Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

9 Eylül 2005

Mustafa Kemal

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Tarih


Ağustos Ayı ve Düşündürdükleri


-Nihat Çetinkaya-


Türk tarihinin muhteşem zaferlerinin sığdırıldığı Ağustos ayı, Türkler için çok anlamlı olup, gururla hatırlanır. Özellikle, çökertilmiş, terk-i silah edilmiş (silahsızlandırılmış) bir imparatorluğun, emperyalist batılıların işgaline uğrayıp, bölüşüldüğü bir durumda, “milliyetçi”lerin[1] Mustafa Kemal önderliğinde harekete geçerek “yedi düvel’i yendiğimiz (30 Ağustos) ay olması da, Ağustos ayını çok önemli hale getirmiştir. Avrupa’nın birleşik güçlerinin her yönlü taarruzuna karşı, vatanını işgalden kurtarmak, lağvedilen imparatorluğun yerine, çağın gereği kendi ulus devletlerini kurmak için harekete geçen milliyetçilerin, ulus devlet yolundaki en büyük engeli aştığı, batılı emperyalistleri resmen, savaş neticesi olarak yendiği ve yeni Türk Devletinin fiilen oluştuğu zafer ayıdır, kutlu olsun. Bu kutlu zaferin yıldönümünde bu yazımızla kaygılarımızı da ifade etmeği lüzumlu gördük.

 

Modern tarzda, Türk milli varlığı ve değerleri üzerine inşa edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde gayri milli, Türk’ün milli şuuruna ve milli-sosyolojik bünyesini tehdit edici zarar verici medreseler ve benzerleri ortadan kaldırılmıştı. Gaye Türk milletinin, Türk devletinin milli vasıflarıyla çağdaş hayata-Yeni Hayata-yönelip gelişmekti.

 

Bu hedef ve çalışmalar Atatürk’ün ölümüyle zayıflamaya başlar, 1950 seçimleriyle duraklar ve dinî görünümlü muhalif düşüncelerin tırmanışı başlar.

 

Bu, cumhuriyet muhaliflerinin güç kaynakları, medreseler bulunmadığı için, yasaklanmış gizli tarikatların illegal eğitim faaliyetleri olur. Bu çalışmalar, günümüzde görülen dinî-ideolojik oluşumları ve yönetilmekte olduğumuz iktidarları yaratır. Bu düşünceler, yalnızca ulusal cumhuriyete muhalif dinî akımlar olmakla kalmayıp, Türk toplumunun diline, kültürüne, kendi milli İslâmî kavrayışlarına, milli tarihlerine muhalif ve milli mensubiyet şuurunun doğurduğu milli birliğini parçalamaya yönelik, hayatın her sahasında fikirler üretip yayma çabası içindeki faaliyettedirler. Bütün söylemleri din etiketlidir. Tarihi tecrübelerden bu netice çıkarılmıştır.

 

Şehirlerin kozmopolit ortamında müesseseleşen ve organize olan bu akımlar 1965’lerden sonra taşraya yönelmişlerdir.

 

Faaliyetlerinde İslâm’la-Kur’an’la ilgili saha, doğru olan birkaç din içerikli cümledir. Bütün söylemleri her sahayı kapsamakla beraber, dini üslûplarla anlatılır. Kur’an, ileri sürdükleri kapalı fikirleriyle örtüşen ayetlere ihtiyaç duyulduğu yerde hatırlanır. İslâmî görüşlerinin içeriği, Kur’an İslâm’ı değil, ideolojik, siyasî medrese tasavvurlarıdır.

 

Tarihte görülen bu tür dinî-sosyal akımlar, ya filozofların dar muhitinde düşünüş ve yorumlayış olarak –ki bunlar, halkın dışında olup, sosyal hayatı ilgilendirmemişlerdir– , ya da, asıl konumuzu ve içtimai hayatı ilgilendiren akımlar, halkın dinî duygularının sınırlarını aşmayan, cehalet kaynaklı akımlardı. Ancak günümüzde bu akımlar, siyasal amaçlı, devletin ve toplumun bütün şubeleri için düşünce geliştirmiş alternatif akımlardır ki izlenmesi elzemdir.

 

 Taşra çıkarmalarında en önemli vasıta camilerdir. Son elli yılda Türkiye’de yapılan camilerin büyük çoğunluğu bu mekanizmanın eseridir ki, yönetim mekanizmaları, Diyanet İşleri Başkanlığı için de sorun oluşturmaktadırlar.

 

Camiler, tarikat disiplinine girmiş kurum, kuruluş yahut topluluklarca yaptırılır. Bu şekilde, camiler etrafına toplanan veya toplanacak cemaat de doğal olarak onların etki alanına girmiş olacaktır. Böyle de olmuştur. Yakın hedefte, bu birikim demokratik mekanizmalarda, öncelikle seçimlerde, sandıkta kullanılacaktır. Bugünkü Türkiye’nin son seçimlerde oluşan yönetim mekanizmasını ve yönetenleri göz önüne alırsak, bu hilafet kalıntılarının kısmen de olsa muvaffak oldukları söylenebilir.

 

Bu yolla iyi neticeler alındığını, daha 1950 seçimlerinde deneyerek görmüşlerdi. Gerçi, bu tırmanış birkaç defa Cumhuriyetin tepkisine maruz kalmışsa da durdurulamamıştır. Artık günümüzde bu tırmanış, gelişmiş toplumun bütün sahalarını özelliklede siyasi alanları sarmıştır. Görünmeyen bir mekanizma tam hızla çalışmaktadır. Düşünceleri farklı olan siyasi toplulukların oy ihtiyacı da bu gelişmelerin tepki görmesine engeldir. Açık tepki gösterenler de, görünmeyen bu mekanizmanın hışmıyla devre dışı bırakılmaktadır. Askerî uğraşılarla tesis edilmiş devletin, siyasal mekanizmasıyla da uyum içinde görünmeye “gayret” ederler. Zaten mekanizma büyük ölçüde kendi ürünleridir. Ancak burada çark henüz, “zoraki takiye” tarzı ile döndürülmektedir. Bu çok uygun bir metot olmalıdır ki; devletin altından ve üstünden yani her köşesinden alabildikleri desteği de bu yolla sağlamaktadırlar.

 

Toplumun her tarafını ipek kozası örer gibi, bir ipek böceği gayretiyle ele almışlardır. İçlerinde ve dışta yani siyasi mekanizmalarda kozalar oluşturmuşlardır. Siyasetteki kozaları takiye merkezleridir. Görünümleri farklıdır. Rolleri, kendilerine tepki gösterebilecek yerlerle aralarındaki dengeyi muhafaza etmektir. Bunu da daha çok polemiklerle yürütmeye çalışırlar.

 

İçerdeki başları, yani böcek örneği ile kozaları, topluluklarının önündedir. Belirgin bir özellikleri İslâmî görünümde olmakla birlikte Türk milletine mensubiyeti ifade edecek söz ve davranıştan kaçmalarıdır. Daha da ilginç olan Türk Milleti’ni ilgilendiren, ifade eden, hatta hatırlatan her şeye ilgisiz ve uzak görünmeleridir.

 

Türk tarihindeki bazı zaferleri ve (özellikle Fatih ve sonrası, Enderun yetiştirmesi devşirme dönemlerindeki) büyük şahsiyetleri İslâmî çerçevede hatırlamaları ve anmaları da onlardaki bu görünümü değiştirmez. Çünkü buradaki gaye, Türklüğün kendi kimliği ve esaslarıyla oluşarak, sahip olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna vesile olan zaferleri ve bunları sağlayan çağımızın büyük Türk’ü Mustafa Kemal Atatürk’ü gölgelemek, önemsiz hale getirmektir.

 

Asıl hedef ifade edilmez. Siyasî sahada görünen, milli mensubiyet duygusuna tepkiyle, onun yerine, İslâmî kimlikle kendisini ifade edebilen dinî bir toplum yaratmak, hedeflerinin bir boyutudur. Çerçevesi ideologlarında saklı ikinci aşaması ise, ifade etmedikleri daha doğrusu edemedikleri hedeflerinin asıl önemli olan boyutu, milli mensubiyete tepkinin de sınırlarını aşan, hiçbir sosyolojik önemi bulunmayan mini etnik kimlikler yaratarak bunların siyasallaştırılmasına, daha açık ifadeyle, milli bütünlüğümüzü Sevr alanına yeniden taşınmasına yöneliktir.

 

Bu hususta katedilen mesafede, milli birlik duygusunun az da olsa zayıflatılmış ve zaman içinde toplum menfaatlerinin de tespit ve canlandırılmasında engelleyici unsurlar meydana getirilmiş olması görülmektedir. Dış münasebetlerimizde ulusal politikaları erozyona uğratıp dıştan gelen her yönlü taarruzlara karşı ulusal refleksimizin de pasifize edilmesine yönelik faaliyetler de sistemli bir şekilde yürütülmektedir. Bunların yanında milli kültürümüzün incelenmesi, canlandırılması, yayılması ile milli tarih bütünlüğümüzün ifade edilmesi de yanlış bilgilerle kesintilere uğratılmaktadır. Bu şekilde meydana gelen boşluklar, Dinî motiflere büründürülmüş başka kültür unsurları ve anlayışlarıyla doldurulmaya çalışılmaktadır. Neticede, toplum kimlik bunalımına itilmiş, fikir ve siyasî hayatımızda, milli bütünlüğümüzü, mozayik bir toplum şeklinde tanımlayan lobiler oluşmuştur. Bu lobiler her sahada “Türk”ün ifade ettiği her şeye muhalif alternatif düşünceler üreterek, toplumda sosyal, siyasî, kültürel erozyonun büyümesinin esas eksenini oluşturmuşlardır.

 

En başarılı takiyeleri, milli tepkiyle karşılaştıkları veya bunu hissettikleri zaman Osmanlı sancağına sarılmalarıdır. Asıl sarılmak istedikleri bayrak, Sevr’le şarj edilmiş, Arap-Vahabiyye’nin, Osmanlı’dan ayrıldıklarının yıldönümü olarak her yıl kutladıkları, “kurtuluş bayram”larının sembolü saydıkları bayraktır.

 

Bu, teorik hedeflerinin son aşaması da değildir. Bütün bu ve benzeri unsurlara karşı muhatap olan, 2214. kuruluşunu kutlayan kurumların sahibi bulunan bir toplumun, boyutlarını şimdiden kestirmenin mümkün olmadığı, tarihin her devrinde görüldüğü gibi, ulusların yaşama refleksi olan tepkisini, yeri geldiği zaman göstereceği, siyasi ve sosyolojik kurallara uygun düşer ki, bu artık hissedilmekte olup, muhatapları iktidar olup “yeddi düvel”e dayanmış olsalar bile bu tepki kaçınılmaz görünmektedir.

 

Türklerin bağımsız yaşama kararlılığı ve Türklerin devlet ve ordu kuruculuğunda insanlığın öğretmenleri olduğu hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.


Nihat Çetinkaya

09.09.2005


 

[1] Anadolu direnişini başlatanları, Kurtuluş savaşını veren Kuvay-i Milliyecileri dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuranları, Avrupalılar, kendi kaynaklarında ve yazmalarında hep “milliyetçiler” olarak ifade etmişlerdir.



Türkiye'ye Dayatılan Ermeni Sorununun Tarihsel Derinliği -Nihat Çetinkaya-


Küresel stratejilerin derinliğine tartışıldığı ve uygulanmaya başlandığı günümüzde, bu stratejik hedeflerin sıcak alanının ortasında Türkiye, devlet ve ülke olarak yer almaktadır. Daha açık ifadeyle, anılan alanın en güçlü ve köklü devleti Türkiye Cumhuriyeti Küresel stratejilerin muhasarasına düşürülmüş durumdadır.


Nihat Çetinkaya


Emekli

...................... ............. .............. .......... .... .


 Türkiye Siyseti



Biz Diyelim, Demiş Olalım

-Nihat Çetinkaya-


Hayat tarzımızla oynanmamalıdır. Yüksek Türk kültürünün aktivitesi olan Türk kahramanlığı artık zorlanmamalıdır. Tarih yeteri kadar Türk kahramanlığına doymuş bulunmaktadır. Türk düşüncesi, Türk tasavvuru, kendisini, vatanını ve devletini yok edebilecek bir gücün varlığını kabullenmek gibi bir düşünce mekanizmasına sahip bulunmamaktadır. Bizi yönetenler, vicdanî sorumlulukla, millî reflekslerimizin, Büyük Atatürk’ün Bursa Nutku’na meyletmesine sebebiyet verebilecek ortamların yaratılmasına fırsat vermemek yönünde “gayret” göstermelidirler. Tarih boyu, ülkemizin ve varlığımızın tehlikeye düştüğü zamanlarda, bütün olanaksızlıklarımıza rağmen, dünyanın birleşik güçlerini hep yenmiş olduğumuz asla unutulmamalıdır.


 Türkçülük


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


İmparatorluktan Milli Devlete Geçiş ve Karşı Tavırlar

-Nihat Çetinkaya-


Türk Ocağı’nın kuruluşu dolayısıyla, Yusuf Akçura başkanlığında bir heyet, Sultan Reşat’ı ziyaret ederler. Ülkenin ve devletin durumu kendisine uzun uzadıya izah edilir. Görüşmenin sonunda Sultan Reşat, heyete hitaben (sanki yalvarırcasına) “Sizden istirham ediyorum; Türk’ü tarif ediniz” diyor ve zamanın önemli bir meblağı olan 5000 Reşat altınını bağış olarak verir. Durum padişaha da malum olmuştur. Emperyalist devletlerin kışkırtmalarıyla, bütün gayri Türk unsurlar, devleti parçalayıp, vatan topraklarından bir parça kapmaya çalışırken, kurtuluş, tek çare olarak Türklüğe sarılmaktı.


 Türk Dünyası



Ermeniler


Anlatılanlara göre iki bin yıldan fazla bir zamandan beri Türk kültür sahasında, Türklerle iç içe, barış içinde yaşayan Gregoryen Ermeniler arasında ayrılıkçı kıpırdanmalar Tanzimat’tan sonra başlar. Bu dönem, çeşitli mezheplere mensup Hıristiyan misyonerlerin, Anadolu’da yaygın faaliyet dönemidir. Misyonerlerin asıl hedefi -başta Gregoryen kilisesi olmak üzere- doğu kiliseleriydi. Çünkü bunların Hıristiyanlık anlayışı batılıların Hıristiyanlığından farklı idi. Özellikle, Papa, Gregoryen Ermeniler’i Katolik yapmak için, yetişmiş misyonerleri Anadolu’ya gönderiyordu 1800’leri başlarından itibaren de Amerikalı Protestan misyonerleri Gregoryen Ermenilere yönelik faaliyetlere başlamışlardı. Amerikalı misyonerler, aynı zamanda Ermeniler üzerinde siyasi çalışmalarla da meşgul oluyorlardı


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar