Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

7 Ağustos 2008

III. Selim Han

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Tarih


Bazar-e Bozurg


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Her kentte olduğu gibi, Ankara semtlerinin belli günlerinde meyve-sebze pazarları kurulur. Evimizin haftalık meyve-sebze gereksimini bu pazarlardan karşılamaya özen gösteririm. Alışveriş yapmasam bile bu pazarlarda dolaşmaktan zevk alırım. Anadolu toprağının hünerlerini tezgâhlarda görmek bana anlatımı zor güzel duygular yaşatır.

 

Geçen hafta yine bir semt pazarında dolaşıyordum.

 

Akşam üzeri; pazar yoğundu. Kadınlı-erkekli semt sakinleri sebze meyve tezgâhlarına yanaşıyorlar; fiyat soruyorlar; kimi alışveriş yapıyor, kimi de başka tezgâha yöneliyor… Bu doğal görüntü içindeki ilginç bir farklılık dikkatimi çekti. Otuz yaşlarında, sakallı, şalvarlı bir genç belli tezgâhların önüne geliyor; selam verip dikiliyor. Tezgâh sahibi pazarcı, müşteriyle meşgulse ellerini önünde bağlayıp bekliyor. Müşterisini gönderen pazarcı, bir görevini yerine getiriyormuş gibi, hiç konuşmadan karşısındaki sakallı gence bir miktar para veriyor. Genç parayı alıyor, elinde tuttuğu defterin arasına koyuyor. Genç gülümseyerek veda sözcükleri söyleyip tezgâhın önünden ayrılıyor. Dikkat ettim; bu genç pazardaki tüm tezgâhlara değil, koca pazarda sadece dört tezgâha uğradı ve para aldı. Belli ki, bir yerler için topluyordu parayı. Ancak para aldığı kişiye ne makbuz veriyor; ne de bir başka belge…

 

Şimdi buraya bir nokta koyup; belleğimde hep öne çıkan, çıktıkça da beni yaralayan bir olayı sizlere aktarmak istiyorum.

 

İki yıl önce, Yozgatlı eski bir Bakan arkadaşla bir dostun bürosunda sohbet ediyoruz. Sohbet koyulaştı ve söz, özellikle kendi halindeki ‘mütedeyyin’ yurttaşlarımızın din adına nasıl sömürüldüğü konusundan açıldı. Bakan arkadaş öyle bir olay anlattı ki, hani ne derler; aklım şaştı!

 

Olay şu: Bakan arkadaşın Gölbaşı’nda içinde villası da bulunan çiftlik benzeri küçük bir yeri var. Mevsim ilkbahar. Günlerden Pazar. Eski Bakan, villanın önündeki büyük bahçeyi düzene sokmak için iki işçi tutar. İşçiler sabahtan çalışmaya başlar. Vakit öğleye gelir. Yemek zamanıdır. Bekâr olan eski Bakan, pencereden çalışmalarını takip ettiği işçileri villasına çağırır. Kendi hazırladığı öğle yemeğini işçilerle beraber yemeye başlar. İşçilerle sohbet etmek için giriş cümlesi olarak ortaya “Amelelik yaparak mı geçiniyorsunuz” der. İkisi de “hayır” dedikten sonra yanında oturan işçi konuşmaya başlar: “Sayın Bakanım, ben Samanpazarı’nda bir esnafın yanında çalışıyorum. Üç aydır hergün akşam işten çıkınca bir-iki saat hamallık yapıyorum. Pazar günleri de nerede ne iş olursa koşturuyorum” diye biraz dertlenerek söyler.  Bakan arkadaş “Ailen kalabalık mı, esnafın verdiği aylık yetmiyor mu?” diye sorar. İşçi “Beyim şu bana vereceğiniz yevmiyenin bir kuruşu bile evime girmeyecek. Evimin tüpü bitti tüp alacak param yok ama bu parayı harcayamam, bunun yeri başka” der ve susar. Bir iki saniye sonra da Bakan arkadaşın soru sormasına fırsat vermeden, yüreğini tüm saflığıyla sofraya açar “Sayın Bakanım, ben Kastamonu taraflarındaki bir tarikatın üyesiyim. Hayırlı bir inşaat için tarikatımızın Samanpazarı yetkilisi bizlere salma yaptı. Bana da bir buçuk milyar lira düştü. Üç ay oldu denkleştiremedim. İşte bu sebepten ne iş bulursam çalışarak denkleştirmeye uğraşıyorum” diye içini döker.

