
Türk Devlet Adamlığı'nın Kerkük Sınavı
-Kürşat Karacabey-
Devlet adamlığı, çok ciddi bir müessesedir. Hele Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir düzeyde temsili konumunda devlet adamı olmak, bir takım önemli özellikleri taşımayı,olmazsa olmaz derecesinde zorunlu kılan fevkalade bir iştir. Türk Milleti’nin sahip olduğu tarihi arka plan ile zengin kültürel birikimi; Cumhuriyetimizin karakterini şekillendiren kuruluş felsefesi ve temel dinamikleri ile ülkemiz coğrafyasının taşıdığı ekonomik, jeopolitik ve jeostratejik özellikler, bu gerekliliği keskinleştiren çok önemli birer unsurdur. Anadolu coğrafyası, bir yönüyle milletler mezarlığı gibidir. Tarihe mal olmuş nice üstün medeniyetin yaratıcısı olan pek çok millet, küçük hatalarının bedelini yok oluşla ödemişlerdir. Pek çok bakımdan Dünyanın sıklet merkezini oluşturan bu topraklar, yeterince güçlü ve her an için uyanık olmayan milletlere, tarihte hayat hakkı tanımadığı gibi şüphesiz ki bundan sonra da tanımayacaktır. Bu noktada şöyle bir rehavete kapılma hakkımızın bulunmadığını da özellikle vurgulamak istiyorum: “Efendim Türk milleti büyük bir millettir; tarihte ne badireler atlatmıştır, yaşadığımız açmaz ve zorlukların üstesinden gelmesini de bilir!...” Hayır, böyle bir avuntu, yalnız başına doğru olmadıktan başka, bünyesinde önemli tuzaklar barındıran tehlikeli bir yaklaşım biçimidir. Türk Milletinin temsil ettiği büyüklük, elbette ki tartışma götürmez açıklıktaki bir bilinendir. Ancak bu büyüklük, aynı zamanda her an için teyakkuzda ve her zaman için güçlü olmamızı zorunlu kılan, ağır bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. İhtiyar tarihe ders çıkarıcı bir gözle baktığımızda, kurduğumuz nice büyük devlet ve imparatorluğu, bu büyüklüğü temsil yeterliliğinden uzaklaşan yönetim anlayışlarının sarmalına kapıldığı, kimi zaman rehavet kimi zaman da ihanet girdapları sonucunda, parçalayıp yok ettiğimiz kolaylıkla görülebilecektir. Dünya denge ve dinamiklerinin yeniden şekillendiği şu günlerde, önümüzde beliren ve fakat bir türlü kullanamadığımız potansiyel şans ve imkanlarımıza rağmen, işlerin gün be gün kötüye gittiği aşikardır. Yaşadığımız sürecin renk ve desen verdiği tablo, bu gidişatı tersine çevirmek üzere, gelişmeleri; kısa, orta ve uzun vadeli perspektifler ekseninde serinkanlılıkla değerlendirip, uygulanabilir milli siyasetler üretmemizi çok acil ve mecbur kılmaktadır. Bunu yapabilecek kudret ve kabiliyete fazlasıyla sahip bulunuyoruz. Sorun, yönetim anlayışımıza yer yer ve zaman zaman egemen olan; miskinliklerden, gafletten, dalaletten ve hıyanetten ibaret bulunmaktadır. Bunun yansımaları her alanda acı meyvelerini vermektedir. Bu acı meyvelerden birisi de hemen yanı başımızda, Irak’ta yaşanan ve giderek sinemize yöneltilen bir alev topuna dönüşmekte olan gelişmelerdir. Türkiye’nin, bir süredir Irak’ta sahnelenen oyunlar karşısında sergilemekte olduğu; “alet olmak, oyuna gelmek ve seyirci kalmak” çizgisini aşmayan edilgen tutumu; Türk Milleti’nin mukadderatını tayin konumunda olanların, bırakınız uyanık olmayı, içinde bulundukları gafletin ve sefilliğin derecesini tayin açısından oldukça ibret vericidir. Siyonist-Anglosakson dayanışma formülüyle, küresel kraliyet hükümranlığını kurmakta kararlı ve aynı zamanda aceleci görünen ABD-İsrail-İngiltere ittifakının, bu yolda hedef aldığı ilk nişan noktası Irak olmuştur. Ancak son hedef olmayacaktır. Nitekim sıradaki diğer hedefler Suriye, İran olarak bir bir belirginleşmeye başlamıştır. Gelişmeler, tarihsel tecrübe kaynakları, stratejik veriler ve olayların akış mantığı ekseninde değerlendirildiğinde, son ve asıl hedefin Türkiye olduğu/olacağı ayan beyan ortadadır. Üçlü şer ittifakının, ne pahasına olursa olsun bölgede sözde bağımsız kukla bir Kürdistan ne pahasına olursa olsun kurma kararlılığı, bu gerçekliğin bir yansımasıdır. Bütün komşularının şimşeklerini üzerine çekme pahasına devşirilmesi tasarlanan kukla ve işbirlikçi Kürdistan'ın, böyle bir atmosferde mevcudiyetini sürdürebilmek adına, varlık nedeni olarak göreceği efendilerine karşı sadakatini ve hizmetini esirgemeyeceği; gözü dönmüş bir tetikçi olarak, bölgede giderek korlanacak ateş çemberine sürekli oksijen üfleyeceği hesap edilmektedir. Kan, kin ve ateş üzerine inşa olunacak bölgesel istikrarsızlık, şer ittifakının bölgeye dönük sürekli müdahalesine ve dolayısıyla etkinliğine davetiye çıkaracak; bu suretle kısa vadede bölgenin enerji kaynakları kontrol edilecek, uzun vadede ise Mezopotamya’nın tapusu İsrail’e kesilecektir. Bütün bu hayal projelerin gerçekleşme ihtimalinin önündeki en büyük engel ise kuşkusuz ki Türkiye ve Türk Milleti’dir. Bu gerçek, ufku iç siyaset sınırlarını aşmakta zorlanan, günü kurtarma sevdalısı hükümet adamlarımızca fark edilmese de, muhataplarımızca çok iyi bilinmekte ve gereği tavizsiz biçimde icra olunmaktadır. Nasıl mı? On yıllardır ve halen Kuzey Irak’a üs kurmuş iki adet ortaçağ kalıntısı çapulcubaşını, besleyip büyüttükten sonra, “devlet adamı” kabulüyle elinden tutup dünya kamuoyuna takdim eden biz değil miyiz? Kapı ardı kabulleriyle geçiştirdiğimiz Türkmenlerden ısrarla ve inatla esirgerken, iki çetebaşına cömertçe sunduğumuz, gaflet/hıyanet alaşımlı bu akıl almaz tutumumuz, hem bu zevatı hem de destekçilerini olağanüstü rahatlatmış, ferahlatmış ve akabinde pervasızlaştırmıştır. Bu süreçte en yetkili ağızlarımızca ilan ettiğimiz kırmızı çizgilerimizin tarumar edilişi ve bizim bunu koyu bir umursamazlıkla görmezden gelişimiz; Türk Devletinin kayda alınmazlık katsayısını artırmış, düşmanlarını ve işbirlikçilerini cesaretlendirmiştir. Türk tarihine kara bir leke olarak düşen ve –en azından şu ana kadar- öylece kalan; askerimizin başına çuval geçirilmesi hadisesi de, bin yıllık Türk yurdu olan Kerkük ve Musul’un peşmerge sürülerince talan edilip, nüfus ve tapu kütüklerinin yağmalanması da bu cesaretlendirmenin birer ürünüdür. Keza Barzani-Talabani ikilisinin, “Kerkük’ü kürdistanın başkenti” ilan etmeleri ve Kuzey Irak’a “güney Kürdistan” nitelemesi ile bunun bir de “kuzey kürdistanı” olduğunu, her fırsatta lakırdılarına malzeme kılmaları, eriştikleri küstahlığın sınır tanımazlığının ifadesidir. Bu ifadeler, besleyip büyüttüğümüz ve fiilen tanır gördüğümüz bu iki çetebaşının Türkiye’yi tanımadığının dolaylı ve sinsi anlatımından başka bir şey değildir. Azgınlıklarını, “cami duvarına siğme” çizgisine taşıyan bu güruh önderlerine, gerekli cevap ve ders verilecek yerde, hala bu kişilerle iyi ilişkiler geliştirme ve son noktada Talabani’nin Irak cumhurbaşkanlığına destek vermenin, formülleri aranmaktadır. Bu yolda hükümet edenlerimizin başlıca icraatı, bastırılmışlık ve çarpıtılmışlıkla mâlûl iç kamu oyunun, yetersiz ve organize olmaktan uzak bulunan öfke ve üzüntüsünü yatıştırmaya yönelik, ara sıra verilen beylik mesajlardan ibaret kalmaktadır. Üstelik bu yapılırken bile çoğu zaman hedef çarpıtılmakta; Türkiye’nin yegâne meselesi artık posası çıkmış PKK’dan ibaretmiş gibi, oklar sadece bu örgüt kalıntısına yöneltilmekte; stratejik ortağımız(!?) ABD ile yapılan görüşmelerde, -muhatabımızın bu konudaki samimiyeti ve gerçek niyeti binlerce kez test edilmiş olmasına ve bilinmesine karşın- sadece PKK’ya ilişkin boş vaatler peşine düşülmektedir. Böylece, tarifi zor bir dalalet veya ancak art niyetle telif edilebilecek bir anlayışla, Barzani-Talabani önderliğindeki eşkıya çeteleri, sanki bizim için PKK’dan daha küçük tehditlermiş intibaı, gerek iç gerekse dış kamuoyuna pompalanmaktadır. Bütün bu gelişmelere tepkisizliğin kör bir kararlılıkla devam ettirilmesi, binlerce yılın birikimi olan caydırıcılığımızı baltalamış; Tel Afer’de Türkmen kıyımına, Kerkük’ün Türkmenlerden boşaltılıp Kürt yığınlarına açılmasına uygun zemin yaratmıştır. Sonuçta peşmerge silahlarının gölgesinde uyduruk seçimler ve düzmece sayımlar yapılmış; sözüm ona Kerkük Kürt şehri ilan edilmiştir. Ankara, Iraklı Türkmenlerin görünürdeki seçime alet olma ve bu suretle oyuna gelme kaygılarına, kulağını tıkamanın ötesinde, seçime katılmaları talimatı vermiştir. Böylece oyun sahnelenmiş, Türkmenleri yok gösteren yapay seçim sonuçları bütün dünyaya ilan edilmiş; elimiz kolumuz bir kez daha bağlanmış, geleceğimiz bir kere daha karartılmıştır. Şimdi bir de olup bitenlerin Iraklı Türkmen kardeşlerimizce nasıl görüldüğünü ve onlar üzerinde nasıl bir etki yarattığını anlamak için, Türkmeneli İnsan Hakları Derneği Başkan Yardımcısını dinlemeye ne dersiniz? Şöyle diyor Savaş Avcı: “Üzülerek ifade ediyorum, artık Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri, hükümeti ve Genelkurmayı da dahil, kimse bunların beyanatını ciddiye almıyor. Bir devletsiniz siz, bir şey söylüyorsunuz, o söylemde kalıyor, hiçbir eyleme girmiyorsunuz. Kırmızı çizgi diyorsunuz; o kırmızı çizgi ortadan kalkıyor, yok oluyor ve hiçbir şey yapmıyorsunuz, eyleme geçmiyorsunuz. Bugün gerçekten Türkmenlerin bu duruma düşmesinin vebali Türk yetkililerdedir, Türkiye hükümeti başta olmak üzere. Çünkü onların teşvikiyle bizim insanlarımız oy kullandı. Oysa biz boykot edilmesini istiyorduk. Çünkü kaybedeceğimizi, bu oyunları önceden biliyorduk. Türkiye’nin bunu bilmemesi mümkün mü, bunu bile bile bizi bu yönde teşvik etmesinin arkasında nasıl bir neden yatıyor acaba?” İşte bütün mesele, Iraklı Türkmen'in muhakemesinde yankılanan bu “acaba”nın cevabının bulunmasında, bilinmesinde ve Türk Milleti’ne anlatılmasındadır. Esasen bu kadar tecrübeden sonra bunu anlamak ve anlamlandırmak zor da değildir. Üstelik bu “acaba”nın cevabını bulma anahtarı, Atatürk’ün “gençliğe hitabesi”nde mevcuttur. O halde Türk Milleti, zihnini sarmalayıp gözüne perdeler çeken sahte ve yapay gündemlerden kurtulup, bütün dikkatini bu “acaba”nın cevabını bulmaya kenetlemeli ve işe bu noktadan başlamalıdır. Bu sayede Türk Milleti’nin güç ve büyüklüğünü temsil yeterliliğinden uzak ufku dar, çapı küçük, derinliği sığ ve en önemlisi Türk milleti ile kan ve vicdan uyuşmazlığı içinde bulunan yönetim anlayışlarının tasallutu sona erecek; işte ancak o zaman 21. yüzyılın “Türk Asrı” olmasının yolu, sonuna kadar açılmış olacaktır. Kürşat Karacabey
|