
Zaferler Ayı Ağustos veya Bin Yıllık Acı
-Muharrem Kılıç-
Türk Milleti olarak bir Ağustos ayına daha girdik. Bilindiği gibi, Ağustos ayı, Türk Tarihi için zaferlerle süslenmiş önemli bir aydır. Bu ayda, Türk Milleti şanlı geçmişini hatırlayarak moral bulur, geleceğini hazırlarken geçmişten örnekler alırdı. Bu ayda yapılan törenler, zaferlerin anılması ise, yetişmekte olan gençliğe tarihini tanıma ve ataları gibi olma isteği ile dolu olma bilinci verirdi. Tabi ki bu arada rahatsız olanlar da olurdu. Yedi ceddi bu topraklarda, bu milletin bağrında tutunup insan gibi yaşadığı halde, bir türlü “etnik tuzak”ların cazibesinden kurtulamayan vatandaşlarımız da vardı. Olsun, bu onların sorunu der, biz zaferlerimizi kutlar, yeni yetişen nesillere Türklük bilinci vermeye gayret ederdik. Evet, bu seneye kadar böyleydi. Artık değil. Bu 2003 yılı Ağustosuna buruk girdik. Kalbimiz kırık, biraz da şaşkın girdik. Yaşadığı mekanı ve yaşadığı zamanı şaşıranlarla birlikte, aynı ülkede yaşıyor olmanın verdiği şaşkınlıktı bu şaşkınlık. Yaşadığı zamanı ve yaşadığı mekanı şaşıranlar, züccaciye dükkanına girmiş fil misali, kırıp dökmeye devam ediyorlar. Kırarken de zarar veriyorlar, sakınırken de! Çünkü yaşadıkları zamanı ve yaşadıkları mekanı şaşırmış durumdalar. Hırsları gözlerini kör etmiş, ne yaptıklarından haberleri bile yok. Yetmiş milyon nüfuslu bir devleti, bir milleti, aşiret usulü yönetip, yönlendirmeye çalışıyorlar. Ne Değişti? Evet, ne değişti de artık her şey eskisi gibi değil? Niçin artık Malazgirt Zaferinin bir anlamı kalmadı? Niçin artık Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kuruluş Destanı, Başkumandanlık Meydan Savaşında kazanılan zaferin bir anlamı kalmadı? Niçin 19 Mayıslar, 23 Nisanlar, 30 Ağustoslar, 29 Ekimler itelenip - kakalanır, sorgulanır oldu? Niçin artık Çanakkale bir zafer değil? Ne oldu da bunlar olmaya başladı? Ülkemizin her köşe-bucağı düşman işgaline mi uğradı? Tersanelerimize mi girildi? Silahları toplanıp, Ordularımız terhis mi edildi? Ya da Gençliğe hitabeden gerçekleşmeyen sadece bunlar mı kaldı. Yani bundan önce sıralananlar gerçekleşti de bizim haberimiz mi olmadı? Bu toprakları Türk Milletine yurt yapma uğruna, bin yıldır can veren, kanıyla, teriyle bu toprakları sulayan milyonlarca şehidimizin ve gazimizin fedakarlıkları boşuna mıydı? Boş yere mi öldü milyonlarca insan? Boş yere mi yaşandı bin yıllık acılar? Boş yere mi çekildi, çekilen çileler? Boş yere mi analar-babalar evlatlarını kaybettiler? Boş yere mi gelinler kocalarını kaybettiler? Boş yere mi çocuklar babalarını kaybettiler? Bin yıldır verilen canlar, dökülen kanlar, dökülen göz yaşları, çekilen çileler hep boşuna mıydı? Bu yapılanlar, 2000’li yılların başında, düşmanlarımızın egemenliğine zorla girelim diye mi yapıldı? Binlerce yıllık düşmanlarımızı başımıza taç etmek için mi verdik milyonlarca şehidi? Rahatsızlığınız Nedir? Ülkeyi ve milleti bu yolda yürümeye zorlayanlar, söyleyin: Ne değişti de bu gün bizi dünkü, hatta bu