
Türkçülüğün Anlaşılması İçin Bir Kitap: Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri -Yusuf Akçura-
Atila Demirkasımoğlu
-Azerbaycan Şehitlerine- Ülkülerimizi duygu düzeyinden düşünce düzeyine çıkarmak mecburiyeti, 21. yüzyıla girerken, teknolojideki hızlı değişim ivmesine, siyâsî değişimlerin eklenmesi; Türkçülüğü bir "bütün" olarak anlama ve algılama eksikliğinden kaynaklanan, değerlendirme ve yorum hatalarının yeniden gözden geçirilme gerek ve sorumluluğunu arttırmıştır. Yarına daha güvenilir bakmak, "Beğ" olarak var olabilmek, kaynağını özümüzden alan, geçmişten geleceğe uzanan, Türk'ün kültürel ve diğer her birikimini yaşatabilmek için dökülmüş tüm emeklere uzanmak zorundayız. Türk insanının yaşamakta olduğu süreci ancak böyle doğru bir biçimde anlayabilir, onun geleceğine katkıda bulunabiliriz. "Bütün Türklük Düşüncesi" uğruna uğraş veren, emek döken Yusuf Akçura'nın "Özleşmek ve Yükselmek" ülküsüne katkılarını içeren çok değerli bir kitap 1986 yılında Yurt Yayınlan tarafından yayımlanmış, aydınların ilgilerine sunulmuştur. 'Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri-Yusuf Akçura-" adlı kitap, François Georgeon tarafından kaleme alınmış olup, "Kökü tarihin derinliklerine kadar uzanan Türkçülük fikrine ilk defa siyâsî bir hüviyet kazandıran fikir adamımız" (1) hakkında bir kanıya varmaya yeterli içeriktedir. Kitap; giriş, sonuç, ekler ve üç esas ana bölümden oluşmakladır. Tanıtım yaparken bu sınıflandırmaya sadık kalmayı, sadelik bakımından uygun gördüm. Giriş
Yazar, Yusuf Akçura'nın hâlâ hatırlanır olmasının gerekçesini; daha ziyade kültürel bir akım olan Türkçülüğe siyâsî boyut katması ve Pantürkizm'in fikir babası olarak tanımlanmasıyla, açıklamaktadır. "Akçura yeni bir yol, Türk Milliyetçiliği yolunu öneriyordu. Bu daha sonra bir Türk Devleti'nin ortaya çıkışıyla tarih tarafından da doğrulanacak olan bir gelişmenin habercisiydi." (2) diyerek, Akçura'yı inceleme konusu yapmasının sırrını açığa vuran yazar, kitabında Akçura'nın Rusya'ya ilişkin yanının zayıf olduğunu da itiraf etme dürüstlüğünü göstermektedir. Akçura'nın soy temeline dayanan bir düşüncenin temellerini attığını; oysa ".. Ziya Gökalp, hâlâ Osmanlı İmparatorluğu'nun çok uluslu yapısına sıkı sıkıya bağlılığını sürdürmekteydi" (3) dediğini belirterek, günümüz düşünce sürecinin en önemli sorunu hakkında başarılı bir tesbitte bulunmaktadır. Zira günün milliyetçileri düşüncelerinin odağına Türklüğü koyamamakta, millet-dışı ve evrensel görüşlerin çevresinde dönüp durmakta, "bazı uluslar üstü düşünce"lerin bilmeden savunucusu olmaktalar. Bu tesbit Gökalp'ın önemini yitirmek şöyle dursun, -özellikle Azerbaycan'ın yaşadığı süreç de dikkate alınırsa- gittikçe güncelleşen (Meselâ Türkçülüğün safhaları olarak sıraladığı; 1) Türkiyecilik, 2) Oğuzculuk yahut Türkmencilik, 3) Turancılık gibi) (4) düşüncelerine söz getirmez. Aksine çok boyutlu düşünme gereğini ortaya koyar. Tatar Kökenli Bir Aileden Pantürkizm'e Akçura; 1) Rus emperyalizminin Türk yurtlarında yayılmağa çalıştığı, buna karşılık Rusya Türkleri arasında ekonomik ve kültürel açıdan en İleri durumda olan Tatar Türkleri'nin "Rusya Müslümanları arasında Pantürkizm ideolojisinin propagandasına" giriştiği ve fikrî açıdan millet olma sürecine adım atmağa başladığı, 2) Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmeğe başladığı, Türk dışı etnik kökenlilerin ufak ufak kıpırdanmalar gösterdiği; ancak Vambery'nin "İstanbul'daki Türkler arasında Türk Milliyetçiliği sorunuyla ya da Türk dilleriyle ciddî bir biçimde ilgilenen bir tek kişiye rastlamadım" (5) dediği bir dönemde düşünce yapısını oluşturdu. Yazar bunu; "Böylece, XIX. Yüzyılın son çeyreğinde Türkler iki büyük olgu ile karşı karşıya kaldılar: Rus İmparatorluğu'ndaki Ruslaştırma politikasına ve Panislavizm tehdidine karşı ulusal direniş; Osmanlı İmparatorluğu'nda Sultan Abdulhamid'in despotizmine karşı hürriyet mücadelesi: Tatar milliyetçiliği ve Jön Türk Hürriyetçiliği; Yusuf Akçura'nın gençliğine damgasını vuracak olanlar bunlardı" (6) sözleriyle özetler. Akçura'nın yaşadığı, gezip gördükleri, çevresi ve çağından aldığı verilerin düşünce yapısına etkisi ve bu değişken etmenlerin bir yöntem hâline sokularak, bütün Türklük ülküsü yararına nasıl bir Türk Mantık Yolu'nun kurulduğu, eser iyi incelendiğinde görülebilecek tesbitlerdir. Hiç şüphesiz Yusuf Akçura'nın en önemli eseri Türkçülüğün Manifestosu' olarak kabul edilen "Üç Tarz-ı Siyâset" tir. Mısır'da 'Türk" adlı gazetede yayımlanan bu makalede Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük düşüncelerinin geleceğe yönelik değerlendirmeleri yapılıyordu. "Yusuf Akçura onları şu iki ölçütün ışığında incelemeye tâbi tutuyordu: Osmanlı Devleti'ne olan yararı ve uygulanabilirliği." (7) Bu sözlerle ifade edilen ve Türk aydınlarınca da [burada ölçü, genelde de amaç olarak] kabul edilen, daha da ileri gidenlerin Türkçülüğün doğuş sebebi olarak gördükleri bu görüş, Türkçülüğü ve Türkçüleri anlama eksikliğinden, nâdir olarak da kasıttan ileri gelmektedir. Osmanlıcılık ve İslamcılık için doğru olan bugün "devleti kurtarmak amacını güdüyorlardı" sözleriyle ifade edilen, 'Türkçülüğü sınırlayan" düşüncenin, Türkçülük için de ileri sürülmesine verilecek yanıt bu yazının şuur ve gayesinin dışındadır. Ancak tek bir cümle ile herkesi düşünmeye davet edelim: "Osmanlı Devleti'nin hakiki kuvveti şekl-i hazır-ı coğrafîsini muhafaza etmek midir?" (8) Yusuf Akçura'nın bu sorusu Türkçülerin, Türklüğün tümünü kucaklayan, örten ve ören daha büyük bir yapılanmanın peşinde olan ülküleri hedeflediğinin işareti olsa gerektir. Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyâset adlı makalesinde, temelinde Türk ırkının bulunduğu bir sistem öneriyordu, önerisi üzerine düşünecek olanların onun bu sözcüğe yüklediği kavramı kavraması gereklidir. "Akçura bu yeni terimle yeni bir gerçeği ifade etmek istiyordu. Türk unsurunu ayırt etmek için geleneksel olarak kullanılan terimler, Türkleri İslâmî Ümmet bütününün parçası olarak tanımlayan cins, kavim gibi sözcüklerdi. Akçura ırk sözcüğüyle, İslâm'ın yardımı olmaksızın kendi kendisini tanımlayan etnik bir Türk bütününü ifade etmeye çalışıyordu."(9) Kullandığı ırk kavramı "ortak fiziksel ve fizyolojik özelliklere sahip insan topluluğu"ndan çok modern antropologların, büyük, ölçüde ortak bir kültürel mirasa sahip olmakla birlikte, mutlaka aynı siyasal yetke altında birleşmesi gerekmeyen halk ya da insan topluluğu olarak tanımladıkları budun kavramına tekabül ediyordu." (10) Bütün Türklük ülküsü için Akçura çok önemli bir siyâsî ve jeopolitik noktayı da vurgulamakla yepyeni bir yön çiziyordu. Türk aydınlarının ilgisiz ve bilgisiz olduğu bu görüş, Georgeon'un dikkat çektiği konular arasında özel bir yere sahip bulunmaktadır: "Aslında Pantürkizm Osmanlı Devletine yalnızca yeni bir etnik dayanışma ruhu değil, aynı zamanda yeni bir jeopolitik konum da kazandıracaktı" (11) "Pantürkizm özellikle Akdeniz'de merkezîleşen ve Güney ve Ortadoğu'ya yönelen bir imparatorluğa, Türkler'in tarih ve kültürüne daha uygun düşen Asya'ya özgü perspektifler getirecekti." (12) Dün ve özellikle bugün Türk Milliyetçiliğine duygusal ve düşünsel açılardan büyük sıkıntı getiren, yanlış değerlendirme ve sonuçlara varılmasına neden olan ve Türk Milliyetçilerini "din obsesyonuna" iten İslâmiyet konusunda Akçura'nın bambaşka öneriler getirdiğini de görüyoruz. Pantürkizm İçin Mücâdele Bu bölümde Akçura'nın "Türklük"ün savunulması ve canlandırılması" uğruna verdiği mücadele anlatılır. "Akçura hiçbir zaman İttihad ve Terakki içinde yer almamıştır." (13) Böylece düşünce ve eylem özgürlüğünü koruyabilmiş, siyâsî değişimlerden yara almadan sıyrılmıştır. Her dönemde fikirlerini savunma ve eyleme sokma başarısını göstermiştir. "Kurulması çalışmalarına 1912'de kendisinin de katıldığı Türk Ocağı örgütünün ve 1911 yılında kurulan ve kurulduğu tarihten itibaren de başında bulunduğu Türk Yurdu dergisinin Jön Türkler'in denetimine girmemesi, her ikisinin de bağımsızlıklarını koruması için özel bir çaba harcadığı görülür. Türk Yurdu Dergisi, özellikle 1913'ten sonra, bütünüyle İttihad ve Terakki'nin denetiminde olmayan ender yayın organlarından biri olmuştur." (14) Türk yayın hayatında Türkçülüğe en büyük hizmeti veren dergi Türk Yurdu olmuştur. Yusuf Akçura ve çağdaşlarının alın terini Türk Milleti hiç şüphesiz unutmayacaktır. Yazarın bu konudaki tesbitleri ise şöyledir. "Yusuf Akçura'nın en büyük yapıtı, kendisini bütünüyle adadığı Türk Yurdu idi." (15) "Türk Yurdu, yazarlarının niteliği ve saygı uyandıran tutumu ile, hiç tartışmasız Türk Milliyetçiliği hareketinin en güçlü dergisi oldu ve Türk aleminde yarattığı ilgi Türkiye'nin sınırlarını fersah fersah aştı." (16) Burada kendisine büyük haksızlıklar yapılarak "suçlu" damgası vurulan Enver Paşa'nın Türk Yurdu ve Türk Ocağı'na "değerli yardımları" olmuştur denilerek konu bir açıdan aydınlatılmaktadır. Türk Yurdu Dergisi ile İttihad ve Terakki Cemiyeti arasındaki bağı Enver Paşa kurmuştu. 'Enver Paşa' adlı eserinden yapılan alıntıda "Enver'in Türk Ocağı gibi milliyetçi örgütlere yardım ettiğini ve Ahmet Ağaoğlu gibi milliyetçilik taraftarı kişileri ödüllendirdiğini biliyoruz." (17) diyen Şevket Süreyya'nın sözleri gözden kaçırılmadan "iddialar" değerlendirilmelidir. '"ürk Yurdu'nun çizgisine damgasını vuran iki unsur: Türkçülük ve ilerlemecilikti." (18) Türk Yurdu'nun niteliği konusunda: 'Türk Yurdunda ulusal soruna şu ya da bu biçimde değinmeyen tek" bir makale yok gibiydi. Burada şu noktanın belirtilmesi gerekir ki, bazı "Batıcı" dergilerin içeriği, hemen tümüyle, Batıda verilmiş yapıtların çeviri ya da uyarlamasından ibaretti. Yalnızca Türklük konusuna hasredilmiş yapısıyla Türk Yurdu ise, gerçek anlamda bir "aslına dönüş"ü yansıtıyordu." (19) sözleri ile yazar Yusuf Akçura'nın ne kadar gerçekçi, ilerici ve Türkçü bir misyon yüklendiğini gözler önüne seriyor. Millî hareketlerin temel kaynaklarından biri olan Tarih'in önemini iyi kavrayan Yusuf Akçura; ".. yabancıların taktığı gözlükleri kırıp atmanın zamanının geldiğine inanıyordu." O dönemlerde onu en çok öfkelendiren nokta "Tarihin esas olarak Fransız bakış açısıyla yazılıyor ve öğretiliyor olmasıydı. Türk orta öğretim kurumlarında okutulan ve çağdaş tarihi ele alan temel kitapların sayfalarının üçte ikisi Fransa tarihine, geri kalanı da öteki Avrupa Devletlerinin tarihine ayrılmıştı; Türkiye'den ve Türkler'den hemen hemen hiç söz edilmiyordu. Bu, içeriği ve perspektifleri bütünüyle yeniden gözden geçirilmesi gereken tipik bir "sömürge" tarihiydi. Türk Tarihi her şeyden önce tarihin Türk gözüyle okunması olmalıydı." (20) sözleriyle belirttiği gerçeklerdir. Akçura Tanzimat ve sonrası içinde özgün görüşler ileri sürmüştür. Meselâ; "Zihinsel ve ahlâkî otoriteye körü körüne boyun eğmek, var olan gerçekleri hiçbir eleştiriye tâbi tutmaksızın, sınamaksızın olduğu gibi kabul etmek, öykünmek" (21) olarak tanımladığı skolastik düşünce üzerine dönemine göre şaşkınlık uyandırabilecek nitelikle çok sert eleştirilerde bulunuyordu: "Skolastik düşüncenin yaygınlaşmasını, tutunmasını kolaylaştıranın medrese sistemindeki çözünme olduğu açık bir gerçekti. Ama sorun bu sistemin tasfiyesi ve yerine sivil mekteblerin konmasıyla da çözümlenebilecek gibi değildi. Türkler'in mantalitesinde skolastik düşüncenin izlerini silmek için bu önlemler yeterli olamazdı. Akçura 1925'te verdiği bir konferansta, bir yıl önce medreselerin Mustafa Kemal tarafından kapatılmasını alkışlayanların kapıldığı bu yanılsamayı şiddetle reddediyordu. Skolastik düşünce medreselerden sivil okullara geçildiği halde varlığını korumuştu. Nitekim İslâmî değerleri terk ederek Batı'nın değerlerini benimseyen aydınlar için bile durum böyleydi. Hafız ya da Sadi gibi otoritelerin yerini Durkheim, Auguste Comte ve Büchner almış ama öğretilere boyun eğme tutumu değişmemişti." (22) Akçura'nın sivilleşme ve devlet üzerinde halkın gücünün artması için de yoğun bir mücadele verdiğini görüyoruz ki, bugün hâlâ bu mücadelenin önemini bilmeyenlerin kulaklarına küpe olsun diye "... bir Osmanlı Türk'üne lâyık meşgale ancak askerlikle memurluktur diyen hatalı ve zararlı zihniyetin değişmesi..." (23) gereğine dikkat çeken Akçura; Halka Doğru'da yayınlanan bir yazısında "Devletten Vazgeçerek Yapabileceklerimiz" (24) sözünü başlık olarak kullanıyordu. Bu makalelerin hâlâ tartışılması bir yana, okunduğunu sanmıyorum. Bu bilgileri edinmeden "Halka Doğru" niteliği taşıyan demokratikleşme hareketinin peşinde olmayı izah etmekte insan doğrusu şaşkınlığa düşüyor!... Pantürkizm'den Kemalist Türkiye'ye Yusuf Akçura Millî Mücadelenin de içinde bulundu ve birçok çalışmanın başını çekti. Meselâ, "İtilaf devletlerinin politikasını protesto etmeyi amaçlayan mitinglerin, büyük gösterilerin başında hep o vardı. Bir yandan da Türk Ocakları içindeki çalışmasını sürdürüyordu; tâ ki İngilizler, İtilaf güçlerinin Mart 1920'de İstanbul'u fiilen işgal etmesinden sonra, bu örgütü kapatıncaya kadar." (25) Bu çalışmalarından dolayı İngilizler tarafından tutuklandı ve cezaevine konuldu. Cumhuriyet döneminde de Akçura'yı yoğun çalışmalar içinde görürüz. Akçura, 'Türk Ocakları'nın entelektüel tartışmaları bir yana bırakarak, ekonomik kalkınma ve girişimcilik ruhu ülküsünün yayılması için canla başla çalışmasını diliyordu; ekonomik eğitim kursları açmalı, konferanslar vermeli, bizzat kendileri bir ekonomik faaliyet modeli oluşturmalıydılar." (26) diyerek Türkçülüğe yeni ufuklar kazandırıyordu. Cumhuriyet sonrası dönemde Ziya Gökalp'tan daha fazla hüsn-ü kabul görmesine rağmen yine de dışlandı ve kendini dışladı. Resmî ideoloji ile arasında ayrılıklar vardı. Yusuf Akçura "... partinin milliyetçilik ve halkçılık gibi iki temel ilkesini benimseyerek Halk Fırkasına girmiş olmakla birlikte, onun ikinci ilkenin anlamı konusunda Kemalist'lerle tamamıyla hemfikir olmadığı açıktı. Onun heyecanla benimsemiş olduğu düşünce, 1920'de Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'nde ifade ettiği Halk Egemenliği fikri idi. Ama halk= millet denklemini reddediyordu. Yusuf Akçura'nın halkçılıktan söz ettiğinde, bunu Fransızca'daki "populisme" değil "democratisme" anlamında kullanıyor olması önemlidir" (27) Akçura'nın Kemalist'lerle arasının açılması, beklentilerine cevap bulamamasından kaynaklanıyordu. "Hiç kuşkusuz Akçura'nın yasal olarak hizmetinde olduğu 'Kemalist Devlet' özlemlerini tam olarak yansıtmıyordu. Laikliğin ülkede yerleşmesini kabul etmekle birlikte Akçura, medreselerin kapatılması ölçüsünde köklü önlemlerden yana değildi. Şurası açık ki, Kemalist laiklik cedidi modelinden çok uzaktı." (28) Sonuç Georgeon bu son bölümde kitabında anlattıklarının ve Akçura'nın yaptıklarının bir mizanını çıkarır. ".. Pantürkizm gerçeklen de Panislâmizm ile Osmanlıcılık arasında üçüncü bir yoldu ve uzun vadede beyaz ve sarı dünyalardan oluşan iki etnik blok arasında ara bir dünyayı, Türklük'ü oluşturmayı amaçlıyordu. Akçura'nın Türk toplumu için öngördüğü toplumsal model de bir orta yol anlamını taşıyordu; Geleneksel * kurumların korunması ile toplumun batı ile bütünleşmesi arasında bir yol. " (29) Yazar Akçura'nın bazı hedeflerinin gerçekleşmesini ise şöyle dile getirir: "Osmanlı toplumuna, Türk ırkına dayalı yeni bir ulusal devlet anlayışı veren, ona ulusal burjuva ideolojisinin ipuçlarını taşıyan (ki doğmakta olan Türk burjuvazisi Yunanlılara karşı yürütülen bağımsızlık savaşında ve yeni Türk Devleti'nin yaratılmasında bu ideolojiden yararlanmayı bilmiştir) Pantürkizm olmuştur." (30) Akçura için; "XIX. Yüzyıl fikri cephaneliğine ellerini hızla daldırmış ve kendi tasarısına uygun düşecek silahları çekip almıştı."(31) diyen Georgeon'un en başarılı tesbîtlerinden biri de 'Türk Milliyetçiliğinin teorisyeni olmaktan çok onun stratejisini çizen kişi" (32) olduğu gerçeğini yakalamasıdır. Georgeon' un katılmadığımız görüşleri bir yana, bu kitabı, okuyucuyu özgün, dopdolu sıfatlarını hak eden titiz ve dikkatli bir inceleme sonucu olduğuna inandırıcı vasıflara sahiptir. Yazar, kitabın sonuna Yusuf Akçura'nın 24 özgün makalesini koyarak, Akçura hakkında fikir edinmeğe yeter düzeyde olduğuna inandığım mükemmel eseriyle birlikte bu makaleleri de Türk aydınlarının değerlendirmesine sunmuştur. Akçura'yı tanımak, bizim onun yolcusu olduğu ülküyü anlamamızı sağlayacak; Sarı Paşa'yı (33) gerçek değerine kavuşturacak Mankurtları Bozkurtlaştıracak, İnce Memed'i Oğuzeli'ne ihanet damgasından kurtaracak, 'İhtiyar'ın hırs ve kin dolu bakışları arasında, Tanrı Dağı'nda Kür-Şad'la, Kül Tigin'i diz vururken görmeğe ulaştıracak ve artık Turhanlar çıldırmayacaktır. Bugün Türk Milliyetçileri, Türkçülüğün gerisinde kalmışlardır, bu geleceğe dönük büyük endişe ve üzüntümüzdür. Bu eksikliğe en büyük sebep olarak da Türkçülüğün duygu düzeyinden düşünce düzeyine çıkarılıp algılanmamasını görmekteyim. Gelecekte muhtemelen, Türklüğün farklı coğrafî yerleşiminden ve birçok yönden ayrı kalmış olmasından doğabilecek problemlerin çözümlenmesi, bu algı surecinin farklılığının anlaşılması İle mümkün olacaktır. Değişimlerin yaşandığı dünyada hiç değişmeyen düşüncelerin, bizi değişime davet eden çağrılarını yanıtlamağa çalıştığımız şu günler, Türkçülüğün dirilişi ile aşılacaktır. O zaman cihanın neresinde olduğumuzu soranlara yanıtımız şu olacaktır: "Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim: Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim. Dünya denen mezellete dalsın her İsleyen; Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.'(34) Atila Demirkasımoğlu 11 Aralık 1989 Dipnotlar: 1. Türkçülüğün Tarihi, Y. Akçura 2. Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri-Y. Akçura, F. Georgeon Yurt Yayınları, s. 8 3. a.g.e. s. 8 4. Türkçülüğün Esasları, Z. Gökalp Kültür Bakanlığı Yay. s. 23 5. Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri-Y. Akçura. s. 14 6. a.g.e. s.18 7. a.g.e. s.37 8. a.g.e. s.39 9. a.g.e. s.39-40 10 a.g.e. s.4O 11. a.g.e. s.41 12. a.g.e. s.41 13. a.g.e. s.55 14. a.g.e. s.59 15. a.g.e. s.55 16. a.g.e. s.59 17. a.g.e. s.59 18. a.g.e. s.61 19. a.g.e. s.61 20. a.g.e. s.71 21. a.g.e. s.73 22. a.g.e. s.74 23. a.g.e. s.80 24. a.g.e. s.90 25. a.g.e. s.103 26. a.g.e. s.108 27. a.g.e. s.109 28. a.g.e. s.111 29. a.g.e. s.112-113 30. a.g.e. s.113 31. a.g.e. s.114 32. a.g.e. s.114 33. Bkz. Kurt Kanunu. K. Tahir. Bilgi Yay. 34. Yolların Sonu. N. Atsız. Ötüken Yay. Bu yazı üç aylık Türk Yurtları Dergisi'nin 1990 yılı ilk sayısında yayımlanmıştır.
|