Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

12 Şubat 2007

Kemal Tahir

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Tarih


Onlar Yolumuzun Işığı!


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Kurtuluş Savaşı sırasında veya devletin kurulma aşamasında hizmet verenler gerçekten farklı insanlardı. Bu farklılığı, Başkomutan  Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’te elbette görüyoruz; fakat, o devrin küçük rütbeli askerlerinde de görmek mümkün. Sadece askerler değil, iş adamları, yazarlar, memurlar... Her biri, kesinlikle saygı uyandıracak kişiliklere sahiptiler. Sözgelimi o büyük insanlardan birisi de, sunucuların ustası Orhan BORAN’ın Babası Hikmet BORAN idi...

 

Tıbbiye öğrencisi Hikmet Boran 19 yaşındadır.  İstanbul gençliğini temsilen Sivas Kongresi’ne katılır. Kongrede “manda ve himaye” isteyenlere öyle bir meydan okur ki, onun bu çıkışına Mustafa Kemal Paşa’nın kesin tavrı da eklenince, bir daha kimse “manda ve himaye” den söz edemez!

 

O ölüm kalım günlerinde, en sıradan insanlar bile, omuzlarında; yük ne söz, koca dağ taşıyorlardı. Her biri, yoksulluğa, olanaksızlığa meydan okuyor; korkuya ‘korku’ oluyorlardı. Ve onların her biri, ben deyim bir tümen, siz deyin bir ordu, idi!

 

Erdem ne ise, o idi onlar...

Kahramanlık ne ise o!

Ve onlar aramızdan çıkmıştı!

 

Gerek TRT’de, gerekse özel basında çalışırken o insanların öykülerini topluma ulaştırmak için, sorumluluk sahibi her gazeteci arkadaşım gibi özel uğraş verdim. 1985 yılında Ankara Radyosu’nda hazırladığım “İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz” dizi program, o adı az bilinen kahramanları anlatır... (Bu program Radyo arşivine alınmıştı. Sanıyorum hâlâ durmaktadır) O programı yaparken, o insanları ve çocuklarını tanıdıkça, kimi zaman hüzünlendim, kimi zaman hayran kaldım; Erzurumlu Nafiz Bey’in kızıyla konuşurken olduğu gibi...

 

 

Erzurumlu Nafiz Bey!

 

Kim bu adam? Diyeceksiniz, biliyorum... Bu yiğit, aslen Erzurumlu ve fakat Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’da yaşayan zengin bir tüccardır.

 

Kurtuluş Savaşı başladığında henüz kurulan ordumuzun uçağı yoktur. Nafiz bey bunu bilir. İstanbul’da İtalyanlarla görüşür ve kendi parasıyla iki uçak satın alır. Bu uçakları, Sakarya Savaşı öncesinde, parçalar halinde İnebolu’ya kadar getirir. İnebolu’dan Kemal Paşa’mıza çektiği telgrafta, “İtalyanlardan satın aldığım uçağı Ankara’ya gönderiyorum. Bu uçaklarla düşmana ilk bombayı atan pilotumuza 500’er lira ayrıca armağanım var” der...

 

Cumhuriyetimiz kurulunca da, yıkık-dökük Ankara’yı imar işinde görev alarak müteahhitliğe başlar. Bugünkü Türk Hava Kurumu binası gibi yerler onun eseridir.

 

Sözünü ettiğim program için ön çalışma yaparken; Nafiz Beyle ilgili kaynakları karıştırdıkça, çocuklarının olduğunu öğrendim. Yaşayıp yaşamadıklarını bilmiyordum. Fakat, belki sağ olan vardır diye, çok yoğun bir araştırmaya girdim. En sonunda hayatta kalan tek kızının izini İstanbul, Kadıköy’de buldum. Röportaj yapmak için evinin yolunu tuttum. Oturduğu ev, kot altında, tek odalı, pencereleri alttan yolu zor gören, güneş almayan bir yerdi. Eve adımımı attığım andan beri içimi derin bir hüzün kapladı. Rutubet insanın yüzüne saldırıyordu. Hüzünlendim.

 

Kızı, 80 yaşlarında, gerçekten bir hanımefendiydi. Bana, babasının evinde Atatürk’ün kahve içtiği fincandan kahve ikram etti. Yoksulluğundan hiç söz etmeden sorularımı yanıtladı. Fakat ben, içinde bulunduğu durumu değiştirecek ve onun onurunu zedelemeyen bir öneri sunmaya kararlıydım. Yanından ayrılmadan önce kendisine, “Babanız Türk Ordusu’na zor günlerde hizmet etti. Bu ordu, sizin bu durumda olduğunuzu bilmiyor. İzin verin, ileteyim ve size en yakın askeri birlikten üç öğün yemek gelmesini, sağlamaya çalışayım” dedim. Bana verdiği yanıt şu oldu: “Hayır! Babamın ordumuza ve devletimize yaptıklarının bir diyetini kabul edemem. Lütfen böyle bir çalışma yapmayınız!”

 

Yanından saygıyla ayrıldım... Yıkılarak ayrıldım!

 

Elbette, bu konuşmaları yayımlamadım. (O’na verdiğim sözü şu yazıyı yazana kadar tuttum.) Fakat, Erzurum’lu Nafiz Bey’in kızının Atatürk’le ilgili sözleri yayımlanınca Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan tarihçi öğretmen Albay Ergüder Gediz beni aradı. Meğerse o da Hava Kuvvetleri’nin tarihini yazmakla görevliymiş. Fakat Erzurumlu Nafiz Bey’in ailesine yıllardır bir türlü ulaşamıyormuş. Benim program imdadına yetişmiş. Daha sonra, Hava Kuvvetleri, bu programdan dolayı TRT’ye adıma güzel bir yazı göndermişti..

 

Evet! O kahramanların çocukları aç da kalsalar, babalarının hatıralarına gölge düşürmekten çekiniyorlardı!

 

Öldüyse, Tanrı’nın rahmeti üzerine olsun!

 

 

Askerî sır!

 

Yine 80’li yıllarda, yaşayan gâzilerle ilgili bir program yapmaya heveslendim. Ankara Maltepe’de oturan Kurtuluş Savaşı’na Yedek Subay olarak katılmış 90 yaşlarında bir gâzimizle işe başladım. Gâzimiz, savaş safhalarını anlatırken, “Batı Cephesi Komutanlığı’ndan bir emir geldi. Emir önemliydi” dedi. Ben “O emri hatırlıyor musunuz?” dedim. “Evet” dedi. Lütfen söyler misiniz efendim” deyince, bana dik dik bakıp “Askeri sırdır, söyleyemem!”  demez mi? Ben, “efendim o emirler, Harp Tarihi Vesikaları biçiminde yayımlanıyor. Sonra aradan 65 yıl geçmiş; hiçbir sakıncası olmaz, lütfen söyleyiniz sizin sesinizden yayınlayalım” deyince de, o 90 yaşındaki Kurtuluş Savaşı’nın Yedek Subay’ı, belini doğrultu, yarı azarlar biçimde: “Delikanlı ısrar etme! Tabur Komutanımız bize, ölene kadar bunu kimseye söylemeyeceksiniz, dedi. Ben ölene kadar komutanımın emrine uyarım!”

 

Ve ben elini öpüp saygıyla yanından ayrıldım. Doğrusu moralim de bozulmuştu. Çünkü, bu programı yapamayacağımı anladım ve vazgeçtim. Birkaç yıl sonra 90 yaşında, hâlâ, komutanının 1922’de verdiği emrine uyan kahramanımız öldü. Böyle bir röportajdan haberli olan akrabaları Radyo’ya gelip, benden konuşma bandını istediler, ben de verdim.

 

Kurtuluş Savaşı’nın bırakınız muvazzafını, Yedek Subay askeri bile böyleydi!

 

Sizlere minnet ve şükran doluyuz.

Durağınız uçmak olsun!

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

12 Şubat 2007



Deli Yağmur -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Yağmur hâlâ yağıyordu... Sarı Durmuş, yanından geçen atlılara bakmak bile istemiyordu. Gözlerini atının yelelerine dikmiş; yarı uyuyor, yarı uyanık haldeydi. Her tımar çerisi gibi, onun da başı öndeydi; ordudaki her tımarlı gibi o da; hüzün ve utanca boğulmuştu. Sarı Durmuş Bozok’lu bir Tımarlı Sipahi idi. Fermana uymuş; boynuna borç olan Viyana Seferi’ne katılmıştı. Bu ilk seferi de değildi; şunca yıldır nice seferler görmüştü. Her seferden de yüzakı ile köyüne dönmüştü. Şimdi de dönüyordu.



Altınordu ve Kilise -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Altınordu Hanı Özbek Han’ın sarayına yaklaştıklarında genç papaz, arabayı çeken atların kişnemeleri arasında Metropolit Aleksey’e sordu:

- Ya bizi dinlemezler ise?

Eleksey durdu. Dönüp, elini genç papazın omuzuna koyup, ‘daha öğreneceğin çok şey var” dercesine, gülümseyerek baktı:

- Hiç merak etme... Altınordu’yu yönetenler Türk. Biliyorsun, biz Hıristiyanlar, Hıristiyan devletlerinden daha itibarlıyız burada, dedi.



Fuzûlî ile Kerkük sohbeti... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Ey Fuzûlî, şimdi o diyârda yaşamak ölümden beter! 1959 yılındaki Türk katliâmı 2000’li yıllarda da devam ediyor. Okyanus ötesinden gelen insan kılıklı yaratıklar, eşkıyayı dağdan indirdiler; Türkmen’imi Kerkük’te ve tüm Irak’ta sindirdiler! Sen o çağda Hadikat-üs Suadâ’nın girişinde “Dünyanın en büyük ve erdemli halk zümresini teşkil eden Türkler” için övgüler dizmişsin… Doğru demişsin! Büyüklük nasıl olur? Türk budunlarının birbiriyle kardeşçe yaşamasıyla, bilimde, teknikte, ileri gitmekle… Senin çağından beri yatan ulu Türk Kültürünü ayağa dikmekle!


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar