'Hıristiyan Dünyası'ndan 'Medeni Dünya'ya
Lev Nikolayeviç Gumilëv
Davranış kalıbının süper-etnos boyutundaki değişimi gibi çok büyük bir olay bugüne kadar farkedilmemiş ve anlatılmamış olsaydı, sürpriz olurdu. Hayır; bizim bakış açımızdan farklı bir açıdan, değişik kavram ve terminolojiyle olsa bile, her ikisi de yapıldı. Önemli değil! Farklı referans sistemlerinin terimlerini kendi sistemimize uygulayabiliriz. Doğrudan müşahedeler, bu uygulamanın değerini küçültmez.
Werner Sombart, Der Boıırgeois. Zuv Geistesgeschichte des modernen Wirtschaftsmenschcn (Modern İktisadî İnsanın Manevî Tarihi Üzerine Tetkikler) adlı eserinde, kitabı yazmaktan amacının 'kapilalizm-öncesi insanı'nın, yani 'tabii insanın' şimdilerde her yerde rastladığımız edepsiz, sonradan görmüş burjuvaya nasıl dönüştüğünü göstermek olduğunu belirtmektedir. Sombart'a göre kapitalizmin ortaya çıkışına kadar (XI1-X1V Yüzyıllara kadar) "ekonomik aktivitenin çıkış noktası, insan ihtiyaçlarıydı ve insan ne kadarına ihtiyaç duyuyorsa o kadarını alıyordu."39) Ve sadece aptallar daha fazlasını biriktiriyordu.
Bununla birlikte iki sınıf insan vardı: Zengin senyörler ve halk kitlesi. Ancak, bunlar arasındaki fark o kadar büyük değildi. Hayatını sürekli riske atan sernyör, çok mal toplar, sonra onları lüks av partileri, ziyafetler ve güzel kadınlar için harcardı. Para biriktirmenin bir gereği yoktu; çünkü nasıl olsa bir gün, bu savaşta değilse bile, bir sonrakinde öleceklerdi. Dolayısıyla nefes aldığınız ve sıhhatli olduğunuz sürece hayatın tadını çıkarmalıydınız.
Köylünün ise sadece kendisini ve ailesini geçindirmesine yetecek kadar toprağı vardı. Sanatkâr, Sombart'a göre, kendisine mutlu bir hayat yaşatacak kadar para kazanması gerektiği görüşündeydi, Eğer bu insanlar Rockefeller'i görmüş olsalardı, kesinlikle onun deli olduğunu düşünürlerdi.
Ama Orta Çağ Avrupalıları ipek elbiseleri ve altın ziynetleri olanları deli olarak görmüyorlardı. Hazine onlar için önemliydi ve ona sahip olmak için ne kendilerin, ne de başkalarının hayatlarına değer veriyorlardı. Yükek ayarlı altınla alış veriş ediyorlar, XII. Yüzyıla kadar mübadele aracı olarak görmedikleri paraya metelik vermiyorlardı. Bu tarihten sonra ise, o güne kadar sadece Yahudiler'de gözlemlenen "kazanma hırsı" ön plana çıkmıştı. Açgözlülük, önce Katolik ruhanileri, sonra şehirlileri, arkasından da tüm ülke sakinlerini etkisi altına aldı; ama farklı boyutlarda ve farklı şekillerde. Açgözlülük, bazen deniz ötesi herhangi bir ülkenin yağmalanmasıyla, bazen riski göze almayı gerektiren ticaretle tatmin ediliyordu. Zenginliğin yolu bazen 'menfur telecilik'ten geçiyor; kimi zaman da iyi bir mevkiyi ele geçirmekle açılıyordu vs. Fakat her yerde gözlemlenen aktivitenin gizli dürtüsü, o güne kadar pek görülmeyen zenginleşme içgüdüsüydü.
Açgözlülüğün, tatmin edilme imkanlarının ortaya çıktığı anda kendini gösterdiği düşünülebilir. Sombart, 'kapitalist zihniyetin bizzat kapitalizm tarafından yaratıldığı' düşüncesini reddetmektedir. O, Protestanlıkla kapitalizm arasında ilişki bulunduğunu belirten Max Weber'e de karşı çıkmaktadır. Buna karşılık Sombart kapitalizm ruhunun gelişme sebebini atalardan miras alınan bir istidat'da görmektedir ki, daha anlaşılır bir dille ifade edecek olursak, bu istidat kalıtım yoluyla geçen bir işarettir. Sombart'ın 'girişimci' ve 'orta sınıf dediği özel 'burjuva tipleri'nin var oluşunun sebebi de budur. Biririnciler, gözüpek maceracılardır ki, kapitalizmin temelini de onlar atmıştır; ikinciler ise, dikkatli, üç ölçüp bir kesen ve seleflerinin ölümünden sonra doğan boşluğu doldurabilen mutecessis memur takımıdır.
Sombart'ın teklifine göre 'kapitalizm' meyli, sadece birey veya organizma boyutunda değil, etnos düzeyinde de gözlemlenebilir. Onu bu düşünceye iten şey, söz konusu olayın biyolojik doğasıdır. Sombart, Keltleri ve Gotlar'ı kapitalist eğilimi zayıf halklar olarak gösterir ve onların bir aşağı basamağına da "yaklaşık tüm halkların aksine altına zerrece değer vermeyen" İberya'lıları yerleştirir.
Kapitalizm'e meyyal halklar da iki gruba ayrılır: Savaşçı halklar, tacir halklar Sombart, birinci gruba Romalı, Norman, Langobard, Sakson ve Franklar'ı yerleştirir (İngilizler ve Fransızlar da bu gruba girer); Florensiyalılar, İskoç Lawlanderler ve Yahudiler'i ise ikinci gruba sokarak, "en erken çağlarda bile akıllı ve açıkgöz tacirler" dediği Frizyalılar'ı da bunlar arasında gösterir. Yine ona göre Yahudilerden farklı olarak Slavyan ve Grekler Avrupalı Halklardan değildirler. Bu da coğrafî bölgeden çok süper-etnosun Sombart'ın görüş alanı içinde kaldığını göstermektedir. Bu husus, onun analizini bizim konumuz için önemli hale getirmektedir. Çünkü Sombart, aslında kırılma safhasını akmatik safhadan atâlet safhasına geçiş olarak görmektedir. Ancak, her ne kadar Etrüksler M. Ö. IV Yüzyılda tarihten silinmiş ve Florensiyalılar XV Yüzyılda küçük-burjuva haline gelmişlerse de, halkları istikrarlı sistemler ve ırkların alt bölünmeleri olarak gören Sombart,.Etrüsk kanının karışmış olduğu Tuscany'daki 'küçük-burjuva' başarısını izah etmek zorundadır. 2000 yıllık bu fasıla, kafaları bulandırmakta ve insanı ileri sürülen bu görüşü tenkit etmeye sevketmektedir.
Ben, Sombart'ın gözlemlerini doğru kabul ediyorum, ama bu tarz bir yorumlama tatmin edici değil. Bir kere Iberyalılar, henüz Roma döneminde homeostaz safhasında bulunan Avrupalıların en eski katmanıdırlar. Etnogenezin sadece son aşamasına bakarak, tekaddüm eden olaylar hakkında hüküm verilemez. Tacir Etrüskler'in torunları Korsikalılar'dır. Onlar ise atalarından mevrus istidatları çoktan kaybetmişlerdi ve XIX. Yüzyılda bile kan davalarını ticarete tercih ediyorlardı. Keltler konusuna daha önce temas etmiştik. Görüldüğü gibi, Sombart'ın tacir milletler olarak gösterdiği halkların tamamında tek bir genel işaret dikkat çekmekktedir ki, o da yüksek oranda melezleşmedir. Tuscany, Roma'ya giden kuzey yolu üzerindeydi. Ancak X. Yüzyıldan sonra oradan geçenler ise Swab-Ghibelline'ler, Anjou'lu Guelphe'ler, İspanyollar, Fransızlar ve Avusturyalı' lardır. Bu halklar gen havuzlarını Tuscany sakinleri arasına ekmişlerdir, lskoçya Lowlandları, sınırlar sürekli huzursuz olduğu için İngiliz ve İskoç kralları tarafından gönderilen İskoçlar, Angleler, Norman Vikingleri ve Fransız baronlarının temas noktalarıydı. Frizyalılar'ın yaşadıkları Rhine'nin aşağı akımları da, Roma, German ve Kelt halklarının etnik temas bölgesiydi. işte 'tacir halkların' tek ortak işareti bundan ibarettir, fakat bu bile yeterlidir. Muhtemelen Sombart'ın gözden kaçırdığı Güney italya ve Endülüs'ün de bu listeye ilave edilmesi genel manzarayı değiştirmez.
'Senyörler'le 'müteşebbisler' arasındaki fark pek de fazla değildir. Bununla birlikte her iki gruptakiler de farklı modlara sahip passioner tiplerdir. Birinciler fodul, ikinciler öçgözlüdür; ama bunlar o kadar önemli sayılmaz. Asıl önemli olan, her iki grubun da, 'kapitalist zihniyet'in gerçek hamilleri olan küçük burjuva ve memur takımından bariz bir şekilde farklı oluşudur. Benim kanaatime göre bu 'kapitalist zihniyet,' daima passioner yükseliş sırasında ortaya çıkan ilk yaratıcı şevkin fakirleşme belirtisidir. Küçük burjuva, senyörleri suçlar; fakat bu suçlamanın sebebi, esasen, çok istemelerine rağmen kendilerinin o gruba girememiş olmasıdır. Onlar, ellerinde 'kazanma hırsından' başka bir şey kalmayan yaratıcı atılımın döküntüleri, yani uyumlu ve hatta passioner tiplerdir. Görülüyor ki, ısıtılan gazın soğuyarak önce suya, arkasından buza dönüşmesini andıran sıradan bir entropi süreciyle, başka bir ifadeyle herhangi bir etnogenez sürecinin sınırı sayılan homeostaz durumuyla karşı karşıyayız.
Şimdi de Sombart'ın gözlemlerini daha önce verdiğimiz etnogenez şeması içine oturtmaya çalışalım. Henüz Avrupa'da 'kapitalist zihniyet'in mevcut olmadığı IX-XI. Yüzyıllarda, fiili etnik melezleşme de yoktu. İnsanlar, kısa süre önce şekillenmiş küçük etnik gruplar halinde yaşıyor ve orijinlerini muhafaza ediyorlardı. Bu yeni doğmuş etnosların farklı ırklara mensup unsurlardan teşekkül etmesinin de bir önemi yoktu. Davranış kalıpları orijinaldi. Herhangi birinin karşılaştığı problem, hepsinin problemiydi, Possionerlik popülasyonun bütün katmanlarında kendini gösterdiği için, sosyal durumlar akışkandı. Korkak baronlar ölmüş, yarı hür cesur köylüler ya şövalye ya da azad şehirli olmuşlardı.
XII-XV Yüzyıllarda ise bölünmelere şahit oluyoruz. Monolitik etnoslarda sosyal sistem komplikasyonu, monarşizmin güçlenişi, aşırı passioner insanların Haçlı seferlerine veya komşu ülkelerdeki savaşlara (örneğin Yüzyıl Savaşları) gönderilişi dikkat çekerken etnik temas bölgelerinde 'tacir halkların' oluşup zenginleştiğini görüyoruz. Bu insanlar, süper-etnosun akmatik safhasında baştaki yöneticilerin himayesinden faydalanarak, mevcut kargaşalar sayesinde geçimlerini sağlarlar. Fakat tedrici surette güçlenerek, kendileri için daha elverişli ikinci bir safhaya, yani atâlet safhasına geçerler. Bu, soğuyan buharın önce sıcak, sonra ılık suya dönüşmesine benzer.
Bildiğimiz gibi, çevrenin yoğun durum değişimi, önemli miktarda enerji, bizim tezimizde passionerlik sarfiyatı gerektirir. Herhangi bir enerji gibi passionerlik de potansiyel farklılığı sırasında devreye girer. Bu farklılık, ya tabii bir olay olan passionerlik itkisinden doğar, ya da passionerlik açısından biri diğerinden daha üstün olan iki etnosun etnik temasından. Sonuçları da farklıdır: Tabii çevrenin tahribi, birçok örnekte işaret ettiğim gibi, ancak ikinci varyantta müşahede edilmiştir.
Yine de kaydetmek gerekir ki, antropojen landşafların tahribi kesinlikle bir kural değildir; neyseki cılız bir istisna olarak bu tür olaylar nadiren vuku bulmuştur. Öbür türlü olsaydı, Neoanthropların 50.000 yıllık yaşamından sonra bütün biyojeosenoz tahrip olur, insanda kısırlaşan Yeryüzünde açlıktan ölürdü. Dolayısıyla insanın biyosfer üzerindeki etkisinin iki zıt yönde geliştiğini kabul etmek gerekir: Hayat verici ve hayat alıcı.
XVI-XVIII. Yüzyıllarda Romano-German süper-etnosunun 'soğuması' hızlı bir şekilde gerçekleşir. Passioner tipler kolonilere gidiyor ve oradan ya hasta, ya da ceset olarak dönüyorlar; uyumlu tipler kendi evlerinde veya tarlalarında, yahut atölyelerinde, muhasebe bürolarında veyahut üniversitenin okuma salonlarında çalışıyorlardı. Pratikte yorucu olarak gördükleri bir takım avantajlar için kendilerini üzmezlerdi. İşte passioner tiplerin boş bıraktığı bu alan, dövizci, arabulucu diplomat, entrikacı ve maceraperest Florensiyahlar, yani 'tacir insanlar' tarafından doldurulmuştu. Bunlar yerli halka yabancıydılar, ama sırf bu sebeple anavatanı olmayan monarşistlerin arayıp da bulamadıkları insanlardı.
Neyseki şanslarından birden Watt'ın buharlı motoru icat edilmiş, birçok teknolojik başarı birbirini kovalamıştı. Şehirler hızla büyüyor ve kozmopolit hale geliyordu, insanlar artık kendi halklarıyla bağlarını koparıyor, bazen memleketlerine uzaktan selam sabah göndermekle yetiniyorlardı, işte Sombart'ın başarılı bir şekilde anlattığı Avrupa 'kapitalist zihniyeti' burada doğuyordu.
Fakat niye bu iş bu kadar kolay oldu? Çünkü, mecazi bir ifadeyle, 'su soğumuş ve buz tutmaya başlamıştı. İşte bu su bütünüyle buz haline geldiğinde, yani obskürasyon safhası başladığında, milleti içten içe kemiren bakteriler-tacirler yok olacak geriye belki bir bakiye kalacaktır.
Halkların Şekillenişi, Yükseliş ve Düşüşleri
Etnogenez
L.N.Gumilev
Sayfa 438-443