Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

25 Ocak 2007

Kemal Tahir

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türk Tarihi


Altınordu ve Kilise


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Altınordu Hanı Özbek Han’ın sarayına yaklaştıklarında genç papaz, arabayı çeken atların kişnemeleri arasında Metropolit Aleksey’e sordu:

 

- Ya bizi dinlemezler ise?

 

Eleksey durdu. Dönüp, elini genç papazın omuzuna koyup, ‘daha öğreneceğin çok şey var” dercesine, gülümseyerek baktı:

 

- Hiç merak etme... Altınordu’yu yönetenler Türk. Biliyorsun, biz Hıristiyanlar, Hıristiyan devletlerinden daha itibarlıyız burada, dedi.

 

Genç papaz, metropolitin bu sözlerine şaşırmamıştı ama, yine de dudaklarını umutsuzca büktü. Bu sırada sürücünün atlara vurduğu kırbacın şakırtısıyla ikisi de çevrelerine baktılar. Saraya az bir yolları kalmıştı.

 

Metropolit Aleksey konuşmasını sürdürdü:

 

-Çok gençsin... Kilisemizin Altınordu yönetimindeki tarihini iyi okumadığın belli... Şimdi iyi dinle: Berke Han zamanıydı. 1261 yılında ne oldu biliyor musun?

 

Bu soruya genç papaz yanıt veremedi. Sadece boş bakışlarla yaşlı metropolite baktı.

 

Metropolit sorduğu sorunun yanıtını yine kendisi verdi:

 

-Berke Han, Altınordu başkentinde bizler için Piskoposluk kurdu! Şimdi şu söylediklerime daha da şaşıracaksın; iyi dinle: Berke Han, ilk piskopos Theoğnost’u devlet adına yabancı ülkelere elçi olarak gönderdi. Kim gönderdi? Bir Müslüman olan Altınordu Han’ı Berke Han! Şimdi anladın mı niçin derdimizi anlatmak için sarayına giderim Özbek Han’ın?

 

Genç papaz, sevinç ve hayret karışımı duygularla gözlerini metropolitten ayırmıyordu. Sadece:

 

- Ama efendim, dedi ve sustu.

 

Metropolit Aleksey, başını eğerek genç papazın yüzüne dikkatle baktı. Sözlerini anlamadığını sandı. Öfke rüzgarı sinmiş sesiyle konuştu:

 

- Ne ‘ama’sı? Söylediklerim doğrudur. Bizim dindaşlarımız Moskova prensliğinden daha özgür yaşıyor burada!

 

- Hayır onu demek istemedim efendim... Diyorum ki, Özbek Han şehir dışında. Biz boşuna giriyoruz saraya. Derdimizi kime anlatacağız?

 

Metropolit, genç papazın bu sözleri karşısında yüksek bir kahkaha attı. Gülmesi sürerken:

 

- Bekle görürsün, kime dert anlatacağımızı, dedi.

 

Genç papaz şaşkınlık içindeydi.

 

Arabacı dizginleri kısınca, Özbek Han’ın sarayına geldiklerini anladılar. İkisi de arabadan indiklerinde, genç papaz hâlâ tedirgindi.

 

Saray görevlileri onları kapıda karşıladı. Metropolit, görevliye sordu:

 

-Özbek Han şehir dışındadır, biliyorum. Eşleri Taydula Hanım sarayda mı?

 

- Sarayda efendim.

 

-Bizi derhal huzura çıkart. Önemlidir!

 

Genç papaz, metropolitin  kulağına eğilerek fısıldadı:

 

- Efendimiz, Özbek Han’ın eşi bizim derdimize nasıl çare bulabilir ki?

 

Metropolit:

 

- Delikanlı, bu Altınordu’da Han eşleri, bir Han gibi yarlığ yayınlar. Yeter ki, isteğin haklı olsun, dedi.

 

Taydula Hanım’ın kapısı önünde durdular. Görevli, Taydula Hanım’ın kapısını vurdu ve kapıyı açtı. Kapı eşiğinden bir adamı ilerledi ve durdu. Elleri önünde bağlı biçimde “Hıristiyanların Metropoliti Aleksey’in geldiğini, bir sorunları olduğunu” söyledi. Taydula Hanım’ın izin veren sözleri kapı dışına taştı.

 

Metropolit ve genç papaz içeri girdiklerinde, Taydula Hanım onları ayakta karşıladı.

 

Metropolit Aleksey, en alımlı sözlerle saygılarını  sundu. Sonra sözlerini şöyle sürdürdü:

 

-Efendimiz, kilisemiz, biliriz ki, özgürdür. Ancak,  bir sorunumuz var, dedi.

 

Taydula Hanım, meraklanmıştı:

 

-Lütfen çekinmeden söyleyiniz. Nedir sorununuz?

 

- Kilisemiz arazisine komşu olan Müslümanlar kilise arazisinin bir kısmını işgal ettiler... dedi, başını öne eğidi ve sustu.

 

-Taydula Hanım, metropoliti dikkatle dinlerken, genç papaz  korkulu bakışlarla, metropolite bakıyor; “Müslüman bir Han eşine, Müslümanları şikayet etmiş olmanın” doğuracağı sonucu düşünüyordu.

 

-Taydula Hanım, bir süre hiç konuşmadan gözlerini yumdu.  Sonra, yüksek sesle dışarıdaki görevliyi çağırdı. İçeri giren görevliye, yarlığ yazıcılarını gelmesini söyledi. Kısa bir süre sonra yarlığ yazıcıları Taydula Hanım’ın huzuruna girdi.

 

Taydula Hanım, metropolite hâlâ yanıt vermemişti. Bu durumdan en çok paniğe kapılan da genç papazdı. Her şey olabilirdi... Genç papazın benzi sararmış; dizleri titriyordu. Oysa yaşlı metropolit çok rahattı.

 

Taydula Hanım, karşısında buyruğunu bekleyen yazıcılara şöyle dedi:

 

-Buyruğumdur, bu günden sonra, tüm kilise arazilerinin mal varlıkları dokunulmazdır. Hiç kimse, kilise mallarına, kiliseden izinsiz sahip olamaz, Berke Han eşi Taydula!, dedikten sonra büyük bir kalabalığa sesleniyormuş gibi:

 

-Han  mühürünü getirin!, dedi.

 

İçeri giren yaşlı görevli mühürü Taydila hanımın önüne saygıyla bıraktı. Geri geri giderek odadan çıktı.

 

Taydula Hanım’ın gözleri çakmak çakmaktı. Başı dimdik duruyordu. Gözlerini yarlığ yazıcılarına çevirdi. Yazıcılar anlamışlardı. Bakışlar üzerlerindeyken hiç beklemeden ellerindeki yarlığı Taydula Hanım’a saygıyla verdiler. Taydula Hanım, devlet mühürünü, fermandaki  adının üzerine bastı. Sonra da fermanı metropolite uzattı.

 

Metropolit Aleksey’in gözleri mutluluktan ışıl ışıldı.

 

Genç papaz ise, arka arka yürüyerek huzurdan ayrılırken, şaşkınlık içindeydi...

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

25 Ocak 2007

 

İliştiri:

Yarlığ: Ferman



Fuzûlî ile Kerkük sohbeti... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Ey Fuzûlî, şimdi o diyârda yaşamak ölümden beter! 1959 yılındaki Türk katliâmı 2000’li yıllarda da devam ediyor. Okyanus ötesinden gelen insan kılıklı yaratıklar, eşkıyayı dağdan indirdiler; Türkmen’imi Kerkük’te ve tüm Irak’ta sindirdiler! Sen o çağda Hadikat-üs Suadâ’nın girişinde “Dünyanın en büyük ve erdemli halk zümresini teşkil eden Türkler” için övgüler dizmişsin… Doğru demişsin! Büyüklük nasıl olur? Türk budunlarının birbiriyle kardeşçe yaşamasıyla, bilimde, teknikte, ileri gitmekle… Senin çağından beri yatan ulu Türk Kültürünü ayağa dikmekle!



"Ortadoğu" Düşünceleri -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Hemen yanıbaşımızdaki bir coğrafya, bize, Türkiye’ye göre, Doğu’nun ‘ortası’ olabilir mi? Bu mümkün mü? Mısır, İsrail, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün, Arap Yarımadası, güneyimizde, İran ise Güneydoğumuza düşmekte... Ve bizler buraları, ne tuhaftır ki  “Ortadoğu” diye tanımlamaktayız. Bu tanımlama, Avrupa’nın ‘batısında’ olan devletler için doğru. Gerçekten, söz gelişi; İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya için bu bölge Doğu’nun ortasında... Ama Türkiye’ye göre bu bölge Doğu’nun ortasında değil. Ortadoğu sözcüğü Avrupa için doğru, bizim için yanlış!



Yüz Karası -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Özel Kalem Müdürü, dakikalardır Talat Paşa’nın karşısında el pençe divan durmuş; buyruğunu bekliyordu. Oysa Talat Paşa, elindeki saate dalmış; gözü kimseyi görmüyordu.

 

Müdürü kendisi çağırmamış gibi; hâlâ, cep saatine bakıyordu. Bu bakış, zamanı öğrenme bakışı değildi. Yüzünde derin bir hüzün vardı.


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar