Yazar | 
Mevlüt U. Yılmaz |  | | Kişisel Web | Ekim 1910, Yusuf Akçura ----------------------- "...Avrupa sermayedarlığının geceli gündüzlü çalıştırdığı iki kölesinden birisi Garb`ın amelesi ise, diğeri de Şark`ın bütün ehalisidir..." ----------------------- Sırat-ı Mustakim Dergisi |  | |  | Maksim Gorki ----------------------- "Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte."----------------------- Ekmeğimi Kazanırkeni | | |
|
Bazar-e
Bozurg
-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Yanılmıyorsam, bundan sekiz yıl önce Eski Genelkurmay Başkanımız
Sayın İsmail Hakkı Karadayı,
İran Şahı’nın Genelkurmay Başkanı ile karşılaşır ve kısa bir sohbet
yaparlar. Bu sohbetin bir kısmı basına da yansımıştı. Özet olarak
Karadayı Paşa “Humeyni tüm İran
çapında böyle nasıl güçlendi”
deyince, İranlı eski asker şöyle der “Bizi
Tahran’daki Bazar’e Bozurg
(Büyük çarşı-Kapalı
Çarşı) esnafının maddi yardımları
yıktı” der.
Paşamız “Niçin
önlemediniz?”
deyince, “Mollalara masum
yardımlar diye düşündük”
diyerek aymazlıklarını samimiyetle açıklar.
|
Bir
‘İngiliz Kemal’ Vardı...
-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Ünlü Türk casusu “İngiliz Kemal”
adıyla tanınan Ahmet Esat Tomruk öleli 42 yıl oluyor. Türk
Milleti’nin yetenekli evlatlarından biri olan Tomruk,
I. Dünya Savaşı’nda, İstiklal Savaşı’nda ve 2. Dünya
Savaşı’nda, yaptığı istihbarat çalışmalarıyla ordularımıza destek
vermiş; ana dili gibi bildiği İngilizce’den dolayı da hep ‘İngiliz
Kemal’ olarak anılagelmiş özverili bir memleket evladı.
Ankara’da başta Mustafa Kemal Paşa
olmak üzere; Genelkurmay Başkanı Albay İsmet (Paşa) ve Müdafa-ı Millîye
Vekili Fevzi Paşa ile görüştü. Kendisine Genelkurmay İstihbarat
Şubesi’nde görev verildi. Ama asıl görev arkasından gelecekti...
|
Borçlanmanın
Öyküsü...
-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Borç batağında debelenişimiz yeni
değil. 150 yıl önce, 24 Ağustos 1854’de ilk kez
yabancılardan borç aldık. Aldığımız parayı üretime yönelik yatırımlara
harcamayınca, yine borç aldık. Bu kez aldığımız borç ile öncekinin
faizini ödemeye başladık. Yabancılar, baktılar ki paraları ödenmiyor;
üzerimize geldiler; hatta borcumuzu ödeyene kadar Ege’deki bir adayı
işgal ettiler. Daha sonra da, 1800’lerin sonunda (adı günümüzdeki IMF
gibi çokça duyulan) “Düyunu Umumiye”yi kurduk. Gelirlerimizi
yabancıların kontrolüne verdik. Cumhuriyetimiz kurulduğunda, Osmanlı
topraklarından ayrılan devletlerle Türkiye, Osmanlı borçlarını paylaştı.
Payımıza düşen “Düyunu Umumiye” borçları, Atatürk’ün sıkı
takibi ile düzenli olarak ödendi. Bu borçların son taksiti 25 Mayıs
1954’de kapatıldı.
|
Bir ‘Keriman Halis Ece’ vardı... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
“Müftehir olduğumuz (övündüğümüz) tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık bir tekamülün (gelişmenin) mütemadi (sürekli) tahakkukunu ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğunuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi yüksek kültürde, yüksek fazilette birinciliği tutmaktır” Evet... Atatürk, en önemlisi yüksek kültür ve fazilette birinci olmaktır, diyor.
|
Kim İlkel? -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
İnsanlığın bu içler acısı uygarlık yaşantısı geçtiğimiz yüzyılın bilgeleri arasında da tartışılıyordu. 20. yüzyılın ilk yıllarında Dr. Alexis Carrel “İnsan Denen Meçhul” adlı eserinde özet olarak şöyle diyordu: “Günümüzün insanı uçaklara biniyor Atlantiği çabucak geçiyor; otomobiller üretiyor; ama bu insanlık insanca davranmıyor. Günümüzün insanı kendisini kendi örsü üzerine koyup, kendi çekici ile kendisine bir insanca biçim vermelidir” Yüz yıl önce söylenen bu söz günümüzde de geçerli. Bu sözün en kısa sürede geçerliliğini yitirmesini diliyoruz. Diliyoruz; çünkü uygar görüntülü yaratıkların vahşetlerinden insanlık erdemi adına utanıyoruz.
|
Büyük Türk Ozanı Şehriyâr -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Güneş kaybolmuş, akşamın sessizliği yavaş yavaş çöküyordu Tebriz’in üstüne. Caddelerdeki ayak sesleri, resmi dairelerin kapanmasıyla evlerine giden memurlardan geliyordu. Bir kısmı da, alış-verişten dönenlere aitti. Şehriyâr, Bânk-i Kişâvarzî (Ziraat Bankası) de yorucu bir gün geçirmiş, bir an önce eve ulaşıp anasının güzel yemeklerle donattığı sofrasına oturmayı düşünüyordu. Evlerinin bulunduğu sokağa sapacağı sırada, dün gece yarım bıraktığı şiir geldi aklına. O an ne yorgunluğu kaldı, ne de aklına takılan anasının yemeği… Durup, cebinden yarım kalan şiirin yazılı olduğu kâğıdı çıkardı. Sırtını duvara yaslayıp, şiiri tamamlamaya başladı. Akşam iyice çöküp, olanca karanlığını Tebriz’e bürüdüğü an da, o da şiirin son dizesini yazdı.
|
Hiciv Şiirinin Büyük Ustası: Mirze Elekber Sabir -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Türklüğün birlik ve beraberliğini isteyen; cehaletle kıyasıya alay eden, Türk milletinin çağın ilerisinde bir zihniyete kavuşmasını dileyen, büyük hiciv şairi Mirze Elekber Sabir (Mirza Ali Ekber Sabir) bir Azerbaycan Türküdür. Ne acıdır ki; Sabir, Anadolu’da yetirince bilinmemektedir. Onun ince alayı, cehalete fırlattığı oklar, birliğe susamış mısraları, günümüz dünyasındaki Türklüğün her halde en fazla ihtiyacı olduğu bir zamandır. Sabir, eserlerini HOPHOPNAME adlı kitapta toplamıştı. Bu eseri, 1975 yılında rahmetli Prof. Dr. A. Mecit Doğru, Türkiye Türkçesi’yle yayımladı. Rahmetli Doğru, bu eseri yayımladığında Hophopname ile ilgili olarak kendisiyle ilk röportajı TÖRE dergisi için ben yapmıştım. Bu çalışmamdan dolayı mıdır, nedir bilmem; Sabir’i hiç unutamadım. Kitabı söz gelişi değil, gerçekten yatak odamda başucumda durur. Türkiye’de ‘Sabirlik’ olaylar yaşandıkça açar okurum.
|
Yandım Anam! -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Dün gece bir düş gördüm ki, ulu Tanrı düşmanıma göstermesin. Uysalistan adlı bir ülkede yaşıyormuşum. Sağlığımda Karabayraklar adlı bir şirketin yetkilisiymişim. Sağlığımda diyorum, çünkü gördüğüm düşte ölmüşüm ve öbür dünyadayım. Mezara girdiğim gece; Münkir, Nekir meleklerinin sorduğu her soruyu anında, hiç duraksamadan cevapladım. Kendi kendime “tamam, dosdoğru cennete gideceğim” diyorum. Ben böyle hayaller kurarken, kendimi birden Sırat Köprüsü’nün ucunda buldum.
|
Bir ‘İstismar’ Öyküsü -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
İnanmadığı halde, inanmış gibi görünüp karşısındaki saf, duru inançlı insanları, kişisel çıkarı için kullananlara, gençlik yıllarımdan beri öfke duydum. İstismar edilen; dinî inanç da olur, ideoloji de olur. Aralarında hiç fark yoktur. İkisinin de ortak paydası ‘istismar’dır. İnsan kılıklı yaratıklar, yeter ki istismar etmeyi kendisine kazanç yolu seçmesin; biri ‘din’ adına istismar eder; diğeri ‘ülkü’ adına, bir diğeri ‘devrim’ adına istismar eder. Şimdi size bir askerlik anımı aktarmak istiyorum...
|
Kaçış -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Uzaklardayım Gemsiz, eğersiz yılkı atı özgürlüğündeyim Bir ayağım Çin’de, bir ayağım Maçin’de Ulaşamazsınız bana! Göz değmemiş doruklarda dolaşıyorum Bulutları okşuyorum çocuk saflığıyla Ufuklar apaydınlık, Her şey çırılçıplak burada Maskesi yok gerçeğin Yüreğim ayak altında değil!
|
“Cepheden Cepheyi Soran” Bir Kahramanın Anıları -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Ürgüplü Mustafa Fevzi Taşer, o fırtınalı yıllarda, cepheden cepheyi soran, tutsaklığı iki kez yaşayan Türk çocuklarından birisi... Çanakkale Savaşları’na katılmış. Doğu Cephesi’nde Ruslara tutsak düşmüş... Dünya Savaşı sonunda yurda geldiğinde, işgal ile tanışmış; Kuvayı Milliye’de görev almış. Kurtuluş Savaşı’nda yeniden asker olmuş savaşlara katılmış. Bu kez de Yunanlılara tutsak olmuş. Zafer’den sonra yurda geldiğinde Cumhuriyet’in aydınlık ufkunda görev alıp, ölene kadar hizmet vermiş...
|
Gordion Düğümü -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Doğrudur; ‘emperyalizm’ sözcüğünü çok sık kullanıyoruz. Hem de, bu sözcüğe anlamından çok daha farklı bir anlam yükleyerek kullanıyoruz; emperyalizm eşittir sömürü, diyoruz; ama bu yüklediğimiz anlam yanlış da değil hani... Mondros Mütarekesi (Mondros Ateşkes Antlaşması) yapıldığı sıralarda, İstanbul’daki kimi aydınların dilinde bir ‘manda’ sözcüğü dolaşırdı. Bu manda, elbette bildiğimiz siyah kıllı, çift tırnaklı o masum hayvan değil elbette. Manda, o yıllarda: “kendi kendini yönetemeyen bir millete, Milletler Cemiyeti’nin yönetici bir devlet tayin etmesi” demekti.
|
Yetim Hakkı... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Çöl kurusu amansız ayaz, Ankara’nın tepesine bir fanus gibi geçmişti. Dışarı çıkmak, caddelerde dolaşmak babayiğitlikten de öte bir direnç istiyordu. Kahvehane tiryakileri bile evlere tıkılıp kalmıştı. Herkes sözbirliği etmişçesine, “Aralık ayı bu ayazı 1930’un ocağına taşırsa, vay halimize!” diyordu.
|
Aydın Üzerine Düşünceler... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Aydınlar, halkın okumuş evlatlarıdırlar. Özelde halkı için, genelde insanlık için varolduklarına inanırlar. Bu kişiler toplumun her kesiminde bulunabilir. Onların her biri; gerçek bilim insanları, politikacılar, yöneticiler, yazarlar, askerler ve diğer mesleklerden çıkabilir. Düşünmek bir iştir; hem de çok zor bir iştir... Aydın kişi beyin sancısı çeker ve hep huzursuzdur. İçinden çıktığı toplumun kendince daha aydınlık yarınlarla kucaklaşması için fikir üretir... Fikirleri, çoğu kez, yaşanılan zamanın ilerisinde dolaşır. Bu nedenle de çağına ters düşebilir. İşte onun içindir ki, aydın; çağının hem tanığı, hem de sanığı olabilir! Sözgelimi; Bruno gibi; Galileo gibi, Spartaküs ve Cici (Çiçi) Yabgu gibi.
|
Onlar Yolumuzun Işığı! -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Kurtuluş Savaşı sırasında veya devletin kurulma aşamasında hizmet verenler gerçekten farklı insanlardı. Bu farklılığı, Başkomutan Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’te elbette görüyoruz; fakat, o devrin küçük rütbeli askerlerinde de görmek mümkün. Sadece askerler değil, iş adamları, yazarlar, memurlar... Her biri, kesinlikle saygı uyandıracak kişiliklere sahiptiler. Sözgelimi o büyük insanlardan birisi de, sunucuların ustası Orhan Boran’ın Babası Hikmet Boran idi...
|
Deli Yağmur -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Yağmur hâlâ yağıyordu... Sarı Durmuş, yanından geçen atlılara bakmak bile istemiyordu. Gözlerini atının yelelerine dikmiş; yarı uyuyor, yarı uyanık haldeydi. Her tımar çerisi gibi, onun da başı öndeydi; ordudaki her tımarlı gibi o da; hüzün ve utanca boğulmuştu. Sarı Durmuş Bozok’lu bir Tımarlı Sipahi idi. Fermana uymuş; boynuna borç olan Viyana Seferi’ne katılmıştı. Bu ilk seferi de değildi; şunca yıldır nice seferler görmüştü. Her seferden de yüzakı ile köyüne dönmüştü. Şimdi de dönüyordu.
|
Altınordu ve Kilise -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Altınordu Hanı Özbek Han’ın sarayına yaklaştıklarında genç papaz, arabayı çeken atların kişnemeleri arasında Metropolit Aleksey’e sordu: - Ya bizi dinlemezler ise? Eleksey durdu. Dönüp, elini genç papazın omuzuna koyup, ‘daha öğreneceğin çok şey var” dercesine, gülümseyerek baktı: - Hiç merak etme... Altınordu’yu yönetenler Türk. Biliyorsun, biz Hıristiyanlar, Hıristiyan devletlerinden daha itibarlıyız burada, dedi.
|
Fuzûlî ile Kerkük sohbeti... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Ey Fuzûlî, şimdi o diyârda yaşamak ölümden beter! 1959 yılındaki Türk katliâmı 2000’li yıllarda da devam ediyor. Okyanus ötesinden gelen insan kılıklı yaratıklar, eşkıyayı dağdan indirdiler; Türkmen’imi Kerkük’te ve tüm Irak’ta sindirdiler! Sen o çağda Hadikat-üs Suadâ’nın girişinde “Dünyanın en büyük ve erdemli halk zümresini teşkil eden Türkler” için övgüler dizmişsin… Doğru demişsin! Büyüklük nasıl olur? Türk budunlarının birbiriyle kardeşçe yaşamasıyla, bilimde, teknikte, ileri gitmekle… Senin çağından beri yatan ulu Türk Kültürünü ayağa dikmekle!
|
"Ortadoğu" Düşünceleri -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Hemen yanıbaşımızdaki bir coğrafya, bize, Türkiye’ye göre, Doğu’nun ‘ortası’ olabilir mi? Bu mümkün mü? Mısır, İsrail, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün, Arap Yarımadası, güneyimizde, İran ise Güneydoğumuza düşmekte... Ve bizler buraları, ne tuhaftır ki “Ortadoğu” diye tanımlamaktayız. Bu tanımlama, Avrupa’nın ‘batısında’ olan devletler için doğru. Gerçekten, söz gelişi; İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya için bu bölge Doğu’nun ortasında... Ama Türkiye’ye göre bu bölge Doğu’nun ortasında değil. Ortadoğu sözcüğü Avrupa için doğru, bizim için yanlış!
|
Yüz Karası -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Özel Kalem Müdürü, dakikalardır Talat Paşa’nın karşısında el pençe divan durmuş; buyruğunu bekliyordu. Oysa Talat Paşa, elindeki saate dalmış; gözü kimseyi görmüyordu. Müdürü kendisi çağırmamış gibi; hâlâ, cep saatine bakıyordu. Bu bakış, zamanı öğrenme bakışı değildi. Yüzünde derin bir hüzün vardı.
|
Ufkumuzu Aralayanlardan: Prof. Dr. Bahaeddin Ögel -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Herkesin unutamadığı bir öğretmeni vardır. Benim de pek çok öğretmenim oldu. Ama, bunlar arasında sevgili öğretmenim Bahaeddin Ögel, belleğimden hiç mi hiç silinmedi! Silinmedi; çünkü, Türk milletinin değerlerini, onun kadar bilen, onun kadar tanıyan ve bildiklerini bilim disiplini içinde pek güzel anlatan çok az Türkolog tanıdım. O, bu milletin yetiştirdiği ender rastlanan bilgelerden birisi idi. Hayatının her dakikası derin bir sevgiyle bağlı olduğu milletinin tarihini, en güzel, en anlaşılır biçimde anlatmaya harcadı.
|
Atatürk -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Atatürk millî bütünlüğe önem verir. Onun milliyetçiliği saldırgan değildir. Milliyetçiliği reddeden akımlara karşıdır. Millet egemenliğiyle bağlantılı demokrasiye gönülden inanır. Bilimde, teknikte, kültürde ilerlemeyi öngörür. Millî birlik onun için çok değerlidir. Sınıf kavgasını reddetmekle beraber emeğin sömürüsüne de karşı çıkar. Tüm Türklerin millet ve vatan şuuruyla, cumhuriyet sevgisiyle yetişmesini ister.
|
Soykırımcı Belçika Kralı? -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Bugün “Zaire” olarak da bilinen Belçika Kongosu (Kongo Bağımsız Devleti) 19. yüzyıl sonlarında acımasız bir sömürüyle karşı karşıya geldi. Bu öyle bir sömürüydü ki, sadece maddi varlıklar değil, bizzat ‘insan’ canı yok oldu; insan varlığı bitirildi! Milyonlarca insan ‘sarf malzemesi’ olarak harcandı. Günümüzün terimiyle ‘gerçek bir soykırım’ yaşandı Kongo’da!
|
| | 
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı. 1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı. 1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002), Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır. Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.
| 
| Türk Liderleri |

| Atatürk
Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!
|
| 
| Gelecek |

| Avrasya
Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)
|
| 
| Arayış |

| Çağdaş Uygarlık
Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..
|
|  | Okumakta Olduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |  | Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
|
|