Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

30 Ağustos 2004

Farabi

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Tarih

 


Zaferler Ayı Ağustos veya Bin Yıllık Acı


-Muharrem Kılıç-


Türk  Milleti  olarak  bir  Ağustos  ayına  daha girdik. Bilindiği gibi, Ağustos  ayı,  Türk  Tarihi  için zaferlerle  süslenmiş  önemli  bir  aydır. Bu ayda, Türk Milleti şanlı geçmişini  hatırlayarak  moral  bulur,  geleceğini hazırlarken  geçmişten  örnekler alırdı. Bu ayda  yapılan törenler, zaferlerin  anılması  ise,  yetişmekte olan  gençliğe  tarihini  tanıma    ve  ataları  gibi  olma  isteği  ile dolu olma  bilinci  verirdi.  Tabi ki bu arada  rahatsız  olanlar da olurdu. Yedi  ceddi bu topraklarda,  bu  milletin bağrında  tutunup  insan gibi  yaşadığı  halde, bir türlü  “etnik  tuzak”ların  cazibesinden  kurtulamayan  vatandaşlarımız da  vardı.  Olsun, bu  onların sorunu der,  biz zaferlerimizi kutlar,  yeni yetişen  nesillere  Türklük  bilinci  vermeye  gayret  ederdik.  Evet, bu seneye kadar böyleydi.  Artık  değil.  Bu 2003  yılı Ağustosuna  buruk  girdik. Kalbimiz  kırık, biraz da  şaşkın girdik.  Yaşadığı  mekanı  ve  yaşadığı zamanı şaşıranlarla birlikte,  aynı  ülkede yaşıyor olmanın  verdiği şaşkınlıktı  bu  şaşkınlık. Yaşadığı zamanı  ve yaşadığı mekanı  şaşıranlar,  züccaciye  dükkanına girmiş fil misali,  kırıp dökmeye devam  ediyorlar. Kırarken de  zarar  veriyorlar, sakınırken de!  Çünkü   yaşadıkları zamanı ve yaşadıkları  mekanı  şaşırmış  durumdalar.  Hırsları  gözlerini kör  etmiş, ne  yaptıklarından haberleri bile yok. Yetmiş milyon nüfuslu  bir  devleti,  bir  milleti,  aşiret  usulü yönetip, yönlendirmeye çalışıyorlar.

 

 

Ne Değişti?

 

Evet, ne değişti de artık  her  şey   eskisi gibi  değil?  Niçin  artık  Malazgirt  Zaferinin  bir  anlamı  kalmadı? Niçin artık  Türkiye Cumhuriyeti Devletinin   Kuruluş Destanı,  Başkumandanlık  Meydan  Savaşında  kazanılan  zaferin bir  anlamı  kalmadı?  Niçin  19  Mayıslar, 23  Nisanlar,  30  Ağustoslar,  29  Ekimler   itelenip - kakalanır,  sorgulanır  oldu?  Niçin  artık  Çanakkale bir  zafer  değil?  Ne  oldu  da  bunlar  olmaya  başladı? Ülkemizin  her  köşe-bucağı   düşman  işgaline mi  uğradı?  Tersanelerimize  mi girildi? Silahları  toplanıp, Ordularımız  terhis mi  edildi?  Ya da  Gençliğe  hitabeden  gerçekleşmeyen  sadece  bunlar mı kaldı. Yani  bundan önce  sıralananlar  gerçekleşti de  bizim haberimiz mi  olmadı?  Bu toprakları Türk Milletine  yurt yapma  uğruna,  bin yıldır  can veren, kanıyla, teriyle bu  toprakları  sulayan  milyonlarca şehidimizin ve  gazimizin  fedakarlıkları boşuna mıydı? Boş  yere mi  öldü milyonlarca  insan?  Boş  yere mi yaşandı  bin yıllık acılar?  Boş  yere mi çekildi, çekilen çileler?  Boş  yere mi  analar-babalar evlatlarını kaybettiler?   Boş  yere mi  gelinler kocalarını kaybettiler? Boş yere mi çocuklar  babalarını kaybettiler?  Bin yıldır verilen  canlar, dökülen kanlar, dökülen  göz yaşları,  çekilen  çileler hep boşuna mıydı?  Bu  yapılanlar,  2000’li yılların başında,  düşmanlarımızın egemenliğine  zorla girelim diye mi  yapıldı? Binlerce  yıllık  düşmanlarımızı başımıza taç  etmek  için mi verdik milyonlarca şehidi?

 

 

Rahatsızlığınız Nedir?

 

Ülkeyi ve milleti bu  yolda yürümeye zorlayanlar, söyleyin: Ne değişti de  bu  gün bizi  dünkü,  hatta bu  günkü düşmanlarımızın  boyunduruğu  altına  sokmaya  çalışıyorsunuz?  Düşmanlarımız  değişime uğrayıp imana mı  geldiler. “Yüz  yıllardır  size  yanlış yaptık” deyip  özür mü dilediler.  Bizi başlarına  taç etmek için yarışa mı girdiler?  Daha  otuz yıl önce Kıbrıs’ta, üç-beş yıl  önce  Bosna’da, şu  anda halen Çeçenistan’da  Türk  Milletine  soykırım  uygulayanlar  birden bire  medenileşip,  bizi bağırlarına mı basıyorlar?  Ne  oldu da  bu  milleti zorla  bu yanlış   yola sokuyorsunuz?  Dün onların dedeleri; “Başımızda kardinal  külahı görmektense,  Osmanlı  sarığı görmeye  razıyız” diyorlardı. Türkün  merhamet  ve  adaletine  sığınmak için egemenliklerini  feda etmeye razı  oluyorlardı.   Bu gün size  ne oldu da,  yetmiş milyonluk bir ülkeyi,  yaşlılıktan  çökmemek  için,  birbirine tutunma çabasına giren, çatırdayan köhne  Avrupa’nın  egemenliği altına  sokmaya çalışıyorsunuz?  Sizin rahatsızlığınız  nedir?  Söyleyin,  utanmayın.  Nedir rahatsızlığınız?  Söyleyemediğiniz  nedir? Türk Milletinden İntikam mı alıyorsunuz? Söylemeye cesaret  edemediğiniz  bu mudur?  Bir  avuç  dönme-devşirme  torunu, kaynağı belirsiz  kara paralar,  zaman zaman ithal edilmiş genç ve yaşlı  prensler, bolca  medya  üfürüğü,  biraz da din adına  dini  satanlar yan yana  gelip,  Fenerden  ve  Aynaroz’dan ilham alarak Türk Milletini  yok edeceğinizi, Türkiye  Cumhuriyeti  Devletini yıkacağınızı mı  sanıyorsunuz?   Siz  ister söyleyin, ister söylemeyin. Yaptıklarınız, yapmak  istediklerinizi de  gösteriyor. Türk Milletine  yanlış  yapıyorsunuz. Bunu da bile bile ve  ısrarla yapıyorsunuz. Tabi ki  sonuçlarına da  katlanacaksınız. Bu  millet, dün ortaya çıkmış, bilmem  ne  aşiretinin  bilmem  hangi kolu değildir. Bu  millet,  bilinen tarih boyunca, bağımsız yaşamış, hiç  bir zaman devletsiz kalmamış, hatta aynı  zaman dilimi içinde  onlarca devleti birden kurup,  dünyaya nizam  vermiş  bir millettir. Devlet  olmak için  hiç  bir  dönemde  hiç  kimsenin  himmetine  muhtaç  olmamıştır. Geçmişte de düşmanları olmuştur. Geçmişte de  bu millete  ihanet edenler çıkmıştır. Ama, engin hoş görüsü, sınırsız  (gibi  gözüken)  sabrı  ve  sağduyusuyla  hainlerin  yükselişini  ve düşüşünü gülümseyerek izlemiştir. Ancak, şımarıklık,  haddini  aşma,  sabrının sınırını zorladığı zamanlarda  nasıl  tepki  verdiği,  özellikle bu milletin düşmanları tarafından çok iyi  bilinir.

 

 

Neler Oldu

 

Bu  Ağustosa  gelene  kadar birkaç  yılda  neler oldu? Şu  iktidar  veya  bu iktidar  değil,  iktidarlar  zamanında  neler oldu? Bu iktidarların ortak  özelliği  niçin  hep  aynıydı?  Bu söz ve fikir birliği,  milletin bilgisi dışında  ne  zaman  sağlanmıştı da bu  milletin  olup bitenlerden hiç  haberi yoktu? Bakalım millete  rağmen neler  olmuş  bu ülkede:

 

- Tek  taraflı işleyen bir Gümrük Birliğine  girilmiş. Bize bu güne  kadarki  maliyetinin 100 milyar  doları  aştığını,  bu konuyu en iyi bilenler  söylüyor.

 

 

- Kıbrıs  davası,  dava olmaktan çıkarılarak, “sırtımızda bir yük”  olarak anlatılmaya başlandı.

 

- Bu davaya  gönül  verenler, emek verenler, bir ömür  verenler “vatan  haini” ilan edildi. Tam tersi olarak, Yunan  ve Rum parasıyla beslenenler de  “vatansever”  ilan edildi.

 

- AB, adadaki Türkleri    bölebilmek  ve  kısa vadede adayı Türklerden temizlemek  politikası   uğruna,  12  milyon Euro  rüşvet  dağıttı. Bu  rüşvetin  6  milyon Euro'su  Denktaş  muhalifi  üç  belediyeye, 2  milyonu   KKTC’ne  KOBİ desteği (!), 1.500.000’i  AB lobisi  yapıp,  mitingler düzenleyenlere,  1  milyonu  KKTC için yapılacak fizibilite (!) çalışmalarına, 1  milyonu AB  için  yapılacak  basılı neşriyata (Rüşvetin tabana yayılması  olayı), 500  bini de  AB’ni  destekleyen sendikalara(!)  dağıtılacağı  açıklandı. Yani  belgeli ve resmi açıklamalı  rüşvet  bu.

 

- Rumlar AİHM’ne baş vurarak  Türkiye’den tazminat talep ettiler. Önce, AİHM kararlarına  uymak zorunda değiliz  diyerek, karara  itiraz  etmek yerine  sessiz kalınarak karar kabullenildi.  Son gelenler de bu  tazminatı  ödemeyi  kabul  etti. Böyle dava açmış  bulunan 3000  Rum var. Her birine  bir  milyon dolar ödersek,  toplam üç milyar dolar ödememiz  gerekecek. Halbuki  biz  şu anda  230 milyar dolar  borç  altındayız.  Her halde bu tazminatları ödemek için de  IMF’den borç para  isteyeceklerdir.

 

- Tahkim kabul edildi. Bir  ülke  eğer  bağımsız ise, kendi mahkemelerinin  kararlarından başka kararlara  uymayı kabul  edemez. Kendinden  büyük  veya  küçük bir  ülkenin  veya  birliğin mahkeme kararlarını  kabul etmek,  o ülkenin  egemenliğini  kabul etmek demektir. AB’ de  ABD  gibi  tek bir devlet  olma  yolunda ilerliyor. Türkiye,  Tahkimi  kabul ederek, bu yeni  oluşmakta  olan devletin  egemenliğini  kabul  etmiş  olmaktadır.  Kime danışılarak? Halka  mı?  Hayır! Ya  kime?  Kafası,  gözü,  gönlü,  midesi,  ruhu, cüzdanı  AB’ne  bağlı  danışmanlara danışarak. Yazıklar  olsun!

 

- Ülkeyi  yönetmeleri  için kendilerine vekalet  verilen bir  kısım  siyasiler,  bir kısım   parti  yöneticileri  ülkeyi ya fiilen soymuş,  ya da soyulmasına  göz yummuş.  Bunlar halen  görmezden gelinmeye devam ediliyor.

 

- Eskiden okulların 200  metre  yakınına kadar mesafede   kahvehane  açılamaz,  içki  satışı yapılamaz,  içkili  lokanta açılamazdı. Şimdi  gelinen duruma bakın! Dini  kullanarak  toplumdan  oy alıp, iktidar  olmuş  bir  siyasi  partinin  Milli Eğitim Bakanına da  bu  yakışırdı  zaten.

 

- Meclis  İnsan  Hakları  Komisyonu, Ermeni  Patriğini  ziyaret ederek, “Kendilerinin  her hangi bir şikayetleri,  talepleri, problemleri, sıkıntıları  varsa  onları  dinlemeye”  gitmişler. (Bu ülkede,  bir eli  yağda,  bir  eli  balda  yaşayan bir avuç  azınlığın dışında,  bir de  ezici  çoğunluğu oluşturan Türkler  var. Onlar da  insan. Ve  onların da  insan hakları  var. Bu  komisyon, acaba,  Türk  Milletinin de  her hangi bir  şikayeti,  sıkıntısı, talebi olup  olmadığını  sormayı  düşünmüyor mu?)

 

- Askerlik kısaltılarak asker  sayısı  azaltılmış.  Ne  zaman? Tam da  ABD’nin  Orta Doğuda  silahlı işgallere  başladığı  zaman. Zamanlamanın  harikalığına  bakınız.

 

- Asker  sayısı  azaltılırken,  15 bin  yeni  imam  kadrosu    verilmiş. Halen  13  bin  imam  kadrosu  boş  bulunduğu  halde  buna  niçin gerek  duyuldu  acaba.

 

- Her  binanın  içinde  bir  kilise  açılabilmesine  olanak sağlanmış.

 

- Terörle  Mücadele  Yasası  kaldırılmış.

 

- "Türkiye  Cumhuriyeti  Devletinin  dili  Türkçe’dir”  Anayasa maddesi  delinerek, Radyo ve  Televizyonlardan Kürtçe  yayın yapılması  serbest  bırakılmış.

 

- Yabancı vakıfların ve azınlık  vakıflarının  mülk edinebilmeleri  sağlanmış.

 

- Seçimlere  yabancı gözlemci gelmesi  kabul  edilmiş.

 

- Çıkarılan  maden yasası ile  Türkiye’nin  bütün yer  altı  ve  yer  üstü  zenginlikleri  yabancıların  eline bırakılmasının  yolu  açılmış.

 

- İkiz  yasalar  milletten habersiz, meclisten geçirilmiş. Bu  yasalardan sonra artık  Türkiye  dağılma sürecine  sokulmuş.

 

- Misyonerlik  faaliyetleri  freni  patlamış,  yokuş aşağı  giden  kamyon  hızına  ulaşmış.

 

- Rahmetli Topal Osman’ın mezar  taşındaki  kitabeden  Rum  ve  Ermeni  sözcükleri  kazınarak  sildirilmiş. Niçin?  AB’ne  girebilmek  için  öyle  olması  gerekiyormuş. (Topal Osman’da zaten cinlerle  savaşmıştı.)

 

- ABD  11  Eylül için kime misilleme  yapacağını şaşırıp(!),  Kuzey  Irak’ta  görevli  11  askerimizi  esir  alıp,  kafalarına çuval geçirmiş,  ellerini  ayaklarını  bağlayıp, kaburgalarını kırmış.  Bu aşağılamayı da  Celal  Talabani denen Amerikan uşağının oğlu, 100  metre  mesafeden  kamerayla  görüntülemiş.

 

- Bu  olay  karşısında Türk Milleti  derinden  yaralanmış. Bu  saldırının cevabı ABD’ne verilene  kadar da  yarası kanamaya  devam edecekmiş.

 

- Türk Milleti,  ülkeyi  yönetmeleri için vekalet  verdiği  insanların  ne durumda olduğunu  anlayınca,  tıpkı  Kurtuluş  savaşı  yıllarındaki  gibi  Yeniden  Kuvayı Milliye  hareketleri başlatmış.

 

- “Egemenlik kayıtsız şartsız  milletindir”  diyen Atatürk  ve  onun devlet  kuran  felsefesi, AB desteği   ile  “ülkenin önünü  tıkayan  unsur”  olarak anlatılmaya  başlanmış.

 

- Sahte  Atatürkçüler, sahtekarlar,  bu durumda da  “gık”larını  çıkarmamışlar  ve  “kaşlarını  çatıp”, “suratlarını  asıp”, “izlemeye  devam  etmişler.” Demek ki Atatürkçülük  böyle  yapmayı  gerektiriyormuş. Her  zaman  her  şeyi, en iyi  bilenler  bunlar  değil miydi?  Bunu da  en iyi,  yine  bunlar  bilecek  tabi.

 

 

Son Söz

 

Türk  Milletinin sabrının  sınırı  vardır  beyler. Hem de  bu sınır  öyle  Kerkük için, Kuzey Irak’ta  çizilen, sonra da  ne  hikmetse  unutulan  kırmızı çizgilere  benzeyen  bir  sınır da değildir. Türkiye  Cumhuriyeti Devleti; Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Boşnak’ı, Çingene’si, Rum’u, Ermeni’si, Yahudi’si, Alevi’si, Sünni’si  ile  yetmiş  milyon  TÜRK’ün  devletidir.  Bu ülkede  hiç  kimse  hiç  bir  zaman ikinci  sınıf  vatandaş,  ikinci sınıf  insan muamelesi görmemiştir, görmeyecektir. Bu  ülke bir huzur  adasıdır. Bu ülke,  fırtınalı bir denizde  yol alan  en büyük  ve  en güvenilir gemidir. İçinde  yaşadığınız geminin  tabanını delerek  balık tutmaya çalışmayınız. Önce kendi  huzurunuzun  sona ereceğini bile bile  gemiyi  sabote etmeyiniz. Dümende  oturan kaptanlar, bir takım hesaplarla  gemiyi kayalıklara  yöneltmeyiniz. Herkes  şundan emin olsun ki, ihanetleri  belgelenip, geri  dönülemez noktaya geldiklerinde, bu  milletin de sabrının sınırını aşmış  olacaklardır. O  andan itibaren kimseden merhamet  dilenmesinler. Herkes  müstahak olduğu  sonuca ulaşacaktır.

 

 

Muharrem Kılıç

30 Ağustos 2004

İstanbul



İmam Cübbesi Giydirilmiş Papazlar Önderliğinde Son Haçlı Seferi mi Başlatıldı  -Muharrem Kılıç-


Ey  Türk Milleti,  eğer, kanlarınla  sulayarak vatan yaptığın topraklarda,  hür ve Türk olarak, Müslüman  olarak yaşamak  istiyorsan, oğullarının köle, kızlarının  cariye  olmasını istemiyorsan, uyanık  olmak zorundasın. Düşmanlarını zaten  tanıyorsun. Asıl tanıman  gerekenler, dost  zannettiklerindir. Onlara dikkat et. Unutma ki, Türk Milletine  ve İslam dinine  dolaylı veya  dolaysız  saldıranlar,  senin  asıl düşmanlarındır. Ve düşman  hesabına  çalışmaktadırlar. Bayrağını;  “bez  parçası”,  İstiklal  marşını;  “her hangi bir  şiir”,  Vatanını; “etrafı dikenli telle çevrilmiş arazi” diye  tanımlayanlar  senin dostun değildir, senden  değildir.



Türk Çocuklarının Devşirilme Zamanı! -Muharrem Kılıç-


Asya’da  Büyük  Hun  İmparatorluğu’nu, Ak  Hun  İmparatorluğu’nu,  Batı  Hun İmparatorluğu’nu,  Avar  İmparatorluğu’nu, Büyük  Timur  İmparatorluğu’nu, Büyük Selçuk İmparatorluğu’nu, Hazar  İmparatorluğu’nu, Göktürk  İmparatorluğu’nu,  Babür  İmparatorluğu’nu, Avrupa Hun İmparatorluğu’nu, Gazneliler'i, Karahanlılar’ı, Uygur  ve  Altınordu  Devletlerini  ve  daha  adını saymadığımız  onlarca  Türk  Devletini saymazsak;  sadece  Osmanlı İmparatorluğu  döneminde  Altı  yüz  yıl boyunca  eski  dünyaya  hükmeden Türk Ulusu,  şu  sıralar   maalesef  çocuklarına  sahip  çıkamıyor.  Türk  çocukları,  soysuzlar  ve  Mankurtlar  tarafından, Küresel  İmparatorluk  adına  devşiriliyor.



Aile Kurumunun Çöküşü -Muharrem Kılıç-


İnsanoğlu artık milyonlarca nüfusu barındıran, devasa köylerde yaşıyor. Ve işin acı yanı, bu kadar kalabalığın içinde “Yalnız” yaşıyor. Yalnızlığı yaşıyor. Öyle garip bir durum ki, bu insanlar birbirinden uzakta yaşıyorlarken, daha çok toplumsal değerleri vardı. İçinde bulundukları toplumun değerlerine daha saygılıydılar. Köylü köyünün değer yargılarına saygı gösterir, şehirli de şehrinin değer yargılarına saygı gösterirdi.


 

Muharrem Kılıç


1955 yılında Ankara'da doğdu. İşl, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara'da yaptı. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptıkdan sonra İçişleri Bakanlığı'nda memurluk ve Kastamonu Cide'de bir yıl asteğmen olarak askerlik yaptıkdan sonra, Vergi Denetmeni olarak Maliye Bakanlığı'na girdi. Yaklaşık yedi yıl çalışdıktan sonra istifa eserek serbest çalışmayı tercih etdi. 2002 yılında emekli oldu. Halen YMM Denetçiliği ve ticaretle iştigal etmektedir. Evli, ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk babasıdır. Geleneksel Türk Süsleme Sanatlarından Ebru, hat ve desen çalışmaları vardır.

 

Sarı Yazma, Al Paçalık, Peştemal ve  Kavak Yelleri adlı  adlı iki şiir kitabı, Sekiz adet çocuk hikayesi, Deli Dumruş Boğaziçi Köprüsünde adlı hikayelerden oluşan bir kitabı vardır. Son çalışması, Soysuzlar Mektebi Enderun -Türklerin Kaderi adıyla yayınlanmıştır.


 Umumi Siyaset



Aile Nereye...


Ekonomik gücü olanlar (ki bunlar bu gücü kesinlikle toplumun haklarını çalarak elde etmişlerdi) her şeyi satın almaya başladılar.

Arkadaş satın aldılar.

Eş satın aldılar.

Dost satın aldılar.

Mutluluk satın aldılar.

Zevk-i sefa satın aldılar.

Makam-mevki satın aldılar.

Güç satın aldılar.

Onur, şeref satın aldılar.

Kısacası, insanoğlunu ilgilendiren her ne varsa bu dünyada, bastılar parayı, satın aldılar.

Çünkü paraları vardı!

Nasıl kazanıldığı önemli olmayan paralar.


 Türkçülük



Milletin Kaderi Nasıl Değişecek


Burada anlatılanların yapılabilmesinin de bir tek şartı vardır. O da “Ulusal bilince sahip yöneticilerin” iş başına geçmesidir. Ulusal bilince sahip yöneticilerin de iş başına geçebilmesinin tek şartı, toplumda “Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. İçinde Allah korkusu, vatan, millet sevgisi olan, bu milletin evlatları yönetime gelince, Atatürk dönemindeki gibi kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilecektir. İş başına gelenler kendileri için değil, millet için çalışacaktır. Yüce Meclis, köşe dönme yeri değil, alın teri döküp, emek vererek bu millete hizmet etme yeri olacaktır.


 Türk Mekânları



Beypazarı


Burada her şey özel. Burada her şey güzel. Burada her şey bizden. Burada üzerimize çökmüş ve bizi baskı altında tutan hiçbir gücün varlığı söz konusu değil. Ne Çin malları, ne Hollanda peynirleri, ne Fransız peynirleri, ne yabancı marka çikolatalar. Hepsinin yerli ve bizim damak zevkimize uygun seçenekleri mevcut. Burada cadde ve sokak adları bile, bize bizi çağrıştırıyor. Dükkan isimleri de öyle. Kısacası burası bizden, biz de buradanız.