Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

16 Eylül 2006

Muharrem Ertaş

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türk Tarihi


Osmanlı 16. Yüzyılda Yıkıldı


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Bir devletin gücünü, sadece ‘toprak’ genişliğiyle açıklamak dün de yanlıştı, bugün de... Bizlere okutulan Osmanlı Tarihi’ndeki “Yükselme”, “Duraklama”  “Gerileme” devirleri, devletin toprak genişliği ve toprak kaybından başka bir anlam taşımıyor.

16. yüzyıl, Osmanlı’da “Yükselme Devri” olarak bilinir. Gerçekte ise bu yüzyıl, bilimin Osmanlı’da topa tutulduğu bir yüzyıldır; bir başka deyişle,  Osmanlı’nın beyinlerde çöküşüdür; yıkılışıdır.

Osmanlı, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, fiziken yıkılmıştır; ama özde yıkılışın başlangıcını 16. yüzyılda aramak gerekir.


16. Yüzyılda Avrupa...

Tarihteki olayları günümüz anlayışına göre değerlendirmek elbette yanlış olur. 16. yüzyılda Osmanlı’nın ‘bilim’e olan tavrını anlatmadan önce, aynı yüzyılda Avrupa’daki bilim anlayışına kısaca gözatmamız gerekmektedir. Ancak böyle bir yöntemle doğru zeminde konumuzla ilgili doğru yorumlar yapabiliriz.

16. yüzyıl, Avrupa’da modern bilimlerin temellerinin atıldığı, bilimde rönesansın başladığı bir yüzyıl...

Bu yüzyılda, daha çok ressam ve heykeltraş olarak bilinen Leonardo Da Vinci anatomik çalışmalar yapıyor; yüzyıl sonra Harvey’in kesin olarak tespit edeceği kan dolaşımı konusunda incelemelerde bulunuyor; astronomi ve mekanik bilimine hizmet ediyordu. Ve ayrıca bu büyük deha; simya, astroloji ve büyünün (11.yüzyılda El Birunî’nin de söylediği gibi) faydasız, boş bir aldatmaca olduğunu da açıkça belirtiyordu...

Bu yüzyılda, bir Alman olan Nürenbergli Albrecht Dürer, insan üzerinde anatomik incelemeler yapıyor, matematik ve fizik üzerinde çalışıyordu.

Bu yüzyılda, İsviçreli Parecelsus, kimyasal maddeleri ilaç olarak tıp bilimine armağan ediyordu.

Bu yüzyılda, modern maden biliminin kurucusu olarak bilinen George Agricola, madenler ve fosiller hakkında günümüz bilgilerinin ilk ipuçlarını insanlığa sunuyordu.

Bu yüzyılda, Jerome Cardan üç bilinmezli denklem için meşhur yöntemini ortaya koyuyor; yazdığı cebir kitabıyla ortaçağ cebir usullerini alt-üst ediyordu.

Bu yüzyılda, Botanik bilimi Alman Leonard Fuchs ile temelleniyordu.

Ve ilk kez bu yüzyılda, Flamand  Andreas Vesalius, insan ölüsünü bir bütün olarak anatomi masasına koyup, öğrenciler önünde açarak organ ve dokuları gösteriyordu.

Bu yüzyılda, Nikolaus Kopernikus (Kopernik) astronomi alanında ilk büyük buluşunu ortaya koyuyor;  “Evrenin merkezinin Güneş olduğunu ve bütün gök cesimlerinin güneş çevresinde  döndüğünü” ispat ederek, eski çağın bilim dünyasını temelden sarsıyordu.

Bacon, 16. yüzyılda “Bilgi kudrettir” diyor; 1564’de doğan Galileo, “Güneş sabit, dünya onun çevresinde dönüyor” diye bağırıyor; 1571’de doğan Johannes Kepler, günümüz uzay fiziğinin ipuçlarını ortaya koyuyor; 1578’de doğan William Harvey, günümüzde bilinen “Kan Dolaşımı”nın bilimsel verilerini açıklıyordu... Bilimi taçlandıran bu adları daha da çoğaltabiliriz.

Gerçekten 16. yüzyılda bilim ve fikir insanlarının kitapları, Avrupa’da, yüz yılı aşkın bir zamandır matbaalarda basılıyor; insanlar ‘bilginin’ gücüyle donanıyordu.(1)

 

16. Yüzyılda Osmanlı...

Osmanlı Devleti, kuruluşundan beri imparatorluk içindeki milletleri hak ve adalet üzere yönetme geleneğini kuşkusuz 16. yüzyılda da sürdürdü. Ne var ki Osmanlı, insanları hak ve adalet üzere yönetmede gösterdiği başarıyı, bilim anlayışında gösteremedi. Türk tarihinin önemli bir zaman kesitine egemen olan Osmanlı yönetimi, acı ama gerçek; -Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilk yılları dışında- bilimi tanımadı, insan aklının donanımına ilgisiz kaldı. Üzüntü vericidir ki; 16. yüzyılda Avrupa’da insan aklı fırtına gibi eserken; ‘küffar’da onca işler olurken; Osmanlı Devleti’nde ise, bir Şeyhülislam(2), “Gökleri incelemek uğursuzluk getirir” diye, padişaha görüş bildiriyor ve çağın en büyük rasathanesi bir gecede yıktırılıyordu!

Nasıl olmuştu bu olay?

Astronom Takiyüddin Mengüberdi, İstanbul’da Tophane bayırına padişah izniyle Avrupa’nın en gelişmiş rasathanesini kurar ve göğü incelemeye başlar... Takiyüddin Efendi, gökteki cisimleri incelemekle kalmaz; elde ettiği sonuçları “Sidretu’l Münteha” adlı bir kitapta toplar. Takiyüddin’nin çalışmaları şaşırtıcıdır: Güneş parametrelerini üç gözlem noktası yöntemini uygulayarak hesaplar. Ve Takiyüddin eski Yunanlılardan beri çözüme ulaştırılamayan üç problemden birisi olan Delos  probleminin, üç çözüm yolu üzerine kafa yorar.

Gerçek şu ki; Tophane bayırındaki bu rasathane, günümüz ABD’sindeki NASA gibidir... Gel gör ki, kör zihniyet aman vermez!

Şimdi, tarihimizin bu acı sayfalarına biraz daha yakından bakalım.


Rasathanenin kuruluşu...

Yıl 1578...

Devir; anası Yahudi, karısı İtalyan olan ve tahta geçtiği gece beş kardeşini birden boğduran Sultan 3. Murat devridir...

Müneccimbaşı Mustafa Çelebi’nin yerine eski Türk Beyleri ailesinden gelen Astronom Mengüberdi Takiyüddin Efendi getirilir.

Takiyüddin Efendi, geniş ufuklu ve bilimin ne olduğunu farkeden değerli bir aydındır. Görevi müneccimliktir. Yani, yıldızlara bakarak, padişaha uğurlu, uğursuz saatleri bildirmektir. Fakat o, bu görevi, zamanın en donanımlı rasathanesini kurmak ve gökleri incelemek için, önemli bir fırsat olarak değerlendirmek ister. Böyle bir rasathaneyi kurmak için padişahtan ‘irade’ alma şansı da vardır. Çünkü bir güzel rastlantıdır ki; padişahın hocası olan Sadettin Efendi ile çok iyi dosttur.

Takiyüddin Efendi, Hoca Sadettin’e sunduğu raporda şöyle der:

“Uluğ Bey Zic’nin (yıldızların sıralanmasının) yeni rasatlarla düzeltilmesi gerekir. Mevcut Zic’e  göre yapılan hesap sonuçları her zaman doğru çıkmamaktadır. Bu sebeple yeni bir rasathane kurulması gereklidir”

Aynı zamanda bir tarihçi olan Hoca Sadettin Efendi, Takiyüddin’in bu isteğini yerine getirmek için durumu padişaha anlatır. Padişah, konunun önemini anlamasa da, aracı Sadettin Efendi’ye olan güveni tamdır. Padişah 3. Murat hiç tereddüt etmez ve Tophane Bayırı üzerinde yeni bir rasathane yapılması, bu rasathanenin müdürlüğüne Takiyüddin Efendi’nin getirilmesi için İstanbul Kadısı’na, (Hoca Sadettin Efendi’nin kaleminden çıktığı anlaşılan) şu hükmü gönderir:

“İstanbul Kadısı’na hüküm ki, müteveffa Lütfullah’ın vakfı olan müneccim kitapları mahmiye-i mezburede Mimar Sinan Mahallesi’nin imamı ve müezzini ellerinde olduğu ilan olunmağı alınıp, rasathaneye verilmek emredüp buyurdum ki, vardukta tehir etmeyüp müteveffa-yi mezburun ellerindedir ve eğer âhardadır her kimde ise getirip dahi bilfiil rasad hizmetinde bulunan Mevlana Takyeddin’e cümlesin teslim edilsin... fi 12 Safer 986”(3)

Başlangıç güzeldir...

Gerçekten inşaat hemen başlar ve çok kısa bir zamanda yapılan rasathane her türlü astronomi aletleriyle donatılır. Takiyüddin Efendi de hemen çalışmaya koyulur... Yaptığı rasatları bir bilim insanı olmanın titizliğiyle kaydeder.

Takiyüddin gerçek bir bilgindir. Matematik ve trigonometriye tam anlamıyla hâkimdir. Teorik ve pratik çalışmalarını bir kitapta toplar. Kitabın önsözünü dostu, tarihçi Hoca Sadettin Efendi yazar... Takiyüddin Efendi bu kitabında, rasathanede kullanılan aletlerin adlarını, görevlerini, kullanılış biçimlerini tek tek anlatır. Takiyüddin’in bir değil birkaç kitabı vardır.  “Kitaplarından birisi yaptığı gözlemlerin sonuçlarını topladığı Sidretu’l Münteha adlı eserdir. Yazar bu eserinde trigonometrik çizgileri tarif ve dairelerin kesişmesinden meydana gelen açı hesaplarını açıklamıştır. Bundan sonra da gözlem araçları, gözlem usulleri ile ay ve güneşin hareketlerinin gözlemi ile ilgili bilgiler vermiştir. Takiyüddin bu eserinde güneş parametrelerini üç gözlem noktası yöntemi uygulayarak hesaplamıştır. Bu yöntem, Batı dünyasında (Avrupa’da) ilk kez XVl. yüzyılda uygulandığı halde İslâm dünyasında Beyrunî (El Birunî)den beri bilinmektedir. Takiyüddin’in matematik ile ilgili eserlerinde ise ondalı kesirler hakkında bilgi verilmiş ve aynı zamanda Yunan çağında çözüme ulaştırılmaya çalışılan üç problemden biri olan Delos probleminin üç çözüm yolu üzerinde durulmuştur.”(4)

O, aynı zamanda bir mucittir. Rasathanesine kendi bulduğu bir Astronomik Saat’i de ilâve eder...

Takiyüddin Efendi çalışmalarında rahattır... Gerçi devlet, zevk ve sefa âlemlerine dalmış, bu yüzden sar’a hastalığına tutulmuş bir padişahın yönetimindedir ama, Takiyüddin’in dilinden anlayan biri vardır: Hoca Sadettin Efendi! Sadettin Efendi etkilidir. Çünkü, padişahın şehzâdeliği sırasında hocası idi. Dolayısıyla Saray’da saygınlığı vardı.

Biri bilgin, biri yazar...

Bu ikili, birşeyler yapmaya; müspet bilimleri yavaş yavaş zihinlerde öne çıkartmaya çalışıyordu.

 

Rasathanenin yıkılışı!

Ne acıdır ki, Takiyüddin’in bilim yolunda koşma çabaları çok geçmeden engellenecektir.. Bu engelleme, din adına hüküm veren Şeyhülislam’dan gelecekti!

Devrin Şeyhülislam’ı olan Kadı-zâdeliler’den(5) Ahmet Şemsettin Efendi(6) ile Hoca Sadettin Efendi’nin arası iyi değildi. Şeyhülislam Efendi boş durmadı. Doğrusu, Rasathanenin kurulmasında önayak olan Hoca Sadettin Efendi’den intikam almanın yollarını da pek fazla aramadı; nihayet din adına hüküm verecek bir makamdaydı. Bırakınız fetvayı, bir mektupla bile zaten telkine yatkın olan padişahı etkileyebilirdi... Hiç vakit kaybetmeden ve Allah’tan korkmadan. Padişaha yazdığı ariza (mektup-jurnal) ile “Gökleri incelemenin uğursuzluk getireceğini” bildirdi!

Aldığı sonuç, tam istediği gibiydi; rasathane bir gecede yerle bir edildi!

Kinine dinini alet eden sözde din adamı Şeyhülislam’ın padişaha verdiği jurnal şöyleydi:

“Rasattan uğursuz hükümler çıkarmaya ve göklerin esrar perdesini küstahça bilmeye (öğrenmeğe) ve bu işin tehlike ve sonuçlarına cüretee niyet edilmiştir (karar verilmiştir). Devlet binası mamur halde iken, harap ve yıkık hâle getirmeğe çalışılması hiçbir ülkede görülmedi.”(7)

İşte bu jurnal padişah katında hemen etkisini gösterdi; Takiyüddin Efendi’nin bin bir emekle kurduğu ve astronomik çalışmalar yaptığı rasathane, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın askerleri tarafından 22 Ocak 1580 yılı gecesi, içindeki aletleriyle beraber topa tutularak yerle bir edildi!

Çok, hem de çok ilginçtir ki; rasathanenin kurulmasına da, yıkılmasına da izin veren aynı padişahtır! Ve yine çok ilginçtir ki, hiç kimse, Şeyhülislam’ın görüşünün Kur’an’da ve Hadis’de yer alıp, almadığına bakmamıştır; ve bir bilim yuvası bir gecede yerle bir edilmiştir!

Aynı yıllarda, söz gelişi, İngiltere Kraliçesinin özel hekimi William Gilbert ise mıknatıslı maddeler üzerinde rahatça çalışıyor; pusula konusunu irdeliyor; rahat çalışması için İngiliz Sarayı kendisine her türlü imkânı hazırlıyordu... Ve yine o yıllarda Avrupalı bilim adamları, Osmanlı Devleti’ndeki Türklerin henüz tanışmadığı, 18. yüzyıla kadar tanışamayacağı matbaalarda, harıl harıl kitaplar basıp, bilginin kanatlarını açıyorlardı...

 

Zihniyet!

1580 yılında Tophane bayırında gerçekleşen bu olay, gerçekte; ümitlerin, hayallerin de yıkımı olmuş; etkisi günümüze kadar sarkan bir millî felakettir. Bu felaketin gerçek tahribat alanı ise, Tophane sırtları değil, beyinlerdir!

Okutulan tarihler, 16. yüzyıla “Yükselme Devri” diyedursun; ben bu olayı Osmanlılarda “zihniyette gerileme devrinin” başlangıcı olarak düşünüyor; Osmanlı’nın özde yıkılışı olarak değerlendiriyorum.

Bu zihniyet körlüğü, yüzyıllar boyu sürdü gitti...

1920’lerde TBMM’sinde “Sıtma ile mücadele etmek gerekir” diyen bir doktor milletvekiline, sözde din adamı olan bir diğer milletvekili öfke ile “Allah’tan gelen bir hastalıkla nasıl mücadele edebilirsin?” diyebilmiştir!

Elbette, toplumların gerilemesi ve ilerlemesi, bir zihniyet sorundur. Aklı yüzlerce yıl uykuya dalmış bir toplum, başkalarının kölesi olmaya mahkumdur!

Batı dediğimiz gelişmişlik; gerçekte, akıl  uyanıklığıdır.

Yani; Biruni’nin, Ali Kuşçu’nun, Uluğ Bey’in, Takiyüddin’nin gösterdiği akıl uyanıklığı!

Kadızâdelilerin, Aczimendilerin ki değil!

 
‘Devirler’ meselesi...

Yazımızın başında; bir devletin büyüklüğünü, bir toplumun gelişmişliğini o devletin sahip olduğu toprak genişliğiyle ölçmenin yanlışlığından söz etmiştik. Bu konuyu biraz daha açmak gerekmektedir. Şöyle ki;  Osmanlı tarihini “yükselme, duraklama, gerileme” diye tasnif etmek, doğru olmasa gerektir. Sözgelişi, bizlere okutulan tarihte, gerileme devrinin başlangıcı olarak Karlofça Antlaşması  belirtilir. 1683 yılında 2. Viyana Kuşatması’nı takip eden savaşlardan sonra 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması gereğince, Osmanlı devleti tarihinde ilk kez toprak verdiği için ‘gerileme’ devrinin başlangıcı sayılmaktadır. Kuşkusuz böyle bir tanımlama, devlet gücünü, toprak genişliğiyle açıklamak alışkanlığından doğmaktadır. Oysa, toprak büyüklüğü, bir devletin ve halkının güçlü olduğunu, özellikle “Ticaret Devrimi”nden sonra, ifade etmiyor.

Elbette, şu katı gerçek dün de vardı, bugünde vardır: Toplumların gerileme veya ilerlemesi; aydınlarda-yöneticilerde bulunan bir ‘zihniyet’ meselesidir. Varolan bu zihniyet, bir biçimde o toplumun devletine de yansımaktadır. İşte, Rasathane olayı, Osmanlı Devleti’nin o dönem zihniyetini herhalde ortaya koymaktadır. Hem de bu olay, devletin toprak genişliğine, devletin o geniş topraklardaki hükümranlığına bakarak, bizim “Türk Asrı” dediğimiz bir yüzyılda geçmektedir.

Zihniyet geriliğini zaman zaman Avrupalılar da yaşamıştır. Avrupa’da kilisenin baskıcı tutumuyla insan aklının kuşatılması, tutsak edilmesi girişimleri bir gerçektir. Avrupa’da da anlattıklarımızın benzeri olmuştur. Galileo’nun engizisyon önünde çektikleri, Kopernik’in aşağılanması, Bruno’nun düşüncesinden ötürü çarptırıldığı feci ceza, bilinen olaylardır. Ama, bütün bunlara karşın, Avrupa’da müspet bilime olan ilgi durmamış; engellemeler ve müspet bilime olan ilgisizlik süreklilik kazanmamıştır. Oysa Osmanlı’da, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Akkoyunlular’dan getirttiği, Uluğ Bey’in öğrencisi Matematikçi Ali Kuşçu’dan sonra gözlerin müspet bilimlere kapanması süreklilik kazanmıştır.

 

Bir hesap yapalım!

Bir toplumda bilim zihniyetinin gelişmesini sağlayan pek çok etken vardır. Ama bunların en önemlisi, özellikle 15. Yüzyıldan, günümüzdeki elektronik yayımcılık çıkana kadar; matbaa ürünleridir; kitaptır; dergidir; gazetedir.

Matbaa Avrupa’da bulunduktan kısa bir süre sonra Osmanlı devletine geldi; geldi ancak, gelen matbaadan sadece gayrimüslimler yararlanabiliyordu. Kör zihniyet bizi matbaadan uzak tutuyordu. Oysa, matbaa  bulunduğu yıllarda tüm Avrupa’da olağanüstü ilgi görüyordu. Devlet yöneticileri bu aletin üzerine adeta titriyordu. Sözgelişi Fransa’da, matbaa sahibi ve çalışanları vergiden ve askerlikten muaf oldukları gibi, soylular sınıfından sayılıyor; kılıç taşıyorlardı... Ya bizde?  Bizim açımızdan işin bu yönü çok acıdır. Evet, biz Türkler, matbaanın ürününden ancak 279 yıl sonra yararlanabildik. Bunu hepimiz biliyoruz. İşte, şimdi burada durup; farklı bir hesap yapalım ve az bilinen bir gerçeği ortaya çıkartalım: Gutenberg’in İncil’i basıp halka sunduğu yıl 1450... İbrahim Müteferrika’nın Vankulu Lügâtı’nı okuyucuya sunduğu tarih 31 Ocak 1729... Şimdi, 1729’dan 1450’yi çıkartırsak, geriye 279 kalır. Demek ki, matbaa bize 279 yıl sonra gelmiş. Evet, bu rakamı hepimiz biliyoruz. Ama, bir hesap daha yaparak, bu konuda gözden kaçan acı bir gerçeği ifade etmek istiyorum. O da şudur: Matbaanın  seri üretim vermeye başladığı tarih olan 1450 yılından, 1500 yılına kadar geçen 50 yıllık süre içinde, Avrupa’da tam 20 bin kitap basılıyor. Bizde ise, matbaanın ürün vermeye başladığı 1729 yılından 1923 yılına kadar geçen 194 yılda ancak 20 bin kitap basılabiliyor! 194 rakamından Avrupa’nın 50 yılını çıkartırsak, 144 kalır. Demek ki, kitap üretimi konusunda da 144 yıl geride kalmışız. 144 ile 279’u toplarsak, ortaya çıkan rakam, Batı ile aramızdaki farkın dehşet büyüklüğünü ortaya kor!

Evet... Bunlar acı gerçekler.

 

Söz sonu...

Değerli okuyucu, Osmanlı döneminin bilim zihniyetine bakışımızdaki keskinliği yadırgamış olabilirsin; sırtı sıvazlanan bir tarih anlayışının atmosferinde bunu doğal karşılarım. Osmanlı batı Türklerini yöneten bir devlet ve bizim tarihimizdir. Ne var ki; bu tarihi her yönüyle görmek zorundayız ve gerçekleri bilmek durumundayız.

Türkler bilim zihniyetinden tümüyle uzakta mıydı? Böyle bir sorunun cevabı “hayır” olmalıdır. Hatta, şaşılacak bir durumdur; Hıristiyan coğrafyası yani “Batı”, ancak 16. yüzyılda müspet bilimlerle buluşurken, “Doğu”, çok daha öncesi yüzyıllarda müspet bilim insanlarını barındırıyordu. Bizden, Türklerden söz edelim... Farabî’yi,  İbn-i Sina’yı unutabilir miyiz? 11. yüzyılın büyük bilim insanı Biruni (Beyruni)  için Bilim Tarihçisi Sarton, “Biruni her çağın bilim adamıdır.” diyor... Bir devlet başkanı olan astronom Uluğ Bey (ben onu paratoneri bulan ABD Başkanı Benjamin Franklin’e benzetirim) ve yine onun öğrencisi Ali Kuşçu ve diğerleri, İslam coğrafyasında rahatça müspet bilim çalışmaları yapabilmişlerdir.

Sonra ne oldu?

Sonrası felaket! Özellikle Osmanlı dönemi bu konuda hiç de iç açıcı değildir. İslam’ın bir ‘akıl dini’ olduğu çoğu zaman unutulmuştur. Aklı uyuyanların felaketle karşılaşması da çok doğaldır. İşte bu yazıda sözünü ettiğimiz, dünyanın bir numaralı rasathanesi, bir köle-devşirme çocuğu olan Şeyhülislam’ın “Gökleri incelemek uğursuzluk getirir” safsatası ile topa tutturularak yıktırılmıştır. 1716’da Petervaradin Meydan Savaşı’nda, aklını yanındaki sözde din adamına teslim eden Damat-Şehit Ali Paşa’nın, hücum saatini, yıldızların hareketlerine göre ayarlamak istemesi sonucu, ağır bir yenilgi tatmışızdır. Bu savaşta, Ali Paşa ve tüm ordu komutanları dahil tam beş bin şehit verdik... Bitmedi. Şehit Sadrazam Ali Paşa’nın kitapları vakfedilirken devrin Şeyhülislamı matematik, tarih ve coğrafya kitaplarını ‘dine aykırıdır’ diye vakfa aldırmaması olayı, Osmanlı’nın 18. yüzyıl zihniyetini bizlere anlatmaktadır.  19. Yüzyılın ilk yarısında Nizip’te de aynı felaketi yaşadık. Ordu komutanı Hafız Paşa, yanındaki sözde din adamlarının “Cuma günü savaşmak caiz değildir” demesine kanarak, çapulcu Mısır ordusuna yenildik. Bu konuda pek çok örnek vermek mümkündür.


Niçin oldu bunlar?

Sözde din adamlarının safsatalarına inanan devlet yetkililerinin ‘akıllarını’ devre dışı bırakmaları sonucu tattık bu büyük felaketleri... Bizim “yitik malımız” olan bilim, 16, 17, 18. yüzyıllarda Batı Avrupa’da öyle bir yeşerdi ki; tüm dünyayı kuşattı! Bugün ben, yazılarımı, onların bulduğu bilgisayarda yazıyorum. Dahası bu yazıyı internet dediğimiz ‘sanalevren’den anında dergi yönetimine ulaştırabiliyorum. Günümüzde onların ‘akıl’ ile yarattıkları ileri teknoloji ürünü harikaları almak için kapılarında bekliyoruz...  Bu durumdan utanmamız gerekmez. Bu durumun vebali, yüzlerce yıldır aklımızı donduran, bilimin gelişmesine gözünü kapayan kör zihniyetin yaşandığı devirlerdir.

Biz Türkler, Cumhuriyetimiz ile yepyeni bir soluk aldık. Binlerce yıllık bir birikimi taşıyoruz. Türk tarihi yüksek hareketlilik içinde çizilmiş harika bir tablodur. Yabancı tarihçiler, “Dünya tarihinden Türkleri çıkartınız, tarih anlamsızlaşır” diyor. Bu söz doğrudur. Türk unsuru çoğu zaman gözardı edilmiş olsa da, köklü bir devlet geleneğimiz var. Zihin kotları açık bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Kendimize güveniyoruz. Bunun içindir ki, yanlışlarımızı açıkça yazıyoruz. Yitirilmiş, boşa harcanmış zaman açıklarını çekinmeden öğreniyoruz ve bu zaman açıklarını kapatmanın heyecanı yüreğimizde  taşıyoruz. Eksisiyle artısıyla, geçmişin acı-tatlı olaylarını bilmek, elbette az hata yapmamızı sağlayacaktır. Zaten doğru, tam tarih bilgisi de bunun için gerekli değil midir?

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

14 Eylül 2006


 
NOTLAR

(1)   Bu konuda dana geniş bilgi için Cemal Yıldırım’ın Tübitak yayınları arasında çıkan “Bilimin Öncüleri” adlı çalışmasına bakılmalıdır.

(2)   Şeyhülislam, unvanını açıklamak gerekiyor. Osmanlı devlet sisteminde Şeyhülislamlık, dinî konular hakkında sorulan sorulara “fetva” adıyla cevap veren bir makamdır. Bu makamda olanlara da Şeyhülislam denilmektedir. Ancak, bu Şeyhülislam adından önce, bu makamda oturanlar, fetva verdikleri için “Müftü” olarak da anılıyordu. Fatih’in Şeyhülislam’ı “Din bilginlerinin başı” olarak tarif etmesiyle beraber, Şeyhülislam sıfatı daha bir önem kazanmış; din işlerinin en yüksek makamı olmuştur. Şunu da belirtmek de yarar vardır: Müftü ve Şeyhülislamlar hiçbir zaman Divan (bir anlamda Bakanlar kurulu) üyesi olmamışlardır. Osmanlı devlet hayatında etkinliklerinin artması ise Ebusuud Efendi’nin 1574 yılındaki Şeyhülislamlığı zamanına rastlar. Bu tarihten sonra ve özellikle Hoca Sadettin Efendi’yle başlayarak hükümet siyasetinde ve bütün işlerde söz sahibi olabilmişlerdir. Ama en güçlü oldukları zamanlarda bile hiçbirisi Divan üyesi olamamışlardır. Ancak, önemli konular olduğunda Divan’a çağrılıp, görüşleri sorulmuştur. (Bu konunun ayrıntısı için bkz. Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.3, Kısım 2, s.449)

(3)   Dr. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s.89, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1970

(4)   Hüseyin G. Yurtaydın, Türkiye Tarihi, (Osmnlı Devleti) C.2, s,205, Cem Yayınevi, İstanbul, 1989

(5)   Kadızâdeliler, uzun süre özellikle 17. Yüzyılda, kendi anladıkları sözde İslam adına bağnazlığın temsilcisi olmuşlar; devlet yöneticilerini de etkilemişlerdir. Daha çok 4. Murat ve 4. Mehmet zamanında toplumda büyük tahribatlar yaptılar. Bunların görüşlerinden kısaca söz edersek, şöyle diyebiliriz: Kadızâdeliler, matematik eğitiminin caiz olmadığını savunuyorlardı. Arap kıyafetleri dışındaki giysileri giymenin dinden çıkmak olduğunu öne sürüyorlardı. Yemeğin el ile yenmesini istiyorlardı. Selam şekli, mezar ziyaretleri, Hızır Peygamber’in sağ olup-olmadığı, ezanın güzel sesle okunup, okunmayacağı, Firavun’un imanla ölüp-ölmediği gibi konuları tartışıyorlardı... Bu konuda geniş bilgi almak için Osmanlı’nın Arka Bahçesi adlı kitabımızın “Kadızâdeliler Fırtınası” bölüme bakılmalıdır.

(6)   Bu şeyhülislam köle çocuğudur. Babası muhtemelen devşirmedir. 2. Beyazıt devri Veziriazamlarından Hadım Ali Paşa’nın kölesi olan babası sayesinde “ilmiye” yani “din” sınıfına girmiştir.

(7)   Lütfi Göker, “Takiyyüddin Er Rasıt ve İstanbul Rasathanesi” Kültür Bakanlığı Milli Kültür Dergisi, Sayı 11, 1987. Ayrıca bu konuda bkz: Adıvar, a.g.e. s.91, A.Süheyl Ünver, İstanbul Rasathanesi, Türk Tarih Kurumu Yayını.



Maddenin Paylaşımı -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


İnancın kazanılması da kolay, paylaşımı da. Eğitim, alımlı sözlerle telkin ve grup içinde etkileşim gibi yöntemlerle kişinin inanç dünyasını şekillendirmek mümkün... İster dinî olsun –özellikle dinî- ister ideolojik; herkes inancını heyecanla paylaşmak istiyor. Kolayca da paylaşıyor. Ama, aynı kolaylığı, insanlar arasında ‘madde’nin paylaşımında göremiyoruz. Bir başka deyişle, yoksulluğu giderecek ve tüm insanların, ‘insanca’ yaşamasını sağlayacak bir ‘kolay’ yöntemi bulamıyoruz...



Kral Çırılçıplak! -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Çok söylenir ki, Türkiye, ABD’nin ‘stratejik müttefiki’dir... Şimdi burada, şu ‘müttefik’ sözcüğünün anlamını öncelikle açıklamak gerekiyor: “Müttefik” demek; “anlaşmış’, “beraber hareket eden” demektir. Bir başka deyişle müttefik devletler, birbirlerine ‘zarar’ vermezler; aksine, birbirlerinin yararlarına hareket ederler... Doğrusu, 1945’den bu yana ABD’nin Türkiye yararına tavır aldığı önemli bir olayı hatırlamıyorum. Belleğimde kalan en önemli tavrı ise, “Kıbrıs Ambargosu”dur!



Atatürk Gibi Düşünmek  -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


İngiltere, bu dünyada, emperyalizmin gerçekten, "usta öğreticisi"dir... Bu devletin dünya üzerindeki   maddi ve psikolojik egemenliği 1. Dünya Savaşı sonunda da sürdü. Dünya adeta onundu... Çin'den, Hindistan'dan, Mısır'dan, Güney Amerika kıyılarına kadar borusu öterdi... Ta ki, ABD ile egemenlik paylaşım kararına vardığı 1945 San Fransisko Konferansı'na kadar. 1945 yılına kadar, İngiltere'ye karşı çıkmak, onu öfkelendirecek bir şey yapmak, ekonomisi zayıf devletlerden kimin haddineydi? Günümüzün ABD'si de, AB'si de o yıllarda İngiltere idi!


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar