“Ne mutlu, Türküm diyene!”
1922 yılının 19 Ekim’inde Londra; yorgun düşmüş bir insanın hâlsizliğini yaşıyordu… Dünya olaylarını tâkip eden İngiliz vatandaşlarının yüzünde; “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” gururunun rahat çizgileri kaybolmuş; kimsenin ağzını bıçak açmıyordu...
Başbakan Llyod George’un istifa edeceği biliniyordu. İstifa etmesinin tek sebebi: İngiltere’nin “Anadolu politikası”nı başarısızlığa uğratan Mustafa Kemâl önderliğindeki Türk Milleti’nin zaferiydi!
Lloyd George, Avam Kamarası’nda, kürsüye yorgun adımlarla yaklaştı. Gözlüğünü taktı ve elindeki notlara bakarak konuşmaya başladı. Türklere karşı Yunanlıları, nasıl desteklediklerini uzun uzun anlattı... Sözlerini bağlayacak cümleyi söylemeye dili bir türlü varmıyordu. Sonunda, iki eliyle kürsüyü kavrayıp, yalvarır bir edâ ile konuştu:
“- Arkadaşlar, yüzyıllar çok az dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, O büyük dâhi, çağımızda Türk Milleti’ne nasip oldu. Mustafa Kemâl’in dehâsına karşı elden ne gelirdi?”
Ve sonra istifasını verdi..
*
Selânik’te 1881 yılında doğduğunda adı; Mustafa idi. Askerî Rüştiye’de; Mustafa Kemâl, oldu.
1915’de “Anafartalar Kahramanı” diye anıldı.
1919 yılı sonbaharında, Sivas’tan Ankara’ya doğru yola çıkarken;
“Heyet-i Temsiliye Reisi” sıfatını da taşıyordu.
1920 yılında “Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi”...
Başkomutan!
Ve “Sakarya Destanı”ndan sonra, Mareşal Gâzi Mustafa Kemâl!
Sonra, herkesin bir “Soyadı” aldığı çağda, Türk Milleti, O’na geçmişi ve geleceği kucaklayan bir ad verdi; ATATÜRK!
Kolay almadı bu adları, unvanları... Üstün zekâsı, çalışkanlığı, sabrı, sezgisi, engin kültürü ve Türk Milleti’ne olan derin sevgisi, başarılarının anahtarıydı.
Askerî Rüştiye’de, Askerî İdadî’de, Harp Okulu ve Harp Akademisi’nde farklı öğrencilerdendi. Başarılı öğrenciliği yanında ülkenin sorunlarıyla da ilgileniyor; çözüm yolları arıyordu. Harp Okulu’nda el yazısı ile gazete çıkarıyor; düşüncelerini açıklıyordu.
1904 yılında Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi’nden ayrıldığı zaman daha bir olgunlaşmıştı. Sürekli olarak arkadaşlarıyla toplantı yapıyor; ülkenin meselelerini tartışıyordu. Bu toplantılardan rahatsız olan hükümet onu tevkif etti. Günlerce Yıldız Sarayı’nda sorgulandı. Sonra, Suriye’de bulunan Beşinci Ordu’ya tâyin edildi. Orada da vatanın meseleleriyle ilgilendi. Arkadaşlarıyla irtibata geçti; cemiyet kurdu.
Suriye’den sonra Selânik’deki Üçüncü Ordu emrine girdi. Üçüncü Ordu’ya bağlı birlik ve teşkilâtlarında görev aldı. Verdiği raporlar çok ilginçti ve dikkat çekiyordu… Hareket Ordusu’nun kısa bir süre Kurmay Başkanlığı’nı yaptı.
İttihat ve Terakki Fırkası’na yakın olmasına rağmen, ordunun politikaya buluşmasını istemiyordu.
Trablusgarp Savaşı’nda, pek çok vatansever gibi gayret etti. Ethem Paşa’nın Kurmayı olarak görev yaptı. 22 Aralık 1911’de Tobruk’ta İtalyanlar’a karşı düzenlenen saldırıyı organize etti. 25 Kasım 1911’de Binbaşı oldu. Balkan Savaşı başladığında ana vatana döndü. Bolayır’da teşkil edilen Akdeniz Boğazı Mürettep Kuvvetleri’nin Kurmayı olarak görev aldı; ancak fiilen komutanlığı yürüttü.
Balkan Savaşı’ndan sonra Sofya Askerî Ateşeliği’ne tâyin edildi.
1. Dünya Savaşı başladığında, savaşın nasıl biteceğini tahmin etti. Ve tahmini doğru çıktı.
Sofya’dan, ısrarla, cephede görev almak isteğini iletti. Sonunda, Tekirdağ’da kurulmakta olan bir tümenin komutanlığına tâyin edildi. 19. Tümen adını alan bu birliği, kısa zamanda en seçkin kuvvet hâline getirdi. Bu sırada Çanakkale “Tek dişi kalmış canavar” larca zorlanıyordu. Tümeni ile Maydos’a geçti ve ilk zaferini Arıburnu’nda kazandı. Sonra Anafartalar! Anafartalar Cephesi, en zorlu savaşların yapıldığı cephelerden birisiydi. Bu cepheden muhteşem Türk saldırıları gerçekleşti. Savaş sanatının seçkin ustası Mustafa Kemâl’in dehâsı, Mehmetçik’in o emsâlsiz savaşçılığı ile birleşti; destanlar yazıldı; Anafartalar’da, Conkbayırında!..
İstanbul’da “Anafartalar Kahramanı” diye karşılandı.
1 Nisan 1916’da, Doğu Anadolu’daki görevine giderken yolda generalliğe terfi etti.
1. Dünya Savaşında cepheden cepheye koştu. “Cepheden cepheyi soranlarla” omuz omuza çarpıştı. “Huduttan hududa gâzâ bayraklarıyla” dolaştı…
Türk Milleti 1. Dünya Savaşında yedi cephede yedi düvelle çarpıştı. Ne var ki, müttefiki Almanların yenik sayılmasıyla, Türkler de ateşkes antlaşmasına zorlandı. “Mondros Mütarekesi” denilen o Türk’e tuzak antlaşma, Türk milleti için bir felâket habercisiydi. Antlaşmanın bu durumunu ilk sezen yine Mustafa Kemâl Paşa oldu. Yıldırım Orduları Grup Komutanı olarak Harbiye Nezâreti’ne çektiği telgraflarla, antlaşmanın özellikle 7. Maddesi’nin doğuracağı tehlikelere dikkat çekti. Bu madde, düşman devletlere hareket serbestisi veriyor; vatanımızı tümüyle işgâl etmenin kendilerince sözde hukukî dayanağını teşkil ediyordu. Nitekim, çok geçmeden, İngilizler İskenderun’u işgâl etmişlerdi bile. Bu işgâle ses çıkaramayan İstanbul Hükümeti, düşman (İ’tilâf devletleri)nin adeta bir oyuncağı hâline gelmişti. Türk vatanı işgâl ediliyor; ama hükümet, düşmana karşı hiçbir direnmeye müsaade etmiyordu! Mustafa Kemâl Paşa bu tutuma tahammül edemezdi. O Mustafa Kemâl ki, çok değil üç sene önce, Çanakkale’de, vatan toprağını karış karış savunmuş bir askerdi! Böylece bir insan elbette düşman tehdidini dinlemez; elbette Türklüğü esârete götürecek çözümleri kabul edemezdi.
Ne İngiliz himâyesi,
Ne Amerikan mandası...
O büyük Türk, bir şeye inanıyordu:
YA İSTİKLAL-YA ÖLÜM!..
Bu amaçla Samsun’a çıktı.. Elbette, milletin istiklâlini, yine milletin azîm ve kararı kurtaracaktı… O halde, milletin bağrında bir büyük mücâdelenin bayrağı açılmalıydı!
“Amasya Tamimi” Mustafa Kemâl Paşa liderliğindeki büyük mücâdelenin ilk işâretiydi… Ardından “Erzurum Kongresi”... Ve Erzurum’da, verdiği karar ile “Silk-i celil-i askerîyeden” ayrılması.. Resmi sıfat ve yetkilerden yoksun, yalnız milletin şefkât ve civânmertliğine güvenerek millî bir mücâdele başlatma azmi…
Bunlar kolay verilecek kararlar değil!
Bu tavır ve kararlar bir üstün dehânın ürünü...
Şu olayı bir düşününüz: Sivas Kongresi’nin davetlileri, Sivas’a, ülkenin dörtbir yanından gelmiştir. Kemâl Paşa da Erzurum’dan hareket edecektir. Fakat, bir haber gelir Erzurum’a; Sivas yolunda eşkıyalar Mustafa Kemâl Paşa’ya saldıracaklardır!
Bu haberi alan Paşa, haberin doğruluğunu kontrol için keşif yaptırmaz. Çünkü zaman kaybıdır; Sivas’a gelen delegeler geri gidebilir.
Kongre’yi ertelemek demek, ise; Millî Mücâdele’nin başlarken bitmesi demektir…
Bu durumda üçüncü bir yol var; “kelleyi koltuğa alıp” yola devam etmek ve Kongre’nin açılışını gününde yapmak! Nitekim, Kemâl Paşa, otomobile, makinalı tüfek yerleştirerek, yola çıkar!
Eşkıyanın varolduğu söylenen boğaza yaklaştıklarında Kemâl Paşa yanındakilere şöyle der: “Ateş açılır da, herhangi birimiz vurulur; otomobilden aşağı düşerse, onu almak için durmayacağız. Bu, ben de olabilirim. Sağ kalanlar hiç durmadan Sivas’a ulaşacaklar...”
Bu sözler, canı pahasına da olsa Millî Mücâdele’nin başarıya ulaşmasını isteyen, ancak gerçek bir önderin söyleyebileceği sözlerdir.
O, Türk milleti’nin şeref ve haysiyetini korumayı bir namus borcu olarak biliyordu. Daha işin başında iken hareketlerini ona göre düzenliyordu... Fransızlar, Mösyö Picot’u Kemâl Paşa ile görüşmesi için Sivas Kongresi’nin başladığı sıralarda Sivas’a gönderir... Picot, kaldığı otelden kartvizitini göndererek Kemâl Paşa’dan randevu talep eder. Picot’un kartvizitinde unvanı şöyledir: “Fransa Hükümeti’nin Suriye ve Ermenistan temsilcisi...”
Kartviziti okuyan Mustafa Kemâl Paşa, Picot’a şu haberi gönderir: “Frasa’nın Ermeniler adına gelmiş temsilcisini kabûl etmiyorum!” Bu haberi alan Picot, hemen Heyet-i Temsiliye’nin bulunduğu Lise binasına gelerek özür diler, bizzat Mustafa Kemâl Paşa’ya: “öyle bir sıfatının olmadığını” açıkladıktan sonra, görüşme imkânı bulur…
Türk Milleti O’na, O da Türk Milleti’ne güveniyordu. Başlattığı, kongreli, temsil heyetli Millî Mücadele uğruna, çok sevdiği üniformasını çıkartmıştı ama, pek yakında Türk Milleti O’na, “Mareşallik” üniforması giydirecekti! Hakkında, İstanbul’dan tutuklanması için fermanlar çıkartılırken; Türk Milleti, yüce önderini, Çankaya sırtlarında, Seymen alaylarıyla, coşkun zeybek havalarıyla karşılayacaktı!..
O artık, Türklüğün istiklâl simgesiydi!
Türk tarihine baktığımız zaman şunu görüyoruz: Millet irâdesiyle, BAŞKOMUTANLIK yetkisiyle donatılan İLK TÜRK, Mustafa Kemâl Paşa’dır!
O büyük asker, bu yetkiyi, “Türk vatanı üstünde sönmez bir güneş olan” kutsal bir ocağın irfan ışıkları altında başarıya kullandı…
O büyük dâhi, Sakarya Savaşı’nda uyguladığı “Haddı müdafaa değil, sathı müdafaa” stratejisi, milletimize zafer yolunu açtı.
O, atası Mete Han gibi, usta bir sratejdi… Birinci Dünya Savaşı ile gündeme gelen “Topyekûn Savaş” sratejisini, İstiklâl Savaşı’mızda ustaca kullandı. En ücra köyde yaşayan yaşlı Türk köylüsünün dahi, savaşa katkısını sağladı. Kastamonulular, pencere demirlerini sökerek süngü yapıp gönderdiler Milli Ordu’ya… Mermi taşıyan kağnı kollarında, üç aylık bebeği ile yollara düştü Seydiler köyünün ulu bahtlı gelini... Aynı birlikte, baba ile oğul yan yana çarpıştı… Zenginlerden Erzurumlu Nafiz Bey, Kemâl Paşa’nın ordusuna “uçak satın alıp” armağan etti... Kadın-erkek bütün Türk Milleti: “Buyruğunuzdayız Kemal Paşa!” diyordu...
Urfa’da Bozan Ağa, Osamniyede Rahime Onbaşı... Ege’nin efesi, Erzurum’un dadaşı; Kalecik’in Salih’i, Antep’in Şahin’i “Bir gül bahçesine girercesine” düştü kara toprağa..
Tepeyi almada zorlanan Alay Komutanı, Kemâl Paşa’ya karşı mahcubiyetini silâhıyla intihar ederek ifâde ediyordu!
Bütün bir milleti en zor şartlar altında coşkuyla şahlandıran bir önder, kuşkusuz dünya tarihinde sayılıydı...
Lloyd George haklıydı; yüzyıllar ender olarak dâhi yetiştirir... Ve o dâhi Mustafa Kemâl Paşa’ydı!
Yıllarca ihmâl edilmiş, Balkan bozgunu yaşamış, dünya savaşında yorgun düşmüş bir milleti şahlandırmak, elbette kolay değildi... Düşman; üstün teknik imkânlara sahip… Sanayileşmiş İtalyan, Fransız, İngiliz devletlerinin, silâh mühimmat ve techizatıyla şımarmış Yunanlılar karşısında; “Bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün orduları dağıtılmış, bütün tersanelerine girilmiş” bir millet!.. Ve o millet, “fakr-ü zarûret içerisinde harap ve bitap” düşmüş olarak yine de savaş meydanlarına koşuyordu...
Türk Milleti’nin bu azmi, elbette istiklâl ve vatan aşkıyla besleniyordu. İstiklâl ve vatan aşkıyla dolu gözüpek bir liderin buyruğunda destanlar yaratıyordu…
O, öyle bir lider ki, “Tek başıma kalsam dahi, bir elime Türk Bayrağını, bir elime silâhımı alır, Elma Dağı’na çıkar, yine de düşmanla savaşırım!” diyordu...
O’ndaki bu istiklâl aşkı, atası: Mete Han’dan, Ci-Ci Yabgu’dan, İlteriş’ten ve daha pek çok Türk Kağanı’ndan geliyordu.
Mete gibi, İlteriş gibi dağılmış orduyu toparladı. Sakarya’da 22 gündüz 22 gece, kırık kaburgalarıyla geniş bir cephede, zaferle sonuçlanan Meydan Savaşı’na komuta etti.
30 Ağustos 1922’de, Dumlupınar’da, “Başkomutanlık Meydan Savaşı” ile düşmana son darbeyi vurdu! Ve Türkiye Cumhuriyeti kuruldu!
Devletlimizin Cumhurbaşkanı seçildi.
Yüzyıllar sonra “Türk” adı tekrar devlet adı olarak tarih sahnesine girdi... Atatürk’ün önderliğinde pek çok devrimler gerçekleştirildi.
Gâzi Mustafa Kemal Atatürk, milletine karşı çok derin bir sevgi ve hayranlık besliyordu. Şu sözler Türklüğe sonsuz bir aşkın ifâdesidir:
“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize hürmeti, hissen, fikren, fiilen, bütün ef’al ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır.”
Türkçe, onun için çok önemlidir. Milletimizin ses bayrağı Türkçe, Atatürk’ün çok titizlikle üzerinde durduğu millî değerlerimizdendi. Türkçe için söylediği sözler, bütün Türkler için yol göstericidir:
“Türk milletinin dili Türkçe’dir. Türk dili Türk Milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk Milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde, ahlâkını, an’anelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili Türk Milleti’nin kalbidir, zihnidir.”
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişâfında başlıcı müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir.Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Atatürk, Türk Milliyetçisidir. Liderliğini yaptığı hareketin Türk ve dünya kamuoyundaki sıfatları; “Millî Mücâdele”, “Millî İstiklâl”, Millî Hareket”, “Millî Zafer”, “Millî Hakimiyet”, “Kuvay-ı Milliye” gibi adlardır. Türkiye Cumhuriyeti ile de TÜRK adını devlet adı olarak yüzyıllar sonra resmileştiren büyük bir Türk Atası’dır.
Atatürk millî bütünlüğe önem verir. Onun milliyetçiliği saldırgan değildir. Milliyetçiliği reddeden akımlara karşıdır. Millet egemenliğiyle bağlantılı demokrasiye gönülden inanır. Bilimde, teknikte, kültürde ilerlemeyi öngörür. Millî birlik onun için çok değerlidir. Sınıf kavgasını reddetmekle beraber emeğin sömürüsüne de karşı çıkar. Tüm Türklerin millet ve vatan şuuruyla, cumhuriyet sevgisiyle yetişmesini ister.
Atatürk, bütün Türk budunlarının birbirleriyle kardeş olduğunu bilir. Maceradan uzak ve fakat dünyada bir “Türklük Dünyası”nın varolduğunu, onunla Türkiye Cumhuriyeti’nin uygar ve çağdaş yöntemlerle ilgilenilmesi gerektiğini, arzu eder
Türklüğün büyük önderi ATATÜRK, 1930’lu yıllarda bütün Türk budunlarının bir gün bağımsızlıklarına kavuşacağını biliyordu. Taa.. o yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bir gün gelip parçalanacağını düşünebiliyordu. Atatürk’ümüz şu sözleri, Cumhuriyetimizin 10. yılında yaptığı bir konuşmada söyledi:
“Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir... Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak, dil bir köprüdür… Tarih bir köprüdür...”
“... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dünya Türklüğünün) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli...”
O büyük dâhi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmakla; bağımsız ilk Müslüman devlet olma onurunu da 20. yüzyılın başlarında Türklere armağan etti.
Türklük!.. Deyince, gözleri çakmak çakmak olurdu. “Benim hayatta yegâne fahrim, servetim Türklük’ten başka bir şey değildir” sözü onundur.
Atatürk’e çok şey borçluyuz; O’na olan borcumuzu ancak birlik içinde çok çalışarak, kardeşçe yaşayarak, modern Türkiye Cumhuriyeti’ni çağın ilerisine taşıyarak ödeyebiliriz.
Onu anlatmak çok zor... Türklük için yaşadı; Türklük için hayatını harcadı demek en doğrusu...
Onu çok seviyoruz. Büyük asker, büyük devlet adamı, kısacası bir büyük dâhi O!
Ey Büyük Türk!
Seni, üç-beş sayfayla, üç-beş kitapla anlatmak mümkün değil…
Olağanüstü bir insansın!
“Gömelim gel seni tarihe! Desem, sığmazsın!”
Rûhûn şad olsun!
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
23 Kasım 2006
İliştiri: “Türk Budunları’nın Ortak Atababaları” adlı kitabımızın “Atatürk” bölümünden alınarak, buraya yazılmıştır.