Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

23 Nisan 2007

Kemal Tahir

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Tarih


“Cepheden Cepheyi Soran” Bir Kahramanın Anıları


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Orhan Şaik Gökyay, “Bu Vatan Kimin?” sorusuna yanıt verirken şöyle diyordu:

“Ardına bakmadan yollara düşen

Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,

Huduttan hududa yol bulup koşan,

Cepheden cepheyi soranlarındır”

Balkan, 1. Dünya ve Kurtuluş Savaşlarına katılanların her birinin yaşamı gerçek bir roman! ‘Cepheden cepheyi soranların’ anılarını okumak demek, inanılmaz olaylarla örülü akıcı bir romana dalmak demektir. Ve o romanlaşan anılar çoğunlukla da tarihe kaynaklık ederler.

 

Ürgüplü Mustafa Fevzi Taşer, o fırtınalı yıllarda, cepheden cepheyi soran, tutsaklığı iki kez yaşayan Türk çocuklarından birisi... Çanakkale Savaşları’na katılmış. Doğu Cephesi’nde Ruslara tutsak düşmüş...  Dünya Savaşı sonunda yurda geldiğinde, işgal ile tanışmış; Kuvayı Milliye’de görev almış. Kurtuluş Savaşı’nda yeniden asker olmuş savaşlara katılmış. Bu kez de Yunanlılara tutsak olmuş. Zafer’den sonra yurda geldiğinde Cumhuriyet’in aydınlık ufkunda görev alıp, ölene kadar hizmet vermiş...

 

Yaşadığı tutsaklıklar dahil, tanık olduğu olayları hiç süslemeden, sözü dolandırmadan olduğu gibi aktarmış anılarına. Bu içten, bu samimi kişilikli Türk evladının sağlığında kaleme aldığı anılarını oğlu Celal Taşer, yayımlanması için DTCF Öğretim Üyesi Eftal Şükrü Batmaz’a vermiş. Batmaz da, bu anıları bir güzel düzen içinde Kültür Bakanlığı adına yayına hazırlayıp, “Cepheden Cepheye, Esaretten Esarete” adıyla kitap haline gelmesini sağlamış.

 

Bu anılarda ilginç olaylarla karşılaştık. Sözgelimi, kendisi gibi Yunanlılara tutsak düşen Trakya Bölgesi Kolordu Komutanı Albay Cafer Tayyar’ın, kendisini Yunanlılara teslim eden Türk Muhtar için “Türklük şuurunun ancak eğitimle gelişebileceği gerçeğini” söylemesi gibi... Fevzi Taşer Rusya’da tutsak iken, Türk ordusunda görevli ve kendileri gibi tutsak olan Arabistanlı subayların nasıl ihanet ettiğini, belirtmesi gibi... Dahası, çile sacında çifte kavrulan bu Türk evladının aydınlık Türkiye’ye yönelik fikirlerinin varlığı... Bunlar arasında, Arap alfabesiyle Türkçe ifadenin zorluğunu yaşadığı olaylarla anlatması... Ve savaşın kan, barut deryasından, tutsaklık belasından samimi anlatımlar...

 

Bu değerli anılarda yapacağımız çok kısa bir gezintinin yararlı olacağına inanıyoruz.

 

 

İnsan ve savaş...

 

Mustafa Fevzi Taşer, Yedeksubay Talimgahındaki eğitiminden hemen sonra 1915’de 19. Alay’ın buyruğunda Çanakkale Savaşları’na katılır. Her dakika yanındaki bir arkadaşının şahadetine tanık olur. O ateş, barut iklimini şu sözlerle anlatıyor:

 

“Bende ne Akbaş iskelesindeki geminin üzerimizden aşırmalı top atışında yaşadığım korku, ne de arkadaşımız Ezineli Mustafa’nın şehit olduğu sırada maruz kaldığım dehşet ve ürperti kaldı. Artık burada hiçbir şey düşünecek durumda değildim. Tek düşüncem karşımdaki düşmanı öldürmek, kaçanları da Seddülbahir’e kadar kovalamaktı. Çünkü artık tamamen bir savaşın içindeydim. Kumandanı olduğum bölük her ne kadar 47 mevcutlu görünüyor ise de esasen düşmana yapılan ileri taarruz sırasında bir takım mevcudu kadardı. Hasan Çavuş bölük üzerinde müessir olduğu için, bölüğümüzün süngü hücumunda tereddüt ve yılgınlık gösteren olmadı. Sabaha kadar düşmanı kovaladık ve sahile indirdik. (...) Burada ölümüne mücadele veriyorduk. Vatanın selamlık kapısında nöbetçi bulunuyorduk. Alçıtepe eğer düşman tarafından zabtedilirse, İstanbul’u kurtarma imkânının elden gideceğine inanıyorduk. Onun için pervasızca ölüme koşuyorduk. Ölümle iç içe olup ahirete yaklaştıkça da fıtraten (doğuştan) inandığımız Allah’a sığınıyorduk. Hakikaten insanlar böyle tehlikeli durumlarda, ümitsizliğe düştükleri anda halas (kurtuluş) çaresini yalnız Allah’a sığınmakta bulurlar. Kimi insan Allah’a inanmaz ama, kainatı ve şu manzume-i âlemi (dünya düzenini) yaratan bir kudret, sani-i hakiki (Allah) olduğu inkar kabul etmez bir hakikattir”

 

 

Arap harfleri...

 

Yedek subay Teğmen Mustafa Fevzi, Çanakkale Savaşları sırasında Sığındere’de düşmanın makineli tüfek atışına hedef olur ve yaralanır. Tedavisi yapıldıktan sonra üç ay ‘hava değişimi’ iznine gönderilir. İzni bitip, İstanbul’a geldiğinde Çanakkale’den düşmanın çekildiğini öğrenir... Yine 19. Alay’da görevlidir. Teğmen Mustafa Fevzi, ‘nöbetçi Zabiti’ olduğu bir gün,  Alay Komutanlığına vekalet eden Binbaşı Ali Bey’e yemek kontrolü için örnek götürdüğünde, aralarında ilginç bir konuşma geçer:

 

“Adet olduğu üzere, Alay Kumandanına numune yemek diye söylenen yemekten kontrol için götürdüm. Bana: “Güzel olmuş, tevziine (dağıtımına) dikkat et” dedi. Selamladım dönüp giderken: “Bak, levazım subayı şunu getirdi. Şurada yazılı olan bu “dakik” nedir ben bir şey anlamadım” dedi. Ben de kendisine kemal-i safiyetle (iyi niyetli saflıkla) “un” efendim dedim. Bana: “Dakikin un olduğunu öğrenmek için kaç sene çalıştın Hayri Efendi kuzuları” dedi. Bu sözüyle Şeyhülislam Hayri Efendi’yi ima ediyordu. “Dakik olacağına doğrudan “un yazılsa daha iyi değil mi? Ben Arapça ne bileyim? diye sözlerine devam etti. Ben de, Arapça harflerle un yazılmaz beyefendi dedim. Tekrar bana: “Neden yazılmasın, işte un” diyerek masanın üzerindeki kağıda büyük harflerle UN yazdı. Bu yazdığı Arapça harflerden elif, vav, ve nun harfleriydi. Ben sordum: “Beyefendi bu yazdığın UN mu, ON mu, ÖN mü, ÜN mü?” dedim. Kumandan: “Yaaa! Demek Arap harfleriyle Türkçe yazılmaz...”

 

Bu olay, Cumhuriyet’te “Harf Devrimi” ile okuma-yazmayı kolay öğrenen Türk Milleti’nin, yüzyıllardır neler çektiğini anlatması bakımından gerçekten çok ilginçtir.

 

 

Rus’a tutsak...

 

Teğmen Taşar, hava değişiminden sonra tekrar döndüğü birliği 23. Alay aldığı buyruk üzere Doğu’ya İran cephesine hareket eder. Bu cephede Revandiz yöresinde sayısız çarpışmalara katılır. Karşıdaki düşman bu kez Ruslar ve Ermenilerdir. Günlerce başarılı savaşlar verirler. Amaç, Irak Cephesi’nde çarpışan Halil Paşa’nın ordusuna yüklenen Rus kuvvetlerini meşgul etmektir. Bir ara Lahican ovasına inerler. Burada Rusların güçlü direnişi ile karşılaşırlar ve düşman tarafından çepeçevre kuşatma altına alınırlar. Çok geçmeden, Azeri Türk’ü olduğu belli olan bir Rus subayı tarafından tutsak edilir.  Bu tutsak alınışı Taşar’ın anlatımından okuyalım:

 

“Tertibat alındı. Alay tam yürüyüş haline geçmişti ki, dört tarafımızdan ateş yağmuruna tutulduk. Ricat (çekiliş) hattına kurulan dört makineli tüfek bize karşı işlemeye başladı. Sağ tarafımızda mevzi alan Kazak süvarileri (Bu Kazaklar Rus Kazaklarıdır) ateş açmışlar, geride terk ettiğimiz siperlerden bizi takip eden piyadeler ve sol tarafımızda düz ovaya mevzilenmiş topçuların yağmur gibi yağdırdığı ateşin altında şaşırdık. Ben hiçbir yerde böylesine dört taraflı bir ateş hattı ortasında kalmamıştım. Soba büyüklüğünde bir taşın dibine büzüldüm. Tevekkül ile ölümü bekliyordum. Hiç kimsede irade ve emir kuvveti kalmamıştı. Sanki kıyamet kopuyordu. Bu hengâme sırasında sol yanımızdan bir Kazak süvari subayı ve yanında iki Kazak askerle çıkıverdiler. Bunu gören Alay kumandanı doğrulup kalktı. Kazak subayı ise hem ağlıyor, hem de şöyle konuşuyordu: “Gardaş menim adım Hanemirof, özüm Türk’tü, teslim ol, yoksa hamısın pırıpal” dediği sırada bir şarapnel patladı ve alay kumandanımız orda şehit oldu. Kazak subayı hafif yaralandı, yanında bulunan askerlerden biri de öldü. Subay yanında kalan diğer askerlerine sert bir emir verdi ve topçular tarafına işaret verildikten sonra ateş kesildi.”

 

Böylece, Mustafa Fevzi Taşer’in Rusya’daki tutsaklık günleri başlar...

 

 

Arap subayların ihaneti...

 

Taşer’in de içinde bulunduğu tutsak Türk subayları, İran Azerbaycan’ından Hazar’a ulaşırlar. Daha sonra Dağıstan üzerinden Moskova’ya götürülürler. Moskova yakınlarında konakladıkları barakada tanık olduğu Arap ihaneti, Türk’ün bu çileli evladını yürekten yaralar... Bu olayı anlatırken, kendi düşüncelerini tarihi dayanaklarla vermesi, Mustafa Fevzi Taşer’in engin bir kültüre sahip olduğunu da ortaya koymaktadır... Bu ibret verici olayı anlatımı şöyle:

 

“Burada Türk yavrularını intibaha (uyanışa) getirecek bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim. Bulunduğumuz koğuşlarda bir gürültü çıkmaya başladı. Burada Türk-Osmanlı formasını taşıyan subaylar iki partiye bölünmüş, taraflar yekdiğerine hakaretlerin çeşitlerini savuruyor, süngülü Rus nöbetçileri hazır olmasa sille tokat birbirine gireceklerdi. Anlaşıldı ki, İngilizler, Arap ırkına mensup olup da, Türk ordusunda hizmet eden esir subayları, Arabistan’da kullanmak üzere istemişler. Bu müjdeyi (!) duyan Arap asıllı subaylar isimlerini yazdırmaya başlayınca, genç Türk subayları galeyana geldiler ve hadise de bu yönde meydana gelmişti. Orada bulunduğum sırada ben de, şu şekilde açıkladım: Türk milletinin Araplara hizmeti tarih sayfalarını doldurur. İslamlık Arabistan’da doğduğu vakit, Arap yarımadasını aşamıyordu. Türk kahramanları bu dini benimsedikten sonradır ki, İslamlık bir kabile dini olmaktan çıkmış, alem-şümul bir hüviyet almıştır. Asırlarca bu dinin bayraktarlığını yapmış olan Türkler, fütuhat devirlerinde dünyanın dört bucağına yaymışlar ve onun bekçiliğini yapmışlardır. O derece ki, benliğini unutarak resmi dilin Arapça olmasını isteyen hükümdarlar olmuştur. İmparatorluğumuzun mümtaz sınıfı sayılan Araplara en yüksek mevkilerde yer verilmiş ve varlığımız Arap ülkelerine aktarılmıştır. Biz Türkler, Arap diyarında zuhur eden İslam dinine inanıp onu müdafaa ettiğimiz içindir ki, Hıristiyanlık âlemiyle düşman olduk. Bugünkü bahtsızlıklar kafilesinin içinde bulunduğu badirelerin önde bulunan sebebi, Arap kültürünü benimsediğimizdendir. Biz peygamberin, müminler kardeştirler esasına bağlı bütün düsturlarına inandık. Türk ordusunda müşterek bir ideal uğrunda cephelerde silah arkadaşlığı yaptık. Türk altın ve gümüş paralarını sandık sandık, deve katarlarıyla Arabistan’a taşıdık. Öz yurdumuzda bir çok eksiklerimize rağmen, Arap çöllerine demir raylar döşedik. Hülasa; biz Türklüğümüzü Müslümanlığa, Arap kültürüne değiştik. Bu kadar fedakâr olan Türk milletine bu ihanetin sebebi nedir?”

 

 

Devrime tanıklık...

 

Tutsağımız, arkadaşlarıyla beraber Rusların Sibirya’daki Vetloga kentinde zaman geçirirken, 1917 Rus İhtilali’nin de ayak seslerini duyarlar...

 

“Bugün, mühim bir tarih sahifesini çeviriyoruz. 3 Nisan 1917 Rusya’da Çarlık idaresi yıkılıyor, Petrograd’da kan gövdeyi götürüyor, Çar hanedanının başı kesiliyor ve Rusya ihtilal ile çalkalanıyordu. Evimizde ise bir ümitle bayram havası esiyor, sevincimiz haddini aşıp bir çılgınlık halini alıyordu. Elimizdeki Tercüman (Kırım’da çıkan Gaspıralı’nın kurduğu gazete) ve Yulduz gazetelerini heyecanla okuyoruz. Lenin, Beyanname yayınlamış, hülasa edersek şöyledir: “Hepimiz çıplak doğduk. Biz niçin zenginlerin kulu kölesi oluyoruz. İnsan olarak hepimiz müşterektir. Zenginlerin bizden üstünlüğü adalet ve musavat (eşitlik) prensiplerine uymaz. Biz bu ideolojiyi yok edeceğiz. Zenginlerin mallarını musavat üzere taksim edeceğiz. Hiçbir ırk ve mezhep farkı tanımıyoruz. Bolşevik olanlar bayrağımız altında toplansın” diyordu. Arkadaşım Ethem’e Bolşevik nedir diye sordum. Ethem, bizim Türkçe’de bunun baldırı çıplak manasına geldiğini söyledi. Anlaşıldı ki komünistliğin ve Bolşevikliğin tohumu fakirliktir. Fakirlikten ezilen Rus halkı, Lenin’in arkasına düşmüşlerdi.”

 

 

Kaçış...

 

Çileli subayımız, Faik adlı Türk subayıyla, Vetloga kentindeki tutsaklık yaşamından bir Alman ailenin yardımıyla kurtulurlar. Kaçış yolunda çeşitli zorluklarla karşılaşırlar. Bu arada Tatar Türkleri arasında çıkan büyük din bilgini ve Türk kültürünün şuurlu savunucusu Musa Carullah Bigiyef ile de tanışırlar. Daha sonra yine zorlu yolculuklarını sürdürerek, sonunda İstanbul’a ulaşırlar.

 

Mustafa Fevzi Taşer, İstanbul’da derhal askeri yetkililere tutsaklıktan kaçıp kurtulduğunu bildirir. Kendisine iki ay izin verilir ve daha sonra Kayseri İnzibat Zabitliği’ne tayini çıkar. Tayin emrini memleketi Ürgüp’te beklemeye başlarken, bu sırada savaş sona erer ve Mondros Ateş Antlaşması imzalanır. Vatan toprağı yer işgal edilmeye başlanır. Türkler, Kuvayı Milliye örgütleriyle direnişe hazırlanmaktadırlar. Mustafa Fevzi Taşer’de Ürgüp’te, ‘Kuvvacı’ “İhtiyat Zabitleri Ürgüp Şubesi”ni kurar. Erzurum’da bu örgütün varlığını haber alan Mustafa Kemal Paşa, bu örgütün “Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”ne katılıp katılmayacağını telgrafla sorar. Mustafa Fevzi ve arkadaşları aynı gün “katılacaklarını” bildirirler. Ve böylece Millî Mücadele yaşamı başlar...

 

 

Askerliğe dönüş...

 

Cepheden cepheye koşan, tutsak düşen bu çileli Türk subayı, yepyeni ve anlamlı bir savaşta yerini alır. Mustafa Kemal Paşa buyruğunda çalışmaya başlar. Konya İsyanı’nın bastırılmasında önemli hizmetleri olur. Daha sonra düzenli ordu içinde görev yapar. Ankara Hükümeti’nin Fransızlarla yaptığı antlaşmaya tanıklık eder.

 

 

Yine tutsaklık...

 

Türk Kurtuluş Savaşı’nın önemli bölümlerinden olan Mangal Dağı savaşlarında cephededir... Kendisinden okuyalım:

 

“Dehşetli bir boğuşma içindeydik. Ateş ortasında kalan bölüğün yarısından fazlası şehit oldu, eridik. Bu arada ben, kalanlarla uğraşırken başıma vurulan ağır bir dipçik darbesiyle yuvarlandım. Hemen beni sürükleyerek ilerideki bir kayanın dibine götürdüler. Bölük teslim alınmıştı. Yakaladıkları askerleri de yanıma getirdiler. Düşmanla çarpışırken talihim yardımcı olmuş, kurşuna hedef olup ölmemiştim. Fakat, başıma dipçikle vuran düşman askerinin beni niçin kurşunlayıp öldürmediğini de bilemiyorum. Bunda da yine talihin ve biraz da şapkamın rolü olduğuna inanıyorum... Milli Mücadele sırasında yeni bir serpuş (başlık) modası vardı. Konya’da iken başıma sipersiz şapka biçiminde ve kenarı şeritle çevrili bir kasket yaptırmıştım. İşte, hayatımı kurtaran kenarı dört şeritli bu şapka olduğuna inanmışımdır. Çünkü düşman, beni bu şapka ile yüksek rütbeli birisi sanarak, öldürüp harcamak istememiş, esir almayı uygun bulmuştur diye düşünürüm...”

 

Evet... Kendi deyimiyle “esaret halkası” yine boynuna takılır... Rus tutsaklığından kurtulur; ama, bu kez Yunan tutsaklığı başlar... Gerçekten, geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde millî görevlerde bulunan Türk aydınlarının yaşamı bir roman!

 

 

‘Türk’ Muhtar’ın ihaneti...

 

Yine tutsak olan Mustafa Fevzi Taşer’i Yunanlılar diğer tutsak subaylarla beraber Atina’da bir kampa yerleştirirler. Kısa bir zaman sonra ordumuzun Trakya Cephesinde Kolordu Komutanı olan Albay Cafer Tayyar da tutsak olarak kampa getirilir. (Mustafa Kemal Paşa Cafer Tayyar (Paşa)nın tutsak olmasını bir türlü kabul edememiş; doğal olarak içine sindirememiş; Nutuk’ta bu konuda Cafer Tayyar’ın şahsi hataları olduğundan söz etmiştir)

 

Cafer Tayyar’ı Yunanlılara teslim eden Türk kökenli köy muhtarıdır... Bu ilginç öyküyü, kahramanımız Mustafa Fevzi Taşer’den okuyalım:

 

“Cafer Tayyar Bey... Harbin muzaffer olacağından bahsediyor, bizleri teselliye çalışıyordu. Bu arada birisi; “Beyefendi, biz küçük rütbeliler düşmanla kucak kucağa temas halinde olduğumuz için, kötü akibete maruz kalmak her an varit olabilir. Fakat siz nasıl yakalandınız. Merak ediyoruz, lütfen izah buyurur musunuz?” dedi. Bunun üzerine Cafer Tayyar Bey’de “Evet ben de anlatayım” diyerek söze başladı: “Bir gece Kolordu Karargâhına düşman baskın yaptı. Karanlıkta neye uğradığımızı bilemedik. Ben hemen çadırdan fırladım, elime geçirdiğim bir ata atlayarak Bulgar hududu istikametine kaçtım. Gece vakti at kapaklandı, ben üstünden düştüm. Sonra at kaçmaya başladı. Düşman süvarileri de atın karaltısının arkasından ilerlediler. Karanlıkta benim düştüğümün farkında olmadılar. Ben bir dere ve kuytu yere giderek Bulgar hududu yakınlarında bir köye vardım. Köyün muhtarını buldum, durumu anlattım. Bulgar hududunu geçirmek için kılavuz istedim. Muhtar bana kahvaltı getirdi. Ben kahvaltımı yaparken, kılavuz getireceğini söyledi ve sonra çıkıp gitti. Ben yemekte iken bir manga Yunan askeri gelip kapıya dayandı... İşte ben de bu şekilde esir oldum” dedi. Arkadaşlar tarafından “Burası bir Türk köyü mü?” diye soruldu. “Evet... Burası bir Türk köyü ve muhtarı da maalesef  Türk idi” dedi. Yine arkadaşlardan birisi: “Beyefendi, bu felaketli günlerin ferdasında (sonrasında) yurdumuza döndüğümüz zaman, kolordu mıntıkanızın hududu içinde bulunan bu köyün muhtarına ne yapacaksınız? Bu hain adama ne gibi ceza tatbik etmeyi düşünüyorsunuz? Bunu şimdiden sizden işitmekle teselli bulacağız, yoksa bu hadiseye kahrolduk, keşke bunu işitmeseydik” dedi. Tayyar Bey şu şekilde mukabelede bulundu: “Hakikaten bu mühim bir problemdir. Ne yapılması icap ettiğini ben de sizden öğrenmek istiyorum. Benim yerimde siz olsaydınız ne yaparsınız?” dedi. Arkadaşlar konuşmaya başladı. Herkes kendi duygularına göre bir ceza tertip etti. Kimisi vatan haini ilan edip öldürmek, kimisi işkenceli öldürmek gibi tertiplerde bulundular ve yine ne yapılacağını merakla sordular. Cafer Tayyar Beyin cevabı şu oldu: “Şayet ben yine aynı vazifeye davet olunur da o mevkie gelirsem, yapacağım ilk iş bir okul yaptırmak olacaktır. İnsanların en büyük düşmanı cehalettir. Bu muhtar bir okulda ırkını, cinsini ve milletini öğrenmiş olsa idi, beni düşmanlarımıza peşkeş çekmezdi. Onlara huluskarlık yapmazdı. Bunları öğrenmediği ve bihaber olduğu için, böyle yapmakta mazur görülmelidir”

 

Cafer Tayyar Bey’in bu açıklaması, eğitimsiz, şuursuz bir insanın ne olursa olsun, her esen rüzgârın önüne katılacak kuru bir yaprak olduğu gerçeğini anlatıyor...

 

 

Eftal Şükrü Batmaz

Kahramanımız Mustafa Fevzi Taşer, Türk Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandıktan sonra yurda döner, bu kez de Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasında görev alır. Harf Devrimi’nin yapıldığı yıllarda olağanüstü gayret gösterir. Çökek Köyü’ne köylülerin de yardımlarıyla bir İlkokul yaptırır ve kendisini Türk Milleti’nin eğitimine ve bilgilenmesine adar.

 

 

Bu çileli Türk evladı 1965 yılında, bu dünyadan göçer.

 

Ruhu şad olsun!

 

Bu yazıyı yazmamıza vesile olan kitabı yayımlayıp fikir dünyamıza armağan ettikleri için oğlu Celal Taşer’i ve Eftal Şükrü Batmaz’ı kutlarım.

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

23 Nisan 2007



Gordion Düğümü -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Doğrudur; ‘emperyalizm’ sözcüğünü çok sık kullanıyoruz. Hem de, bu sözcüğe anlamından çok daha farklı bir anlam yükleyerek kullanıyoruz; emperyalizm eşittir sömürü, diyoruz; ama bu yüklediğimiz anlam yanlış da değil hani... Mondros Mütarekesi (Mondros Ateşkes Antlaşması) yapıldığı sıralarda, İstanbul’daki kimi aydınların dilinde bir ‘manda’ sözcüğü dolaşırdı. Bu manda, elbette bildiğimiz siyah kıllı, çift tırnaklı o masum hayvan değil elbette. Manda, o yıllarda: “kendi kendini yönetemeyen bir millete, Milletler Cemiyeti’nin yönetici bir devlet tayin etmesi” demekti.



Yetim Hakkı... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Çöl kurusu amansız ayaz, Ankara’nın tepesine bir fanus gibi geçmişti. Dışarı çıkmak, caddelerde dolaşmak babayiğitlikten de öte bir direnç istiyordu. Kahvehane tiryakileri bile evlere tıkılıp kalmıştı. Herkes sözbirliği etmişçesine, “Aralık ayı bu ayazı 1930’un ocağına taşırsa, vay halimize!” diyordu. 



Aydın Üzerine Düşünceler... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Aydınlar, halkın okumuş evlatlarıdırlar. Özelde halkı için, genelde insanlık için varolduklarına inanırlar. Bu kişiler toplumun her kesiminde bulunabilir. Onların her biri; gerçek bilim insanları, politikacılar, yöneticiler, yazarlar, askerler  ve diğer mesleklerden çıkabilir. Düşünmek bir iştir; hem de çok zor bir iştir... Aydın kişi beyin sancısı çeker ve hep huzursuzdur. İçinden çıktığı toplumun kendince daha aydınlık yarınlarla kucaklaşması için fikir üretir... Fikirleri, çoğu kez, yaşanılan zamanın ilerisinde dolaşır. Bu nedenle de çağına ters düşebilir. İşte onun içindir ki, aydın; çağının hem tanığı, hem de sanığı olabilir! Sözgelimi; Bruno gibi; Galileo gibi, Spartaküs ve Cici (Çiçi) Yabgu gibi.


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar