Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

16 Eylül 2006

Hasan Hüseyin

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türk Tarihi

 

 


Osmanlı Dönemi KıyafetlerindenSevr Anlaşmasından AB'nin Taleplerine


-Arif Ekim-


Biz bu yazıda, Sevr Anlaşmasının özellikle şimdilerde AB tarafından yoğunlaştırılmış bazı talepleri ile benzerlik gösteren dayatmalarını inceleyip karşılaştırmayı ve Batı’nın, Türkiye Batı karşısında ne zaman bir zaafa düşse,  ortaya çıkan vahşi yüzünü ortaya koymayı amaç edindik. Bu incelemede baz aldığımız AB metinleri, 2004 ve 2005 yıllarındaki İlerleme Raporları, Komisyon ve Avrupa Parlamentosu kararları ile Müzakere Çerçeve Belgesi’dir. Yararlandığımız Sevr Anlaşması metni ise, Prof. Nihat ERİM’in Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, Cilt 1 (Osmanlı İmparatorluğu Andlaşmaları) adlı eserinde, Osmanlıca ve Fransızca vs. metinleri karşılaştırarak,  yayınladığı metindir (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1953 Ankara, s. 525-691). Yazımızın içinde Sevr Anlaşması ile ilgili alıntılarda söz konusu kitapta yayınlanmış metin kullanılacak ve parantez içinde de sayfa ile madde numaraları verilecektir.

 

10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması, ülkemizde daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nun taksimi ve bu taksimin nasıl yapılacağına ilişkin siyasi yaptırımları ile bilinmektedir. 13 bölümden oluşan anlaşma metnini incelediğimizde görmekteyiz ki, sınırlar ve siyasi yaptırımlarla ilgili bölümlerin hacmi fazla yer tutmamaktadır. 433 asıl, ve muvakkat, zeyil, merbut tanımlamalarıyla ifade edilen 45 ek maddeden oluşan anlaşmanın sadece 113 maddesi bu konulara ayrılmıştır ve sayfa olarak da, 166 sayfa içinde, 32 sayfalık bir kısmı işgal etmektedir.

 

İmparatorluğun taksimi ile ilgili bölüm muhakkak ki çok önemli olmakla birlikte, anlaşma bundan ibaret değildir. Anlaşma metninin en az ülkenin paylaşımı kadar önemli diğer bölümlerinin başlıkları bile, milletimize nasıl bir kader biçildiğini anlamamız bakımından, aydınlatıcıdır: “Ekalliyetlerin himayesi” (Azınlıkların korunması), “Mevad-dı askeriye, bahriye ve havaiye” (Askeri maddeler, deniz ve hava kuvvetleri dahil), “Üsera-yı harbiye ve mezarlıklar” (Savaş esirleri ve mezarlıklar), “Mücazat” (Cezalar), “Mevad-dı maliye” (Mali maddeler), “Mevad-dı iktisadiye” (İktisadi maddeler), “Seyir ve sefer-i havai” (Ulaşım ve hava yolları), “Limanlar, su yolları ve turuk-ı hadidiye” (Limanlar, su yolları ve demiryolları), “Mesai” (Çalışma yaşamı)...

 

Zorunlu bu açıklamadan sonra, anlaşma metnini incelemeye ve AB tarafından son üç yıl içersinde dayatılan bazı benzer konulara açıklık getirmeye çalışacağız.

 

Önce anlaşma metnini imzalayan heyete bir bakalım: Britanya adına Paris elçisi Sir Graham, Kanada Dominyonu’ndan yüksek komiser Sir Perley, Avustralya Dominyonu’ndan yüksek komiser Fischer, Yeni Zelanda Dominyonu için yine Graham, Güney Afrika sömürgesi adına yüksek komiser Blankenberg, Hindistan  için Hindistan işleri müsteşar yardımcısı Hirtzel; Fransa adına Dışişleri Bakanı Millerand, Maliye Bakanı François-Marsal, Ticaret ve Sanayi Bakanı Isaac, Büyük Elçi Cambon, Dışişleri Bakanlığı umumi katibi Paléologue; İtalya adına fevkalade Büyükelçi Longare, askeri temsilci General Marietti, Japonya adına büyükelçiler Chinda ve Matsui; Ermenistan adına delegasyon başkanı Aharonian; Belçika adına elçi Heuvel ve Jaequemyns; Yunan Krallığı adına Başbakan Veniselos ile elçi Romanos; Lehistan adına elçi Zamoyski ve Piltz; Portekiz adına Costa; Romanya adına Bakan Titulescu ve elçi Ghika; Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı adına Pacthitch ve Trumbic; Çekoslovakya adına Bakan Benes ve elçi Osusky. Türk heyetinde ise Şura-yı Devlet tarafından görevlendirilen Ayan üyeleri Hadi Paşa ve Rıza Tevfik Beylerle, elçi Reşad Halis Bey yer almaktadır.

 

İngiltere adına yer alan kalabalık heyet içerisinde yer alan sömürge valilerinin çokluğuna dikkat edin. Heyet içersinde yer alan Yunanistan ve Ermenistan heyetlerinin de İngiltere’ye tabi kukla heyetler olduğunu unutmayın. Sonuç olarak, heyetin İngiltere, Fransa ve İtalya’dan müteşekkil olduğunu, gerisinin, Türk heyeti de dahil, kararlaştırılan metni imzalamaktan başka bir görevleri olmadığı ve kendilerine verilen rolleri oynadıklarını, esas pazarlığın söz konusu üç büyük ülke arasında yürütüldüğünü ve aralarındaki pürüzleri halletmek zaman aldığı için işin uzadığını, bu gerçeği yıllar sonra açıklanan arşiv belgelerinin de doğruladığını biliyoruz.

 

Anlaşmanın Birinci Bölümü (Bab), “Cemiyet-i Akvam Ahidnamesi” başlığını taşımaktadır. Milletler Cemiyeti, İngiltere, ABD, Fransa, İtalya, Japonya gibi savaşın galibi Büyük Devletler tarafından oluşturulmuş ve sömürge ülkelerin de içinde yer aldığı, söz konusu büyük devletlerin küresel güç aracı olan, sözde yeni bir savaş çıkartmamayı amaçlayan bir kuruluştur, ki İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını da bu çarpık kuruluş yapısı nedeniyle engelleyememiş ve dağılmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan yıllarca sonra Gazi Mustafa Kemal’e üye olmamız için müracaat edelim dendiğinde reddedilen ve kendilerinin bizden üyelik talebinde bulunmaları istenilen, yani Gazi’nin haklı nedenlerle itibar etmediği ve önemsemediği bir örgüttür.

 

Müttefik ülkeler, Cemiyet-i Akvam’ı yeni kurulan ve kurulması düşünülen manda yönetimi altındaki ülkelere de kabul ettirmek gayreti içersindedirler. Sevr Anlaşması metninde de ihtilaf halinde Cemiyet-i Akvam’a çok sayıda maddede rol verildiğini görüyoruz. Sevr Anlaşması metninde yer alan bu bölümde de, Cemiyet’in sömürgeciliği kutsayan bir işleve sahip olduğunu anlıyoruz: “Usul ve kavaid-i atiye mukaddema (gelecek kural ve yöntemlerle) kendilerini idare etmiş olan hükumatın kalemrev-i hükümdarisinden (egemenlik alanından) harbi müteakip huruç etmiş (ayrılmış) olan ve medeniyet-i hazıranın bilhassa müşkül bulunan şeraiti dahilinde kendilerini  idareye henüz muktedir olamayan milel ve akvamın (millet ve kavimlerin) sakin oldukları müstemlikat (sömürgeler) ve arazi hakkında tatbik olunur... Milel-i müterekkiye (gelişmiş milletler) iş bu vasayeti (yönetme hakkını) mandater (yöneten devlet) sıfatile ve cemiyet namına ifa edeceklerdir” (s. 535, m. 22).

 

Maddenin devamında esas niyet ortaya konmaktadır: “Mukaddema (başlangıçta) Devlet-i Aliye’ye tabi bulunmuş olan bazı cemaat bir derece-i terakkiye (gelişmeye) mazhar olmuşlardır ki milel-i müstakbele halinde mevcudiyetleri muvakkaten (geçici) tasdik olunabilir. Şu şartla ki mandaterin nasayih ve muaveneti (nasihat ve yardımlarından) kendilerini başlıbaşına harekete muktedir olacakları zamana kadar bunları idareye rehber olsun. Mandater intihabı (seçimi) hususunda cemaatlerin evvelce arzuları nazarı itibare alınmalıdır” (s. 536). Sömürgecilik ve mandacılık politikalarını sözde insani amaçlar ve uygarlık uğruna Cemiyet-i Akvam’ın şemsiyesi altında sürdürmek ve böylesi bir küresel hedefe meşruiyet sağlamaktır aslolan.

 

Anlaşmanın İkinci Bölümü “Türkiye’nin Hudutları”, Üçüncü Bölümü de “Mevad-dı Siyasiye” başlığını taşımaktadır. Bu iki bölüm ülkemizde çok iyi bilinmektedir ve kısaca özetlenecektir.

 

Trakya ve İzmir bölgesi Yunanistan’a; Trabzon dahil Doğu vilayetleri Ermenistan’a; Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı hayali Kürdistan’a; Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Kayseri ve hatta Sivas Fransa’ya; Antalya, Konya, Aydın ve hatta Bursa İtalya’ya bırakılmakta; Boğazlar ve bağlı olarak Marmara Denizi kıyıları ise İngiltere, Fransa ve İtalya’nın kontrolünde Boğazlar Komisyonu’na devredilmektedir. Irak ve Filistin İngilizlere, Suriye ise Fransızlara verilmektedir. İstanbul’un idaresi ise, sözüm ona Osmanlı hükümetinin kontrolüne verilmekte ama bazı şartlarla: “Osmanlı hükümetinin İstanbul üzerindeki hukuk ve tasarrufatına halel iras olunmaması (aykırı hareket edilmemesi)... Maamafih Hükümet-i Osmaniye bu muahede ile muahedat ve mukavelat-ı mütemmime ahkamına (anlaşma ve tamamlayıcı hükümlerine) – bilhassa ırki ve dini ve lisani ekalliyetlerin hukukuna sadıkane bir surette riayet etmekte tecviz-i kusur (kusurlu hareket) ettiği takdirde düvel-i müttefika anifüzzikir (bahsedilen) taahhüdü tadil etmek (değiştirmek) hakkını sarahatan muhafaza ederler ve Hükümet-i Osmaniye de bu bapta ittihaz edilecek olan kaffe-i mukarrerata (kararların tümüne) şimdiden mümaşat etmeği (uymayı) taahhüt eyler” (s. 544, m. 36).   

 

Boğazlar ve Marmara kıyı idaresi ise, anlaşma metninde çok ayrıntılı olarak ele alınmaktadır (s. 544-551, m. 37-61 ve ek 6 madde). Üç devletin kontrolünde kurulacak komisyon, bayrağı, bütçesi ve idari teşkilatı ile (m. 42), polis teşkilatı (m. 48), adli yetkileri (m. 49), bölgede bulunan limanlar üzerindeki yetkileri (m. 61) ile büyük bir güce sahiptir ve Yunanistan da taraftır (m. 55). Osmanlı Devleti’nin, İstanbul dahil, Boğazlar ve çevresi üzerindeki yetkileri, Yunanistan’a verilen yetkiler düzeyinde; kısacası yok düzeyindedir. Padişah ve Osmanlı Hükümeti ise şeklen İstanbul’da ikamet edeceklerdir.

 

Ermenistan’a ayrılan maddelerde de ilgi çekici bazı hususlar  bulunmaktadır: “Türkiye Ermenistan’ı düvel-i müttefika misillü (müttefik devletler benzeri) hür ve müstakil bir devlet olarak tanıdığını beyan eder” (s. 559, m. 88). Anlaşmanın 89. maddesi ile de sınır tespiti ve bölgenin Osmanlı idaresi tarafındaki askerden arındırma işlemi konusunda ABD yetkili kılınmaktadır. 90. madde ise, sınır tespitine Ermenistan lehinde bir esneklik, yanı sıra da Osmanlı Devletine alınacak kararlara uyma konusunda şart getirmektedir.

 

Anlaşmada Suriye, Irak, Filistin, Hicaz, Mısır, Sudan, Kıbrıs, Fas, Tunus, Bingazi, Cezayir konularında da, bu ülkeler sömürge veya manda yönetimi altına sokulmakta ve müttefikler arasında paylaşılmaktadır. Filistin mandater olarak İngiltere’ye verilirken bir karar da araya sıkıştırılmaktadır: “Mandater kavm-i Yahud (Yahudi kavmi) için Filistin’de milli bir yurt tesisi hakkında İngiltere hükümeti tarafından evvelce 2 Teşrinisani 1917 tarihinde vukubulup diğer düvel-i müttefika tarafından kabul edilmiş olan beyannamenin mevki-i icraya vaz’ından (uygulamaya konulmasından) mes’ul olacaktır” (s. 561, m. 95).

 

Yine bu çerçevede 101. madde ile Türkiye Mısır’daki bütün hukuk ve tasarruflarından vazgeçmekte ve İngiltere’nin Mısır üzerinde ilan ettiği himayeyi tasdik etmektedir (s. 562, m. 101). Kıbrıs’ın İngiltere’ye ilhakı ve ada üzerindeki tüm haklarından Türkiye’nin feragat edeceğine dair maddeler de dikkat çekicidir (s. 566, m. 115, 116, 117).

 

Sevr Anlaşması’nın en haince ve insanlık dışı düzenlenmiş maddeleri, yukarıda özetlenen taksimat sonrası ortaya çıkacak, “tabiiyet” (uyrukluk) sorununu düzenleyen 123 - 131. maddeleridir. Bilhassa Yunanistan ve Ermenistan’a bırakılan bölgelerdeki Türk nüfusu yakından ilgilendiren bu maddelere göre, bir sene müddet zarfında Türkiye tarafından terk edilmiş bölgedeki Türk nüfus göçe zorlanmaktadır (s. 567, m. 124,125, 126). 131. maddede açıkça İzmir’e atıfta bulunularak, maksat ortaya konulmaktadır. İleride daha ayrıntılı ele alacağımız azınlıklar konusunda Osmanlı Devletine getirilen hükümler dikkate alındığında, Osmanlı idaresinde bırakılan arazide kalan azınlıklar üzerinde ise bu maddelerin uygulanma şansı yoktur, yani tümüyle Türklerin aleyhine uygulanacaktır. Zaten Yunanlılar işgal ettikleri bölgelerde de, katliamlar uygulayıp Türk nüfusu kaçmaya zorlayarak, söz konusu ettiğimiz maddelerin icabını yerine getirmektedirler. Aynı taktik, işgal ettikleri topraklarda Ermeniler tarafından da kullanılmıştır ve yaşanılan vahşetin esas kışkırtıcısının İngiltere ve Fransa olduğunu da bu maddeler tek başına ispat etmektedir.

 

Türkiye’nin “maksimalist” Rus hükümeti ile yapmış olduğu Brest-Litovsk anlaşmasının “mefsuh” (feshedilmiş) olduğunu karara bağlayan (s. 570, m. 135) anlaşma, adli kapitülasyonlara önem atfetmektedir: “Türkiye’de el-haletü hazihi mevcut olan adli kapitülasyonlara kaim olacak olan ıslahat-ı adliye projesini ihzar için Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japonya hükümetleri tarafından mansup (seçilmiş) dört azadan mürekkep bir komisyon teşkil olunacaktır. Bu komisyon hükümet-i Osmaniyenin reyini aldıktan sonra gerek muhtelit ve gerek müttehit bir usul-i adlinin tesisini tavsiye edebilecektir. Komisyon tarafından ihzar edilen proje alakadar olan müttefik ve bitaraf devletler hükümatına tevdi olunacaktır. Başlıca düvel-i müttefika bu projeyi tasvip eder etmez usul-i cedideyi (yeni kuralları) şimdiden kabul etmeği taahhüt etmekte olan hükümet-i Osmaniyeye keyfiyeti işa’r edeceklerdir” (m. 136). Adli kapitülasyonlar konusu ilerideki bölümlerde de karşımıza çıkacaktır. Adli kapitülasyonlarla ilgili Sevr Anlaşmasında karşımıza çıkan küstah üslubun, günümüzde AB taleplerindeki üslupla benzerliğine lütfen dikkat edin.

 

Anlaşmanın başka bir ilginç maddesi de, bir anlamda halifenin halifelik iddialarından tümüyle vazgeçmesi ve terk edilen bölgelerdeki Türk nüfusun kaderiyle ilgilenmemek anlamına gelen, 139. maddedir: “Türkiye diğer bir devletin hakimiyet veya himayesine tabi Müslümanlar üzerinde her ne mahiyette olursa olsun icra-yı hakimiyet ve selahiyet-i kazaiye hususundaki bilcümle hukukundan kat’iyyen feragat eyler. İşbu muahedename mucibince Türkiye’den iftirak eden (ayrılan) ve Türkiye tarafından tanılan bir şekl-i idareye malik arazi üzerine hiçbir Osmanlı memuru tarafından ne doğrudan doğruya ne de dolayısiyle hiçbir nüfuz icra edilmeyecektir” (s. 571). Günümüzde Kıbrıs söz konusu olduğunda da benzer bir yaklaşımla karşılaşmıyor muyuz?

 

Sevr Anlaşması’nın AB’nin içinde yaşadığımız dönemdeki talepleriyle neredeyse birebir çakışan taleplerinin en fazla yer aldığı kısmı “Ekalliyetlerin himayesi” (azınlıkların korunması) başlığını taşıyan Dördüncü Bölümde (s. 571-576) karşımıza çıkmaktadır. Aşağıda özetleyeceğimiz bölümü okuduğumuzda, Lozan Anlaşmasında özellikle azınlıklar konusunda getirilen hükümlerin ve laikliğin ne kadar hayati öneme sahip olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

 

Anlaşmanın 140. maddesi bu bölümde getirilen esasların Türkiye tarafından “kavanin-i esasiye”, yani anayasa hükmünde tanıtılmasını; mülki, askeri hiçbir kanun ile padişahın hiçbir talimatının ve uygulamanın getirilen hükümlere aykırı olmamasının taahhüt edildiğini hükme bağlar. Takip eden 141. maddede ise aynen şu ibare yer almaktadır: “Türkiye kendi bilcümle ahalisine, tevellüt, milliyet, lisan, ırk veya din nazar-ı itibare almaksızın hayat ve hürriyetlerince himaye-i tamme ve kamile bahşedeceğini taahhüt eyler. Türkiye ahalisinden kaffesinin umumi ve hususi her nevi edyan mezahip (dini mezhep) ve itikat hususlarında serbestçe icra-yı ayine hakları olacaktır. Fıkra-i anifede (yukarıdaki maddede) beyan olunan hakkın serbesti-i istimaline iras olunacak tecavüzat alakadar olan mezhep hangisi olursa olsun aynı mücazat ile cezalandırılacaktır”. 

 

142. madde 1914 sonrası din değiştirenlerle ilgili olup, bu zaman zarfında din değiştirmiş olanların 1914’de bağlı oldukları dine göre işlem göreceklerini esasa bağlamaktadır. Bu madde “Türkiye’de bir usul-i idare-i tedhiş (idari şiddet yöntemi) mevcut bulunmasından” bahsederek 1915-1916 Ermeni olaylarına üstü örtülü olarak atıfta bulunmaktadır. Maddenin devamı, günümüzde Ermeni soykırımını kabul ettirmek için çırpınanlara emsal teşkil edecek şekilde, bakın neler söylüyor: “Hükümet-i Osmaniye harbin devamı müddetince Türkiye’de irtikap olunan kıtaller (uygulanan katliamlar) esnasında efrada (şahıslara) karşı ika olunan zararların vasi bir surette tazmini için 1 Teşrinisani 1914 tarihinden beri herhangi bir ırk veya dine mensup olursa olsun kaybolmuş veya cebren kaldırılmış veya hilaf-ı usul hapis (kapatılmış) veyahut esir edilmiş olan bilcümle eşhasın zahire ihracile teslimleri için ifa-yı muavenet etmeği ve memurlarının muavenetini temin eylemeği taahhüt eyler”. Bitmedi, zarara uğrayan şahıs ve ailelerin şikayetlerini gidermeyi ve bunun için de Cemiyet-i Akvam tarafından görevlendirilecek komisyonların faaliyetine yardımcı olmayı da taahhüt eder. Yine de bitmedi, Türkiye ayrıca, söz konusu komisyonların vereceği kararlara uymayı da taahhüt etmektedir.

 

143. madde ise, Türkiye ile Yunanistan arasında “Türk ve Rum ırklarına mensup ahalinin bilihtiyar ve mütekabilen muhaceretleri hakkında” anlaşmaya varmalarını, anlaşamaz iseler Cemiyet-i Akvam’ın belirleyeceği şartlar dahilinde nüfusun yer değiştireceğini hükme bağlamaktadır.

 

Sevr Anlaşmasının 144. maddesi yine Ermeni’leri ele almaktadır: “Hükümet-i Osmaniye emval-i metruke hakkındaki 1915 tarihli kanun ile (tehcir kanunundan bahsediliyor) ahkam-ı mütemmimenin haksız olduğunu tasdik ve keenlemyekün hükmünde (yok hükmünde) olduğunu ve gerek makabline ve gerek mabadine hüküm ve tesiri olamayacağını beyan eder”. Oldukça uzun olan bu maddenin devamını özetleyelim: 1 Ağustos 1914 sonrasında Türk olmayanların katliam korkusu ve zor kullanılarak yurtlarından uzaklaştırılmaları neticesi yerlerinden edilmiş olanların geri dönmelerini Osmanlı Hükümeti sağlayacaktır. Bu kişiler tekrar mallarına, satış yapmış olsalar dahi, sahip olacaklar ve bu kişilerden vergi alınmayacaktır. Yurtlarına geri dönenler dava açma hakkına sahip olacaklar. İhtiyaç duyulan her yerde Cemiyet-i Akvam komisyonları görev yapacak ve bu komisyonlarda zarar görenler temsil edilecektir. Komisyonlar aşağıdaki hususlarda tam yetkilidirler: Tamir ve inşa için gerekli masrafların Osmanlı Devletince karşılanması; katliam ve tehcir fiilini işlemiş olan şahısların tutuklanması ve mallarına el konulması konusunda tedbirler alınması; ölmüş ya da kaybolmuş ama varisi bulunmayan şahısların mallarının cemaatlerine devredilmesi; bütün uygulamanın iptali ile malların kullanılmasından dolayı Osmanlı Devletince tazminatların ödenmesinin sağlanması. Devletin adli veya idari hiçbir kararı bu belirlenenlere aykırı olmayacaktır.

 

Anlaşmanın azınlıklara ilişkin 145. maddesi, “Tebaa-i Osmaniyenin kaffesi nazar-ı kanunda müsavi olacak ve ırk ve lisan veya din farkı gözetilmeksizin aynı hukuk-ı medeniye ve siyasiyeden istifade edeceklerdir” diye başlar. Din, inanç ve mezhep farkından dolayı kimseye memuriyette, amme hizmetlerinde, meslek ve iş hayatında zorluk çıkarılmayacağından bahsedildikten sonra, anlaşmanın yürürlüğe girmesinden iki sene sonra ırki azınlıkların nüfusu dikkate alınarak nispi temsil esasına göre seçimlerin düzenlenmesi gerektiğini şart koşmaktadır. Osmanlı tebaasından herkesin herhangi bir lisanı istediği her yerde konuşmasına ve yazmasına engel olunmayacağı, mahkemelerin de buna göre tertip edilmesi gerektiği de hükme bağlanır.

