Türk Dirlik

BaşsayfaBilgimeceTürkolojiTarihSaadettin Gömeç

 

Türkoloji-Tarih

www.turkdirlik.com

 

Türk Devlet Arması

www.turkdirlik.com


Türkoloji


Tarih

 

 

Saadettin Gömeç

 

The image “http://www.akcag.com.tr/kitapresim/975-338-265-6.gif” cannot be displayed, because it contains errors. 

Kavramlar: Kırgız Tarihi

Kırgız Türklerinin Kısa Tarihi


Saadettin Gömeç


İÇİNDEKİLER

1-Kırgız Adı ve Kırgız Türkçesi

2-Kök Türkler ve Uygurlar Devrinde Kırgızlar

3-Çingizliler Devrinde Kırgızlar

4-Çarlık Rusyası Sırasında Kırgızlar

5-Sovyet-Rusya Döneminde Kırgızlar

6-İçtimai ve İktisadi Hayat

7-Eğitim

8-Günümüzde Kırgızistan

Bibliyografya

İndeks

 

 

KIRGIZ TÜRKLERİ TARİHİ

 

1-Kırgız Adı ve Kırgız Türkçesi

 

Çin kaynaklarında adları Kien-kun, K’i-ku, Kie-kou şeklinde transkripsiyon edilen Kırgız adı, Kök Türkçe yazılı metinlerde Kırkız, Tibetçe kaynaklarda Gir-kis şeklinde geçmektedir. Kırgız adının menşei konusunda çeşitli görüşler mevcuttur. Bu adın “Kır” ile “Giz” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş, kır gezer anlamında bir kelime olduğu yanında, “kırk” ve “yüz” sayı adlarının birleşmesinden teşekkül ettiği de ileri sürülmüştür. Kırgız adının “kırku”dan, yani kırmızı ve “yüz” kelimelerinden ibaret olduğu da söylenir. “Kem” ve “Orkun” adlarının birleşmesinden oluştuğu yolunda da fikirler mevcuttur. Bununla beraber Kırgızların, Oguzlarla olan irtibatları da dikkate çekilmektedir. Hatta Kırgız kelimesinin “Kırk-Oguz”dan geldiği, Kırgızların Oguz Han’ın yirmidört komutanından türediği ve kırk Çinli kızın Oguz bölgesine gelip, onlarla evlenerek, doğan çocuklarının Kırk Oguz adıyla anıldığı yolundaki efsaneler mevcuttur.

 

Kök Türkçe yazıtlarda zikredilen Türk boyları içerisinde tarihleri çok eskiye dayanan ve Çin kaynaklarında bahsi geçenlerden birisi de Kırgız etnik adıdır. Çin yıllıklarında Kırgızları M.önce 2-1. asırlarda Hunlar zamanındaki olaylar anlatılırken görmekteyiz ve bu sıralarda nüfuslarının 100-150 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Burada Kırgız adı Mo-tun’un hakimiyet altına aldığı kavimler arasında zikredilir. Kırgızlar hakkındaki bir diğer bilgi de, M.önce 201 yılından yaklaşık bir asır geçtikten sonradır. M.önce 99’da Kırgız topraklarının idaresine Hunlar tarafından esir edilmiş olan, Çinli bir komutan getirilmişti. Bu Çin asıllı komutan M.önce 90 yılında Kırgız suvarilerinin başında Çinlileri bozguna uğrattı. M.önce 50’li yıllarda Hunlar arasındaki bağlar zayıflamağa başladığında, ilk ayrılıklar ortaya çıkmış (M.ö. 55), bu sırada kardeşine karşı gelen Çiçi Yabgu ordusunu Kırgızlarla güçlendirerek, Minusinsk havzasındaki Tölös boylarını hakimiyeti altına almıştı. Böylece Çiçi ile birlikte ilk defa olarak bugünkü yurtlarına doğru geldiler. Tanrı Dağı ve Issık Köl bölgesindeki Tölösler de Çiçi Yabgu’nun idaresine girmişlerdi. Fakat Çiçi’nin güçlenmesine tahammül edemeyen Çin, Çu-Talas nehirleri arasında bir başkent inşa eden Hunları, 70.000 kişilik kuvvetli bir orduyla basmış, Hun başkenti tamamen tahrip edilmiştir (M.Ö.36). Çiçi’nin 1518 kişiyle, 70.000 kişilik Çin ordusuna karşı vermiş olduğu hayrete düşürücü direniştir ki, bugünkü Türk milletinin var olma sebeplerinden biridir. Daha sonra M.sonra 65 yıllarında Çin imparatorluğunun Güney Hunlarıyla birleşerek, Kuzey Hunlarına karşı savaş başlattıklarını ve bundan istifade eden Kuzey Hunlara bağlı Kırgız gibi kabilelerin isyan ettiklerini görüyoruz. M.sonra 90’lı yılların başında, Kırgızlar yine Çin sülalesi Hanlarla bir olup, Hunlara üst-üste darbeler vurunca, bu kez onlar tıpkı Çiçi Hunları gibi Talas bölgesine gelerek, Pamir’deki Wu-sunları yerlerinden edip, topraklarını zaptettiler. Bugün Issık-Köl havalisinde, Tekes, Talas ve Çu Irmaklarının yukarı taraflarında, Altay, Pamir ve Tanrı Dağlarında yaşayan Kırgızlar, milattan önceki adlarını günümüze kadar muhafaza edebilen ender Türk boylarındandır.

 

 

Çin kaynaklarında, Hunların yıkılışından sonra Kırgızlara Hakas da denmiştir. Kırgızlar, M.ö. 2 ve 1. yüzyıllarda Baykal Gölü’nün batısı, Balkaş Gölü’nün doğusu, Bar Göl’ün kuzey tarafları, Yenisey’in orta kısımlarında, kısaca Tanrı Dağlarının doğusu ile Tannu-Ola arasında bulunmuşlardır. Büyük ihtimalle 13. asırdan sonraki Mogol istilasından sonra da bugünkü yurtlarına gelmişlerdir. Çin kaynaklarında ve Kök Türkçe belgelerde Kırgızların eski Türk çağında Yukarı Yenisey bölgesinde oldukları kayıtlıdır.

 

Türk dilinin tasnifinde Kazak, Nogay, Tatar, Başkurt, Kara-Kalpak, Karaçay-Balkar gibi kuzey-batı (Kıpçak) Türk şiveleri grubunda yer alır. Bu gruba Orta Türkçe’de denmektedir. Kırgızcanın üç diyalekti bulunmaktadır: Kuzey, güney-doğu ve güney-batı diyalektleri.

 

2-Kök Türkler ve Uygurlar Devrinde Kırgızlar

 

Miladi 4. asrın ikinci yarısında, Kuzey Çin’de teşekkül etmeye başlayan Tabgaç sülalesiyle yakın ilişkilerde bulunan Kırgızlar, daha sonra onların hakimiyetini kabul ettiler. Hatta Tabgaç hanedanlığının kuruluşunda da rol aldıkları söylenmektedir. 4. yüzyılın sonları ile 5. yüzyılın ilk yarılarında ise, Orta Asya’da güçlenen bir diğer hanedanlık Juan-juanlar oldu. Dolayısıyla bazı Kırgız kabileleri onların idaresi altına girdi. Onların bir kısmı da diğer Tölös boylarıyla birleşti. Daha sonra Kuzey Çin ve Mogol yaylalarında oldukça karışık bir siyasi durum ortaya çıktı. Tabgaçlar, Juan-juanlar ve Tölösler kıyasıya savaşlara başladılar.

 

560 yılında Mo-kan Kagan idaresindeki Kök Türklerin tabiyetine giren Kırgızlar, kaganlığa vergi vermek ve ihanet etmemek şartıyla serbesttiler. Çok keskin ve kaliteli silahlar yapan Kırgızların bir bölümü ziraatla meşgul oluyorlardı. Onlar Kök Türk Kaganlığının silahlarını, çeşitli ev eşyalarını ve hayvan yemlerini de temin ediyorlardı. Işbara Kagan tahta çıktığı sırada (581-587) Kırgızların, Mo-kan’ın oğlu Apa’nın (Ta-lo-pien) idaresine geçtiklerini, ancak Işbara’nın Apa’ya şiddetle hücum ettiğini ve bu yüzden pekçok Kırgız’ın da öldüğünü biliyoruz.

 

 

630 tarihinde İl Kagan’ın idaresindeki Kök Türkler, Çinliler tarafından mağlup edildikten sonra, Çin imparatorluğu bunların durumunu öğrenmek için Kırgız bölgesine bir elçi gönderdi. Kırgızların da, Çin’in T’ang sülalesine elçiler yolladığı bir sırada Kü-pi (Köl Beg) Kagan (639-650) Kırgız bölgesini zaptetti. Kök Türklerin fetret devrinde (648’lerde) Çin’e bağlanarak faaliyet gösterme çabasında oldukları, hatta bir ara Sır-Tarduşların tabiyetine de girdikleri, kendilerine Sır-Tarduşların Yinçü Bilge Kagan’ı tarafından İl-teber tayin edildiği, Kırgız İl-teberlerinin Çin’e de gittikleri biliniyor. Arkasından Bars-Beg adlı birinin Kırgızların kaganı ilan edildiğini görüyoruz. Onun Inançu Alp Bilge unvanına da sahip olduğu söylenmektedir. Kırgızlar o döneme göre iyi silahlanmış bir askeri güce sahiptiler. Tam techizatlı atlı birlikleri vardı. Belki de onlarla sonucu Türk milletinin zararına olan bir savaşa girmenin faydasız olduğunu düşündüklerinden Bars Beg, Bilge’nin kız kardeşi ile evlendirilerek bir yakınlaşma tesis edildi. Hatta bu sırada anlaşıldığına göre, Azlarla bir muharebe de olmuş olabilir. Fakat daha sonra, Bars-Beg’in de Kök Türk Kaganlığına karşı ayaklandığı ve öldürüldüğü görülmektedir: Bars, beg idi. Kagan adını burada biz verdik. Küçük kız kardeşimi prenses olarak verdik. Kendisi yanıldı ve öldü. Halkı kul-köle oldu, diye kitabelerde bir de serzeniş vardır. Görüleceği üzere 699’da, Kırgız ülkesi sahipsiz kalmasın diye, bir savaş yapılmış ve Kırgızlar da düzene sokulmuştur.

 

Daha sonra Kapgan Kagan (691-716) Çin imparatorluğuna karşı birlikte mücadele etmeyi teklif etti, Kırgızlardan red cevabı alınca, harekete geçti. 709 yılında Kırkızlar bir Türk boyu olan Çiklerle işbirliği yaparak Kök Türklere isyan ettilerse de, 710 yılında tekrar itaata sokuldular. Bu olaylar kitabelerde şöyle anlatılmaktadır: Çin imparatoru ve On-Ok kaganı düşman oldu. Bunlardan başka olarak Kırgızların güçlü (veya Kırgız Küçlüg Kagan) kaganı da düşman oldu. Bu üçü anlaşıp Altun-Yış üzerinde buluşmayı kararlaştırmışlardır. Kök Türklere karşı ordu sevketmeye karar verdiler. Onlar bu işi yapmazsa, Kök Türklerin onları teker teker ortadan kaldıracağından korkuyorlardı. Çünkü kaganı ve ayguçısı bilge olan Kök Türkleri yalnız başlarına alt edemeyeceklerini çok iyi biliyorlardı. Ayrıca Oguzları kandırmaya da çalışmışlardır. Bunun üzerine Bilge Tunyukuk gece-gündüz uyumadan onlara karşı bir plân hazırlamıştır. İlk önce Kırgızlara doğru bir ordu göndermeyi düşünmüş ve bunun için harekete geçmiştir. Kırgızlara ulaşmak için Kögmen dağlarının geçilmesi gerekmektedir. Ancak kar yüzünden bütün yollar kapanmıştır. Az ülkesinden doğru oraya gitmenin mümkün olduğu öğrenilmiş ve Anı Suyu boyunca ilerlenmiştir. Zorlu bir uğraştan sonra Ak-Termel geçilmiş, ancak orduya yol gösteren klavuz yolu şaşırdığı için cezalandırılmıştır. Kaganın emri üzerine askerin daha hızlı hareket etmesi için buyruk verilmiştir. Anı nehri boyunca gece-gündüz yol alan Kök Türk ordusu, Kırgızları ani bir baskınla uykuda yakalamıştır. Burada yapılan büyük savaşta Kırgızların büyük bir kısmı öldürüldüğü gibi, kaganları da ölmüştür. Kök Türk kaganına Kırgızlar neticede itaat etti. Daha sonra Kök Türk ordusu Kögmen yolu ile Ötüken’e geri döndü. Bundan sonra Kırgızlar, hemen hemen Kök Türk Kaganlığına hep sadık kaldılar. Hatta Köl Tigin’in yog merasimine onlar da bir temsilci gönderdiler.

 

Kök Türk Kaganlığının yıkılışından sonra Uygurların başa geçmesine de muhalefet ettiler. Muhtemelen 752 senesinde, bir Tokuz-Oguz-Kırgız ittifakı söz konusudur. Şine-Usu yazıtından anlaşılacağına göre, Kırgızlara bağlı olan Çikler de bu ittifak arasına alınmış ve Uygurlara bir darbe vurma hazırlığına girişilmiştir. Daha sonra bu birleşmeye Üç-Karluk boyu da katıldı. Bunların hareketini önceden haber alan Uygurlar, ilk önce Üç Karlukları, daha sonra da Çikleri itaata aldılar; Çikler üzerine bir tutuk ile ışbara ve tarkanlar tayin ettiler. Şine-Usu yazıtında bu husus şöyle anlatılmaktadır: Tokuz-Oguzlar begleriyle gelmişlerdi. Uygurlara itaat etmeyerek düşman oldular. Ürüng Beg'de ve Kara-Bulak'da oturuyorlardı. Tokuz-Oguzlar, Kırgızlara doğru adam gönderip: "Siz çıkın, Çikleri çıkarın, ormanda birleşelim" diyorlar. Bunun üzerine Moyun-Çor yürüyerek, bir Tutuk'un başkanlığında Çiklere doğru bin adam göndermiştir. İsi ülkesine de Azlardan birini gönderir. Bir keşif kolu düzenleyerek hem Kırgızları, hem de İsileri kontrol etmiş, Oguzlar tarafından Kırgızlara gönderilen casus yakalanarak durum hakkında bilgi alınmış ve Bolçu Nehri kıyısında Üç-Karlukları yenmiş, orada otağını kurdurmuştur. Çik halkınıda göndermiş olduğu bin kişi sürüp getirmiştir. Görüleceği üzere Uygur kaganı Moyun-Çor’un usta siyaseti ve gücüne karşı hiçbir muvaffakiyet gösterememişlerdir.

 

Bir süre sonra onların Uygur Kaganlığından ayrılmak istediklerine şahit oluyoruz. Uygur kagan sülalesinin değişmesi sırasında da önemli bir rol oynamışlardır. Uygur kaganı Bögü Kırgızların üzerine bir sefer düzenlemişti. O, Çin’e de bir akın yapmak istiyordu. Onun bu fikrine bakanlarından Tun Baga Tarkan karşı çıktı. Kırgızlardan da yardım gören Tun Baga Tarkan, Bögü’yü tahttan indirmiştir. Bu tarihten sonra Uygur Kaganlığında Kırgızların üstünlüğü görülmeye başlar. Ancak 9. yüzyılın başlarında Uygurlarla yaptıkları bir savaşta büyük zaiyat verdiler. Bu sırada Kırgız ordusunun sayısının 400.000 olduğunu ve bizzat Kırgız il-teberinin, Uygur kaganı Kutlug’un (795-805) okuyla öldürüldüğünü kaynaklardan öğreniyoruz.

 

9. asrın otuzlu yıllarında Orkun Uygur Kaganlığının hakim olduğu yerlerde hastalıklar ve tabîi felaketler ortaya çıktı. Bu durum Uygur Kaganlığında siyasi ve iktisadi bir buhran doğurdu. 839 yılında II. Kasar Kagan tahta çıktığı zaman birkaç Uygur bakanı onu tahtan indirme planı yaptılar. Kasar Kagan daha önceden bunların komplolarını öğrendiği için onları öldürttü. Bu sırada kendi ordusunun başında başkentin dışında bulunan Kürebir Urungu Sangun adlı komutan bu olaya sinirlendiğinden Kasar Kagan’ı öldürdü (839). Onun da hareketi Uygurların bir başka güçlü komutanı Külüg Baga Sangun tarafından tasvip edilmedi. O Kırgızların yanına kaçarak onlardan 100.000 suvari desteğinde, Uygur başkentine yürüdü ve yeni kagan ile adamları ortadan kaldırıldı. 839 yılının sonunda Uygur kaganının öldürülmesiyle, Türk Devletinin başına Kırgızlar geçmiş oldular.

 

Uygur Kaganlığı yıkıldıktan sonra, bir ara Öge Kagan (841-847) Uygurları bir araya getirmeye çalıştı. Onlar Çin’in kuzey bölgelerinde faaliyetlere başladılar. Bu yıllarda Apa Tarkan unvanlı bir komutanın idaresindeki Kırgızlar, Kuzey Çin sınırlarına gelen Uygurları geri götürmek için bu bölgeye akınlar yaptılar. Maalesef Kırgızlar da tıpkı Uygurlar gibi, Çin adına başka kavimlerle savaştılar. 890’larda Çin’in Shen-si eyaletinde çıkan bir isyanı asker göndererek bastırdılar. Kırgızların T’ang sülalesiyle olan iyi ilişkileri, onları 907 yılında yıkılmalarına kadar devam etti. Ötüken’deki Uygur hakimiyetine son veren Kırgızlar, Kögmen ve Songa-Yış’ın kuzey bölgelerinde yaşıyorlardı. Yani bugünkü Hakasların yurdunda bulunuyorlardı.

 

3-Çingizliler Devrinde Kırgızlar

 

Kırgızların Asya’daki hakimiyetleri uzun süre devam etmedi. 924 tarihinde Kıtanların saldırılarına dayanamadılar. 931 yılında Kırgızlar bir elçi yollayarak, Kıtanlara bağlanacaklarını bildirdiler. Kıtanlar bir memur göndererek, onlardan vergi almaya başladılar. Çin kaynaklarında Cürcet olarak da geçen ve Tunguz boyu olduğu söylenen Altan Hanlar 1124 senesine doğru Kıtanlara büyük bir darbe vurdular. Kıtan şehzadelerinden Yeh-lü Ta-shih Yenisey Kırgızlarının arasına kaçtı, çok geçmeden şimdiki İmil ırmağı vadisinde bir kurultay toplayıp, Kıtan Hanlığını yeniden kurduğunu ilan etti. Tekrar Kırgızlara karşı hücumlara başladılar ve yavaş yavaş onlar Ötüken’den ayrıldılar.

 

Çingiz Han 1199’da, Naymanların hanı Buyruk’u yenerek Kırgız bölgesinin de hakimi oldu. Çingiz’in büyük oğlu Cuci tarafından Altay-Sayan ve Hakas bölgesi de Çingiz Devletine dahil edilmişti. 1207 sıralarında Çingiz Han, Altan ve Töremiş adlı iki elçiyi Kırgız bölgesine yollayarak, kendisine tâbi olmasını söyledi. Kırgız hanı Urus Inal, Çingiz Han’a bağlanacağını söyledi ise de, Kırgızlar başlangıçta Çingiz kuvvetlerine şiddetle karşı çıktılar. Fakat onun üstünlüğünü kabul ederek, önünden kaçmak zorunda kaldılar. Bu zamanda Tanrı Dağı vadisine gelen Kırgızlar gittikçe çoğaldı. Özellikle bu çağda Çingizlilerin ağır darbesi sonunda, aslında Mogolistan yaylalarında yaşayan Nayman, Kirey, Tatar, Merkit, Kongrat, Katagan, Mangıt, Sulduz, Barlas, Duglat gibi kabilelerin urugları Tanrı Dağları, Yedi-su, Maveraünnehir, hatta Yayık ve İdil Nehirleriyle, Hazar ile Karadeniz’in kuzeyi gibi yerleri içine alan Kıpçak bölgelerine göç ettiler. Bunların bazıları Türk olduğu gibi, bazıları da Mogol idi. Bu yeni gelenler ayak bastıkları topraklardaki halkların etnik oluşumlarında büyük bir tesir yaptılar. Bu suretle Çingiz Hanlığının Cuci ve Çagatay ulusu içerisinde yeni bir Türkleşme devri başlattılar. Kırgızların bugünkü yurtlarına ne zaman geldikleri hususunda Rus ve batılı araştırmacılar arasında münakaşalar vardır. Bunlardan bazıları Kırgızların Tanrı Dağlarına 16-17. yüzyıllarda gelmiş olduklarını iddia etmişlerdir. Yine Arap coğrafyacılarının eserlerinde Kırgızların bir kısmının Yenisey’de oldukları söylenirken, bir kısmının da 10. yüzyılda Tanrı Dağlarında oldukları zikredilir. Buna karşılık Reşideddin, Sibir’den bahsederken buranın Kırgız bölgesinin kuzey-doğusunda olduğunu söylemektedir. Reşideddin’in bu izahına da dayanarak Kırgızların Tanrı Dağları mıntıkasını yurt tutmalarının kesin tarihi olarak Mogol istilası sonrasını gösterebiliriz.

 

Daha sonra çeşitli zamanlarda Çingiz’e elçiler gönderdiler. 1218 tarihinde Çingiz’in adamlarının Kırgızların komşuları olan Tumat kızlarına sarkıntılık etmeleri üzerine bir isyan çıkmış ve bu ayaklanmaya Kırgızlar da katılmıştı. Kırgızların (Hakaslar) bu reaksiyonları esasen Mogolların zulmüne karşıydı. Bu büyük isyanı bastırmak için büyük bir ordu hazırlandı ve Kırgızlar tekrar itaat altına alındılar.

Çingiz Han bilindiği üzere ölmeden evvel dört oğlu arasında sahip olduğu toprakları paylaştırmıştı. Büyük oğlu Cuci’ye kuzey-batı, yani Kıpçak topraklarını, Çagatay’a Türkistan’ı, Ögedey’e Doğu ülkelerini, küçük oğlu Tuluy’a da merkezi, yani baba ocağını vermişti. Buna göre Yenisey bölgesi Kırgızları Tuluy’a, Tanrı Dağ bölgesi Kırgızları Çagatay hakimiyeti altına girmiş oldu. 1232 tarihinde Tuluy öldükten sonra, onun hanımı Sur-Köktay Bike devletin başına geçti. Bu sırada Kırgızlar (Hakas) Mogol ordularına karşı geniş bir isyan başlattı. Sur-Köktay 3000 kişilik bir askeri kuvveti onların üzerine yollayarak cezalandırmak istedi, fakat savaş Kırgızların zaferiyle sona erse de, neticede boyun eğmek zorunda kaldılar. Bu savaşlar sonunda bir kısım Kırgız kabileleri Tanrı Dağları, Talas, Narın ve hatta Semerkant taraflarına geldiler.

 

1242 tarihlerinde Çagatay Han ile Ögedey vefat ettikten sonra, Mogol begleri arasında kıyasıya mücadeleler başladı. İlk önce Çagatay ve Ögedey’in çocukları birleşerek Tuluy ve Cuci nesline karşı çıktı. Sonra da Çagatay nesli ile Ögedey’inkiler arasında mücadeleler oldu. Hepsi yeni ganimetler ve topraklar peşine düştü. Bu yüzden hem Yenisey Kırgız bölgesi, hem de Tanrı Dağı Kırgız toprakları bu amca çocuklarının savaş meydanı oldu. Çagatay’ın öldüğü yıl, Kara-Hülagu Tanrı Dağı bölgesi Kırgızlarına şiddetle saldırdı. Bu durum Kırgızların Mogol beglerine karşı olan kızgınlığını daha da artırdı. Onlar Kara-Hülagu ile savaşmaya başladılar. Kırgızların bu mücadeleleri, Çagatay hanlarından Yesu-mengü (1252-1261) ve Algu (1261-1266) zamanlarında ve 13. yüzyılın ikinci yarısından sonra da sürdü.

 

Çingizli hakimiyetinden sonra Orta Asya ve Türkistan’da sosyal düzen bozuldu. 13-17. asırlar arasında Hakasların, dolayısıyla Kırgızların tarihi çok az bilinir. Kara-Kurum’da Güyük Han’ın ölümünden sonra hanedan üyeleri arasında bir kavga başlamış ve bundan Tuluy’un büyük oğlu Mengü galip çıkmıştı (1252). Mengü ilk iş olarak iki kardeşinden büyüğü olan Kubilay’ı Çin’e, Hülagu’yu da Önasya’ya göndermişti. Mengü Kagan da ölmeden önce yerine halef olarak küçük kardeşi Arık-Buka’yı seçmişti (1259). Arık-Buka, Kırgızları Karakurum’un yiyecek ihtiyacını temin etmeye mecbur tutmuştu. Hatta annesinin de arasında bulunduğu bir orduyu Yenisey Kırgız bölgesine gönderdi ve onları baskı altına aldı. Bu sırada Çin’deki orduların başında bulunan Kubilay bir kurultay düzenleyerek kendisini kagan ilan etti. Payitahtını Pekin’e taşıyarak Çin tarihinde parlak bir sayfa yaratmıştı. Hem Arık-Buka’nın hem de Kubilay’ın kendisini han ilan etmesi kaganlıkta karışıklıklara sebebiyet verdi. Neticede Arık-Buka Mogolistan’ı bırakmak zorunda kaldı ve Kırgızların, yani Hakasların ülkesine, Yukarı-Yenisey’e çekildi.

 

Kubilay Han tahta oturduğu sırada, Kırgız bölgesini idare etmeye önem verdi. 1270’de Kırgız topraklarına, dolayısıyla Hakas arazisine Lü Kao-li adında bir vali tayin edilmişti. Onun merkezi Elegeş’in sol kıyısında bulunuyordu. Bu valinin görevi buraları düzene sokmak idi, ancak 1273 yılında bir ayaklanma çıktı. Bu isyanı çıkaranlar Hakas soyundan beglerdi. Daha sonra ayaklanmanın lideri Kubilay’ın davetiyle başkente geldi (Pekin yakınlarındaki Daydu). Bu gelen beg kendi topraklarını Kubilay’a bağlı olarak yönetmek istemiş, fakat han ona güvenmediği için bu bölgeye kendi memurlarından birini tayin etmiştir. Kubilay’ın bu tutumundan memnun olmayan begler 1273’te yeniden baş kaldırdılar. Merkezden gelecek yardım beklendiği bir sırada, 1280’de genel vali Kao-li, isyan eden begin ordusunu mağlup ettikten sonra, bazı begleri de satın almayı başardı. Bu gayretinden dolayı Kao-li, Kubilay tarafından ödüllendirildi.

 

1273’ten 1293 yılına kadar Yenisey bölgesinin yönetimi eskiden olduğu gibi Kırgız beglerinin idaresi altında idi. 1270’lerin ortaları Batı Mogolistan, Cungarya ve Doğu Türkistan’a hakim olmak için Kubilay ile Kaydu (Ögedey’in torunu) arasında mücadelelerle geçti. Kubilay oğlu Nomu-Kan’ı Kaydu ile savaşmaya vazifelendirmişti, fakat onun yanındaki bazı begler saf değiştirerek Nomu-Kan’ı esir edip, Kaydu’nun müttefiki Kıpçak Mengü-Temür’e teslim ettiler. Kaydu 1277’de Almalık’tan Kara-Kurum’a kadar ilerledi. Durum Kubilay için ciddi bir hal alınca, Çin’de bulunan en iyi kumandanlarından Bayan’ı çağırdı. Bayan, Kaydu’nun bir ordusunu Orkun üzerinde yendi ve bunları İrtiş’e kadar attı. Bir ara Kaydu’nun noyanlarından Tug-Temür, Kırgız bölgesine, Tannu-Ola’ya kadar ilerlemişti. Kırgız begleri ona karşı gelmekten ise, anlaşmayı tercih ettiler. Fakat Tug-Temür’ün kuvvetleri Kubilay’ın güçleri tarafından gafil avlanınca, düşmanları da bu başarısızlıklarından dolayı birbirleriyle mücadeleye başladılar.

 

1292-1293 senelerinde Kubilay’ın hakimiyetinde bulunan Altay ve Yenisey bölgesindeki Kırgızları tamamen itaate almak için, bir komutan idaresinde Kubilay’ın buraya bir ordu sevkettiğini görmekteyiz. Kırgız halkı Hakas-Minusinsk ovasına çekildi. Kırgız toprakları tekrar işgal edildi. Bu işgalin ardından Hakas begleri birer birer ortadan kaldırıldılar. Halkın yeniden ayaklanmasını önlemek için üzerlerine korkunç bir baskı yapıldı. Esaret altına düşen Kırgızlar alışagelmiş hayatlarının tam aksine çiftçi olmaya da zorlandılar. Aynı zaman da Kırgızlar Kubilay’ın ordusuna da girerek en cesur savaşçılar olduklarını gösterdiler.

 

Mogolistan 14. asır boyunca Çingiz’in torunları arasında mücadeleye sahne oldu. Bu yüzden koskoca Türk-Mogol Devleti de günden-güne çöküyordu. Çagatay neslinde Esen-Buka ile Kebek Han’ın kendi aralarındaki kavga Çagatay ulusunu parçaladı. Esen-Buka, Almalık’ta kendini han ilan etti. Bir ara onların kardeşi olan Tarma-şırın (1326-1332) hanlığı birleştirdiyse de kavgalar sona ermedi. 1348’lerde Esen-Buka’nın oğlu Tugluk Temür tarafından kurulduğu söylenen Mogolistan Hanlığı, Tanrı Dağı Kırgızlarını hakimiyet altına aldı. 1368’de ise, Yüan hanedanlığının yıkılmasıyla Türkler ve Mogollar Çin’den kovuldular. Fakat 1370 yılında Barlas urugundan Temür, isyan ederek kendi hanlığını tesis edince, Tanrı Dağı bölgesi Temür Han ile Mogol hanlarının savaş meydanına döndü. Bu yüzden Kırgızların bir kısmı Tekes Nehri civarlarına, bir kısmı da Aksu taraflarına göç etti. 1380 senesinde ise, Çin orduları Mogolistan’a girerek Kara-Kurum şehrini harabeye çevirdiler. Batıda ise Rus orduları Nogay Mamay’ı yenmişler ve bu yüzden tam bir istikrarsızlık ortaya çıktığından, küçük küçük beglikler doğmuştu.

 

14. yüzyılın sonu ile 15. yüzyıl tarihi Altay-Sayan toplulukları için oldukça karanlıktır. Yazılı kaynaklara sahip olmadığımız gibi, arkeolojik malzeme de çok azdır. Kırgızlar hakkındaki en eski bilgileri Abdurreşid ibn Salih ibn Nurelbakuvî’den öğreniyoruz. Onun bilgileri 15. yüzyıla ait olup, Kazvinî’ye dayanmaktadır. Bakuvî Kırgız ülkesinden bahsederken “onların dua ederken yavaş konuştuklarını, güneye dönerek niyazda bulunduklarını” söyler. Daha önceki kaynaklardan farklı olarak, burada Kırgızların (Hakaslar) kömür kullandıklarına dair ibareler mevcuttur.

 

13 ve 14. yüzyıllarda Kırgız (Hakas) Türklerinin küçük bir kısmı da ağaçtan ve üstü çamlarla kaplı evlerde oturuyorlardı. En önemli hayvancılık türü ise at yetiştiriciliğiydi. Eski Kırgız sanatı da çok gelişmiş idi. Onlar evcil ve yabani hayvanların derisinden, yününden ve kemiklerinden türlü alet-edevat ve eşyalar yapıyorlardı. Özellikle altın, gümüş ve demirden yapılan ev eşyalarıyla, çelikten yaptıkları silahları çok ünlüydü. Kırgızların o Çin’de Yüan sülalesi kurulduktan sonra Kırgız bölgesine çok sayıda Çinli sanatçı geldi. Onlar buralarda dokumacılık ve tarım aletleri yaptılar. Ayrıca kürk hayvanlarının avlanması suretiyle bu kürkleri satıyorlar ve vergi olarak kullanıyorlardı. Hakasların sana (kayak) dedikleri kayakları onların kar üstünde avlanmalarını oldukça kolaylaştırıyordu. Yenisey’in şehir ve köylerinde Hakaslardan başka Mogol ve Uygurlar da bulunuyordu. Arap tarihçisi El-Ömerî’ye göre; onlar çok güzel insanlardı. Tibet kaynaklarında da Kırgızların mavi gözlü, sarı saçlı oldukları kaydedilmektedir. Mecburi iskanlar, kanlı savaşlar ise Hakas kültürüne ölüm tesiri yaptı. Asırlardır Hakas bölgesinin ihtiyacını karşılayan sulama kanalları tahrip olmuş, çiftçilik gerilemiştir.

 

15. yüzyıl ortalarında Temürlüler karışıklar içine düştü. Temür’ün varisleri arasında taht kavgaları hızlandı. Ayrıca Özbek hanları Maveraünnehir bölgesine akınlar yapıyorlardı. Bu yüzden Tanrı Dağları, Talas ve Çu Nehri vadileriyle, Fergana bölgesindeki Kırgız kabileleri güçlenerek, kendi başlarına hareket etmeye başladılar. 1514’te Türkistan’da Yarkent Hanlığı kurulmuştu ve aşağı-yukarı Kırgızlar 170 yıl kadar da bu hanlığın hakimiyetinde kaldılar. Yarkent Hanlığı adına pekçok savaşa katılarak, hanlığın güvenliğini sağladılar. Ama hanlığın idarecileri Kırgızlara karşı birtakım olumsuz hareketlerde bulununca, onlar da isyan ettiler.

 

16. asırda ise tıpkı Mogollar gibi, Rusların Kara Kalmuklar dedikleri Oyratlar, Cungar Hanlığını meydana getirmişler, yasaklarla (haraç) halkı bezdirmişlerdi. Onların genişleme hareketleri ilk önce Altay Dağlarının batısı, Tarbagatay Dağları, Yedi-su bölgesi ve Tanrı Dağlarının batı bölgelerine doğru olmuştu. Özellikle 1679 yılında Cungarların reisi Galdan Yedi-su ve Tanrı Dağı etrafındaki Kırgızları tehdite başladı. Pamir Kırgızları aşağı-yukarı tamamen Galdan’ın egemenliği altına girdi. Aynı zamanda Rusların 16. yüzyılın sonlarına doğru Sibir Hanlığını ele geçirmeleri ve Küçüm Han’ın ölümünden sonra ülke Rus kolonisi haline gelmeye başlamıştı. Rus askerlerinin işgal ettiği yerlere bir süre sonra avcı, tüccar ve köylülerden oluşan Ruslar gelip yerleşiyorlardı. Sibirya Türkleri ve diğer kabileler her zaman olduğu gibi bu ilk gelenlere misafir-perver davranmışlardır. Ülkelerini işgal edenlerle yiyeceklerini paylaştıkları halde, onlardan çar adına zorla vergi alındı.

 

17. asırda Hakas (Kırgız) hanlıkları kuruldu. Bunlar arasında Ezer (Yezer), Altısar, Altır ve Tubin (Tuba) hanlıklarını sayabiliriz. Ezer Hanlığının temeli Izır, Pürüt, Kaska, Sokı ve diğer Hakas uruglarından meydana geliyordu. Bugün Krasnoyarsk eyaletinde bulunan Izır-Sub adını bu hanlıktan almaktadır. Ruslar bu nehir kıyısında Kaçınların yaşamasından dolayı Kaça da demektedirler. Bu hanlığın diğer bir adı da İsar’dır ki, Hakas Türkçesinde iç demektir. Zira bu hanlık diğerlerinin ortasında bulunmaktaydı. Hanlığın sınırları Yenisey’in sol sahilinden, Abakan nehrinin ağzına kadar uzanıyordu.

 

Altısar Hanlığı (Hakas Türkçesi Alt=kuzey) Kırgız topraklarının kuzeyinde bulunuyordu. Bu hanlığın merkezi Çulım nehrini oluşturan Ak ve Kara-İyüs sularının altındaydı. Hanlığın halkını Kızıllı ve bazı Kaçın aileleri meydana getiriyordu. Kızıllar yaklaşık onaltı-onyedi aileye ayrılıyordu. Bunların arasında Argın, Basagar, Şuş ve Abalakları sayabiliriz. Altısar nüfus olarak daha azdır.

 

Üçüncü Hakas hanlığı ise Altır veya Alatır adını taşır. Bunun manası da Ala-Tag demektir. Rus kaynaklarına göre bu hanlığın merkezi Nina nehrinin kıyısındadır. Bu bölgede 18. yüzyılda ortaya çıkan Cungar emirlerinin (Zayşan) sarayları da bulunuyordu. 17. yüzyılda Ruslar Altırlara Üst-Kırgız, Altısarlara da Alt-Kırgız demekteydiler. Zira Altırlar Abakan, Tom, Askiz, Uybat ve Ak-İyüs nehirlerinin üstünde, Altısarlar ise Çulım’ın kollarından olan Ak-İyüs ve Kara-İyüs’ün altlarında yaşıyorlardı. Bu hanlığın ahalisini de Sagaylar, Beltirler ve Şorlar gibi Türk urugları oluşturuyordu.

 

Tubin ve Tuba Hanlığı ise Yenisey’in sağ kenarında Sıda, Tuba ve Oya ırmaklarının bölgesindeydi. Ayrıca Yenisey’in solunda bulunan Yerba ve Saragas stepleri de Tuba toprağı sayılıyordu. Tuba Hanlığının merkezi ise Up-Sug nehri kıyısıdır. Tuba topraklarında 1660’larda 17 ulus bulunuyordu.

 

Hakasların esas yaylak ve kışlakları Ak ve Kara-İyüs ırmaklarıyla Boç Gölü civarlarıydı. Ak-İyüs’te oturan Kırgızlara Büyük Kırgızlar dendiğini de biliyoruz. 17. yüzyıldaki Rus seyyahlarının notlarında ve raporlarında bunları görmek mümkündür.

 

Hakas-Minusinsk çukuru çok geniş olmasına rağmen, nüfus olarak çok azdır. 17. asra ait kayıtlarda bu bölgenin nüfusunun 2000 dolayında olduğu yazılıdır. Bu vergi ödeyenlerin sayısıdır. Yani aile reisleridir. Bunu beş ile çarpacak olursak ortalama 10.000 sayısı ortaya çıkar.

 

Sibirya’nın bu bölümünün 16. yüzyıldan başlayarak Rusların eline geçtiği görülür. Ruslara karşı kanlı ve sürekli savaşlara tutuşarak, istila dalgalarına karşı göğüslerini germişlerdir. Ruslar buraları işgal etmekle kalmadılar, aynı zamanda birçok yere rusça adlar verdiler. Hakasların en verimli topraklarına Rus kolonistler iskan edildiler. Rusya’da patates ile kenevir yağından başka birşey görmeyen Ruslar, Hakas ülkesinde bol miktarda ekmek, et, tereyağ ve diğer hayvan ürünleriyle karşılaştılar. Rus hakimiyetinden sonra buralarda yeni bir dönem başlar. 1822’de Ruslar Kızıl, Kaçın ve Sagay’da yerel hükümetler kurdular ve halkı zorla kendilerine bağlayıp, hrıstiyanlık propagandası yaptılar. Yeni işgal edilen toprakların idaresi de Rus aristokratlarına teslim edildi. Bütün Türk yurtlarında olduğu gibi, Hakasya’da da yeraltı ve yerüstü kaynakları talan edilerek, Moskova’ya götürüldü.

 

Bugün Hakas ülkesinde Kök Türk ve Kırgız çağından kalma bol miktarda runik kitabeye rastlanılmaktadır. Hakas Türkçesi, Türk lehçe gruplarından Uygur kısmına girer. Bu grupta Şor, Çulım, Sarı-Uygur ve Altayların kuzey bölgeleri de yer alır. Hakas Türkçesinin kelime hazinesi ortak Türkçe kök ve kelimelerden meydana gelmiştir. Eski Türklerin dil hususiyetlerini saklamış olan Hakasların dilinde bilhassa hayvancılık terminolojisi zengindir. Hakas halk edebiyatının özünü kahramanlık destanları, efsaneler, bulmacalar, şarkılar vs. teşkil etmektedir. Kahramanlık destanlarından Albıncı çok ünlüdür. Halk türkülerine Naycı, bunları okuyanlara da Nımakçı denir.

 

Diğer Türk topluluklarıyla beraber Hakaslar da önce Latin alfabesini kullanmışlar, daha sonra da Türk ülkeleri arasında birliği yok etmek gayesiyle Ruslar, Hakas Türklerine de Kril alfabesi hazırlayarak, uygulatmışlardır.

 

Rus işgaline uğrayan Türk toplulukları üzerinde Ruslar hızlı bir hrıstiyanlık propagandası uygulamalarına rağmen, onların Müslümanlık ve eski Türk dinine olan inançlarını değiştirememişlerdir. Din Türkler için milli benliklerini korumaları için en büyük vasıta olmuştur.

 

Hakas Türkleri arasında Sagay, Kızıl, Beltir, Koybal, Kamasin, Çulım ve Çat gibi Türk grupları vardır. Sagay Türkleri, Minusinsk havzasının güney-batı köşesinde, Askiz ırmağından, Abakan’ın üst mecrasına kadar uzayan sahada oturmaktadırlar. Bu duruma göre Koybalların güney komşusudurlar. Bugün sayıları 30.000 civarındadır.

 

Ağızca Sagaylarla birlik teşkil eden Beltirler, aşağı-yukarı Sagaylarla karışık ikamet etmektedirler. Bazı etnologlar bunları Sagayların bir kolu sayarlar ve sayıları 15.000 kadardır.

 

Kaçlar, Abakan vadisinde oturmaktadırlar. Çat ve Çulım boylarında yerleşik olan gruplarla bir bütünlük teşkil ederler. Eskiden Kas ırmağı etrafında oturdukları söylenmektedir. Soyları arasında Tuba Türkleri de bulunmaktadır. Kaç ağzı Sagaylarınkine yakın olup, sayıları 23.000 civarındadır.

 

Koyballar kendilerine Tuba da derler. Yerleşmiş oldukları mıntıka Ute ırmağı boyu ile Abakan’ın sağ kıyısıdır. Koyballar onüç aileye ayrılmaktalar. Bunların arasına Samoyedlerden de katışma olduğu iddia edilmektedir. Sayıları 2500 kadardır.

 

Kızıllar, İyüs bozkırındaki Ak ve Kara-İyüs boylarında otururlar. Kaçların komşularıdırlar. Sayıları 23.000 civarında olup, ağızları Kaçlara yakındır.

 

Şor Türkleri de Abakan, yani Hakas Türkleri arasında sayılmaktadırlar. Bu ad kendilerine mahsus olmayıp, diğer boylar tarafından verilmiştir. Ala-Tag’ın kuzey eteklerinde ve Tom ırmağının batı kıyılarında yaşarlar. Nüfusları 25.000 kadardır. Haklarında çeşitli araştırmalar yapılmış bir Türk boyudur.

 

Krasnoyarsk oblastının, Kızılyar bölgesinin Man ve Kan ırmaklarının üst tarafında Kamasinler yaşamaktadır. Nüfusları çok azdır.

Çulım ve Çat Türkleri ise Obi ırmağının sağ kıyısındaki kollardan olan Çulım ve Çat boylarında oturduklarından dolayı bu adı almışlardır. Bu havali İyüs bozkırlarının kuzey-batı taraflarıdır. Ağızları Uygur-Oguz şive grubuna girer.

 

Hakas Muhtar Cumhuriyeti 20 Ekim 1930 tarihinde kuruldu. 1989 nüfus istatistiklerine göre 81.500 insan mevcuttur. 61.900 km² yüzölçüme sahip Hakasya’nın baş şehri Abakan’dır. Şehir 1707’de Ruslar tarafından kurulmuş olup, ülkenin 3/2’sini dağlar kaplamaktadır. Bunun yanısıra irili-ufaklı birçok göl ve nehire de sahiptir.

 

4-Çarlık-Rusyası Sırasında Kırgızlar

 

1425’de Ebu’l-Hayr Han tarafından bir Özbek birliği sağlanmış, fakat Özbekler Mogol hücumları karşısında acze düşünce ondan ayrılan Kırgızlar, Kazaklarla beraber yaşamaya başlamışlardı. Bu sıralarda Kırgız kabile birliği esasen iki büyük gruba ayrılıyordu. Bunlardan birine İçkilik, diğerine Otuz-aul deniliyordu. Asya’da Mogol üstünlüğü sona erdikten sonra, Çingiz istilasını andıran bir hızla Kalmukların Türkistan’a yayıldıklarını görmüştük. Kırgızlar Kalmukların hegomanyasını kabul etmişler; 18. yüzyılın başlarında da (1703) Yedi-Su ve Tanrı Dağlarının güney-batı taraflarına göç etmek zorunda kalmışlardı.

 

Kırgız Türkleri 1700 senesinde kurulan Hokand Hanlığının hakimiyetini gönüllü olarak kabul etmişlerdi. Kısa bir süre sonra çoğunluk durumunda bulundukları Hokand Hanlığının idaresi Kırgız Türklerinin eline geçti. Bilhassa hanlığın askeri gücünü Kırgızlar oluşturmuştur. 1741-1742 yıllarında Kalmuklar Issık-Köl, Fergana ve Taşkent gibi yerleri ele geçirdi. 18. asrın ortalarına doğru 3-4 bin çadırlık bir Kırgız grubu da Yenisey havzasından kalkarak İli bölgesine geldi ve Türkistan’ın gittikçe güçlenmesini kendi geleceği için tehlikeli gören Çin, 1757’de gönderdiği kuvvetli bir ordu ile önce Doğu Türkistan’ı, sonra da Hokand Hanlığını mağlup etti.

 

19. yüzyılın başlarında Hokand hanı Ömer ( 1809-1822) ile Buhara emiri Haydar-şah arasında bir rekabet başlamış, hatta bu sırada adı geçen hanlıklardan Osmanlı Devletine gelip-giden elçiler olmuştur. Osmanlı Devlet adamları bunların iyi geçinmeye çalışmalarını tavsiye etmekten başka birşey yapamadılar. Hatta Buhara emiri Haydar-şah gönderdiği elçi vasıtasıyla Osmanlı Devletine tabi olduğunu bildirmiş, bunun üzerine Hokand hanı Ömer de, elçisi Elhac Seyyid Kurban Efendi ile Osmanlı’ya biat ettiğini söylemişti. Ancak her iki hanın teklifi de olumlu karşılanmadı. Ömer Han ileriyi gören bir hükümdar hüviyetindeydi. Onun için Ruslara karşı Akmescid kalesini yaptırmış, halkı tarafından çok sevildiği için de kendisine Emirü’l-Müminin unvanı verilmişti. Fakat bu arada Rusya gizliden gizliye Türkistan’ın içlerine doğru ilerliyordu. Çünkü kendisine karşı durması gereken Türkler küçük kabile birlikleri halinde toplanıyorlar ve birbirleriyle mücadele ediyorlardı.

 

Ömer Han’ın yerine geçen oğlu Muhammed Ali de (1822-1842) Osmanlıya bağlılığını devam ettirdi. Tahta çıktığı zaman 14 yaşında olduğu söylenen Muhammed (Madali) zamanında Hokand şehri ihtişamının en yüksek seviyesine çıkmıştır. Muhammed Ali Han’ın en büyük başarısı Doğu Türkistan Türklerine yardıma devam etmesi oldu. Özellikle Çin’in baskılarına karşı 1826-1840 arasında Doğu Türkistan’daki Hocalar hakimiyetini müdafaa etti.

 

Buhara’nın başına geçen Nasrullah Han dengesiz bir kimse idi. Kendisine dostça tavsiyelerde bulunmak üzere gelen iki İngiliz askeri temsilciyi Nasrullah’ın, Osmanlı Devletinin ikazına rağmen öldürtmesi, Türkistan hanlıklarını dış dünyaya karşı kötü göstermişti. Bu sırada (1837) Hokand’dan gelen elçi Zahid Hoca, Osmanlı Devletinden ordunun eğitimi için bazı öğretmenler ile eğitim malzemesi rica etti. Ancak Osmanlı Devlet Arşivinde bu öğretmenlerin ve malzemelerin gönderildiğine dair herhangi bir belgeye şimdiye kadar rastlanılmamıştır. Nasrullah Han, Muhammed Ali Han’ın ordusunun bir kısmının Doğu Türkistan ile ülkenin kuzeyinde bulunmasından faydalanarak, harekete geçmiş ve 1842 nisanında Hokand’ı kuşatmıştır.

 

Muhammed Ali Han, Nasrullah Han’a elçiler göndererek istediği şartlarda barış imzalamaya hazır olduğunu bildirdi, fakat buna cevap verilmediği gibi, Hokand Hanlığı Nasrullah’tan yediği darbe yüzünden Ruslar karşısında da zayıfladı. Muhammed Ali’den sonra tahta çıkan Şir Ali Han da (1842-1845) iyi bir hükümdar olmasına rağmen, uğradığı bir suikaste kurban gitti. Onun yerine geçen kardeşi Hudayar Han (1846-1858) otoriteyi sağlar sağlamaz, Hacı Ruzî Beg’i 1846 kasımında İstanbul’a göndererek Osmanlı sultanına bağlılığını ve başına gelen felaketi bildirdi. Osmanlı hükümeti de, İstanbul Özbek Tekkesi şeyhi Elhac Mehmed Efendi’yi Buhara emirini ikaz etmek üzere Buhara’ya göndermiştir.

 

Ruslar bu sırada Sultan Kine-sarı’nın isyanını bastırmakla meşguldüler. Türkistan hanlıkları için durum müsait olduğu halde Türkler maalesef bunu değerlendirememişlerdir. Hatta Rusların mağlup edemediği Kine-sarı, anlaşmazlığa düştüğü iki Kırgız reisinin ani baskını neticesinde öldürüldü. 1846 yılında Ruslar, Hokandlıların Sır-derya’nın Aral’a döküldüğü yerde kurduğu Kazalinsk kalesini işgal ettiler. Fakat Türkler yaklaşmakta olan tehlikenin farkına halâ varamadılar. Çar bölgedeki komutanlarına verdiği emir ile Turgay ve Irgız nehirleri boyunca askeri kaleler inşa ettirdi. 1852’de Ruslar Akmescid’e saldırdılar. İleride Kaşgar Hanlığını kuracak olan Yakub Beg bu ilk saldırıyı kahramanca savuşturmuş ve Rusların geri çekilmesini sağlamıştır. Fakat kuvvetlerinin sayısını artıran Ruslar tekrar hücum etmişler, ele geçirdikleri Akmescid halkını direndikleri için insafsızca katletmişlerdi. Bundan sonra da Rusların Türkistan şehirlerini ele geçirmeleri devam etti. Yukarıda zikredilen Rus komutanlar, Hokand ve Hive sınırlarında sun’i ihtilaflar yaratarak bu toprakları ve kaleleri zorla işgal ettiler.

 

Kırgızlar ilk Rus istilası sırasında Kazak Türklerine benzediklerinden dolayı Kazak etnik adıyla isimlendirilmişlerdi. Fakat 1855 yıllarında Rus istilası Tanrı Dağlarına ulaşınca, geçek Kırgızlar meydana çıkmış ve Ruslar bu Türk boyuna Kara-Kırgız adını vermişlerdir. 1858’de Hudayar Han’ın kardeşi Malla Beg’in halktan da sağladığı destek ile başa geçtiğini görmekteyiz. Bu arada Buhara’ya kaçan Hudayar, tahtını geri alabilmek için Buharalılardan yardım istedi. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen Buhara hanı Hokand üzerine yürüdüyse de, Hokand’ın başarılı komutanları Kanat-şah ile Alim-Kul’un karşısında varlık gösteremedi. Neticede Malla Han da bir suikaste kurban gitti. Yerine yeğeni Şah Murad geçti. Bu sırada Alim-Kul, Malla Han’ın katilleriyle uğraştığından, ülkenin savunmasız kaldığını gören Buhara emiri Muzaffereddin, Taşkent’i ele geçirdikten sonra, Hokand’a girdi ve Hudayar’ı tekrar han ilan etti. Fakat Hudayar’ın bu saltanatı da uzun sürmedi. Halkın desteğini sağlayan Alim-Kul, 1863’te onu devirerek, Malla Han’ın onbeş yaşındaki oğlu Seyyid Sultan’ı tahta çıkarmıştır. Fakat bir süre sonra Alim-Kul Hokand’ın yönetimini eline aldı.

 

Rus-Çin hududunda keşif yapmak bahanesiyle Ruslar, 1 Mayıs 1864 tarihinde Hokand’a ait Türkistan ve Evliya-ata kasabalarına iki sefer düzenlediler. Rusların ilerlemesi bütün çabalara rağmen durdurulamadı. Ruslarla anlaşmak da mümkün olmadı. 1864’te Rus orduları Çimkent üzerine yürüdüğünde, Hokand kuvvetlerinin başında bulunan Alim-Kul Rusları mağlup etmiş, ancak Buhara emirinin Hokand üzerine yürüdüğünü duyunca başkenti müdafaaya gitmek zorunda kalmıştı. Hokand hanı bu güç durumdan kurtulmak gayesiyle Osmanlı Devletinden yardım istedi. Ancak Osmanlı’dan da yardım gelmedi. Ruslar bu durumu değerlendirerek, 22 Eylül 1864’te, Çimkent’i işgal etmişlerdir.

 

Bu arada Rus hükümeti aldığı bir kararla işgal edilen yerleri “Türkistan Bölgesi” adı altında Orenburg’a bağlı bir askeri valilik haline getirdi. Nitekim, Ruslar gibi Asya’da emperyalistçe hareket eden İngilizlerin baskısı üzerine Rus hükümeti Dışişleri bakanı Prens Gorçakov vasıtasıyla dünya kamu-oyuna işgallerinin sebebini açıklamak zorunda kaldı. Onlar: Rusya’nın Türkistan’da karşılaştığı durum, hiçbir sosyal organizasyonu olmayan, yarı vahşi ve göçebe halklar karşısındaki bütün medeni olan devletlerin problemleriyle aynıdır. Bu gibi durumlarda daha medeni olan devletler kendi sınırlarını ve menfaatlerini korumak zorunda kalmışlardır. Hudud bölgesinde huzursuzluğu yaratan gruplar cezalandırıldıktan sonra, kuvvetlerimizi geri çekmek mümkün olmamıştır. Verilen ceza çabuk unutulmuş ve geri çekilmemiz bir nevi zayıflık olarak addedilmiştir. Çünkü Asyalılar, görünür ve hissedilir kaba kuvvetin haricinde hiçbir şeye hürmet göstermemişlerdir. Onun içindir ki, biz bu iki şıktan birini seçmek durumunda kaldık. Ya vereceğimiz bütün emekler, elde ettiğimiz ticari menfaatler ve sınır boylarında kurduğumuz emniyet tertibatlarını unutup herşeyden vazgeçecektik veya bu vahşi Türkistan memleketlerinin derinliklerine yürüyecektik. Rusya bu ikinci şıkkı seçmek mecburiyetinde kaldı, tıpkı Amerika Birleşik Devletlerinin Kuzey Amerika’da, İngiltere’nin Hindistan’da, Fransa’nın Cezayir’de ve Hollanda’nın kolonilerde yaptıkları gibi... diyorlardı.

 

Neticede Rus Dışişleri Bakanlığı ileri harekatın devam etmesini istedi ve 1865’te Orenburg Valiliğine gönderilen emirle, Türkistan istikametinde yürünülmesini söyledi. Rusların Taşkent’e doğru yürüdüğünü duyan Alim-Kul, Buhara kuvvetleriyle mücadeleyi bırakarak Taşkent’e yöneldi. Ancak, üstün savaş araç ve gereçleriyle donatılmış olan Rus ordusu karşısında bir varlık gösteremedi, kendisine isabet eden bir kurşunla yaralandı ve 23 Mayıs 1865 tarihinde o şehit oldu. Dört taraftan sarılan Taşkent uzun müddet savunmadan sonra düştü. Taşkentlilerin önemli bir kısmı katledilmek suretiyle cezalandırıldılar. Bu arada Buhara emiri Muzaffereddin Ora-Tepe, Hocent ve başkent Hokand’ı işgal etti. 1865 nisanında ise Hokand elçisi Seyyid Yakub Han Töre, Rusların Türkistan üzerindeki emellerini ve Buhara hanının tutumunu anlatmak üzere İstanbul’a gelmişti. Bir başka elçi de Hindistan’daki İngiliz Valiliğine gönderildi. Kırgız Türklerinin önderliğinde devam eden Hokand Hanlığı ne Osmanlı Devletinden ne de İngiltere’den yardım görmedi.

 

Rus Hükümeti önce bir deklarasyon yayınlayarak, Rus kuvvetlerinin Taşkent’te müstakil bir hanlık kurulduktan ve ticari çıkarları kontrol altına alındıktan sonra buralardan çekileceklerini ilan ettiler. Bunun üzerine İngiltere Dışişleri Bakanı John Russel, Rus Dışişleri Bakanı ile irtibata geçerek, Türkistan’daki ülkeler aleyhine topraklarını genişletmeme anlaşması yapmayı teklif etti. Rusya bu teklifi güya kabul etmiş gibi göründü ve buralarda görevli kumandanları cezalandıracağını söylediyse de, bunlar madalyalarla taltif edildiler. Ruslar Orenburg’dan sonra, 1867’de Taşkent merkez olmak üzere valiliğine General Kaufman’ın getirildiği Türkistan Genel Valiliği’ni teşkil ettiler. Bu valiliğe Sır-derya, Fergana, Semerkand, Yedi-Su, Hazar-ötesi (Türkmenistan) oblastları dahil edildi. Bu bölgelere atanan Rus subayları Petersburg’un salonlarında gördükleri zevk ve sefa ile beraber alıştıkları içki bağımlılıklarını burada daha da ileri götürdüler. Halka zulmetmekten başka, rüşvet illeti de aldı başını yürüdü.

 

Rusların bu kötü idaresine ilk baş kaldıranlardan biri Kırgız Türkleri olmuştur. Aynı zamanda 1873-1875 yılları arasında Hokand iktidar mücadelelerine maruz kaldı. Rusların Türkistan Genel Valisi Kaufman, emrindeki birliklere Hokand üzerine yürüme emrini verdi. Hokand gönüllülerine kumanda eden Abdurrahman Atçabaşı ile Kaufman arasında 22 Ağustos 1875’te Mahram-Kala’da yapılan savaşta Türkler mağlup oldu. Rus kuvvetleri artırılarak tekrar geldiler. Margilan şehrine saldırdılar. Savaş günlerce sürdü. 22 Eylül 1875 tarihinde Hokand hanı Nasreddin’e bir andlaşma dikte ettirdiler. Bu andlaşmaya göre, Namangan dahil olmak üzere Sır-derya’dan Narın Irmağına kadar olan bölgeler Rusya’ya terkedildi. Fakat Petersburg’dan emir alan Rus subayları andlaşmanın tatbikine fırsat vermeden, Namangan’ı işgal ettiler. Bunun üzerine Hokand kuvvetleri de Andican’da Rusların üzerine yürüdüyse de başarılı olamadılar. Bu başarısızlık bir iç kargaşaya sebep oldu. Atçabaşı ile Polat Han Asaka’da Ruslara karşı yapılan savaşta yenildiler. Bir süre sonra Polat Han idam edildi. Atçabaşı da ailesiyle beraber Sibirya’ya sürüldü. 17 Şubat 1876’da Çar, Hokand Hanlığının “Fergana Bölgesi” adı altında Türkistan Genel Valiliğine bağlandığını haber verdi. 1876 yılında Hokand tamamen Rusların eline geçti.

 

Hokand’ın işgalinden sonra, 1885’te Oş şehrinde bir ayaklanma başladı. Bu isyanın başkanlığını Derviş Han Töre yapıyordu. Fakat ayaklananlar Rusların üstün ateş gücü karşısında fazla bir varlık gösteremediler ve binlerce insan katledildi. 1898’de Andican’da başlayan ayaklanma da Rusları epey uğraştırdı. Dükçi İşan’ın liderliğindeki bu ayaklanma bastırıldıktan sonra, 380 kişi idam edilmiş, Türkistan genel valisini diz çöküp selamlamayanlardan 208 kişi Sibirya’ya sürülmüştür.

 

5-Sovyet-Rusya Döneminde Kırgızlar

 

1905-1907 arasında ihtilalci fikirlerin Türkistan’a sıçraması üzerine, Rus Hükümeti en büyük soruşturma komisyonunu Türkistan’a gönderdi. Bugün 19 cilt halinde bulunan bu raporlar, o devir Türkistan tarihi için en önemli kaynaklardan biri olarak kabul edilmektedir. Rusya’nın işgaliyle birlikte zengin hasadı ve yumuşak bir iklimi olan Yedi-Su’nun bereketli toprakları, Ukrayna’dan ve Rusya’dan gelen sömürgecileri petrol gibi cezbetti. Kazaklar arasında olduğu gibi, Kırgızlar da mera topraklarının azalması sonucu hayvan besleyemediklerinden fakirleşmişlerdi.

 

1916 da 11 milyon Türkistanlının katıldığı büyük bir ayaklanma oldu. 6 Ağustos 1916’da Kırgızlar da Bişkek’te isyan hareketini başlattılar. İsyanın sebepleri olarak Rusların Türkistan’ı ağır askeri tedbirlerle idare etmeleri, Rus memurların rüşvet almaları, halkı soymaları, hakir görmeleri, Ruslara karşı olan milli düşmanlık, dini hisler, topraklarının ellerinden alınarak hayat haklarının kısıtlanması, en önemli ürünlerinin harp yıllarında son derece düşük ücretlerle ellerinden alınması ve halkın açlık çekmesi, yüksek vergiler ile mal müsaderesi olarak gösterilmektedir. İsyanın çıkmasında en etkin faktör, çarın emriyle Rus genelkurmayının cephe gerisinde çalıştırmak için Türkleri kullanmak istemesi olmuştur. Kırgız isyanının teşkilatlanmamış olduğu göze çarpmaktadır. Hareketin başında son Kırgız Manap’ı yer almıştır. Diğer begler de onun hareketini desteklediler. Rus generaller emirleri altındaki askerlere “kurşunlara acımayın” talimatını verdiler. Türkistan’a iskan edilen bütün Rus göçmenler silahlandırılarak Kırgızlar üzerine saldırıldı. Bizzat Rus general Kuropatkin tarafından 347 kişinin kurşuna dizildiği söylenmektedir. Kırgız Türklerinin bu isyanda 673.000 şehit verdiği bilinmektedir. 200.000’e yakın Türk de Sibirya’ya sürüldü. Ayaklanmadan sonra Çin’e 300.000 Kırgız Türkü’nün kaçtığı resmi kayıtlarda mevcuttur. İsyan sırasında ele geçirilen ihtiyar Kırgız liderlerinden Kanat, Rusları “kendisine ve halkına dayanacak bile yer bırakmamakla” suçlamış ve kendisi de başını hücresinin duvarlarına vura vura intihar etmiştir.

 

Ruslar 1916 isyanından bir yıl sonra, 15-22 Kasım 1917’de bir kongre tertip ederek Türkistan Sovyet Komiserliğini kurdular. 1917 ihtilali zamanında, Kırgızistan’da, milliyetçi Kırgız komiteleri, Şuray-ı İslamiye gibi kuruluşlar, Kırgızistan’ın bağımsızlığı için mücadele ediyorlar; bu arada Başkurtistan ve Kazakistan gibi yerlerde milli cumhuriyetler kurulmaya çalışılıyordu. Böyle bir hükümetin Hokand’da da kurulmasından endişelenen Ruslar, Taşkent’teki Sovyet Komiserliği vasıtasıyla Ermenilerle takviyeli bir orduyu Kırgızların üzerine yolladılar 11 şubattan 22 Şubat 1918’e kadar süren savaşı Hokandlılar kaybetti. 10.000 kişi katledildi. 1 Mayıs 1918 tarihinde ise Ruslar, bütün Türkistan’ı Türkistan Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti şeklinde birleştirdiler.

 

Ruslar Türkistan’ı tam bir sömürge haline getirmek gayesiyle Türkistan Komünist Partisi’ni kurdurdular. Buhara’nın ve onunla birlikte Hive’nin tamamıyla istiklallerini kaybederek ortadan kaldırılmaları ve Sovyetler Birliği’ne ilhakı işi, Türklerin yaşadığı Türkistan adının ve birliğinin ortadan kaldırılarak, her kabile için birbirleriyle alakası olmayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri kuruluşu şeklinde teşekkül etti. Türkistan’ın bir tarihten gelen devlet yapısı değiştirilerek oluşturulan Sovyetleri parçalama planı; Sultan Galiyev Hareketi adı altında tanınan ve Rusya boyunduruğundaki Türk ülkeleri komünistlerinin 1919 ve 1920 yılları arasındaki bazı toplantılarından sonra, Sovyet Türkistan Cumhuriyeti’nin genişleterek Rusya idaresindeki bütün Türkleri birleştirmek için yapılan başarısız hareketti. Bu ittifaktan sonra ortaya çıkan cumhuriyetin adı Sovyet-Türk Cumhuriyeti olacaktı. 17 Ocak 1920’de Türkistan Komünist Partisi Merkez Komitesi ve Müslümanlar Bürosu Turar Rıskulov’un başkanlığında toplandı. Burada alınan karar ile Türkistan’da Türklerden meydana gelen bir Kızıl-Ordu, Dışişleri Bakanlığı, Demiryolu ve Posta İşleri İdaresi kurulucaktı. Ancak Rusya’nın adamı ve Türkistan Cephesi kumandanı olan W.Frunze bu tezin kabul edilemez olduğunu ilan etti. Görüleceği üzere bütün kötü şartları değerlendirmesini bilen Türk milliyetçileri Komünist Parti’ye bağlı Müslümanlar Bürosu vasıtasıyla halkın isteklerine ulaşmaya gayret ettiler. Daha sonra bu büro gelişti ve Komünist Parti’ye rakip oldu. Ancak Ruslar harekete geçmede çabuk davrandılar ve bütün Komünist Partilerinin merkeze bağlanmasını sağladılar.

 

1924’te Taşkent’te tertip edilen kongreyi Ruslar sabote ederek tam bir çıkmaza sokmuşlardı. Türkistan’da mutlaka birliğin tesis edilmesini isteyen Türkistan ileri gelenlerinden Sultan Hoca, “Türkistan’ın ayrı cumhuriyetlere bölünmek istendiğini, Türklerin Özbek, Kırgız, Kazak, Türkmen diye bölündüğünü, bunlara karşı dikkatli olunmak gerektiğini” söylemişse de etkili olmamıştır. Bu Türk boylarının hepsi Rusların telkiniyle ayrı cumhuriyetler halinde yaşamak istediklerini söylediler. 1924 yılında muhtar bir bölge olan Kırgızistan’a 1926’da Sovyet Sosyalist Birlik Cumhuriyeti statüsü tanındı.

 

Kırgızlar ülkelerine hizmet etmek için Komünist Partisi’nin idaresinde de olsa her zaman fırsatları değerlendirmişlerdir. Hatta 1925 yılında Kırgızistan Komünist Partisi başkanı Abdulkerim Sıddıkoğlu bu yüzden sürgüne gönderilmiş, 1926’da ise, K.Kudaykuloğlu ve D.Babakhanoğlu’nun önderliğini yaptığı komünistler yönetimden Kırgızların uzaklaştırılmasını tenkit ettikleri için hapsedilmişlerdir.

 

Rus kaynaklarına göre “Kırgızlar, Rusya ile birleşmeden önce Hokand Hanlığının hakimiyetinde olup, güçlerinin üzerinde bir vergiye bağlanmışlar ve bu yüzden de birçok kez ayaklanmışlardı. Bunun için de kuzeydeki Kırgızlar kölelikten kurtulmak arzusuyla gönüllü olarak Rusya ile birleşmişlerdir. Bu müsbet bir olaydır. Zira neticede Kırgızlar kölelikten kurtulmuşlar ve feodal kabile ihtilaflarına son verilmiştir. Rus propagandasına bakılırsa, Kırgızların Rusya ile birleşmelerinin ileri bir sonucu da Rus aydınlarının önderlik yaptığı Rus kültürüne yaklaşmış olmalarıdır”. Ruslar bu propagandaları sadece Kırgız tarihi kitaplarında yapmamışlardır. İşgal ettikleri her Türk ülkesi ve topluluğu için aynı şeyleri söyledikleri bir gerçektir.

 

Kırgızistan’da baskılar ve kanlı savaşlar dönemi bittikten sonra ekonomi ve endüstri yönünden kalkındırmak gayesiyle yüzlerce Türk yerinden-yurdundan edilmiştir. 1927-1928’den itibaren Stalin devrinde kurulan toplama kampları ve kolhozlaştırma programlarına halk büyük bir tepki göstermiştir. Kollektivitize siyaseti, Bolşeviklere beklenmedik bir insan gücü kaynağı daha kazandırmıştı. Şöyle ki; köy ağalarını ortadan kaldırmak bahanesiyle milyonlarca köylü tutuklanarak toplama kamplarına gönderilmişti. Sürülen bu köylüler, kamplarda diğer mahkumlarla birlikte muazzam bir köle kitlesi teşkil etmiş ve sosyalist devlet tarafından kanal kazma, ormanlarda ağaç kesme, altın çıkarma vs. gibi en ağır işlerde çalışmaya zorlanmışlardı. Bu şekilde Rus baskısına dayanamayan Kırgız Türklerinin 1926’da başlatmış oldukları Narın isyanı bunlardan birisidir. Ellerinden malları-mülkleri alınmak istenen halkın bir kısmı bu faaliyetler sırasında öldürüldüğü gibi, bir kısmı da Çin idaresindeki Doğu Türkistan’a kaçmayı tercih etmiştir. Buna kültürel asimilasyon politikası da eklenerek, Kırgız Türkleri kendi benliklerinden uzaklaştırılıp, yeni bir kimliğe büründürülmek istendi. Bağımsızlık için çalışmalar ise 1929 yılına kadar devam etti.

 

1960’ların başında Kırgızistan’da geçmişe karşı beslenen sevginin su yüzüne çıkması üzerine gazete ve dergilerde büyük bir karalama hareketi başlamış, eski Kırgız büyüklerinin ve edebiyatçılarının bir kez daha burjuva milliyetçileri olduğu tekrar edilmiş, hatta 1960 şubatındaki Kırgızistan Komünist Partisi’nin II. Kongresinde Birinci sekreter İ.R.Rezzakov, burjuva milliyetçiliğinin belirtilerine karşı ne gibi tedbirlerin alınacağını dahi beyan etmiştir.

 

6-İçtimai ve İktisadi Hayat

 

Yenisey Kırgız Hanlığı, Orkun Uygur Kaganlığı yıkıldıktan sonra, devlet teşkilatında birtakım yeniliklere gitti. Hayvancılığın yanında tarıma da önem verildi. Çünkü tarım köylünün daimi geçim kaynağı durumundaydı. Bilindiği üzere Orkun Uygur Kaganlığı dağılmadan evvel büyük tabi felaketler ve hayvan kırgınları olmuştu. Bu yüzden Kırgız kaganlarının ziraata daha çok önem verdiklerini görüyoruz. Hatta Kırgızlara bağlı kabilelerden de ekin istihsaline başlandı. Bu işte usta olan Uygurlar hakanlığın merkezine getirilerek, çiftçilik yaptılar. Böylece Kırgız Kaganlığı kurulduktan sonra, Yenisey ırmağı vadileri bir ekin üssü oldu. Kırgızlar medeni gelişmelerden de uzak değildiler. Birçok kere Çin’e ticari elçilik heyeti gönderdiler. Kırgızların zenginliği yabancı tüccarların da ilgiisini çekiyordu. Bu yüzden ipek yolu güzergahından Kırgız Kırgız bölgesine de bir kol açılmıştı. 13 ve 14. asrın başlarında Mogol beglerinin kendi aralarındaki savaşlar, Kırgızlara pahalıya mâl oldu. Bu yüzden verimli tarlaları çöl haline geldi. Eski Kırgızların atları çok iri ve güçlü oluyordu. Ülkelerinde katır, dağ keçisi, geyik, ceylan, yak gibi yabani hayvanlar da bulunuyordu.

 

1881-1882 yıllarında Türkistan’a bir gezi yapan Fransız asıllı Gabriel Bonvalot, bugün Rusya Federasyonu dahilinde ve Kazakistan’da bulunan Kazak ve Kırgızlardan bahsederken, onları; kısa boylu, geniş yüzlü, küçük ve çatık gözlü, yay gibi eğri bacaklı diye tarif etmektedir. O, Kırgızları gördüğünde Hunları hatırladığını söylemektedir. Kırgızlar ta 19. asırda Türkistan’ın çeşitli bölgelerine dağılmakla beraber, Türkistan’daki isyanlardan kaçan Kırgızlara önemli ölçüde, Çin işgalindeki Doğu Türkistan’da da rastlamak mümkündür. Adı geçen seyyah Kırgızlardan yine şöyle bahsediyor: Hepsi de İran ırkından gelen, yerleşik kavimlere nazaran daha mertti. Bugün Kırgızistan’da eski boy ve geleneklerin büyük önemi vardır. Kırgızların konar-göçerliği Kazaklardan çok az farklılık gösterir. Bunlarda aullara bölünme fazla yoktur. Mesela kışları nehir boylarındaki Kırgızların yurtları kilometreleri bulabilir. Ancak Rus işgaline uğradıktan sonra Ruslar tarafından baskıya maruz kalmışlar, onlar da Kazaklar gibi küçük küçük aullara bölünmeye zorlanmıştır. Sağ ve sol diye iki gruba ayrılan Kırgızların en önemli boyları içinde Tagay, Edegene, Bagış, Çerig, İçgilig gibi toplulukları sayabiliriz.

 

Kırgızlar arasında yakın zamanlara kadar, özellikle kırsal kesimde çok evlilik var idi. Kazak ve Kırgız kızları yerleşik hayata geçmişlere ve Türkmenlere nazaran daha erken evlenmektedirler. Başlık veya kalıng adeti halâ devam etmektedir. Bütün değişikliklere rağmen, modern düğünler geleneksel usule uymaktadır. Kız evinde bir tören ve ziyafet verilir, ardından damadın evinde de ziyafete gidilir. Kabile halkı arasında evlenmezler, kadın mutlaka başka aileden olmak zorundadır. Yani egzomi geçerlidir.

 

Kırgız şecerelerine göre büyük kabile küçük kabileye, küçük kabileler büyük uruglara, büyük uruglar küçük uruglara, küçük uruglar yakın akraba boylara, bunlar aile boylarına, aile boyları ailelere ayrılıyordu. Yenisey Kırgız Hanlığı zamanında devlet meselelerinin tartışılıp, karara bağlandığı “kengeş” meclisleri vardı. Bu meclise kagan başkanlık ederdi. Burada ayrıca kabileler arası anlaşmazlıklar, savaşlar, büyük iç problemler halledilmeye çalışılırdı. Kırgız Türklerinde ak-sakalların büyük önemi vardır. Ailelerin ortak meselelerini halletmek için ak-sakallardan oluşan aile şuraları toplanmaktadır. Bu toplantılara hanımların da katıldığı söylenmektedir. Boyların başında “Manap” denilen begler bulunmaktadır. Kırgızistan bağımsızlığına yeniden kavuştuğu zaman, kuruluşları idare eden bütün Sovyet sistemi çöktü ve oymak toplulukları yeniden bireylerin ve ailelerin kendi başına yaşayabilmek için ön plana çıktı. Çok kısa sürede, seçimlerde (1992) delege adaylarının belirlenmesi seçimi oymaklar tarafından yapıldığı zaman, politikaya girerek güçlerini birleştirdiler. Bu durumda oymaklar tarihi görevlerini yitirerek politika alanına geçtiler.

 

Kırgızlar arasında eski Türk dininin izleri halâ devam etmektedir. Bütün Türk dünyasında olduğu gibi, Kırgızlarda da kutsal sayılan yerler ve bölgeler bulunmaktadır. Birçok aile son zamanlara kadar baksılar ile tedavi yöntemini tercih ediyordu. Sade bir müslümanlık vardır. Din hakkında bilgileri çok az olmasına rağmen, İslamiyete sıkı sıkıya bağlıdırlar. Kırgızlar arasında, Rusların ateistliği yayma gayretlerine karşı, Müslümanlığın daha da güçlendiğini söyleyebiliriz. Aslında Türk İslamiyeti Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Türkmenler ve bütün Türk topluluklarında uygulamada bazı farklılıklar gösterir. Türkler, Arap ve Farslılar gibi dini öğrenmezler, daha samimi ve içtendirler. İslamiyet öncesi (Kök Tengri Dini) günlük hayat şekilleri, İslamiyetle birlikte yaşar.

 

Kırgızlar, Kazaklara nazaran daha çok ziraatla meşgul olmuşlardır. Ülke dağlık olduğu için sun’i olarak sulama lazımdır. Arpadan yapmış oldukları bozaları çok meşhurdur. Kırgızistan iktisadi bakımdan dört bölgeye ayrılır: 1-Fergana, ülke nüfusunun % 42’sinin barındığı vadi. 2-Çu ve Kebin vadileri ile Ala-Tag etekleri. 3-Talas vadisi. 4-Issık-Köl havzası. Arazinin engebeli olması sebebiyle hayvancılık en önemli geçim kaynağıdır. Özellikle koyun, at ve yak yetiştiriciliği yapılmaktadır. Bu yüzden hayvan ürünleriyle bu ürünlerden meydana gelen ekonomi gelişmiştir. Kırgızistan eski Sovyetlerin başlıca yün üreticilerinden idi. Tarım yapılabilen arazinin 1 milyon hektarı sulanabilir durumdadır. Sulama kanalları boyunca 300’den fazla hidro-elektrik santralı bulunmaktadır. 600 bin hektarlık alanda ceviz ağacı yetiştirilmekte ve kereste olarak kullanılmaktadır. Çalışan nüfusun % 34’ü tarım ve ormancılık alanlarında faaliyet göstermektedir. Başta gelen tarım ürünleri hububat, şeker pancarı, patates, kenevir, tütün, sebze ve meyvelerdir. İpekçilik bir hayli gelişmiştir. Kırgız Devlet İstatistik Komitesinin yayınladığı rakamlara göre 1990’larda ülkede doğum oranı % 10 azalırken, bir yaşına gelmeden ölen çocukların oranında % 6 artış olmuştur. Bugünkü Kırgızistan’da önemli ölçüde azınlık olduğu için ileride bunlar ile Kırgızlar arasında ciddi tehlikelerin ortaya çıkacağı aşikardır. Şimdiden Kırgız Türkleri bunlara karşı önlemler almak zorundalar.

 

Kırgızistan’ın sahip olduğu zengin kaynaklar Avrupa ülkelerinin gözünden kaçmadı. Kırgızistan’ın bağımsızlığını kazanmasından itibaren, birçok Avrupalı şirketin bu ülkeye yatırım için gelmesi, bu durumun net bir sonucudur. Avrupalılar öncelikle ekonomik ve teknik yardım vasıtasıyla bu ülkede nüfuz kazanmak, daha sonra bu nüfuzu ekonomik ilişkilerde kullanmak yolunu tercih ettiler. Özellikle İsviçre ile yapılan ilk anlaşmaya göre, Kırgızistan’ın Kara-Balta bölgesindeki altın rezervlerini işletmek için ortaklık kuruldu. Almanya da, Kırgızistan’da bulunan Almanları rahat ettirmek gayesiyle buraya yatırımlar yaptı. Kırgızistan’da bağımsızlıktan sonra başlayan ekonomik bunalımın ülke nüfusunu büyük ölçüde tehdit altında bıraktığı da inkar edilemez.

 

Kömür, petrol, doğalgaz, ham çelik, civa, çinko, kalay gibi çeşitli yeraltı zenginliklerine sahiptir. Üretilen elektriğin bir kısmı komşu cumhuriyetlere aktarılmaktadır.

 

Sanayi dalları içinde gıda nisbeten daha iyidir. Konserve üretiminde bir ara eski Sovyetlerde dördüncü sıraya yükselmişlerdi. Ülke dağlık bir yapıya sahip olduğu için daha çok hafif sanayi ürünlerinin imalatı öngörülmüştür. Türkistan’ın en büyük ipekli fabrikası ve koza işleme tesisi buradadır. Sovyet idaresindeki her Türk Cumhuriyetinde olduğu gibi, üretilen malların ve tabii zenginliklerin % 93’ü Rusların hizmetine sokulmuştur.

 

1980’li yılların ikinci yarısında Kırgızistan ekonomisi belli alanlarda Rusya Federasyonundan daha iyi durumda olup, 1985-1990 yılları arasında ortalama büyüme hızı Kırgızistan’da % 4.5 iken, Rusya Federasyonunda % 1.2 olarak gerçekleşmişti. Dünyanın en güzel yerlerinden biri olan Kırgız ülkesi bilinçli bir politika ile turizm ülkesi olabilecek durumdadır.

 

Kırgızistan özelleştirme alanında, diğer cumhuriyetlere oranla daha faal durumdadır. Özelleştirme programı meskenlere, işletmelere ve tarıma yönelik olarak 1991’de başlamıştır. 1990 sonlarında hükümet devlet ve kollektif çiftliklerin yeniden yapılandırılması ve özelleştirilmesi ile ilgili bir program başlatmıştır. Özellikle çiftliklerin mülkiyeti ve yönetim yapısının yeniden düzenlenmesi konusuna önem verildi. Özelleştirmenin hızlandırılması gayesiyle bir kanun çıkarıldı. 1992 temmuz ayına kadar 83 devlet ve kollektif çiftlik yeniden teşkilatlandırıldı. Yeni ortaklıklar ve kooperatifler kuruldu.

 

7-Eğitim

 

Rusya’da komünist ihtilalden sonra, Lenin sözde muhtar cumhuriyetlerin ileri gelenlerini Moskova’ya davet etmiş, bu arada Stalin’in başında bulunduğu ajanlar da Türkistan’da Bolşevizmi yaymak, Türklerin dil, din, örf ve adetlerini bozup, Ruslaştırmak için tarihin en büyük asimilasyon politikalarından birine girişmişti. Şubat 1919’da toplanan Moskova Kongresi çok sert tartışmalarla geçmiş; Lenin ve arkadaşları gerçek yüzlerini göstermişlerdir. Zeki Velidi Togan; “biz Kızıl-Ordu’nun ve komünistlerin kontrolünde değil, istiklale yönelik bir muhtariyet istiyoruz” dediği zaman, Lenin; “Velidof gayretleriniz boşunadır. Zira Rus komünistlerinin üstündeki kızıl tabakayı kazırsanız altından kapkara bir Rus milliyetçiliği çıkar” demiştir. Nitekim daha sonraki senelerde cereyan eden olaylar da bunu apaçık göstermiştir.

 

Rusların Türkleri parçalama ve yok etme siyasetlerini şöylece özetleyebiliriz: İlk önce Türk dilini tahrip etmek için alfabe konusuna eğildiler. Türkler üzerinde evvela Latin esaslı, daha sonra Krill alfabesini tatbik ederek tam bir keşmekeşe sürüklediler. Rusların Krill alfabesini esas tutmalarının en büyük sebeplerinden birisi, Türkiye Türklerinin de bu sırada Latin alfabesine geçmeleri üzerine, Türkistan Türkleri üstündeki etkilerinden korkulmasıdır. Türk aydınları arasında ortak Türkçe yanlılarını ağır bir şekilde cezalandırmak suretiyle yok ettiler. Dili tam anlamıyla bozmak için Sovyet Cumhuriyetleri yüksek okullarında, 1957-1958 öğretim yılından itibaren rusça öğrenimine başlandığı gibi, Rus olmayan cumhuriyetlerde ilkokulların ikinci sınıfından başlayarak rusça okutulması emredilmiştir. Orta okullarda ise Rus dili öğrenimi mecburi idi.

 

Kırgızistan’da mektep ve medreselerin yaygınlık kazanması 20. yüzyılın başlarına rastlar. Fakat buna rağmen eğitimin seviyesi hiçbir zaman yükselmedi. Bunun en büyük sebebi 19. asrın ikinci yarısında işgale uğradıktan sonra Rusların, Kırgızistan’da uyguladıkları eğitim politikasıdır. Nikolay İlminsky’inin projesini hazırladığı Rus eğitim sistemi ve siyaseti çerçevesinde açılan Rus-Tatar, Rus-Kazak ve Rus-Kırgız okullarında Müslüman Türk çocuklarının rusça eğitim görmeye ve Müslümanlığı bırakarak hrıstiyanlığı tercih etmeye zorlandıklaı görülmüştür. Töresine ve dinine bağlı olan Kırgız Türkleri, Rus okullarına bütün Türkler gibi tepki göstermişlerdir.

 

Kırgızistan’da modern manadaki eğitim yine Sovyet-Rus dönemine rastlar. Fakat aksaklıkları düzeltmek yine de çok zaman almıştır. 7 yıllık ilkokulu bitirme mecburiyeti ancak 1934 yılında zorunlu hale getirilmiştir. Kız çocuklarının ilkokul mecburiyeti ise 1950’lerin başında gerçekleşti. 1960’larda yüksek öğretim gören Kırgızlar nüfusun % 24’ü idi. 1971-1972 istatistiklerine göre Kırgızistan’da mevcut okul sayısı 1810 olup, bu okullara devam eden öğrenci sayısı 999.000 idi. Bu, diğer cumhuriyetlere nazaran oldukça düşüktür. Bugün de bu sayı oldukça yetersizdir.

 

Her türlü menfi kültür politikalarına rağmen, çok köklü bir kültür hayatına sahip Kırgızların Manas adlı destanları günümüze kadar söylenegelmiştir. Bu destanı ilk defa Batı alemine Çokan Velihanoğlu (Velihanov) tanıttı. Destan, Kırgız ve genellikle Türkistan Türklüğü içerisinde görmüş olduğu rağbet üzerine bir de Manasçı adı altında halk şairi grubu vücuda getirmiştir. Barthold’a göre Manas Destanı 9. ve 10. yüzyıllarda teşekkül etmiştir. Destanın bugünkü vatanı olan Kırgızistan’da birçok boylar Manas veya oğlu Semetey’e izafe olunduğu gibi, Doğu Türkistan’da Manas nehri ile Manas şehri vardır. Manas adını taşıyan bu yerler, Türklerin rivayetlerine göre destani kahramanın adı ile alakalıdır. Kafkasya’da da Manas adını taşıyan bir çay vardır. Talas vadisinide Manas’a ait bir türbenin olduğunu da zikretmekte fayda vardır.

 

Türklere ait en eski belgeler olan Kök Türkçe ile yazılmış mezar taşlarına Kırgızlarda da rastlanılmaktadır. Bu yüzden onlarda da okur-yazarlık oranının çok eski çağlardan beri yüksek olduğunu düşünebiliriz. Kırgız Türkçesinde yazılmış ilk eser, Kılıç Manurkan’ın Zelzele (1911) adlı kitabıdır. Manurkan’ın bu eseri Kırgız kültür tarihinin en güzel örneklerinden birini teşkil etmektedir. 1913’te Esenkalı Arabay’ın ve 1914’te Manap Sabdan’ın tarihleri neşredildi. Rus işgalinin Türkler üzerinde bıraktığı menfi tesirleri dile getiren Arslanbek, Kalıkul, Bılıkuz gibi şair ve edipler de yetişmiştir.

 

1924’ten sonra bugünkü cumhuriyetlerin kurulmasıyla birlikte, 1926’da devlet neşriyatı başladı. Bu sırada Kızıl Kırgızistan, Erkin Tav ile Canı Medeniyet Colunda gibi mecmualar yayınlanmıştır.

 

II. Dünya Savaşından sonra hızlı bir şekilde tatbik edilen Ruslaştırma politikası, Kırgızistan’da aydınlara zor anlar yaşatmıştır. Baskı ve zulümlere dayanamayan bazı yazarlar, Ruslara hizmet ettiği gibi, bazıları da herşeye rağmen onlara karşı mücadele etmişlerdir. 20. yüzyılda yaşayan Kırgız edebiyatçılarından Tölögön Kasım Bek ve Cengiz Aytmatov dünyaca büyük bir üne sahip oldular.

 

 

8-Günümüzde Kırgızistan

 

İç Asya’nın alan olarak en küçük ülkelerinden biri olan Kırgızistan’ın doğusunda Çin işgalindeki Doğu Türkistan, batısında Özbekistan, kuzeyinde Kazakistan ve güneyinde de Tacikistan bulunmaktadır. İdari yönden beş bölgeye ayrılmakla beraber, bu bölgeler coğrafi alan olarak da bilinmektedir. Bunlar; Bişkek, Issık-Köl, Tanrı Dağları, Celalabad ve Oş’tur.

 

198.500 km² yüzölçüme sahip Kıgızistan’ın nüfusu 4.5. milyon olup, başkenti Bişkek’tir. Bugün diğer Türk cumhuriyetlerinde, Doğu Türkistan’da ve Afganistan’da iki milyonu aşkın Kırgız Türkü yaşamaktadır. Kırgızistan’ın % 70’i Türk’tür. 1926’da Kırgızlar nüfusun % 67’sini oluştururken, 1994’te bu sayı % 56’dır. Ancak 1993’te Kırgızistan’da 917.000 Rus varken, 1994’te bu sayı 750.000’e düşmüştür. Nüfus artış hızı oldukça düşük olan Kırgızistan’ın önemli şehirleri Bişkek, Oş ve Celalabad’dır. Dağlık bir bölge olan Kırgızistan’da çeşitli krater gölleri meydana gelmiştir. Bunlardan biri olan Issık-Köl, 6.202 km² bir alana sahip olup, etrafı dünyanın en güzel yerlerindendir. Tam bir kara iklimine sahip olduğu için yağış yönünden oldukça fakirdir. Yaz ile kış, gece ile gündüz arasındaki ısı farkı çok fazladır. Bitki örtüsü iklim ve coğrafi yapıya göre çok değişkendir. Kırgızistan’da 4000’den fazla bitki çeşidi vardır. Bunların arasında birçok tıbbi ve şifalı bitkiler yer almaktadır.

 

1985 yılından itibaren Gorbaçov’un başa geçmesiyle, diğer ülkelere olduğu gibi Kırgızistan için de bir ümit ışığı yanmıştır. Sovyetlerdeki siyasi gelişmeler neticesinde, Kırgızlarda bağımsızlık yoluna girdiler. Bir fizik bilgini olan Askar Akayev, 27 Ekim 1990’da devlet başkanı seçildi. Kırgızistan Komünist Partisinin yönetimdeki etkisi 19-21 Ocak 1991’deki darbe girişiminden sonra azaldı. Ülkenin bağımsızlık yolunda epey yol katetmesinde Askar Akayev’in önemli rolü oldu. Kırgızistan’da Komünist Partisinin ılımlı üyeleri Sosyal Demokrat Parti’yi kurarak, Akayev’e bağlılıklarını dile getirdiler. 1991’de cumhuriyetteki demokratik güçlerde etnik kutuplaşmalar görülmeye başladı. İlk tescil edilen siyasi hareket olan Demokratik Kırgızistan hareketini sadece Kırgızlar desteklemekte idiler. Ayrıca Asaba, Erkin Kırgızistan, Ata-Meken, Cumhuriyetçi Parti, Feminist Demokratlar, Tarım Partisi gibi fazla gücü olmayan bir kaç parti daha Adalet Bakanlığı tarafından onaylanmıştı.

 

Bütün Türk Cumhuriyetleri için ileriye dönük sevindirici bir hadise; Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye’nin de aralarında olacağı bir Türk Ortak Pazarının kurulması olacaktır. Geçmişte bunun için bazı önemli adımlar atılmıştır. Türk Cumhuriyetlerinin en kısa sürede kendi aralarında bir birlik teşkil etmeleri gerekmektedir. Yoksa günümüzün insafsız ekonomik ve kültürel çarkları arasında ezilmekten öteye gidemezler.

 

31 Ağustos 1991’de istiklallerini ilan eden Kırgız Türkleri, BDT’nin üyesi olup, Birleşmiş Milletler ve AGİK gibi kuruluşlara Türkiye sayesinde üye oldu. Bugün hernekadar bunlar BDT üyesi iseler de gelecekte tek başlarına hareket etmemeleri için hiçbir sebep yoktur.

 

BİBLİYOGRAFYA

 

Achylova, R., “Kırgızistan Dış Politikasındaki Öncelikler ve Politik Kültür”, Avrasya Etüdleri, 2/1, Ankara, 1995

Adamoviç, A., “Sovyetler Birliğinde Milli Edebiyatlar”, Dergi, 9/33, Münih, 1963

Aras, B-M.Dikkaya, “Avrupa-Türk Cumhuriyetleri İlişkileri”, Yeni Forum, 17/327, Ankara, 1996

Arat, R.R., “Kubilay”, İslam Ansiklopedisi, C. 6, İstanbul, 1955

Arat, R.R., “Kırgızistan”, İslam Ansiklopedisi, C. 6, 5. baskı, İstanbul 1977

Bacon, E., Esir Orta Asya, Çev. T. Say, İstanbul, (tarihsiz)

Bala, M., “Hokand”, İslam Ansiklopedisi, C. 5/1, İstanbul 1950

Bala, M., “Buhara”, İslam Ansiklopedisi, C. 2, 5. baskı, İstanbul, 1979

Barthold, V., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Notlar, İstanbul, 1927

Barthold, V., “Hokand”, İslam Ansiklopedisi, C. 5/1, İstanbul 1950

Barthold, V., Mogol İstilasına Kadar Türkistan, Haz. H. D.Yıldız, İstanbul, 1981

Baytur, E., Sincan’daki Milletlerin Tarihi, Urimçi, 1991

Bennigsen, A., “Çarlık ve Sovyet Hakimiyeti Altındaki Türkler”, Çev. K.Aytaç, Türk Kültürü, 24/270, Ankara, 1985

Benzing, J.-K.H.Menges, “Türk Dillerinin Sınıflandırılması”, Tarihi Türk Şiveleri, Haz. M.Akalın, 2. baskı, Ankara, 1988

Bonvalot, G., Eski Yurt, Çev. R. Uzmen, İstanbul, (tarihsiz)

Caferoğlu, A., “Abakan Türkleri (Hakaslar)”, Türk Kültürü, 3/28, Ankara 1965

Caferoğlu, A., Türk Kavimleri, Ankara 1983

Caroe, O., Sovyet İmparatorluğu. Sömürülen Topraklar. Çev. Z.Yüksel, İstanbul (tarihsiz)

Chavannes, E., Documents sur les Tou-Kiue [Turcs] Occidentaux, Paris 1903

Cüveynî, Tarih-i Cihan Güşa, Çev. M.Öztürk, C. 3, Ankara 1988

Çavuşoğlu, Y., “Osmanlı Devletinin Orta Asya Hanlıkları ile Münasebetleri”, Tanıtım, 8/91-92, İstanbul 1987

Drevnetyurkskiy Slovar, Leningrad, 1969

Eberhard, W., Çin’in Şimal Komşuları, Çev. N. Uluğtuğ, Ankara 1942

Eberhard, W., Çin Tarihi, 2. baskı, Ankara 1987

Egamnazarov, A., Siz Bilgan Dükçi Eşan, Taşkent 1994

Fedenko, P., “Yeni Tip Koloniyalizmin-Sovyet Koloniyalizminin Ana Hatları”, Dergi, 7/25, Münih 1961

Gömeç, S., Kök Türkçe Yazılı Metinlerin Türk Tarihi ve Kültürü Açısından Değerlendirilmesi, Doktora Tezi, Ankara 1992

Gömeç, S., “Tarihte ve Günümüzde Kırgızistan”, Yeni Forum, 14/289, Ankara 1993

Gömeç, S., “İsiler-Apa İsiler”, Türk Kültürü, 31/364, Ankara 1993

Gömeç, S., “Kök Türkçe Kaynaklarda Geçen Boy ve Kavimler Üzerine: Çikler”, Türk Kültürü, 32/370, Ankara 1994

Gömeç, S., Kök Türk Tarihi, Ankara 1997

Gömeç, S., Uygur Türkleri Tarihi ve Kültürü, Ankara1997

Grousset, R., Bozkır İmparatorluğu, Çev. R.Uzmen, İstanbul 1980

Gumilev, L.N., Drevniye Tyurki, Moskva 1967

“Hakasskaya Avtonomnaya Oblast”, Sovyetskiy Entsiklopediçeskiy Slovar, Moskva 1990

Istoriya Hakasii, Moskova 1993

İnan, A., Makaleler ve İncelemeler, 2. baskı, Ankara 1987

Kafesoğlu, İ., Türk Milli Kültürü, 2. baskı, İstanbul 1983

Kafesoğlu, İ., “Ondördüncü Yüzyıldan Sonra Orta Asya’da Kurulmuş Türk Devletleri”, Türk Dünyası El Kitabı, C. 1, 2. baskı, Ankara 1992

Kurat, A.N.-A.Temir, “Sibir (Sibirya) Hanlığı”, Türk Dünyası El Kitabı, C. 1, 2. baskı, Ankara 1992

Kurban, İ., Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944-1949), Ankara 1992

Ligeti, L., “Kırgız Kavim İsminin Menşei”, Türkiyat Mecmuası, C. 1, İstanbul, 1925

Ling, L.K., Toba Wei Sülalesi Devrinde Çin’in Kuzey ve Batı Komşuları, Doktora Tezi, Ankara 1978

Mackerras, C., The Uighur Empire. According to the T’ang Dynastic Histories, Canberra 1972

Orkun, H.N., Eski Türk Yazıtları, C. I, İstanbul 1936

Ögel, B., “Şine-Usu Yazıtının Tarihi Önemi”, Belleten, Sayı 59, Ankara 1951

Ögel, B., “Doğu Göktürkleri Hakkında Notlar”, Belleten, C. 21, Ankara 1957

Ögel, B., Türk Mitolojisi, C. 1, Ankara 1971

Ögel, B., İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. baskı, İstanbul 1984

Poppe, N., “Harpten Sonraki Devirde Sovyetlerin Türkistan’daki İdeolojik Siyaseti”, Dergi, 5/17, Münih 1959

Potapov, L.P., “Shors”, M.G.Levin-L.P.Potapov, The Peoples of Siberia, Chicago 1964

Pulleyblank, E.G., “The Name of Kirgiz”, Central Asiatic Journal, Vol. 34, Wiesbaden, 1990

Radloff, W., Sibirya’dan Seçmeler, Çev. A.Temir, İstanbul 1976

Ramstedt, G.J., “Zwei Uigurische Runeninschriften in der Nord Mongolei”, Journal de la Société Finno-Ougrienne, Vol. 30, Helsinki 1913/18

Rwykin, M., Asya’daki Rusya, Çev. B. Tanç, İstanbul 1976

Rasonyi, L., Tarihte Türklük, 2. baskı, Ankara, 1988

Saray, M., Rusya’nın Türk İlerinde Yayılması, İstanbul 1975

Saray, M., “Buhara (Özbek) Hanlığı”, Tarihte Türk Devletleri I, Ankara 1987

Saray, M., “Hokand Hanlığı 1700-1876”, Tarihte Türk Devletleri II, Ankara, 1987

Saray, M., Kırgız Türkleri Tarihi, İstanbul 1993

Skorodumov, V., “Türkistan Sovyet Cumhuriyetlerinde Parti Temizlemeleri”, Dergi, 4/12, Münih 1958

Şeşen, R., İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara, 1985

Tekin, T., “Orta Asya Türk Dilleri”, Tömer Dil Dergisi, Sayı 5, Ankara 1992

Temir, A., “Türk-Mogol İmparatorluğu ve Devamı”, Türk Dünyası El Kitabı, C. 1, 2. baskı, Ankara 1992

Togan, Z.V., Umumi Türk Tarihine Giriş, 3. baskı, İstanbul 1981

Tsai, W.S., Li-Te Yü’nün Mektuplarına Göre Uygurlar (840-900), Doktora Tezi, Taipei 1967

Uray, G., L’Empire du Tibetan dans les Khotan Posterieurs la Domination Tibetain”, Journal Asiatique, Tom. CCKXIX, Paris 1981

Urban, P., “Türkistan Sovyet Cumhuriyetlerinde Milli İdeolojik Eğilimler”, Dergi, 7/23-24, Münih 1964

Urstanbekov, B.U-T.K.Çoroyev, Kırgız Tarihi, Frunze 1990

Vasilyev, N., “Sovyet Ekonomi Sisteminin Kırk Yıllığı”, Dergi, 3/11, Münih 1957

Yarkın, İ., “Türkistan’da 1916 İsyanı Hakkında Bazı Bilgiler”, Türk Kültürü, 6/68, Ankara 1968

Yarkın, İ., “Buhara Halk Cumhuriyeti ve Bunun Ortadan Kaldırılarak Sovyetler Birliğine İlhakı”, Türk Kültürü, 11/124, Ankara 1973

Zenkovsky, S.A., Rusya’da Pan-Türkizm ve Müslümanlık, Çev. İ. Kantemir, İstanbul 1983



Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!