 Vahidettin, Tevfik Paşa ve Bülent Ecevit!
-Hanifi Altaş-
Ne diyor Bülent Ecevit? ‘Ben Vahidettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı’ Vahidettin’in hain olmadığı iddiasını -aşağıda ele almak üzere- şimdilik bir yana koyuyoruz. Peki ama, Ecevit bu sözleri niçin söylemek ihtiyacını hissediyor? Nereden icap etti, Vahidettin’i aklama gayretine girişmek? Bana öyle geliyor ki, Ecevit, Vahidettin üzerinden, ona göndermede bulunmak yoluyla günah çıkarmaktadır. O sebeple de, yukarıdaki sözlerini biraz değiştirerek şöyle tercüme ediyorum: “Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık ( başbakanlık) yaptığımı biliyorum (sizin de bilmeniz gerekir). Ülke (sinsi ve görünmeyen) bir işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı (etkinliği bakımından kağıt üzerinde kalmıştı) . Yine de çok önemli işler yaptı(m).’ Peki ne yaptın; sayın Ecevit?
1999 yılı Nisan ayında yapılan seçimlerin ardından kurulan MHP ve ANAP destekli İktidarının ilk icraatlarından biri, adli kapitülasyonların geri dönüşünden başka hiçbir anlamı bulunmayan “Uluslararası Tahkim” konusundaki Anayasa değişikliğini Meclisten geçirmek olmadı mı? İki yıl boyunca IMF’nin bütün buyrultularına boyun eğip 2001 Şubat bunalımı sonrasında Kemal Derviş’in şahsında Türkiye’yi IMF, Dünya Bankası ve onların arkasındaki emperyalist güçlerin vesayeti ve mandası altına sokmadın mı? 15 günde 15 yasa dayatmalarına boyun eğmedin mi? Mütareke döneminde, işgal altındaki İstanbul’da toplanmış Mebusan Meclisi bile böylesine aşağılayıcı zorlamalarla karşı karşıya kalmamıştı. Hoş, kalsaydı da reddedeceği aşikardı. Çünkü O Mebusan Meclisinden Türk milletinin Türk yurdunda hür ve bağımsız yaşamak iradesinin somut ifadesi olan Misak-ı Milli kararları çıkmıştı. Peki Ecevit’in başbakanlığı dönemindeki Türkiye Büyük Millet Meclis’inden ne çıktı? ABD’nin istediği yasalar, AB’nin istediği yasalar, IMF ve Dünya Bankasının istediği yasalar! Kucağında büyüdüğü, son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa bile Ecevit kadar acze düşmemişti! ***
Ayrıntısını son saray tarihçimiz, son vakanüvis Murat Bardakçı bilir. Ancak, Bülent Ecevit’in Vahidettin’le ilgisinin, onun ve Osmanlı’nın son sadrazamı olan Tevfik Paşa’ya kadar uzandığı kesindir… Ecevit Tevfik Paşanın hısımı, o da Vahidettin’in dünürüdür. Tevfik Paşa, son dönem Osmanlı sadrazamlarının (başbakanlarının) en talihsizlerinden biriydi. Hep bunalım dönemlerinde sadrazam oldu, herkesi aynı anda idare etmeye ve hoş tutmaya çalıştı. Başaramadı. Ecevit onun kucağında büyümüştür. Kendisinin Ecevit için “ileride büyük adam olacak” dediği rivayet edilir. Tevfik Paşa’nın siyaset sahnesindeki makus talihi ile Ecevit’in talihi birbirine çok benzer… Ecevit’in son başbakanlığı ile Tevfik Paşa’nın son sadareti, aynı iktidarsızlık, sarsaklık ve acizlik örnekleriyle bezelidir. Ne diyelim?! “Armut dibine düşer”miş!
*** Şimdi gelelim şu Vahidettin’in hain olmadığı konusuna ve bakalım Ecevit’in bu iddiaları tarihi gerçeklerle ne derece uyuşuyor? Vahidettin, 24 Kasım 1918’de; The Daily Mail muhabiri G. Ward Price’a şöyle der: “İngiliz milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı, babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ermenilerin öldürülmeleri … kalbimi yaralamıştır. Adalet çok geçmeden yerini bulacaktır.”
İngilizlere karşı olan kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularını geçtik. Ama demek ki, Boğaziçi Üniversitesinde yapılmak istenen malum toplantının açış konuşmasını yapmak bugün yaşıyor olsa herhalde Sultan Vahidettin Han hazretlerine nasip ve kısmet olurdu. Nitekim onun devrinde Mekteb-i Sultani’nin (Galatasaray Lisesi) salonlarında da benzer toplantılar yapılmıyor muydu? Belki malum sempozyumun koordinatörlüğünü de Ecevit yapardı. Vahidettin’in çok geçmeden yerini bulacağını iddia ettiği “adalet”, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanındaki kasıtlı ve sonucu baştan belli yargılamalarla mahkum ettirilip asılmasıyla tecelli etmiştir(!). Geride, daha çok küçük yaşlarda iki kız çocuğu bırakan ve son sözleri; “Yetimlerimi Türk milletine emanet ediyorum. Yaşasın Türk milleti!” olan Kemal Bey’in idam kararını onaylarken de yüreği soğumuş olmaladır Sultan Vahidettin’in!
Bir başka Kemal’in, Mustafa Kemal’in yokluğunda verilen idam fermanını imzalayan da aynı Vahidettin değil midir? • Karadeniz Ordusu başkomutanı İngiliz General Milne’in 16 Aralık 1918 günlü raporu: “ Padişah, Sami Beyi Ordu Karargahına göndererek, ‘ Türkiye’nin idaresini mümkün olduğu kadar çabuk ele alması için Britanya Hükümetinden istirhamda bulundu, barışın beklenilmesi halinde geç kalınmış olacağını söyledi. Britanya memurlarının kontrol maksadıyla memleket dahiline gönderilmesini ve… Britanya subaylarının idareye yardımda bulunmalarını rica etti.”
• 25 Mart 1920 tarihli İngiliz askeri istihbarat raporunda; “İstanbul’da milliyetçi liderlerin tevkiflerinin Padişah’ı” rahatlattığı notu yer alır. Kendilerini milliyetçi zanneden yahut samimiyetle milliyetçi olup da tarihten bihaber bulunan Vahidettin hayranlarına ithaf olunur. • 27 Mayıs 1920, Amiral de Robeck’ten Lord Curzon’a; “Damat Ferit’in Anadolu asilerini bastırmak için 10.000 kişilik bir kuvvet kurup silahlandırmak istediği...” mesajı geçiliyor. Herhalde, Damat Ferit’in bu girişiminden Vahidettin’in haberi bulunmadığı söylenemez. Diyelim ki haberi yoktu. Peki o zaman Kuvayi İnzibatiye adıyla silahlandırılan Hilafet Ordusunun Anadolu’daki milliyetçi hareketi bastırmak üzere harekete geçtiğinden de mi haberi olmadı? Hilafet ordusunun başındaki Süleyman Şefik Paşa Vahidettin’in en yakın adamlarından biri değil miydi? Göğsünü nişanlarla, madalyalarla Vahidettin donatmadı mı? Kuvayi İnzibatiye’nin Makineli Tufek bölük komutanı Tarık Mümtaz Göztepe, Vahidettin’in mümtaz ve gözde yaverlerinden, San Remo günlerinde de en yakın adamlarından biri değil miydi? • 15 Temmuz 1920 günü D. Ferit, Amiral de Robeck’i ziyaret eder. O gün söylediklerinden bazı bölümler: “ Milliyetçiler yalnız Türk hükümetinin (İstanbul) değil, aynı zamanda İngiltere’nin de düşmanıdır…. Türk köylüsü, nereden gelirse gelsin yapılacak bir barış teklifini kabule hazırdır… Eğer Yunanlılara Ankara’ya, hatta Sivas’a kadar gitmeleri emredilse, ilerleyişleri askeri biri yürüyüş niteliğinde olur, Erzurum’a kadar hiçbir direnme ile karşılaşmazlar…. İngiltere’nin Türkiye’de düzenin yeniden sağlanmasına yardımcı olmayı kabul etmesi şartı ile Padişahtan aşağıya doğru herkes, Sevres Andlaşmasının imzalanmasına taraftar bulunmaktadır.” • Veliaht Abdülmecit, 8 Ağustos 1920 tarihinde. A. Ryan’a şu açıklamayı yapar: “Anadolu’daki hareket haince, cahilce ve canavarcadır.” • Yüksek Komiserler Vahidettin’i, ancak Sevres Andlaşmasının Osmanlı temsilcileri tarafından imzalanmasından sonra 21 Ağustos 1920 günü ziyaret etmişlerdir. O güne kadar ilişkiler aracılar yardımıyla yürütülüyordu. Amiral de Robeck’in, o günkü görüşme hakkındaki raporundan bazı parçalar: “ Sultan içinde bulunduğu anı, mesut geleceklerin ışıklı bir başlangıcı olarak kabul ettiğini söyledi. Macera düşkünü bir avuç insan tarafından memleketin felakete sürüklendiğini acı bir dille tenkit etti… Geleneksel İngiliz dostluğunu da çiğnemişlerdi… Türkiye yaşayabilmek için bir dostun yardımına muhtaçtı. Bu yardım, İngiltere’nin desteği şeklinde olmalıydı.” • 11 Ekim 1920 günü, öteki Y. Komiserlerle birlikte Vahidettin ile görüşen Amiral de Robeck’in, 14 Ekim 1920 tarihli raporu: “Sultanın, milliyetçiler aleyhinde konuştuğu… Milliyetçilerin iktidara gelmesinden ve kendi kişisel güvenliğinden kaygı duyduğu...” Vahidettin İngilizler İçin Casusluk Bile Yapmıştır!
• TBMM Bakanlar Kurulu, Türk tezinin tanıtılması için Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk’in, Roma, Paris ve Londra‘da temaslarda bulunmasına karar vermiştir. Y. K. Tengirşenk, Avrupa’ya hareket etmeden önce İstanbul’a uğrar, Vahidettin ile de görüşür (21 Şubat 1922). Y. K. Tengirşenk’in TBBM’ni tanıması önerisine cevap bile vermeyen Vahidettin, Yusuf Kemal’in katibi Kemal Beyin, kayınpederinin evine bıraktığı çantasını gizlice açtırır, içindeki 6 gizli belgenin fotoğraflarını çektirerek, bir saray görevlisi ile İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold’a ulaştırır. (Rumbold’un 7 Mart 1922 gün ve 232 sayılı gizli yazısı)
Turgut Özakman’ın ”Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”* adlı eserinden aldığımız yukarıdaki paragrafın kaynağının gösterildiği 552 sayılı dip notunda şu açıklamalar yer almaktadır: “ S. R. Sonyel, Dış Politika 2. C., s.220; 388; dipnotta bu olayla ilgili bütün İngiliz belgelerinin künyesi ve kitabın ek bölümünde de fotokopileri var. Ek 18, 18 A, 18 B, 18 C; Sonyel’in bu konudaki daha ayrıntılı bir araştırması, “Son Osmanlı Padişahı Vahidettin ve İngilizler” başlığı altında, Belleten’in 154/1975 sayısında yayımlanmıştır. İngilizlere teslim edilen gizli belgeler şunlar: A. İsmet Paşa’nın askeri durum hakkındaki mektubu; B. Y.K. Tengirşenk’e verilen talimat; C. Ek talimat, D. İstanbul Hükümetince kapitülasyonlar hakkında bir dosya hazırlanmasını rica eden rasmi yazı, E. İki gizli adres; F. Dışişleri Özel Kalem Müdürünün İzzet Paşaya yazdığı gizli bir yazı. Bunu herhangi biri yapsa; yaptığına ‘casusluk’ denir. Padişah yaparsa, ne denir? İstanbul yönetimi ayrıca “Yusuf Kemal Tengirşenk’in kanatlarını kırmak” ve “Ankara yönetiminin Türkiye’yi temsil etmediğini göstermek için hemen A. İzzet Paşa başkanlığındaki bir kurulu da Avrupa’ya gönderecekti:” Bu kadarı yetmez mi? Daha fazlasını isteyenler ve özelikle Ecevit’in Ankara yanlısı gibi göstermeye çalıştığı Tevfik Paşa’nın Sadrazamlığı dönemine ilişkin ihanet belgelerini görmeyi arzu edenler, yukarıdaki alıntıların kaynağı olan, Turgut Özakman’ın sözü edilen eserine başvurabilirler. Ben o kitapta yer alan belgelerden, yalnızca önemli gördüklerimi seçerek aldım. Ne var ki, Ecevit’in üzerine toz kondurmadığı, hısımı Tevfik Paşa ile ilgili bir iki -belgeye dayalı- anekdotu iletmeden de geçemeyeceğim: • 24 Ocak 1922 tarihli görüşmede Sadrazam Tevfik Paşa, Y: Komiser Rumbold’a şöyle der: “ M. Kemal yola gelmezse (barışa yanaşmazsa) o ve aşırılar tecrit edileceklerdir (yalnız bırakılacaklardır).”
• (Rumbold’un Vahidettin’i ziyarete gelmemesi üzerine) Vahidettin, 25 Mart 1922 günü Tevfik Paşayı gizlice Rumbold’a yollar. Rumbold’un Lord Curzon’a gönderdiği bu çarpıcı görüşme hakkındaki rapordan bazı bölümler: “Sadrazam; dünkü kabine toplantısından sonra Sultanın kendisini saraya çağırdığını bildirdi. Sultan kendisine aşağıdaki teklifi açmış ve size (Lord Curzan’a) sunmam ricasıyla teklifi bana duyurması için kendisine talimat vermiş. Sultanın teklifi şöyledir: ‘İngiltere ile Türkiye arasında bir anlaşma akdedilecektir. Anlaşma gereğince Türkiye, bütün milletlerin yararına, tarafsız olarak Boğazların (İstanbul ve Çanakkale) serbestliğinin korunmasını; İngiltere’ye verecektir. İngiltere bu amaçla kendi askerlerini ya da Türk jandarmasını kullanabilecektir. Türk hükümeti, Türk jandarmasını İngiltere’nin emrine verecektir. Hatta Boğazların serbestliğini korumak için gereken toprak şeridinin idaresi de İngiltere’ye verilecektir. Böyle bir anlaşma, İngiltere’nin Hilafete düşman olduğu ve Türkiye’yi yıkmak istediği yolunda Hindistan’da ve sair yerlerde yaygın olan kanıları, hemen ve sonsuza kadar yıkacaktır. Anlaşma, bu kanıların doğru olmadığının parlak bir kanıtı olacak ve İngiltere’nin Hilafetin hamisi (protektor/koruyucu) ve ortağı (associate) olduğunu, İslam dünyasına beyan edecektir.
(..) Sadrazam, Sultanın teklif ettiği projeyi kendisinin de uygun bulduğunu söyledi. Bu konuda bütün gece düşünmüş ve bugün bana gelmiş. Sultan, bu meselenin gizli olduğunu belirtmiş ve hatta İzzet Paşa dahil, öteki nazırlara bu tekliften bahsetmemesini kendisinden istemiş.. Sultan; belirtilen esaslar dahilinde İngiltere ile bir anlaşmaya varılırsa, bunu derhal imzalayıp onaylayacağını beyan etmektedir.”
Şimdi Ecevit’e sormak gerek: Bu Tevfik Paşa mı Kuvayı Milliye taraftarıydı? Vahidettin’in Kuvayi Mllliyeciler Hakkındaki Değerlendirmesi Vahidettin kendi İfadesiyle “İngiltere Devleti fehimanesine iltica edip (sığınıp) İngilizlerin Malaya Zırhlısı ile İstanbul’dan kaçtıktan sonra, Mekke’de bulunduğu sırada, eski Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’nin de yardımıyla kaleme aldığı Beyannamesinde, Kuvayi Milliyecileri aynen şu biçimde nitelendiriyor: “ … Dini, milleti, vatanı şüpheli ve karışık askerlerle öteki sınıflardan oluşmuş küçük bir azınlık. (aslı şirzime-i kalile)”
Kısacası Vahidettin Kuvayi Milliyecileri soyu karışık yani soysuz olarak nitelendiriyor ve bu sırada onu savunanların ileri sürebileceği bir bahanesi de yok. İngiliz süngülerinin zoruyla bu beyannameyi kaleme almış değildi çünkü! Sayın Bay Mustafa Bülent Ecevit ve onun gibi düşünenler yukarıdan beri sıraladığımız bilgi ve belgeler karşısında ne diyecekler? Vahidettin hain değildi ise, ihanet nedir? İkinci Hastane vak’ası mı? Okuyucularımız hatırlayacaklardır; bundan üç yıl önce, 2002 yılı bahar-yaz aylarında Başbakan Ecevit’in Başkent hastanesinde iki kere tedavi altına alındığı, ama ne hikmetse hastanede ve evinde aylar süren tedavilere rağmen bir türlü iyileşemediği bir dönem yaşanmıştı. İlkönce 4 Mayıs 2002 günü Başkent Hastanesine kaldırılan Ecevit 26 saat sonra oradan çıkıp evinde istirahate çekilmiş; durumu bir türlü düzelmeyince, ikinci kez 17 Mayıs 2002 günü yeniden Başkent Hastanesine kaldırılmıştı. Hastanede on bir gün yattıktan sonra 27 Mayıs 2002 günü taburcu edilmiş, ancak adı geçen Hastanenin doktorlarının “sıkı gözetimi ve denetimi” uzun bir müddet devam etmişti. Bu dönem Ecevit’in çekilmesi yahut erken seçime gidilmesi tartışmalarına sahne olmuştu. Ecevit Başkent Hastanesinde yatarken; Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş Reuters Haber Ajansına verdiği bir demeçte erken seçimin gerekli olduğundan söz etmişti. Derviş’in sözlerinin basında yer aldığı 21 Mayıs günü Ecevit liderler zirvesini Hastanedeki odasında toplamış ve zirveden “erken seçim yok” kararı çıkmıştı. Neden sonra anlaşıldı ki, Ecevit, Başkent Hastanesindeki “uzman doktorların sıkı gözetim ve denetimi” yüzünden iyileşemediği bir yana, asıl görevini yapamaz hale gelmiştir. Nitekim kendisi de işin farkına varmış olmalı ki, gazetecilerin “Başkent Hastanesiyle ilişkisini kesip kesmediği” türünden sorularına muhatap olmuştur. Ecevit’in aylarca görevini yapamaz duruma düşürülmesi, az önce de değindiğimiz gibi, kendisinin Başbakanlıktan ve DSP genel Başkanlığından çekilmesi tartışmalarını alevlendirmekle kalmamış, Kemal Derviş’in tetiklemesiyle de kamuoyu erken seçim beklentisine sokulmuştur. Ortaya çıkan bu iki ihtimalden birincisi DSP’nin dağılma sürecini başlatmış, Derviş bu süreçte de en etkili ve belirleyici isim olmuştur. Bu Partiden ayrılanları önce teşvik edip kendileriyle birlikte hareket edeceği izlenimi veren Derviş, nedense Yeni Türkiye Partisine katılmaktan son anda vaz geçmiştir. Bu sebeple de adı geçen Parti tarafımızca “Yetim Türkiye Partisi” olarak anılmıştır. Ne var ki olan olmuş, ok yaydan fırlamıştır. DSP’nin dağılmaya ve çözülmeye başlamasının hemen ardından, MHP lideri Devlet Bahçeli malum “seçim restini” çekerek, Arap-Kürt Partisi iktidarının yolunu açmıştır. Burada bir iki noktaya dikkat çekmekte yarar vardır. Birincisi, Kemal Derviş’in Amerika seyahatinden dönüşünde erken seçim konusunu ortaya atmasıdır. İkincisi de, bundan yaklaşık iki ay sonra MHP’li Bakan Oktay Vural’ın yine Amerika seyahatinden dönüşünü izleyen günlerde Devlet Bahçeli’nin seçim resti çekmiş olmasıdır. Oktay Vural’ın bir özelliği de Siirt-Tillo’lu olmasıdır. Şimdiki Başbakanın muhterem zevcelerinin de Siirt-Tillo’lu oluşu yalnızca bir tesadüf diye değerlendirilebilir. Birleşik Amerika’nın ise işi tesadüflere bırakmadığı çok iyi bilinmektedir. Nitekim yukarıda özetlediğimiz Türkiye’deki siyasi gelişmeler de harfiyen Amerika’nın beklentilerine ve çıkarlarına göre biçimlenmiştir. O dönem itibariyle Amerika’nın Irak’a saldırı hazırlığı yaptığı, Irak Operasyonunun önemli bir ayağını Kuzey Irak’taki Kürt müttefiklerinin oluşturduğu bir sır değildi. Ayrıca Kıbrıs sorununun hem ABD ve hem de AB’nin istekleri doğrultusunda çözülmesi gerekiyordu. Koalisyonun iki büyük ortağının yani DSP ve MHP’nin Irak’a saldırı ve Kuzey Irak konusunda olduğu gibi, Kıbrıs konusunda da Batılı emperyalist güçlerin isteklerine direnecekleri ise gün gibi aşikardı. Öyleyse DSP ve MHP iktidardan uzaklaştırılmalıydı. Oynanan oyun buydu ve ne yazık ki tuttu. 3 Kasım 2002 seçimleriyle, teslimiyetçilikte Damat Ferit Paşa’ya rahmet okutacak nitelik ve çaptaki adamlara Türkiye’nin kaderi teslim edildi. Ecevit’in Vahidettin’le ilgili çıkışından ötürü bana bu Hastane anımsatmasını ve çağrışımını yaptıran değerli dostum araştırmacı-yazar Cengiz Özakıncı oldu. Meğer bir kaç ay önce Bülent Ecevit “Ulusal Uzmanlar Grubu” diye bir grup oluşturmuş ve önemli sayılan konularda bu uzmanlar toplanarak bir takım kararlar alıyorlarmış. Bu uzmanlar grubu şu isimlerden oluşuyormuş: ''Bülent Ecevit, Rahşan Ecevit, Rauf Denktaş, Hasan Kundakçı, Talat Şalk, Aytunç Altundal, Doç. Dr. Gıyasettin Aytaş, Dr. Ahmet Zeki Bulunç, Hulki Cevizoğlu, Mehmet Uğur Civelek, Mehmet Çetingüleç, Çağrı Erhan, Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. İlber Oltaylı, Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı, Prof. Dr. Duygu Baloğlu Sezer, Selim Somçağ, Emin Şirin, Dr. Ahmet Tan, Doç. Dr. Hasan Ünal, Prof. Dr. Alemdar Yalçın.''
Hiç kuşkusuz bu listede yer alanların bir çoğu kamuoyunca da bilinen ve saygı duyulan kişilerdir. Bir çoğu benim için de cidden saygıya değerdir. Ancak, bu listede öyle isimler de var ki, haklarında kocaman kocaman soru işaretleri bulunuyor. Sözgelimi bunlardan biri bugünlerde ulusalcı geçinip hilafet savunusu yapan bir kimsedir. Bazıları ise Fetulahçıların düzenlediği Abant toplantılarının müdavimlerindendir. Tam bu noktada sorulacak soru, böyle bir ulusal uzmanlar grubu oluşturulması fikrini Ecevit’e kimin verdiğidir. İkinci soru, gündemi kimin tayin ettiğidir. Üçüncü soru ise bu kalabalık listede yer alanların tamamını bir araya getirmek pek mümkün gözükmediğine göre, asıl yürütücü ve yönlendiricilerin kimler olduğudur. Sözgelimi Hilafet savunusu yapan sözde ulusalcının Ecevit’in Vahidettin’e ilişkin açıklamasında bir payı veya rolü var mıdır? Doğru sözleri ve gerçekleri yanlış ağızlardan, yanlış ve yalanları ise doğru ağızlardan söyletmek de bir politikadır. Hem de çok ince bir politikadır. Bakınız nasıl? Dezinformasyon yalan haber yayma, manipülasyon ise yanlış yönlendirme demektir. Çağımızda bunlar hem birer bilim ve hem de birer san’at olarak sürdürülmektedir. Doğru sözleri ve gerçekleri yanlış ağızlardan söyletmek, kamuoyunda doğruların ve gerçeklerin sırf söyleyenden, dile getirenden ötürü reddedilmesi, kabul görmemesi veya en azından kuşkuyla karşılanması gibi tepkilere yol açacaktır. Sözgelimi bir fahişeye namusu savundurduğunuz zaman gülünç duruma düşecek olan fahişe değil, namus kavramı olacaktır. Bunun gibi tıpkı, geçmişi tutarsızlıklar ve zikzaklarla dolu birine, ülkeyi ve ulusu ilgilendiren davaları savundurursanız da ulaşacağınız sonuç, ulusal davaların toplumda yeterince ve gerektiği kadar benimsenmemesi; hatta zarara ve yıkıma uğramasıdır. Bir de bunun tersini düşünelim. Eğer bir toplumu yanlış bir yöne sürüklemek istiyorsanız, isteklerinizi bu sefer de toplumun gözünde itibar sahibi, sözleri dikkate alınan birine söyletmelisiniz. Düşmanınızı psikolojik olarak yıkmak istiyorsanız onun içinden birilerini bulup kendi niyetleriniz doğrultusunda konuşturmalısınız. Böylelerine etki ajanı (nüfuz casusu) denir. İşte Vahidettin tartışmalarında Ecevit böylesi bir görünüme sahiptir. Vahidettin’in hain olmadığını 1945’ten bu yana bütün muhafazakar ve mukaddesatçı sağcılar, siyasi ümmetçiler binlerce kez yazıp söylemişlerdir. Ama önemli olan bu saydıklarımızın görüşleri değildir. Önemli olan Vahidettin’in hain olmadığını, kendilerini Cumhuriyetçi, Atatürkçü ve ulusalcı olarak kabul gören kesim üzerinde etkili olacağında kuşku bulunmayan Ecevit’e söyletmektir. Yapılan budur ve biz bir manipülasyonla karşı karşıyayız. Önce, bundan birkaç ay önce muhterem refikaları Rahşan Ecevit “din elden gidiyor” diye ortaya çıkmıştır. Şimdi de Bülent Ecevit, “Vahidettin hain değildir” diye ortaya çıkıyor. Her ikisi de tesadüfi değildir. Birincisi, “din elden gidiyorsa, o halde onu savunacak bir yönetim gereklidir” anlamına gelir. Buna işaret eder. Birebir karşılığı de ‘Ilımlı İslam’dır. İkincisi yani Bülent Ecevit’in Vahidettin’le ilgili sözleri ise “hilafeti ve saltanatı zorla elinden alınan” Vahideddin’in şahsında, saltanatın değil ama hilafetin yeniden Türkiye gündemine getirilmesinin yolunu açmaya yarar. Bu da Amerika’nın BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile birebir örtüşen bir tutumdur. Robert Kolej mezunu, Kissinger’in rahle-i tedrisinden geçmiş Bülent Ecevit’in, Çalışma Bakanı olduğu (1963 yılı) dönemde Amerikan Morrison firmasının işyerinde grev yapan Türk işçilerini değil de Morrison firmasını destekleyen demeçler veren Ecevit’in, televizyonlarda video kasetleri yayımlanıp Türkiye Cumhuriyet’inin varlığına kast ettiği sabit olduğu halde Fetullah Gülen’i savunmakta devam eden Ecevit’in, bu son söyledikleri de doğrusu beni şaşırtmadı. Açıklaması kendi aklının ve iradesinin eseri midir, yoksa grubuna dahil bazı sözde ulusal uzmanların tahriki ve teşviki sonucu mudur bilmiyorum. Ecevit artık siyasetten çekildiğine; sağcı, muhafazakar, mukaddesatçı, dinci çevrelerden oy devşirmek gibi bir beklentiyle yani oy avcılığı gayretiyle bu sözleri sarf etmiş olamayacağına göre, onun bu yaptığına gavurların dilinde manipülatörlük; Türkçede ise “bozgunculuk” denir! Hanifi Altaş
28 Temmuz 2005 * Turgut Özakman, Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınları, Ankara Şubat1998
|