 

146. madde yabancı üniversite ve okullardan mezun olanların diplomalarının Osmanlı Devleti tarafından kabul edileceğine dairdir.

 

147. maddede ise, azınlıklar hakkında farklı bir muamele olmayacağından bahsettikten sonra, bunların sosyal, dini ve yardım amaçlı kuruluş kurmalarına; her türlü ilk, orta ve yüksek öğrenim kurumu açma ve kurmalarına; kurdukları okulların idare ve kontrolünü kendilerinin yapmasına; okullarında kendi lisanlarını kullanmalarına izin verilecektir.

 

148. maddede de, “ırk, lisan ve din itibariyle” azınlık olanların büyük oranda bulundukları yerlerde, bu azınlıklara devlet, belediye vs. bütçelerden eğitim ve hayır işleri için pay ayrılması esası getirilmektedir.

 

Anlaşmanın 149. maddesini aynen aktarıyoruz: “Hükümet-i Seniye Türkiye’de mevcut ırki bilcümle ekaliyetlerin her birinin ruhani tedrisi, muhtariyet-i idaresini tasdik ve ana riayet etmeği taahhüt eyler”. Maddenin devamında, anlaşma hükümlerine aykırı olmamak üzere, önceden Osmanlı idaresince verilmiş tüm imtiyaz ve muafiyetlerin aynen yürürlükte kalacağı vurgulanır. Bu konuda daha önce getirilmiş tüm sınırlamalar yok addedilecektir. Yasalarda bu gerekçelerle yapılacak her tadilat da, üstün sayılacaktır.

 

150. madde Hıristiyan ve Musevilerin hafta sonu tatillerinin kabul göreceğine dairdir. 151. madde ise, müttefik devletlerin azınlıklara ilişkin bu maddelerin uygulanması için alınacak tedbirler konusunda neler yapılması gerektiği konusunda, yapılması gerekenlerin Cemiyet-i Akvam meclisiyle birlikte kararlaştırılacağını hükme bağlamaktadır.

 

Sevr Anlaşmasında yer alan her çeşit azınlık, dini cemaat ve Ermeni’lere karşı işlenmiş “suçlara” dair maddeler, şimdilerde aynı konularda getirilen dayatmalarla müthiş benzerlikler gösteriyor. Arada fark yok değil: Ermeni meselesi ile ilgili şimdi hakim olan üslupta “soykırımın kabul” edilmesi! Böylesi bir farkın nedeni, İkinci Dünya Savaşı yıllarında kıta Avrupa’sının neredeyse tümüyle ortak olduğu soykırım suçundan kaynaklanmaktadır. “Irki ekalliyet” kavramına Sevr Anlaşmasında yapılan vurgu da, aynı dönemde Batı Avrupa’da var olan gizli ve açık ırkçılığın – her ne kadar suçlanan Türkiye ise de – dışa vurulmasından başka bir şey değildir.

 

Sevr Anlaşmasının Beşinci Bölümü, “Mevad-dı askeriye, bahriye ve havaiye” başlığını taşımaktadır. Devletin dişini tırnağını söken, tümüyle savunmasız bırakan bu bölüm (s. 577-598), Mondros Mütarekename’sinde getirilmiş hükümlerin açılması ve sabitlenmesinden ibarettir. Padişaha 700 nefer ve subaydan ibaret bir hassa birliği; iç güvenliğin temini için jandarma birlikleri ve bunlara takviye ve hudutları korumakla görevli askeri birlikler dışında hiçbir askeri birliğe izin verilmez. Hassa birliği hariç, jandarma ve sınır birliklerinin toplamı da 50.000 askeri geçmeyecektir (m. 155). Jandarma birlikleri top ve benzeri ağır silahlara sahip olmayacak (m. 156), diğer takviye birlikleri ise azami 15.000 nefer mevcudu ile birlikte silah ve top bakımından biraz daha fazla imkanlara sahip olacaktır (m. 157). Müttefik Devletler eğitim ve komuta maksadıyla subay göndereceklerdir (m. 159). Boğazlar mıntıkasında ise, görev yapacak jandarma tümüyle “kuva-yi işgaliye kumandanlığının emrine tabi” olacaktır (m. 161). Seferberlik ve benzeri her tür yedek kuvvet de yasaklanmaktadır (m. 162). Bu bölümde bahse konu edilmemiş her çeşit askeri teşkilat da yasaklanmaktadır (m. 164). Hassa kıtaatı haricindeki toplam 50.000 nefer haricinde kalan tüm askeri birlikler de ilga edilecektir.

 

Silahlı Kuvvetlerle ilgili bahis, ibretlik yasaklama ve sınırlamalarla ayrıntılı bir şekilde devam etmektedir. Bu satırları okuyan bir kişi, ister istemez, satır aralarında müttefik devletlerin Türk ordusundan duydukları korkuyu hissetmektedir. Mevcut gemi, uçak vs. dahi, hurda ve parçaları dahil, el konulması hükmünü getiren çok ilginç maddelerin yer aldığı bu bölümü, konumuzu uzatmamak için, burada sonlandırıyoruz. Askeriyeye ait bu bölüm içersinde karşımıza tekrar “Boğazların İdare-i Serbestisi” başlığıyla bir kısım çıkmaktadır ki (s. 586 vd.), müttefik devletlerin Boğazlar mıntıkasında, Marmara kıyılarında sınırları belirlenmiş geniş bir arazi de dahil, her çeşit askeri birliği ve silahı bulundurabilecekleri hükmü yer almaktadır (m. 178). Yine askeriyeyi ilgilendiren bahsin içersinde, Türkiye’nin ticari gaye ile dahi denizaltı yapması ve bulundurmasını yasaklayan ilginç hükümler karşımıza çıkmaktadır (m. 186).

 

Askeriye ile ilgili kısımda 206. madde dikkat çekicidir: “30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenamenin ahkam-ı atiyesi yani 7, 10, 12, 13, 24 üncü maddeleri işbu muahede ahkamına mugayir olmadıkça mer’i kalacaktır (yürürlükte olacaktır)”. Araya sıkıştırılmış bir cümlelik bu maddenin anlamı nedir? 1918 tarihli anlaşma, Mondros Ateşkes Anlaşmasıdır. Sevr anlaşmasının nasıl tuzaklarla dolu olduğunu daha iyi kavramamızı sağlayacağı için, üşenmeyip bahsi geçen anlaşma hükümlerine bir göz atalım: “Madde 10 – Toros tünellerinin müttefikler tarafından işgali”; “Madde 12 – Hükümet muhaberatı müstesna olmak üzere telsiz ve telgraf ve kabloların itilaf memurları tarafından murakabesi (kontrolü)”; “Madde 13 – Bahri, askeri ve ticari mevad ve malzemenin men-i tahribi”; Madde 24 – Vilayat-ı sittede (Ermenilere verilmesi düşünülen Doğudaki altı vilayet) iğtişaş zuhurunda (karışıklık çıktığında) mezkur vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını itilaf devletleri muhafaza ederler”.

 

Altıncı Bölüm askeri esirler ve mezarlıklarla ilgilidir (s. 598-603). Esirlerin iadesine dair hükümlerin yer aldığı bölümde konuyla ilgili bir madde dikkat çekicidir: “Bu hüküm (esirlerin ceza almış olsalar dahi iade edilecekleri hükmü) üsera-yı harbiye ve sivillerden 15 Haziran 1920 tarihinden sonra irtikap eyledikleri efalden (eylemlerden) dolayı tecziye edilmiş olanlar hakkında tatbik olunmayacaktır” (m. 211). 212. madde ise daha da dikkat çekicidir: “Bir takım üsera-yı harbiye ve sivillerden zabt ve rabta muhalif efal ve harekattan başka bir takım ceraim için müstahik-i veya mahkum-i mücazat olanlar mevkuf kalabileceklerdir”. Bu maddeler daha ziyade Malta’ya sürgün olarak gönderilmiş ve orada tutuklu bulunanlarla ilgilidir.

 

Mezarlıklarla ilgili olan maddeler büyük ölçüde Çanakkale ile ilgilidir. Askeri mezarlıklar, buralara giden yollar dahil, mülkiyet olarak tamamen İngiltere, Fransa ve İtalya’ya verilecektir (m. 218). Verilecek kabristan arazilerinin askeri veya ticari olarak kullanılmayacağı ayrıca belirtilmektedir (m. 219).        

 

Yedinci Bölüm, “Mücazat” (cezalar) başlığını taşımaktadır (s. 603-604). Bölüm, yukarıda da aynı konuda başka bazı maddeler olduğundan bahsetmiştik, tamamen 1915 ve sonrasında yaşanılan Ermeni olaylarına istinaden, bir kere daha, “suçlu görülenlerin” yargılanmasını temin maksadıyla getirilmiştir. 226. madde, Osmanlı idaresi tarafından yürütülmekte  olan soruşturma ve yargılamalarda da getirilen düzenlemelerin uygulanacağı hükmünü getirmekte ve ilaveten de şüphe duyulan şahısların ve bunlar hakkındaki bilgilerin müttefik devletlere bildirilmesini Osmanlı hükümetine görev olarak yıkmaktadır. 227. madde müttefik devletler tebaasından şahıslara yönelik işlenecek suçlarda, faillerin işgalci ülke askeri mahkemelerinde yargılanacağı hükmünü getirmektedir.

 

Cezaları düzenleyen bölümün 230. maddesi, esas maksadı açıklıkla ortaya koymaktadır: “Hükümet-i Osmaniye 1 Ağustos 1914 tarihinde arazi-i Osmaniyeden bulunan herhangi bir arazide hal-i harp esnasında ika edilen kıtallerden (katliamlardan) mes’ul olmak üzere düvel-i müttefikaca talep olunacak eşhası düvel-i mezküreye teslim eylemeği taahhüt eder. Düvel-i müttefika bu suretle müttehem (suçlu) eşhası muhakeme edecek olan mahkemeyi tayin etmek hakkını muhafaza ederler, ve hükümet-i Osmaniye de işbu mahkemeyi tanımağı taahhüt eder. Cemiyet-i Akvam tarafından mezkur kıtaller faillerini muhakeme etmek üzere vakt-i münasipte salahiyettar bir mahkeme teşkil olunduğu takdirde düvel-i müttefika bu müttehimleri mezkur mahkemeye havale etmek hakkını muhafaza ve hükümet-i Osmaniye de işbu mahkemeyi tanımağı taahhüt eder”.

 

Aynı meselenin anlaşmanın farklı taraflarında karşımıza çıkması tuhaf gelebilir. İngiltere ve müttefikleri, öyle anlaşılıyor ki, Türklerin Ermenilere karşı suç işlediğini ispat etmeyi daha o tarihlerde her cihetten önemsemiş bulunmaktadır. O tarihlerde soykırım tanımlanmış değildir ve Sevr Anlaşmasında da bu tabir kullanılmamaktadır. İngilizlerin İstanbul’da tutuklayıp Malta Adasında sürgün ve hapsettiği mebus, aydın, sivil,  asker ve bürokratları yargılayıp mahkum etmek, müttefiklerin takıntısı haline dönüşmüş. Konu ileride tekrar karşımıza çıkacaktır.

 

Anlaşmanın Sekizinci Bölümü, “Mevad-dı maliye” başlığını taşımaktadır (s. 605-618). Bölümün ilk maddesi (m. 231), Osmanlı hükümetini Almanya ve Avusturya ile birlikte harbe girdiği ve müttefiklere bu harp neticesi zarar verdiği için tazminat ödemeye mahkum ederek söze başlar ve Osmanlı hükümetinin sahip olduğu kaynak ve gelirlerin tazminatın karşılanmasında yetersiz olduğunun bilindiğini işaret ederek devam eder. İmparatorluğun mevcut arazilerinin önemli bir kısmının terk edilmesi de göz önünde  tutularak, iktisadi meselelerle ilgili düzenlemeler hariç olmak üzere, Osmanlı hükümetinden tazminat taleplerinden vazgeçildiğini bildirir. Ama, İngiltere, Fransa ve İtalya devletlerinin temsilcilerinden oluşacak bir maliye komisyonunun oluşturularak mali işlere el konulacağını teminat altına alır. Sonraki maddeler bu komisyonun işleyişi ve Osmanlı maliyesinin nasıl yönetileceğine dair hükümler içermektedir. Savaş nedeniyle Osmanlı Devletinden tazminat almayacaklarını söyleyen işgalciler, sanmayın ki keyif bağışlamışlardır: Anlaşmanın aşağıda değineceğimiz ileriki bölümlerinde karşımıza öyle maddeler çıkacaktır ki, tazminat ödemekten çok daha beter sonuçlar ve mali, iktisadi ve sosyal yıkımlar getirmektedir. 

 

232. maddede, Maliye Bakanlığı tarafından düzenlenecek bütçelerin komisyonca onaylanmadan Meclise getirilmeyeceği hükme bağlanmıştır. Bütçe uygulamaları da ilgili komisyon tarafından izlenecektir. 233. madde ile, maliye komisyonu Düyun-u Umumiye İdaresi ve Osmanlı Bankası ile birlikte tedavüldeki para ile ilgili her türlü tedbiri almakla da görevlendirilir. 234. madde ile Osmanlı idaresine iç ve dış istikraz çıkarma yasağı getirilir. 235 ve 236. maddelerle, savaş müddetince müttefik devletler nüfusundan olan şahıs ve şirketlere verilmiş zararların tazmini ile, 1918’den itibaren işgalci ülkelerin yapmış oldukları masrafların tamamını da maliye komisyonu eliyle Osmanlı maliyesinin üstüne yıkar. İşgalin masrafı da, işgale uğrayan ülkeye yıkılmaktadır. İngiliz zekası bu olsa gerek! Devlet Şurasında Sevr Anlaşmasının tartışılmadan, itiraz edilmeden kabul edilmesini Sevr’e gidecek heyete emreden Osmanlı idarecilerinin zekasını sanırım sorgulamaya gerek yok!

 

236. maddenin ikinci fırkasında ise, 1914 sonrasında Osmanlı tebaasından olsun olmasın, şahıslara  verilmiş zararların da mali sorumluluğunun söz konusu maliye komisyonu aracılığı ile yine Osmanlı Devletine ödetileceği hükme bağlanır. Dedik ya, Ermeni meselesine kafa takılmış!

 

237. maddede, savaş sırasında Osmanlı idaresi tarafından alınmış tüm kararların feshedildiği hükmü yer alır.

 

239. maddede ise, maliye komisyonunun izni olmadan hiç kimseye imtiyaz verilemeyeceği; 240. maddede de, Osmanlıdan ayrılmış devletlerin kendi arazilerindeki Osmanlı varidatı üzerinde meccanen tasarruf yetkisi karara bağlanır. Ama 1913 ve sonrasında Osmanlı’dan kopan topraklarda kurulmuş ülkeler, orantısal olarak Düyun-ı Umumiyeye olan borçlara iştirake devam edeceklerdir (m. 241). Takip eden maddeler, bu konuya açıklık getirmektedir.

 

Borçların ve yukarıda saydığımız tazminatların ödenmesinden sonra ne olacak? İngiltere ve diğer sömürgeci ortaklarının ağına bir kere düştükten sonra, kurtulmak mümkün mü? Okuyalım: “İşbu kısım mucibince düvel-i müttefikanın Hükümet-i Osmaniye’ye karşı olan metalibi (talep edilenleri) tatmin ve harpten evvelki Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye tasfiye edilir edilmez Maliye komisyonunun vazaifi hitam bulmuş (görevi son bulmuş) olacaktır. O takdirde Hükümet-i Osmaniye, Cemiyet-i Akvam azasından bulunan devletlerin Hükümet-i Osmaniyeye yeniden Türkiye’nin menfaatine olarak idareten ifa-yı muavenet etmeleri lazım gelip gelmeyeceğini ve lazım geldiği takdirde işbu muavenet muzaheretin iktisap edebileceği şekli Cemiyet-i Akvam Meclisi ile birlikte tetkik edecektir” (m. 257).

 

IMF ve AB’nin benzer buyruklarında da aynı “acıma” duygusunu (!) görmüyor muyuz? Sevr ve bu köleleştiren, yok edici bir işleve sahip, yanı sıra da aşağılayan belgeyi tam olarak öğrenmemiş, sonrasında da Lozan Anlaşmasını etüt etmemiş hiçbir kimsenin, devlet idaresinde ve politikada söz sahibi olmaması gerektiği açık değil mi? Devam edelim!

 

258. madde, 1600 ton istiap haddini aşan tüm sivil ve askeri gemilerin ve Almanya tarafından Türkiye’ye teslim edilmiş gemilerin müttefik devletlere teslim edileceğini, bu gemilere zarar verilmiş ise Osmanlı Devleti tarafından zararın tazmin edileceğini hükme bağlamaktadır. Bu kısma ek (merbut) hükümlerden birinde de, maliye komisyonunun tüm masraflarının Türkiye tarafından karşılanacağı hükme bağlanmaktadır. Başka türlü olsaydı şaşardık!

 

Anlaşmanın en uzun bölümlerinin başında, “Mevad-dı iktisadiye” başlığı ile Dokuzuncu Bölüm gelmektedir (s. 618-652). Karşınızdakiler azgın bir sömürgeci ve 1800’lerden 1920’ye kadar Osmanlı İmparatorluğunun kanını emmiş bir güruh olunca, başkaca bir şey beklemek haksızlık olmaz mı!

 

İttihat ve Terakki yönetimi 1914’te, savaş başlamak üzereyken, bir karar alarak, tüm kapitülasyon ve imtiyazları kaldırmamış mıydı. Bölümün ilk maddesi (m. 261) bu konuya açıklık getiriyor: “Uhud ve mukavelat ve taamülattan mütevellit imtiyazat-ı ecnebiye usulü 1 Ağustos 1914 tarihinden mukaddem anlardan ya doğrudan doğruya veya bilvasıta istifade eden devletler menfaatine olarak yeniden tesis edilecek ve işbu menafi 1 Ağustos 1914 tarihinde bunlardan istifade etmeyen Düvel-i Müttefikaya dahi teşmil olunacaktır”.

 

Bu çerçevede, 1914 öncesi müttefik devletlere ait Osmanlı toprakları üzerindeki posta idareleri eski sahiplerine iade edilecektir (m. 262). Gümrük vergileri, de yine aynı şekilde, eski hadlerine çekilecektir (m. 263). Bütün vergi ve harçlarda da, Maliye Komisyonu yetkili kılınmaktadır (m. 264).

 

Düşünülen tedbirlere, ne olur ne olmaz, kati hükümler de getirilmektedir: “Devlet-i Osmaniye beynelmilel ticarete girişecek olursa bu nokta-i nazardan hakimiyetten mütevellit hukuk ve imtiyazat ve muafiyyata malik addolunmayacaktır” (m. 268). Kısacası, galip ülkeler her türlü kolaylık ve ayrıcalıktan yararlanırken, Osmanlı, karşılığında hiçbir hakka sahip olmayacaktır.

 

Bu hükümler yeterince açık görülmemiş olsa gerek ki, 269 ve devamındaki maddelerde, tek tek haberleşme, gümrük anlaşmaları, sağlık işleri, ziraat, istikraz, nehir seferleri ve nehirlerin kullanılması, Süveyş Kanalının serbest kullanımı konularında eski tarihli müttefik devletlerin Osmanlı ile yaptıkları ya da kendi aralarında yürürlüğe sokmuş oldukları çok sayıda anlaşma sayılarak, bu anlaşmaların tek taraflı olarak yürürlüğe sokulduğu bildirilmektedir. Çok sayıda anlaşmaya atıfta bulunan bu maddelerin devamında, yine de, ihtiyat elden bırakılmaz: “Düvel-i Müttefikadan her biri işbu muahedenamenin ahkam-ı umumiyesine veya münderecat-ı hususiyesine bilistinat zatüttarafeyn uhut ve mukavelattan hangilerinin yeniden mevki-i meriyete vaz’ını (uygulamaya sokulmasını) talep ettiğini Devlet-i Osmaniyeye tebliğ edecektir” (m. 274). Eski anlaşmalardan hangisinin yürürlüğe konulacağı da, galip devletlerin keyfine bırakılmaktadır.

 

275 ve devamındaki maddelerde de, Osmanlı Devletinin Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Macaristan ile yaptığı anlaşmaların feshine karar verilir ve düzenlenir. 278. madde ile de, Rusya ile yapılmış ve yapılacak anlaşmaların yok kabul edilmesi hükmü getirilmektedir: Zaten Rusya, malum, Bolşevik idaresindedir ve ne olacağı, iç savaşta İngiltere umduğu sonucu alamayacağını görmeye başladığından, belli de değildir.

 

281. madde ile, yabancılara ait evvelce kurulmuş sınai tesislerin tekrar eski sahiplerine aynı imtiyaz ve kolaylıklarla verilmesi şartı getirilirken; müttefik devletlere  sanayi ile ilgili kendi milli menfaatlerine olacak istedikleri tedbiri alma hakkını da vermektedir. Devam eden maddelerde de, Osmanlı tebaasından ya da değil, işletmecilerin harp sırasında uğradıkları zararın nasıl giderileceğine dair hususlar ele alınmaktadır. Tesislerin eski sahiplerine devrine rağmen, zarar görmüş olanların tazmini Osmanlı Hükümetine yıkılmakta ve tazminatın miktarını belirleme yetkisi Cemiyet-i Akvam tarafından oluşturulacak bir mahkeme heyetine verilmektedir. Yetmiyor, ilaveten garip bir şart da getiriliyor: Tazminat Osmanlı Hükümetinin uhdesinde olmakla birlikte, “Osmanlı tebaasının emvalinden (mallarından) ifraz ve tahsil olunacaktır” (m. 287). Böylesi bir maddenin uygulamada ne sonuçlar vereceğini, Türklerin belli bölgelerde bu hüküm uygulanarak nasıl mülklerinden koparılacaklarını varın siz düşünün! Bu tür kararlar, Osmanlı tabiiyetinden ayrılmış olanlara uygulanmayacaktır (m. 290). Aynı şekil ve yöntemle, kaybedilen topraklardaki Osmanlı tebaasına ait malların da tasfiyesi hükme bağlanmaktadır (m. 291). Bu, sadece cezalandırma değil, tam anlamıyla bir yok etme planıdır, Türk varlığını yok etme!

 

Bugün gerek AB çevrelerinde, gerekse ABD’de ortaya çıkan bazı işaretler, ne kadar “cici” görünen laflarla perdelenmeye çalışılırsa çalışılsın, Sevr Anlaşmasına hakim olan zihniyetin aynen hortladığını göstermektedir.

 

Adamlar yok etmeye karar vermişler ya, durmak bilmiyorlar: “Osmanlı Hükümeti memalik-i müttefikada bulunan emval ve hukuk ve menafilerinin tasfiye ve zabtından zarara uğrayacak olan kendi tebaalarının bilumum zarar ve ziyanlarının tazminini deruhte eder” (m. 292). Müttefik devletlere ait şirketler hariç olmak üzere, Osmanlı’dan ayrılarak oluşturulmuş devletlerin Osmanlı idaresi altındayken faal olan tüm Osmanlıya ait şirket ve işletmeleri tasfiye etmesi, tasfiye nedeniyle toplanacak paraların da maliye komisyonuna tevdi edilmesi esasa bağlanır (m. 293).

 

Osmanlı idaresinde kalan topraklardaki tren yollarındaki yetkili yabancı şirketlerin menfaatleri teminat altına alınırken, bu şirketlerdeki Osmanlı hisseleri de Maliye Komisyonuna devredilmektedir (m. 294). Ekonomik şartlara ilişkin maddeler, bu minval üzere, ağır hükümlerle devam etmektedir. İhtilaf durumunda bile Osmanlı mahkemeleri yetkisizdir (m. 308). Müttefik devletler veya Osmanlı toprakları üzerinde yeni kurulmuş devletlerin mahkemeleri tarafından alınmış kararlar, Türkiye tarafından “icra emrine hacet kalmaksızın icra olunacaktır” (m. 309).

 

Bütün bu hükümler sonucunda Osmanlı Devletinin süresiz bir boyunduruk altına girdiğini anlamamak için çok saf ya da hain olmak gerekmektedir.

 

İktisadi şartlar bölümünde, aynı şekilde, savaş süresince neden olunmuş zararlara ilişkin olarak sigorta mevzuatına da Türkiye aleyhinde hükümler konur. Ustaca maddelere yerleştirilen bu hükümler, ileride Türkiye aleyhine açılacak çokça tazminat talebine hukuki mesnet çıkaracak türdendir. Ama iş kendilerinin yol açtığı zararlara gelince değişmektedir (bk. s. 642-647, “Zeyil” maddeleri).

 

Ticari imtiyazların 1914 ve öncesinde olduğu gibi tekrar uygulamaya konulacağı, 1914 sonrasında verilmiş imtiyazların yok sayılacağı, eski imtiyazlarla ilgili yasaklama kararlarının da kaldırıldığı tekrar ele alınır (m. 310). Ayrılan topraklarda ve hem Osmanlı’da kalan hem de bu ayrılmış topraklardaki 1914 sonrası Osmanlı kararlarının tümü yok sayılırken, müttefik devletler kendi menfaatlerini ise yeni kurulan devletler nezdinde de koruma altına almaktadırlar (m. 314-315). Bütün bu tedbirler yetmez, bir de görev verilir: “Hükümet-i Osmaniye düvel-i müttefika tabiiyetini haiz şirketlerin Türkiye’de imtiyazat ve mukavelattan istifade etmelerine müsait bir surette kavaninini (kanunlarını) tadil etmeği deruhte eder” (m. 316).

 

Anlaşma “Düvel-i müttefika tebaası”ndan ne anlaşılması gerektiğine de açıklık getirmektedir. Bu açıklamanın bir bölümü ilgi çekici: “Düvel-i müttefika tebaası ile mahmilerinin menfaattar oldukları müessesad-ı diniye ve hayriye ve tedrisiye” (m. 317), yani bilcümle misyoner örgütleri ve okulları...

 

Sevr Anlaşmasının Onuncu Bölümü, “Seyir ve sefer-i havai” başlığını taşımaktadır ve hem bir önceki bölümle hem de bir sonraki bölümle bütünlük göstermektedir (s. 652-654). Müttefik devletler uçaklarına serbestçe Osmanlı hava sahasını ve havaalanları ile topraklarını kullanma hakkı, Türkiye’ye de uygun görülecek yerlerde hava meydanı kurma görevi verilmektedir. Ama aynı haklardan Türkiye yararlanamayacak, uçağa sahip olsa bile müttefik devletlerin hava sahasını hiçbir şekilde kullanamayacaktır (m. 324). Kısaca özetlediğimiz bu tür hükümler, maalesef, AB ile 1995’te imzalanan Gümrük Birliği Anlaşmasından bugüne kadar yeniden karşımıza çıkmaktadır: Bir tarafın yararlandığı haklardan, öteki yararlanmayacak! Bu, kölelik değil midir?

 

Onbirinci Bölüm, “Limanlar, Su yolları ve Turuk-ı hadidiye (demiryolları)” başlığını taşımaktadır (s. 654-671). Bölümün ilk maddesi (m. 328), bu bölümde de karşımıza nelerin çıkacağını açık olarak göstermektedir: “Hükümet-i Seniye, kendisine hemhudut olsun olmasın hükümat-ı müttefikadan herhangi birinin ülkasından gelen veya oraya giden eşhas, emtia, vapurlar, gemiler, arabalar, ve vagonların ve posta nakliyatının kendi memaliki dahilinde beynelmilel münakalata (ulaşıma) en ziyade müsait olan demiryollarından, kaabil-i seyr-i sefain (taşımacılığa elverişli) nehirlerinden ve kanallarından transit olarak serbesti-i mururuna (serbest geçişlerine) müsaade edeceğini taahhüt eder. Eşhas, emtia, vapurlar, gemiler, arabalar, vagonlar ve posta nakliyatı hiçbir transit resmine tabi olmayacak ve hiçbir veçhile biluzum imhal (lüzumsuz gecikme) ve takyide (şarta) maruz bırakılmayacak ve gerek ücret ve gerek teshilat (kolaylık sağlama) hususunda ve vücuh-ı sairede Osmanlılar hakkında meri aynı muameleye mazhar olacaktır. Transit eşyası her nev’i gümrük resminden ve mümasil (benzer) rüsumdan muaf bulunacaktır”.

 

Liman vs. yerlerde müttefik devletlere tabi şirketlerden ek bir ücret alınmamasını da aynı şartlarla hükme bağlayan (m. 334) anlaşma, Türkiye’de kalmasa da, Osmanlı limanlarının en önemlilerini serbest mıntıka ilan etmektedir (m. 335). Türkiye ile alakası anlaşma hükümlerine göre kesilmiş olmasına rağmen, Meriç Nehri “beynelmilel ilan” olunmaktadır (m. 346). Serbest liman olarak ilan edilen İzmir Limanı Cemiyet-i Akvamın kontrolüne (m. 350); Trabzon limanı ise aynı şartlarda Ermenistan’a “bahş olun”maktadır (m. 352).

 

Demiryollarında imtiyazlı şirketlerin hukukunun mahfuz tutulacağı sıkça ifade edilmekte ve benzer ticaret hükümleri vaaz olunmaktadır. Tümüyle Osmanlı tasarrufunda bulunan Hicaz Demiryoluna sıra geldiğinde ise, Osmanlı bu hat üzerindeki tüm haklarını müttefik devletlere teslim etmektedir (m. 360).

 

Telgraf ve telefon bahsinde de, Osmanlı Devleti müttefik devletlerden gelecek talep doğrultusunda hat döşenmesi ve kullanılmasıyla ilgili olarak yeni imtiyazlar tanımayı peşinen kabul etmektedir (m. 364). Denizaltı kablolarını da (Köstence-İstanbul, Türkiye-Kıbrıs-Lazkiye ve Cidde-Suakin hatları), müttefik devletlere devreder (m. 366,367).

 

Ve yine ihtiyat: “İşbu muahedenamede muhalif kuyud-i mahsusa (anlaşmada aykırı hususlar) olmadıkça, işbu kısmın mündericatı (içeriği) kapitülasyon usulü yahut kapitülasyon makamına kaim olacak sair bir suret-i tesviye (düzeltme) ile Düvel-i Müttefika tebaasına bahşolunan daha vasi hukukun meriyetine (yürürlüğüne) mani teşkil etmeyecektir” (m. 373). Neme lazım, ya öngörülmemiş bir gelişme veya hukuki karışıklık olursa!

 

Sevr Anlaşmasının On İkinci Bölümü, “Mesai” başlığı ile çalışma yaşamına ayrılmıştır (s. 671-683). Sevr Anlaşmasının belki de hiç itiraza neden olmayacak bölümü, bu bölümdür. İyi ama, çok esnek ifadelerin yer aldığı bu bölüm acaba neden anlaşmaya dahil edilmiştir? Bu meselenin yorumu konumuzun dışına taşmamızı getireceğinden, biz sadece Avrupa ülkeleri ile aynı şartlara sahip olmayan diğer ülkeler arasındaki farklı uygulamalar sonucu, “haksız rekabete uğramış” sayılan Avrupa firmalarının menfaatini korumaya yönelik  bir üslup ile bölümün kaleme alındığına işaret ederek geçelim. İncelenmeye değer bir konu!

 

Sevr Anlaşmasının On Üçüncü ve son bölümü, “Mevad-dı şetta” (muhtelif maddeler) başlığını taşımaktadır (s. 684-691). Bu bölümde karşımıza yine birbirinden ilginç maddeler çıkmaktadır. Özetleyelim: 415. maddede Türkiye’nin silah ticaretine yönelik 1885 Berlin ve 1890 Brüksel anlaşmaları ile bu konuda bundan sonra imzalanacak benzer anlaşmalara uyacağı taahhüt edilir.

 

Anlaşmanın 417. maddesini aynen aktarıyoruz: “İşbu muahedename ahkamı mahfuz kalmak (anlaşma hükümleri saklı kalmak) üzere muahedenamenin mevki-i meriyete vaz’ından mukaddem tahaddüs etmiş (uygulamaya geçmiş olmasından dolayı meydana gelmiş) olan bir vak’a sebebile Türkiye düvel-i müttefikanın hiç birinden doğrudan doğruya veya bilvasıta hiçbir para mütalebesinde (talebinde) bulunmamağı taahhüt eder. İşbu madde alakadarları kim olursa olsun bundan böyle itfa edilmiş addolunan bu nevi mütalebattan feragat-ı kamile ve katiyeyi mutazammındır (taleplerden bütünüyle uzak durma kati kabul etmektedir)”. Anlayacağınız, yok etme konusunda kararlı oldukları Türkiye’yi “demir bağlarla” kendilerine bağlı tutmaktadırlar.

 

418. maddede ise, Osmanlı gemileri ve mallarıyla ilgili anlaşmanın ilgili maddelerinden dolayı Osmanlı tebaasının herhangi bir talepte bulunmaya hakkı olmadığı hükme bağlanmaktadır: Gaspçı, kendisini ve fiilini hukukun dışında tutuyor.

 

421. madde, tarihi eserlerle ilgilidir: “Osmanlı hükümeti antikalara dair elyevm mevcut olan Osmanlı kavaninini ilga (kanunlarını kaldırma) ve merbut zeyilde münderiç kavait (ekte konulan kurallar) üzerine müesses yeni kavanin neşir etmek üzere tedabir-i lazima (lüzumlu tedbirler) ittihaz edecektir (kabul edecektir). Bu kavanin Meclis-i Mebusana  tevdi edilmeden evvel Maliye Komisyonunun nazarı tasvibine (olurlarına) arz olunacaktır”. İşgalciler, uzun yıllardır oluşmuş ve tarihi eser kaçakçılığını engellemeye yönelik Osmanlı yasalarını kaldırıp, Osmanlı müzeciliğini de Devlet-i Ali ile birlikte gömmek istemektedirler. Söz konusu maddeye ek olan anlaşma hükümleri bu kanaatimizi fazlasıyla doğrulamaktadır. Bu da yetmiyor, Osmanlı’dan kopan bölgelerden evvelce elde edilmiş ve Osmanlı müzelerinde bulunan tüm tarihi eşya, ilgili hükümetlere teslim edilecektir (m. 422).

 

1914’ten sonra Osmanlı Hükümetinden kopan arazilerle ilgili idari, askeri, mali, adli vs. tüm evrak, defter, kayıt, plan vs. ilgili hükümetlere teslim edilecektir (m. 424). Aynı madde içinde, 1912 sonrasında Yunanistan’a terk edilmiş olan bölgeler de dahil edilmektedir. Bir sonraki maddede, vakıflara ait bilgi ve dokümanların da ilgili hükümetlere devri kararlaştırılmaktadır (m. 425).

 

426. madde de, aynen aktarılması gereken düşündürücü bir maddedir: “Osmanlı Hükümeti 30 Teşrinievvel 1918 tarihinden itibaren 136 ıncı madde üçüncü kısım (mevad-dı siyasiye) de mevzu-i bahis teşkilat-ı adliyenin mevki-i meriyete vaz’ına (uygulamaya konulmasına) kadar Türkiye’de düvel-i müttefikadan birinin bir hakimi veya mahkemesi tarafından verilmiş herhangi bir hükm-i adliyi (adli kararı) kabul ve lüzum görüldüğü zaman icrasını temin etmeği taahhüt eyler”. Böylelikle, Malta’ya yargılanmak üzere sürgüne gönderilmiş ve Ankara Hükümetine dahil olup yakalanması ve yargılanması istenilenlerle ilgili olarak da olası her türlü itiraz yolu bir kez daha kapatılmaktadır.

 

431. madde de, yaşadığımız günlerde benzerleriyle çokça karşılaştığımız, Türkiye’ye bir talimat ve görev vermektedir: “İşbu muahedenamenin ahkam-ı mahsusası (özel hükümleri) müstesna olmak üzere ve mevki-i meriyete vaz’ından (uygulamaya konulmasından) itibaren üç ay zarfında Osmanlı Hükümeti Osmanlı kavaninini (kanunlarını) muahede-i hazıraya (hazırlanmış bu anlaşmaya) tevfikan tadil etmiş (düzeltmiş) olacaktır. Aynı müddet zarfında işbu muahedename ahkamının icrasına müteallik bilcümle tedabir-i idariye (idari tedbirler) ve saire Osmanlı hükümeti tarafından istikmal edilmiş (tamamlanmış) bulunacaktır”.

 

Anlayacağınız, Sevr Anlaşması “Teşkilat-ı Esasiye”, yani Anayasa hükmüne oturmaktadır: Mevcut tüm yasalar ve idare şekilleri buna göre hızla düzenlenecektir.

 

Müttefik devletler parasal konularda çok hassastırlar. Sevr Anlaşmasının tatbikinden dolayı ihtiyaç duyulan her tahsisata, Cemiyet-i Akvam’ın kararlaştırması ile, Türkiye boyun eğecektir (m. 432). Esaret hükümlerinin masrafları da bizden karşılanacak, yani gardiyan ve gaspçıyı da biz besleyecek ve doyuracağız!

 

Köleleştiren, aşağılayan, yetmedi Türk varlığını her türlü hukuk ve hakkı ile ve fiilen yok etmeye ahdetmiş Sevr Anlaşması’nın cevabını, Gazi Mustafa Kemal, aynı zaman diliminde net olarak vermiştir:

 

“Ya istiklal, ya ölüm!”

Arif Ekim



Osmanlı Önce Ekonomide Yenildi -Arif Ekim-


Halil İnalcık’a göre, “altı yüzyıllık Osmanlı tarihinin bölümlenmesinde, 1300-1600 arasındaki klasik çağ, otokratik ve merkeziyetçi yönetimi, emir ve kumanda ekonomisi ile, belirgin ve kendi içinde bütünlüklü bir dönemdi; buna karşılık daha sonraki ‘gerileme’ döneminde, bu geleneksel siyasi kuruluşun yapıtaşları bir dönüşüm sürecine girdi... onyedinci yüzyıl bir geçiş dönemi karakterine büründü ve kapsamlı değişimlere tanık oldu”



Şeyh Şerafeddin Dağıstani ve Kurtuluş Savaşı -Arif Ekim-


Şeyh Şerafeddin Efendi'yi, (Yalova iline bağlı; Yalova-Bursa karayolunun 20.kilometresindeki M.M.) Güney Köyü'nü ziyaret ettiğimizde, duyarız. Türbesi bir ziyaretgah olarak kullanılan Şerafeddin Efendi hakkındaki bilgimiz ise, kendilerinin Nakşbendi tarikatının ileri gelenlerinden olduğu, Kafkas'lardan bu bölgeye geldiği, dürüst ve saygın bir inanç önderi olduğundan ibaretti. Dahası? Dahası hakkında fazla bir bilgimiz yoktu ve maalesef anlatana da rastlamıyorduk.


 

Arif Ekim


Yazar. Halen Hür Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir.


 Umumi Siyaset



 


 


 Türkçülük



 


 


 Kitap


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


 


 


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar