Yazar | 
Hanifi Altaş |  | | Kişisel Web | Ekim 1910, Yusuf Akçura ----------------------- "...Avrupa sermayedarlığının geceli gündüzlü çalıştırdığı iki kölesinden birisi Garb`ın amelesi ise, diğeri de Şark`ın bütün ehalisidir..." ----------------------- Sırat-ı Mustakim Dergisi |  | |  | Maksim Gorki ----------------------- "Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte."----------------------- Ekmeğimi Kazanırkeni | | |
|
Efsaneden Masala Terörle Sözde Mücadele -Hanifi Altaş-
Adı terörle mücadele sırasında efsaneleşmiş olan Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, “Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok” adlı kitabını yayınladığından bu yana da yeni bir şey yoktur, değişen bir şey yoktur ve dolayısıyla da “terörle mücadele” artık bir masaldır. Masaldır, çünkü Osman Pamukoğlu ve onun gibi terörle mücadelede efsaneleşmiş isimlerin hiçbiri tümgenerallikten daha yukarıya çıkamamıştır. O halde, bugün terörle mücadelede başladığımız noktanın bile gerisine düşmemizin birinci derecede müsebbibi konumunda bulunanlar, terörle mücadelede başarılı olmayı askeri hiyerarşide yükselme ölçütü olarak dahi görmeyenlerdir.
|
Efruz Beyler, Siyasetin Hacıyatmazları ve Meydan Dayağı! -Hanifi Altaş-
Efruz Bey, büyük hikâyecimiz Ömer Seyfettin’in aynı adı taşıyan uzun hikâyesinde çizmiş olduğu unutulmaz bir karakterdir. Hikâye İkinci Meşrutiyetin ilan edilmesiyle başlar. O zamana kadar hiç kimsenin bilmediği, tanımadığı, farkına dahi varmadığı; bir devlet dairesinde çalışan sıradan bir memur, birdenbire karşımıza Hürriyet kahramanı olarak çıkar. Tabii onun, kendisine uydurduğu Efruz adı gibi, hürriyet kahramanlığı da sahtedir; ama koyu bir istibdat karanlığından hiç ummadıkları, beklemedikleri bir anda kurtulan insanlar bu meçhul kahramanı benimsemekte tereddüt etmezler. Çünkü cemiyetin kahramanlara ihtiyacı vardır ve Efruz Bey’de de aradıklarını bulmuşlardır. Bizimkisi, hürriyet sarhoşluğuyla meydanlara doluşan ve gitgide büyüyen kalabalıklara pek ateşli nutuklar atar, hararetle alkışlanıp evine kadar kilometrelerce omuzlarda taşınır…
|
Artık AKP'nin Tek Umudu Fısıltı Gazetesidir! -Hanifi Altaş-
Kim ne derse desin, Türkiye’nin en büyük tirajlı gazetesi ne Hürriyet’tir, ne de Posta gazetesidir. Türkiye’nin en büyük tiraja sahip gazetesi “fısıltı gazetesi”dir. Zaten, Hürriyet neyse ne ama, ondan daha çok sattığı ve okunduğu anlaşılan Posta gazetesinin haber anlayışı da “fısıltı gazetesi” tadındadır. Posta gazetesi Türkiye’nin hemen hemen bütün kahvehanelerinde masalarda gezer. Dolayısıyla Posta Hürriyet kadar satmadığı zamanlarda bile ondan daha çok okunan bir gazetedir. Fısıltı gazetesinin basıldığı ve yayıldığı yerler de matbaalar değil, kahvehane köşeleridir. Bundan ötürü tiraj konusunda Posta gazetesine posta koyacak tek gazete de fısıltı gazetesidir.
|
Sürek Avı, Çakallar ve Biz -Hanifi Altaş-
Aşağıdaki yazıyı yine aynı başlıkla, Irak harekatının ilk yirmi dört saatinin sonunda yazmış ve internetteki bazı yazışma grupları ile internetgazete.com adresine göndermiştim. Kuzey Irak konusunda bugün gelinen nokta itibariyle, bu yazıyı siz değerli okurların da dikkatine sunmakta yarar görüyorum: Savaş bir sürek avına dönüşmek üzeredir; Irak Ordusu dağılır dağılmaz leşlere üşüşen çakallar gibi Musul ve Kerkük'e karşı saldırmaları muhakkak olan Kürt Eşkıyalarına karşı Türk Ordusu Musul ve Kerkük yöresindeki Türk varlığını derhal Güvence altına almalıdır!
|
Sen Facianın Resmini Yapabilir misin Abidin? -Hanifi Altaş-
1970 sonrası gençliğin pek büyük ölçüde Gırgır dergisi okuyarak ve bir de Yılmaz Güney filmleri seyrederek solcu olduklarını biliyorum. Gırgır dergisi tabir caizse nasıl ki Türk mizahının içine etmişse, Gırgır dergisinden yetişme solcular da solculuğun içine etmişlerdir. Bu belki biraz kesin ve keskin bir yargı olacak ama, ben yaşayıp gördüklerime dayanarak böyle düşünüyorum. En azından, o dönemde solun gitgide lumpenleşmesinde, sınıfçılıklarının hababam sınıfı düzeylerinde kalmasında Gırgır ve onun türevi gibi çıkan dergilerden beslenmenin payı olduğu çok açık…
|
Evliya Çelebi, Gebze ve İç(erden) Göç(me)! -Hanifi Altaş-
Kadiköy’e duruşmaya giderken yolda okumak için aldığım bir haftalık dergi Gebze’den söz ediyordu. Gebze’nin nasıl yaşanmaz hale geldiğini, hırsız, gaspçı ve kapkaççı çetelerinin burada ne denli pervasızca cirit attığını anlatıyordu. Yazılanlara göre, Gebze’de mal ve can güvenliği kalmamıştı. Öyle ki, kamu görevlileri Gebze’de çalışmak istemiyorlardı. Bundan ötürü, İstanbul’un burnunun dibindeki Gebze meğer Bakanlar Kurulunca Şark hizmeti yapılan yöreler kapsamına alınmış imiş de bizim haberimiz yokmuş. Haberde, Gebze’ye ilişkin daha bir yığın iç karartıcı ayrıntıya yer veriliyordu.
|
"İşini gücünü vermek", “İşini satmak” ve Emperyalist İşgal -Hanifi Altaş-
Bilge Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan'a adanmış olan Kök-Türk bengü taşları Milattan sonra 725-735 yılları arasında dikilmişti. O tarihte bugünkü anlamı ve içeriğiyle emperyalizm kavramı elbette bilinmiyordu. Fakat Bilge Kağan'ın ağzından yeğeni Yoluğ Tigin’in, Türklerin Çin'e tutsak olduğu dönemi anlatırken kullandığı şu ifadeler; Türklerin o dönemde kavramsal olarak ifade edilemeyen sömürü ve emperyalizmin, bir olgu anlamında pekala farkında olduklarını ortaya koymaktadır: "Türk beğleri Çinliler gibi giyinmeye, Çinli adları almaya başladılar!"
|
Kostaki Musurus Paşa, Lefter Küçükandonyadis ve Yaşar Büyükanıt
Osmanlı Devleti ile Yunanistan Devleti arasındaki siyasal ilişkiler 1840'ta kuruldu. Osmanlı Devleti, Yunanistan Devleti'nin başkenti Atina'ya orta/elçi olarak Kostaki Musurus Paşa 'yı (1807-1891) atadı. Kostaki Musurus Paşa; Osmanlı Devleti uyruğu, Rum/Yunan asıllı, Hıristiyan/Dinli, Ortodoks/Mezhepli, Girit/Asıllı, İstanbul/Arnavutköy doğumlu, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı yüksek bürokratlarından biriydi.
|
İyonya, Türkiye Cumhuriyeti ve Mozaik A.Ş.
Sakarya yenilgisinden sonra geri çekilen Yunan ordusu Eskişehir- Afyon savunma hattını oluşturmuştu. Yunan devleti de işgali altında tuttuğu bu yurt parçasını uzun vadede Yunanistan toprağı yapmak, Yunanistan’a katmak amacıyla bir ara formül geliştirmişti. Buna göre Yunan işgali altındaki Batı Anadolu’da sözde bağımsız bir İyonya Cumhuriyeti kurulacaktı.
|
Havanda Su Dövme Kurultayının Ardından
Görünen o ki, Türkiye'nin rolü, Amerika'nın ve AB'nin bu ülkeler için geliştirdiği politikalar ekseninde Türkiye'ye verilen rolleri oynamakla sınırlı kalmaktadır. Bakü-Ceyhan hattı olayında gözlendiği üzere, Türkiye zamanında milli politikalar üretemediği için başkalarının peşinden sürükleniyor; sürüklendikçe zaman kaybediyor ve bu kaybedilen zamanda da Türkiye'nin aleyhine olan yeni seçenekler ortaya çıkıyor.
|
Kurt mu, Kangal mı Tartışması Üzerine: Türk Kültürü, Tarih bilimi ve Şarlatanlık!
Türköne’nin talihsizliğine bakar mısınız? Bizim Erzurum yöresinde “Tilki eşerken kurt çıkarmak!” diye bir deyim vardır. Bay Türköne de, Bozkurt’a çukur kazıp onun yerine Kangal destanı yazmaya kalkışırken, bir de ne görsün; karşısına yine bir Bozkurt çıktı! Üstelik tam da Ergenekon destanının bir türevi olarak. Hem de o pek hayranı olduğu Kangal köpeklerinin en iyilerinin yetiştiği yerde! Demek yalnızca koca bir tarih değil, talih de Türköne’ye karşı….
|
Ulusalcılık, Siyasal Dincilik ve Totalitarizm
Fetullah’ın “saman adamlarına*” çıkarttırdığı ve adı da samana benzeyen bir gazetede Türkçülüğe, Türklüğe ve Türklüğün sembollerine saldırarak öne çıkıp ün salmakla, kendine malum cemaat nezdinde mümtaz bir yer edindiği anlaşılan bir akademisyen, gördüğü tepkiler üzerine kendini savunmak ihtiyacı hissetmiş; "Türklerin Bozkurt diye bir sembolü olamaz" yönündeki görüşlerine gelen eleştirileri yanıtlamış. (Kaynak: http://www.haber10.com/haber/35699/) Hazret yanıtlarının son bölümünde de, kendisinden bekleneceği üzere yine Türk milliyetçiliğine saldırmış; aklınca ulusalcılığı mahkum etmiş ve tabii hizmet ettiği cemaata yani Fetullahçılara övgüler dizerek yazısını noktalamış.
|
Koyun Sürüleri, Kurtlar ve Köpekler!
Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz üçüncü bir etken ise Türk insanını sürüleştirmekte tarikatlar ve cemaatlerin oynadığı rol ve gördüğü işlevdir. Bir müritler topluluğu demek olan tarikat bağlılarının gerçekte bir koyun sürüsündekilerden hiçbir farkları yoktur. Çünkü her ikisinde de, mensupların bağımsız davranma, düşünme ve karar alma yetenekleri, iradeleri ve kişilikleri silinmiştir. Onları yek diğerinden ayıran ancak ilk anda göze çarpan fiziksel özellikleridir: Boy, en, kilo, renk gibi…
|
Recep’in Martini; Diyarbakır ve Ziya Gökalp (II)
Diyarbakır deyince bizim aklımıza Türk-Selçukluların üçüncü büyük hakanı Melikşah gelir. Çünkü Diyarbakır Melikşah döneminde kesin bir biçimde Türk hakimiyeti altına girmiştir. Diyarbakır deyince aklımıza Türk Artukoğulları Beyliği gelir. Diyarbakır deyince aklımıza Akkoyunlu-Türk imparatorluğunun başkenti ve onun en büyük hakanı Uzun Hasan gelir.
| | | | | | | | | | | | |
Sayın Dr. Cüneyt Akalın’ın, “Büyük Kurtarıcıyı EL Libertador’a Benzetmenin Hikmeti” başlıklı yazıma ilişkin eleştirilerine* yanıtımdır: Sayın Akalın, “Simon Bolivar Latin Amerika'nın Atatürk'üdür” buyuruyor. Herşeyden önce bu benzetme anakronik ve mantık dışıdır; çünkü zaman itibariyle Simon Bolivar Atatürk’ten yüz yıl önce yaşamıştır. Benzetme zaman itibariyle sonra gelenlerin öncekilere yakıştırılması biçiminde olur; öncekilerin sonrakilere yakıştırılması biçiminde değil.
|
12 Ocak günü Mehmet Ali Ağca cezaevinden çıktı ve bir gürültüdür koptu. Arafat’ta hacıların şeytan taşladığı gibi tıpkı, eline kalemi alan ne kadar solcu eskisi varsa Ağca’ya ve onu bırakanlara veryansın etmeye başladılar. Neden? Ağca‘ya koro halinde sövüp saymayı adeta bir ibadet haline getirenlerin, Ağca üzerinden spekülasyon yapanların kimler olduğu ve bu kampanyadan ne murat edildiği üzerinde birazcık durup düşünmemiz gerekmez mi?
|
16 Ocak 2006 Tarihli Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberin özeti şudur: “Atatürk’ün liderlik sırları kitap haline getirildi. Türk Tarih Kurumu’ndan Prof.Dr. Hikmet Özdemir’in "Atatürk’ün Liderlik Sırları" adlı kitabı, Başkent Üniversitesi tarafından yayınlandı.” Diyebilirsiniz ki yayınlansın, ne var bunda? Tabii ki, bizce de bir şey yok. Ancak biraz sabretmeniz ve haberi sonuna kadar okumanız gerekiyor. Kısa yoldan sadede gelmek için, haberin söz konusu kitabın içeriğiyle ilgili kısmını geçiyoruz. Haberin sonu şöyle bitiyor:
|
Bey yiğitler, Han yiğitler, Dağlara yürümek günü! Ürdükçe kudursun itler; İtlere ürümek günü!
|
| | 
Hanifi Altaş
Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.
|
| 
| Türkçülük ve Devrimcilik |

| Yeni Hayat
"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!
|
| 
| Türkçülük |

| Enver Paşa
Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.
|
| 
| Din Geleneğinde Yanlışlar... |

| Kulluk Düzeni
Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.
|
|  | Okumakta Olduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |  | Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
|
|