancak suçu ortadan kaldırılmış olmasına rağmen hemen salıverilmez; Taşkent’teki KGB hapishanesinde 2 ay daha gözlemde tutulduktan sonra sonunda 5 yıldır yitirmiş olduğu özgürlüğüne ve içinden koparıldığı ailesine kavuşur.
Henüz hayatta olan canlı bir tanığın kaleminden bu acılı satırları okumak; Türkistan’da Sovyet rejiminin yerleştirilmesi adına işlenen cinayetleri, bu zulüm ve vahşetin topluma yaptığı travmayı ; yol açtığı kalb yaralarını, tek kelime ile Türkistan ruhundaki tahribatını anlamak Türkiye’deki okurlar için özellikle önemlidir. Bugün ikili ilişkiler geliştirmeğe çalıştığımız Türkistan coğrafyasının aydınlarında yer yer şahidi olduğumuz “ürkek“, “aşırı ihtiyatlı“ ve “kuşkucu“ ruh halini anlamak benim için bu kitabı okuduktan sonra daha kolaylaştı. Eminim ki, bu içten ve dokunaklı anlatıma sahip -197 sayfalık- küçük kitabı -elinizden bırakamadan- okuduktan sonra siz de aynı anlayışa ulaşacaksınız. "Kefensiz Gömülenler"i bitirdiğinizde ardından okumanızda yarar bulunan; aynı dönemde ata yurtlarından topyekün sürülen bir Türk halkının acılarını sürgün katarı içerisinde bizatihi yaşayan bir diğer Sovyet yazarının bir anı kitabı daha var: Ötüken yayınlarında çıkan ve Stalin''in Kafkaslardan Kazakistan’a sürdüğü Karaçay Türklerinin dramını anlatan Halimat Bayramuk''un 1943 adlı anı-romanı..."(12) Hayati Bice Dr, Araştırmacı-Yazar 4 Temmuz 2006
DİPNOTLAR: (1) Mustafa Oğuz, Romana ve Sürgüne Dair, Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı: 244, Temmuz, 2005. (2) Mustafa Oğuz, Romana ve Sürgüne Dair, a.g.d., s. 18. (3) Kefensiz Gömülenler, Şükrullah Yusufoğlu, İtil Yayınları, İstanbul, 2005. (4) Şükrullah Yusufoğlu : 1921 yılında Taşkent’te doğdu. 1938'de daha sonra Şeyh Sadi adı verilecek olan Öğretmen Okulu'nu bitirdi ve kısa bir süre Karakalpakistan'da öğretmen olarak çalıştı. Taşkent'te bugün bir üniversiteye dönüşmüş olan Pedagoji Enstitüsü'ne girdi ve 1944 yılında bitirdi. 1946'da Özbekistan Yazarlar Birliği üyeliğine kabul edildi. 16 yaşından itibaren yazdığı şiirlerini içeren ilk şiir antolojisi 1949 yılında yayınlandı. Şiirleri daha sonra 1958, 1973 ve 1981'de üç cild olarak basıldı. Bazı tiyatro oyunlarını içeren kitapları da 1991 ve 1997 yıllarında yayınlandı. Roman ve öykü tarzındaki eserlerinden 1977'de Mücevherat Sandığı (Javohirlar sandigi); 1999'da Diri Ruhlar romanı ( Tirik ruhlar; Adabiyot va San’at Yayınevi ) ; 2002'de Zor Günlerin Sevinci (Ogir kunlar sevinchi) adlı kitapları okura ulaştı. Eserleri Rusça; Almanca; Türkçe gibi diğer birçok dile çevrildi. "Özbekistan Halk Şairi" ünvanı verilen Şükrullah, Ali Şir Nevai adına verilen Özbekistan Cumhuriyeti Devlet Ödülü'nün de sahibidir. (5)Abdulhamid Çolpan Süleymanoğlu: ( Andican,1897-Taşkent, 4 Ekim 1938 ) Türkistanlı Özbek Türkleri’nin Çolpan adıyla ünlenmiş önde gelen şairidir. Cedidçilik akımının Türkistan’daki öncülerindendir. Hikayeleri yanında “Gece ve Gündüz” adlı bir roman da yazmışsa da şair olarak bilinir. 1928 yılından itibaren komünist yönetimin sanatına ve şahsına yöneltilen ağır maddi-manevi baskılarıyla karşılaştı ve 4 Ekim 1938’de Taşkent’te katledildi. Son yıllarda “Yine Aldım Sazımı”(1991) ; “Güzel Türkistan” (1997) adını taşıyan ve şiirlerinden oluşan antolojiler yeniden Özbekistan okurunun gönlüne ulaştı. (6) Abdullah Kadiri: ( Taşkent,1894- Taşkent, 4 Ekim 1938 ) Özbek milli roman geleneğinin öncüsü olduğu kabul edilir. Cedid hareketi mensubudur. Aynen kaderini paylaştığı dava arkadaşı Abdulhamid Çolpan gibi 1928 yılından itibaren komünist yönetimin ağır baskılarına maruz kaldı ve 4 Ekim 1938’de Taşkent’te katledildi. Başta “Ötken Künler” (1992) adlı romanı olmak üzere bütün eserleri katlinden yıllarca sonra yeniden neşredilerek okuruna ulaştı. “Ötken Künler” Türkiye Türkçesi ile Selenge Yayınları arasında D. Ahsen Batur çevirisi olarak yayınlanmıştır. (7)Osman Nasır:(Nemengan 13 Kasım 1912 - 1944) Yetim olarak büyüdü. Semerkand Dvcelet Üniversitesi Filoloji bölümünde okudu. Genç yaşlarından itibaren şiir yazmağa başladı ve kısa sürede tüm Türkistan’a yayılan bir ün kazandı. İlk kitabı “Güneş ile Sohbet” yayınlandığında (1932) henüz 20 yaşında idi. 14 Temmuz 1937’de “halk düşmanı” ilan edilerek tutuklandı. Kemerova’da mahpus bulunduğu sırada uğradığı ağır işkencelere katlanamayarak 1944 yılında henüz 34 yaşında iken vefat etti. (8)Feyzullah Hocayev: (Buhara, 1896-1937) Cedid akımının Buhara’daki öncülerindendir. Buhara Emiri’nin 1920’de tahtttan indiirlmesinde faal olarak görev aldı. Türkistan’da Sovyet rejiminin egemen olmasına çalıştı. 1925 yılında Özbekistan Sovyetik Hükümet Başkanlığı’na atandı. “Milliyetçi eğilimli” olarak suçlanarak 1926’dan itibaren izlenmeğe alındı. 1937 yılında Stalin tarafından öldürtüldü. Kabrinin nerede olduğu halen bilinmiyor. (9) Ali Şir Nevai: (Herat, 1441 - 1501) Türk tarih ve edebiyatının en büyük isimlerinden birisidir. Onlarca eseri arasında öne çıkan “Nesâyimül-Muhabbe”, “Muhakematül-Lugateyn” adlı iki eseri Türk tarihi açısından önemlidir. (10) Sufi Allahyar: (Semerkand,1644 - Surhanderya, 1721) Türkistan edebiyatının sufi şairlerindendir. Meslekü’l-Muttaqin ve Sebatü’l-Acizin adlı eserleri en iyi bilinen ve tüm İslam coğrafyasında sevenerek okunmuş eserleridir. Yesevi geleneğinin takipçisi olan şair mutasavvıfın kabri bugünkü Özbekistan’ın Surhanderya ilindedir. (11) Münevverkari Abdurreşidhanoğlu (Taşkent, 1878 – Moskova, 23 Mayıs 1931) Türkistan Cedidcilik akımının önderlerinden ve siyasi liderlerindendir. Taşkent’teki ilk Usul-i Ceddi Mektebi’ni açtı. Milliyetçilik çalışmalarına engel olmak isteyen Rus komünizmi tarafından 1931 yılında Moskova’da katledilerek Vagankovo kabristanında gizlice toprağa verildi. “Hatıralarım” adlı eseri 1991 yılında Taşkent’te yeniden neşredildi. (12). İki Kasım Bin Dokuz Yüz Kırk Üç, Halimat Bayramuk, Aktaran: Yılmaz Nevruz, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1996. Halimat Bayramuk’un "İki Kasım Bin Dokuz Yüz Kırk Üç" adlı anı kitabı , Karaçay Türklerinin Stalin döneminde Kafkaslardan Orta Asya'ya (Kazakistan ve Kırgızistan) sürgün edilmelerinin yaşanmış öykülerini içeriyor. İlk olarak “14 Yıl “ adı ile Karaçay Özerk Cumhuriyeti’nde yayınlanan ve rejim karşıtı ruhu nedeniyle ancak yakın zamanda yayınlanma fırsatı bulan bu anı-roman 1990 yılında kitab halinde okuruna ulaşabildi. Kısa denebilecek bir süre sonra da “İki Kasım Bin Dokuz Yüz Kırk Üç” adıyla Türkiye kamuoyuna takdim edildi. Halimat Bayramuk (1917 -1996) : Karaçay Türk Edebiyatının en önemli isimlerindendir. 1963 yılında Moskova'daki Gorki Edebiyat Enstitüsü’nde öğrenim görmek için Komünist Parti üyesi olma mecburiyetiyle karşılaşana kadar parti üyesi olmamağa özen göstermiştir. Halimat Bayramuk'un şiir, hikaye ve roman olmak üzere toplam 34 kitabı yayımlanmış, eserlerinden bir kısmı 52 ayrı dile çevrilmiştir. “Hayatım” adlı otobiyografisinin yayınlandığı 1996 yılında dünyadan ayrıldı.
|