günkü düşmanlarımızın boyunduruğu altına sokmaya çalışıyorsunuz? Düşmanlarımız değişime uğrayıp imana mı geldiler. “Yüz yıllardır size yanlış yaptık” deyip özür mü dilediler. Bizi başlarına taç etmek için yarışa mı girdiler? Daha otuz yıl önce Kıbrıs’ta, üç-beş yıl önce Bosna’da, şu anda halen Çeçenistan’da Türk Milletine soykırım uygulayanlar birden bire medenileşip, bizi bağırlarına mı basıyorlar? Ne oldu da bu milleti zorla bu yanlış yola sokuyorsunuz? Dün onların dedeleri; “Başımızda kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeye razıyız” diyorlardı. Türkün merhamet ve adaletine sığınmak için egemenliklerini feda etmeye razı oluyorlardı. Bu gün size ne oldu da, yetmiş milyonluk bir ülkeyi, yaşlılıktan çökmemek için, birbirine tutunma çabasına giren, çatırdayan köhne Avrupa’nın egemenliği altına sokmaya çalışıyorsunuz? Sizin rahatsızlığınız nedir? Söyleyin, utanmayın. Nedir rahatsızlığınız? Söyleyemediğiniz nedir? Türk Milletinden İntikam mı alıyorsunuz? Söylemeye cesaret edemediğiniz bu mudur? Bir avuç dönme-devşirme torunu, kaynağı belirsiz kara paralar, zaman zaman ithal edilmiş genç ve yaşlı prensler, bolca medya üfürüğü, biraz da din adına dini satanlar yan yana gelip, Fenerden ve Aynaroz’dan ilham alarak Türk Milletini yok edeceğinizi, Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkacağınızı mı sanıyorsunuz? Siz ister söyleyin, ister söylemeyin. Yaptıklarınız, yapmak istediklerinizi de gösteriyor. Türk Milletine yanlış yapıyorsunuz. Bunu da bile bile ve ısrarla yapıyorsunuz. Tabi ki sonuçlarına da katlanacaksınız. Bu millet, dün ortaya çıkmış, bilmem ne aşiretinin bilmem hangi kolu değildir. Bu millet, bilinen tarih boyunca, bağımsız yaşamış, hiç bir zaman devletsiz kalmamış, hatta aynı zaman dilimi içinde onlarca devleti birden kurup, dünyaya nizam vermiş bir millettir. Devlet olmak için hiç bir dönemde hiç kimsenin himmetine muhtaç olmamıştır. Geçmişte de düşmanları olmuştur. Geçmişte de bu millete ihanet edenler çıkmıştır. Ama, engin hoş görüsü, sınırsız (gibi gözüken) sabrı ve sağduyusuyla hainlerin yükselişini ve düşüşünü gülümseyerek izlemiştir. Ancak, şımarıklık, haddini aşma, sabrının sınırını zorladığı zamanlarda nasıl tepki verdiği, özellikle bu milletin düşmanları tarafından çok iyi bilinir. Neler Oldu Bu Ağustosa gelene kadar birkaç yılda neler oldu? Şu iktidar veya bu iktidar değil, iktidarlar zamanında neler oldu? Bu iktidarların ortak özelliği niçin hep aynıydı? Bu söz ve fikir birliği, milletin bilgisi dışında ne zaman sağlanmıştı da bu milletin olup bitenlerden hiç haberi yoktu? Bakalım millete rağmen neler olmuş bu ülkede: - Tek taraflı işleyen bir Gümrük Birliğine girilmiş. Bize bu güne kadarki maliyetinin 100 milyar doları aştığını, bu konuyu en iyi bilenler söylüyor. - Kıbrıs davası, dava olmaktan çıkarılarak, “sırtımızda bir yük” olarak anlatılmaya başlandı. - Bu davaya gönül verenler, emek verenler, bir ömür verenler “vatan haini” ilan edildi. Tam tersi olarak, Yunan ve Rum parasıyla beslenenler de “vatansever” ilan edildi. - AB, adadaki Türkleri bölebilmek ve kısa vadede adayı Türklerden temizlemek politikası uğruna, 12 milyon Euro rüşvet dağıttı. Bu rüşvetin 6 milyon Euro'su Denktaş muhalifi üç belediyeye, 2 milyonu KKTC’ne KOBİ desteği (!), 1.500.000’i AB lobisi yapıp, mitingler düzenleyenlere, 1 milyonu KKTC için yapılacak fizibilite (!) çalışmalarına, 1 milyonu AB için yapılacak basılı neşriyata (Rüşvetin tabana yayılması olayı), 500 bini de AB’ni destekleyen sendikalara(!) dağıtılacağı açıklandı. Yani belgeli ve resmi açıklamalı rüşvet bu. - Rumlar AİHM’ne baş vurarak Türkiye’den tazminat talep ettiler. Önce, AİHM kararlarına uymak zorunda değiliz diyerek, karara itiraz etmek yerine sessiz kalınarak karar kabullenildi. Son gelenler de bu tazminatı ödemeyi kabul etti. Böyle dava açmış bulunan 3000 Rum var. Her birine bir milyon dolar ödersek, toplam üç milyar dolar ödememiz gerekecek. Halbuki biz şu anda 230 milyar dolar borç altındayız. Her halde bu tazminatları ödemek için de IMF’den borç para isteyeceklerdir. - Tahkim kabul edildi. Bir ülke eğer bağımsız ise, kendi mahkemelerinin kararlarından başka kararlara uymayı kabul edemez. Kendinden büyük veya küçük bir ülkenin veya birliğin mahkeme kararlarını kabul etmek, o ülkenin egemenliğini kabul etmek demektir. AB’ de ABD gibi tek bir devlet olma yolunda ilerliyor. Türkiye, Tahkimi kabul ederek, bu yeni oluşmakta olan devletin egemenliğini kabul etmiş olmaktadır. Kime danışılarak? Halka mı? Hayır! Ya kime? Kafası, gözü, gönlü, midesi, ruhu, cüzdanı AB’ne bağlı danışmanlara danışarak. Yazıklar olsun! - Ülkeyi yönetmeleri için kendilerine vekalet verilen bir kısım siyasiler, bir kısım parti yöneticileri ülkeyi ya fiilen soymuş, ya da soyulmasına göz yummuş. Bunlar halen görmezden gelinmeye devam ediliyor. - Eskiden okulların 200 metre yakınına kadar mesafede kahvehane açılamaz, içki satışı yapılamaz, içkili lokanta açılamazdı. Şimdi gelinen duruma bakın! Dini kullanarak toplumdan oy alıp, iktidar olmuş bir siyasi partinin Milli Eğitim Bakanına da bu yakışırdı zaten. - Meclis İnsan Hakları Komisyonu, Ermeni Patriğini ziyaret ederek, “Kendilerinin her hangi bir şikayetleri, talepleri, problemleri, sıkıntıları varsa onları dinlemeye” gitmişler. (Bu ülkede, bir eli yağda, bir eli balda yaşayan bir avuç azınlığın dışında, bir de ezici çoğunluğu oluşturan Türkler var. Onlar da insan. Ve onların da insan hakları var. Bu komisyon, acaba, Türk Milletinin de her hangi bir şikayeti, sıkıntısı, talebi olup olmadığını sormayı düşünmüyor mu?) - Askerlik kısaltılarak asker sayısı azaltılmış. Ne zaman? Tam da ABD’nin Orta Doğuda silahlı işgallere başladığı zaman. Zamanlamanın harikalığına bakınız. - Asker sayısı azaltılırken, 15 bin yeni imam kadrosu verilmiş. Halen 13 bin imam kadrosu boş bulunduğu halde buna niçin gerek duyuldu acaba. - Her binanın içinde bir kilise açılabilmesine olanak sağlanmış. - Terörle Mücadele Yasası kaldırılmış. - "Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dili Türkçe’dir” Anayasa maddesi delinerek, Radyo ve Televizyonlardan Kürtçe yayın yapılması serbest bırakılmış. - Yabancı vakıfların ve azınlık vakıflarının mülk edinebilmeleri sağlanmış. - Seçimlere yabancı gözlemci gelmesi kabul edilmiş. - Çıkarılan maden yasası ile Türkiye’nin bütün yer altı ve yer üstü zenginlikleri yabancıların eline bırakılmasının yolu açılmış. - İkiz yasalar milletten habersiz, meclisten geçirilmiş. Bu yasalardan sonra artık Türkiye dağılma sürecine sokulmuş. - Misyonerlik faaliyetleri freni patlamış, yokuş aşağı giden kamyon hızına ulaşmış. - Rahmetli Topal Osman’ın mezar taşındaki kitabeden Rum ve Ermeni sözcükleri kazınarak sildirilmiş. Niçin? AB’ne girebilmek için öyle olması gerekiyormuş. (Topal Osman’da zaten cinlerle savaşmıştı.) - ABD 11 Eylül için kime misilleme yapacağını şaşırıp(!), Kuzey Irak’ta görevli 11 askerimizi esir alıp, kafalarına çuval geçirmiş, ellerini ayaklarını bağlayıp, kaburgalarını kırmış. Bu aşağılamayı da Celal Talabani denen Amerikan uşağının oğlu, 100 metre mesafeden kamerayla görüntülemiş. - Bu olay karşısında Türk Milleti derinden yaralanmış. Bu saldırının cevabı ABD’ne verilene kadar da yarası kanamaya devam edecekmiş. - Türk Milleti, ülkeyi yönetmeleri için vekalet verdiği insanların ne durumda olduğunu anlayınca, tıpkı Kurtuluş savaşı yıllarındaki gibi Yeniden Kuvayı Milliye hareketleri başlatmış. - “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen Atatürk ve onun devlet kuran felsefesi, AB desteği ile “ülkenin önünü tıkayan unsur” olarak anlatılmaya başlanmış. - Sahte Atatürkçüler, sahtekarlar, bu durumda da “gık”larını çıkarmamışlar ve “kaşlarını çatıp”, “suratlarını asıp”, “izlemeye devam etmişler.” Demek ki Atatürkçülük böyle yapmayı gerektiriyormuş. Her zaman her şeyi, en iyi bilenler bunlar değil miydi? Bunu da en iyi, yine bunlar bilecek tabi. Son Söz Türk Milletinin sabrının sınırı vardır beyler. Hem de bu sınır öyle Kerkük için, Kuzey Irak’ta çizilen, sonra da ne hikmetse unutulan kırmızı çizgilere benzeyen bir sınır da değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Boşnak’ı, Çingene’si, Rum’u, Ermeni’si, Yahudi’si, Alevi’si, Sünni’si ile yetmiş milyon TÜRK’ün devletidir. Bu ülkede hiç kimse hiç bir zaman ikinci sınıf vatandaş, ikinci sınıf insan muamelesi görmemiştir, görmeyecektir. Bu ülke bir huzur adasıdır. Bu ülke, fırtınalı bir denizde yol alan en büyük ve en güvenilir gemidir. İçinde yaşadığınız geminin tabanını delerek balık tutmaya çalışmayınız. Önce kendi huzurunuzun sona ereceğini bile bile gemiyi sabote etmeyiniz. Dümende oturan kaptanlar, bir takım hesaplarla gemiyi kayalıklara yöneltmeyiniz. Herkes şundan emin olsun ki, ihanetleri belgelenip, geri dönülemez noktaya geldiklerinde, bu milletin de sabrının sınırını aşmış olacaklardır. O andan itibaren kimseden merhamet dilenmesinler. Herkes müstahak olduğu sonuca ulaşacaktır. Muharrem Kılıç 30 Ağustos 2004 İstanbul
|