 

Ne zaman aklıma gelse bu olay beni hep rahatsız eder.

 

Yanılmıyorsam, bundan sekiz yıl önce Eski Genelkurmay Başkanımız Sayın İsmail Hakkı Karadayı, İran Şahı’nın Genelkurmay Başkanı ile karşılaşır ve kısa bir sohbet yaparlar. Bu sohbetin bir kısmı basına da yansımıştı. Özet olarak Karadayı Paşa “Humeyni tüm İran çapında böyle nasıl güçlendi” deyince, İranlı eski asker şöyle der “Bizi Tahran’daki  Bazar’e Bozurg (Büyük çarşı-Kapalı Çarşı) esnafının maddi yardımları yıktı” der.  Paşamız “Niçin önlemediniz?” deyince, “Mollalara masum yardımlar diye düşündük” diyerek aymazlıklarını samimiyetle açıklar.

 

Cumhuriyetimizin ilk yılları… Tarikatlar, Tekke ve Zaviyeler kapatılmıştır. Atatürk’ümüz Rize’yi ziyaret etmektedir. Halk içindedir. Tekkesi kapatılan bir şeyh çok samimi, art niyetsiz olarak Atatürk’e “Gâzi Paşam, ne olur tekkelerimizi tekrar açınız” der. Atatürk bu samimi isteğe hiç öfkelenmez; ama çok kararlı biçimde “Hoca efendi, tekkeler açılmayacak. Mesele geçim ise gerekirse devlet sizlere aylık verir.” der.

 

Hey gidi günler hey!

 

Bu ülkeden bir Mareşal Gâzi Mustafa Kemal de geçti!

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

13 Eylül 2008



Bir ‘İngiliz Kemal’ Vardı... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Ünlü Türk casusu “İngiliz Kemal” adıyla tanınan Ahmet Esat Tomruk öleli 42 yıl oluyor. Türk Milleti’nin yetenekli evlatlarından biri olan Tomruk,  I. Dünya Savaşı’nda, İstiklal Savaşı’nda ve 2. Dünya Savaşı’nda, yaptığı istihbarat çalışmalarıyla ordularımıza destek vermiş; ana dili gibi bildiği İngilizce’den dolayı da hep ‘İngiliz Kemal’ olarak anılagelmiş özverili bir memleket evladı.  Ankara’da başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere; Genelkurmay Başkanı Albay İsmet (Paşa) ve Müdafa-ı Millîye Vekili Fevzi Paşa ile görüştü. Kendisine Genelkurmay İstihbarat Şubesi’nde görev verildi. Ama asıl görev arkasından gelecekti...



Borçlanmanın Öyküsü... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Borç batağında debelenişimiz yeni değil. 150 yıl önce,  24 Ağustos 1854’de ilk kez yabancılardan borç aldık. Aldığımız parayı üretime yönelik yatırımlara harcamayınca, yine borç aldık. Bu kez aldığımız borç ile öncekinin faizini ödemeye başladık. Yabancılar, baktılar ki paraları ödenmiyor; üzerimize geldiler; hatta borcumuzu ödeyene kadar Ege’deki bir adayı işgal ettiler. Daha sonra da, 1800’lerin sonunda (adı günümüzdeki IMF gibi çokça duyulan) “Düyunu Umumiye”yi kurduk. Gelirlerimizi yabancıların kontrolüne verdik. Cumhuriyetimiz kurulduğunda, Osmanlı topraklarından ayrılan devletlerle Türkiye, Osmanlı borçlarını paylaştı. Payımıza düşen “Düyunu Umumiye” borçları, Atatürk’ün sıkı takibi ile düzenli olarak ödendi. Bu borçların son taksiti 25 Mayıs 1954’de kapatıldı.



Bir ‘Keriman Halis Ece’ vardı... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


“Müftehir olduğumuz (övündüğümüz) tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık bir tekamülün (gelişmenin) mütemadi (sürekli) tahakkukunu ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğunuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi yüksek kültürde, yüksek fazilette birinciliği tutmaktır” Evet... Atatürk, en önemlisi yüksek kültür ve fazilette birinci olmaktır, diyor.


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar