Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

9 Ocak 2007

Kemal Tahir

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türk Tarihi


Yüz Karası


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Özel Kalem Müdürü, dakikalardır Talat Paşa’nın karşısında el pençe divan durmuş; buyruğunu bekliyordu. Oysa Talat Paşa, elindeki saate dalmış; gözü kimseyi görmüyordu.

 

Müdürü kendisi çağırmamış gibi; hâlâ, cep saatine bakıyordu. Bu bakış, zamanı öğrenme bakışı değildi. Yüzünde derin bir hüzün vardı. Gözlerini, elinde tuttuğu saatten bir türlü ayırmadığı gibi, baş ve işaret parmağı arasında tuttuğu saati, arada bir de, parmaklarını oynatarak adeta okşuyordu...

 

Müdür, Sadrazam’ın, bir şeye üzüldüğünü anlamıştı.

 

Çekinerek sordu:

 

- Paşa hazretleri, canınız sıkkın gibi...

 

Bu ses Talat Paşa’yı kendisine getirdi. Derin bir uykudan uyanmışcasına çevresine baktı. Müdürü gördü:

 

- Yok bir şey... dedi. Bir süre yine saate baktıktan sonra yavaş yavaş konuştu:

 

- Bu saat, Sultan Reşat’ın bana hediyesidir. Bu saati al, kimseye bir şey söylemeden Kapalı Çarşı’ya git rehine koy ve bana biraz para bul. Eve yiyecek  alacak param kalmadı.

 

Özel Kalem Müdürü’nün gözleri dolmuştu. Elleri önünde bağlı biçimde, Talat Paşa’ya yalvarırcasına bakarken birden konuştu:

 

- Paşam, affınıza iltica ederek konuşmama ruhsat veriniz...

 

Talat Paşa, Müdür’ün ne diyeceğini biliyordu. Ama yine de konuşmasına izin verdi. Gözlerini yumarak dinlemeye koyuldu.

 

Müdür’ün sesi titriyordu:

 

 - Paşam, haneniz kalabalık... Zât-ı devletleriniz, maaşınızın artmasını kabul etmiyorsunuz ve böyle sıkıntı çekiyorsunuz. Sonra, cümle vezir-vüzera ak ekmek-francıla  yerken, siz halka dağıtılan kara ekmekten yiyorsunuz... Biz buna üzülüyoruz.

 

Talat Paşa, Müdür’ün sözleri bitince, yumuk olan gözlerini açtı. Bir babanın çocuğuna nasihat edercesine konuştu:

 

- Devlet, yedi cephede savaşta... Herkese fedakârlık düşüyor. Bu devletin Sadrazamı olarak fedakârlığı evvel emirde benim yapmam, halkın sıkıntısını devletin başı olarak nefsimizde tatmamız lazım değil midir? dedikten sonra, elindeki saati Özel Kalem Müdürü’ne uzattı.

 

Saati alan Müdür, derin saygı içinde arka arka yürüyerek salondan çıkarken, gözyaşları yanaklarından aşağıya akıyordu...

 

Talat Paşa, hiç bir şey olmamış gibi, masa üzerindeki cephelerden gelen raporları incelemeye koyuldu...

 

Akşama doğru gelen para ile evine erzak aldırdı.

 

Akşam olmuştu... Bab-ı Ali önündeki arabasına binerken, aklı Özel Kalem Müdürü’nün sözlerine takılmıştı. Doğru, ısrarlara karşın maaşını arttırmıyordu. Ne var ki; savaş içindeki halkın çektiklerini, Sadrazam olarak paylaşmaktan da huzur duyuyordu.

 

Araba, evin önünde durdu. Ana kapıdan girince, eşi Hayriye Hanım’ı karşısında buldu. Hayri Hanım’ın yüzünde her zamankinden farklı bir gülümseme vardı. Talat Paşa’nın gözünden kaçmadı:

 

- Hayırdır Hayriye?

 

Hayriye Hanım, gülümsemesini sürdürürken:

 

- Paşam, sofra hazır, dedi sadece...

 

Eşine bir sürpriz hazırlamıştı.

 

Gerçekten sofra hazırdı. Talat Paşa, ellerini yıkadıktan sonra sofraya oturdu. Elini ekmeğe uzattı fakat eli öylece havada kaldı! Sofrasındaki ekmek ak ekmekti; yani, buğday unundan yapılmıştı. Oysa, tüm İstanbullular, çavdar, süpürge tohumu, arpa ve mısır karışımı kara ekmek yiyordu. Bu ekmek, iaşe görevlilerince, kişi başına günlük 400 gram hesabıyla, ailelere karne ile dağıtılıyordu. Talat Paşa’nın evine de bu ekmekten geliyordu. Ak ekmek ise sadece hastanelerde, hastalara veriliyordu. Oysa şimdi, sofrasında ak ekmek vardı.

 

Hayretler içinde eşine sordu:

 

- Hayriye bu nereden geldi?

 

Hayriye Hanım, çocuklar gibi sevinçliydi. Aylardır ilk kez ak ekmek yiyeceklerdi. Eşine yanıt vermeye hazırlanırken, gülümseme yüzüne daha bir yayıldı:

 

- İaşeci Topal İsmail Hakkı Paşa, bu sabah bir kucak gönderdi. Kalabalıksınız, vesika ekmeği yetmiyor diye...

 

Talat Paşa, havada duran elini, dokunmadığı ekmeğin hizasından çekti. Elini yanına indirdi.

 

Eşinin duygularını anlıyordu; ona sevgi ile baktıktan sonra; sofradan kalkıp, telefonun bulunduğu köşeye doğru yürüdü. Ahizeyi kulağına götürdü. Manyeto kolunu çevirdi. Bir süre bekledi. Aradığı kişi Levazım Reisi idi.

 

Bir süre bekledikten sonra, konuşmaya başladı:

 

- Reis Bey, Hastane ekmekleri yanlışlıkla bizim eve gelmiş... Bir an önce buradan aldırıp, mahalline ulaştırınız, dedi ve telefonu kapattı.

 

Hayriye Hanım şaşkındı.

 

Talat Paşa, tüm sevecenliğiyle konuştu:

 

- Hayriye... Bu ak ekmeklerin içinde bir madde vardır ki, insanın çehresinde  kara bir leke bırakır. Hani “yüz karası” deriz ya... İşte o karalardan... Halk, süpürge tohumu yerken, bunları yiyen vicdansızların alınlarına o lekeler yapışır... Yiyen kişi o lekeleri görmez; ama, millet görür!

 

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

9 Ocak 2007



Ufkumuzu Aralayanlardan: Prof. Dr. Bahaeddin Ögel -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Herkesin unutamadığı bir öğretmeni vardır. Benim de pek çok öğretmenim oldu. Ama, bunlar arasında sevgili öğretmenim Bahaeddin Ögel, belleğimden hiç mi hiç silinmedi! Silinmedi; çünkü, Türk milletinin değerlerini, onun kadar bilen, onun kadar tanıyan ve bildiklerini bilim disiplini içinde pek güzel anlatan çok az Türkolog tanıdım. O, bu milletin yetiştirdiği ender rastlanan bilgelerden birisi idi. Hayatının her dakikası derin bir sevgiyle bağlı olduğu milletinin tarihini, en güzel, en anlaşılır biçimde anlatmaya harcadı.



Atatürk  -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Atatürk millî bütünlüğe önem verir. Onun milliyetçiliği saldırgan değildir. Milliyetçiliği reddeden akımlara karşıdır. Millet egemenliğiyle bağlantılı demokrasiye gönülden inanır. Bilimde, teknikte, kültürde ilerlemeyi öngörür. Millî birlik onun için çok değerlidir. Sınıf kavgasını reddetmekle beraber emeğin sömürüsüne de karşı çıkar. Tüm Türklerin millet ve vatan şuuruyla, cumhuriyet sevgisiyle yetişmesini ister.



Soykırımcı Belçika Kralı? -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Bugün “Zaire” olarak da bilinen Belçika Kongosu (Kongo Bağımsız Devleti) 19. yüzyıl sonlarında acımasız bir sömürüyle karşı karşıya geldi. Bu öyle bir sömürüydü ki, sadece maddi varlıklar değil, bizzat ‘insan’ canı yok oldu; insan varlığı bitirildi! Milyonlarca insan ‘sarf malzemesi’ olarak harcandı. Günümüzün terimiyle ‘gerçek bir soykırım’ yaşandı Kongo’da!


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar