Özel Kalem Müdürü, dakikalardır Talat Paşa’nın karşısında el pençe divan durmuş; buyruğunu bekliyordu. Oysa Talat Paşa, elindeki saate dalmış; gözü kimseyi görmüyordu.
Müdürü kendisi çağırmamış gibi; hâlâ, cep saatine bakıyordu. Bu bakış, zamanı öğrenme bakışı değildi. Yüzünde derin bir hüzün vardı. Gözlerini, elinde tuttuğu saatten bir türlü ayırmadığı gibi, baş ve işaret parmağı arasında tuttuğu saati, arada bir de, parmaklarını oynatarak adeta okşuyordu...
Müdür, Sadrazam’ın, bir şeye üzüldüğünü anlamıştı.
Çekinerek sordu:
- Paşa hazretleri, canınız sıkkın gibi...
Bu ses Talat Paşa’yı kendisine getirdi. Derin bir uykudan uyanmışcasına çevresine baktı. Müdürü gördü:
- Yok bir şey... dedi. Bir süre yine saate baktıktan sonra yavaş yavaş konuştu:
- Bu saat, Sultan Reşat’ın bana hediyesidir. Bu saati al, kimseye bir şey söylemeden Kapalı Çarşı’ya git rehine koy ve bana biraz para bul. Eve yiyecek alacak param kalmadı.
Özel Kalem Müdürü’nün gözleri dolmuştu. Elleri önünde bağlı biçimde, Talat Paşa’ya yalvarırcasına bakarken birden konuştu:
- Paşam, affınıza iltica ederek konuşmama ruhsat veriniz...
Talat Paşa, Müdür’ün ne diyeceğini biliyordu. Ama yine de konuşmasına izin verdi. Gözlerini yumarak dinlemeye koyuldu.
Müdür’ün sesi titriyordu:
- Paşam, haneniz kalabalık... Zât-ı devletleriniz, maaşınızın artmasını kabul etmiyorsunuz ve böyle sıkıntı çekiyorsunuz. Sonra, cümle vezir-vüzera ak ekmek-francıla yerken, siz halka dağıtılan kara ekmekten yiyorsunuz... Biz buna üzülüyoruz.
Talat Paşa, Müdür’ün sözleri bitince, yumuk olan gözlerini açtı. Bir babanın çocuğuna nasihat edercesine konuştu:
- Devlet, yedi cephede savaşta... Herkese fedakârlık düşüyor. Bu devletin Sadrazamı olarak fedakârlığı evvel emirde benim yapmam, halkın sıkıntısını devletin başı olarak nefsimizde tatmamız lazım değil midir? dedikten sonra, elindeki saati Özel Kalem Müdürü’ne uzattı.
Saati alan Müdür, derin saygı içinde arka arka yürüyerek salondan çıkarken, gözyaşları yanaklarından aşağıya akıyordu...
Talat Paşa, hiç bir şey olmamış gibi, masa üzerindeki cephelerden gelen raporları incelemeye koyuldu...
Akşama doğru gelen para ile evine erzak aldırdı.
Akşam olmuştu... Bab-ı Ali önündeki arabasına binerken, aklı Özel Kalem Müdürü’nün sözlerine takılmıştı. Doğru, ısrarlara karşın maaşını arttırmıyordu. Ne var ki; savaş içindeki halkın çektiklerini, Sadrazam olarak paylaşmaktan da huzur duyuyordu.
Araba, evin önünde durdu. Ana kapıdan girince, eşi Hayriye Hanım’ı karşısında buldu. Hayri Hanım’ın yüzünde her zamankinden farklı bir gülümseme vardı. Talat Paşa’nın gözünden kaçmadı:
- Hayırdır Hayriye?
Hayriye Hanım, gülümsemesini sürdürürken:
- Paşam, sofra hazır, dedi sadece...
Eşine bir sürpriz hazırlamıştı.
Gerçekten sofra hazırdı. Talat Paşa, ellerini yıkadıktan sonra sofraya oturdu. Elini ekmeğe uzattı fakat eli öylece havada kaldı! Sofrasındaki ekmek ak ekmekti; yani, buğday unundan yapılmıştı. Oysa, tüm İstanbullular, çavdar, süpürge tohumu, arpa ve mısır karışımı kara ekmek yiyordu. Bu ekmek, iaşe görevlilerince, kişi başına günlük 400 gram hesabıyla, ailelere karne ile dağıtılıyordu. Talat Paşa’nın evine de bu ekmekten geliyordu. Ak ekmek ise sadece hastanelerde, hastalara veriliyordu. Oysa şimdi, sofrasında ak ekmek vardı.
Hayretler içinde eşine sordu:
- Hayriye bu nereden geldi?
Hayriye Hanım, çocuklar gibi sevinçliydi. Aylardır ilk kez ak ekmek yiyeceklerdi. Eşine yanıt vermeye hazırlanırken, gülümseme yüzüne daha bir yayıldı:
- İaşeci Topal İsmail Hakkı Paşa, bu sabah bir kucak gönderdi. Kalabalıksınız, vesika ekmeği yetmiyor diye...
Talat Paşa, havada duran elini, dokunmadığı ekmeğin hizasından çekti. Elini yanına indirdi.
Eşinin duygularını anlıyordu; ona sevgi ile baktıktan sonra; sofradan kalkıp, telefonun bulunduğu köşeye doğru yürüdü. Ahizeyi kulağına götürdü. Manyeto kolunu çevirdi. Bir süre bekledi. Aradığı kişi Levazım Reisi idi.
Bir süre bekledikten sonra, konuşmaya başladı:
- Reis Bey, Hastane ekmekleri yanlışlıkla bizim eve gelmiş... Bir an önce buradan aldırıp, mahalline ulaştırınız, dedi ve telefonu kapattı.
Hayriye Hanım şaşkındı.
Talat Paşa, tüm sevecenliğiyle konuştu:
- Hayriye... Bu ak ekmeklerin içinde bir madde vardır ki, insanın çehresinde kara bir leke bırakır. Hani “yüz karası” deriz ya... İşte o karalardan... Halk, süpürge tohumu yerken, bunları yiyen vicdansızların alınlarına o lekeler yapışır... Yiyen kişi o lekeleri görmez; ama, millet görür!
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
9 Ocak 2007