Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

 

Samed Behrengi

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türk Tarihi

 

 


Şeyh Şerafeddin Dağıstani ve Kurtuluş Savaşı


-Arif Ekim-


Şeyh Şerafeddin Efendi'yi, (Yalova iline bağlı; Yalova-Bursa karayolunun 20.kilometresindeki M.M.) Güney Köyü'nü ziyaret ettiğimizde, duyarız. Türbesi bir ziyaretgah olarak kullanılan Şerafeddin Efendi hakkındaki bilgimiz ise, kendilerinin Nakşbendi tarikatının ileri gelenlerinden olduğu, Kafkas'lardan bu bölgeye geldiği, dürüst ve saygın bir inanç önderi olduğundan ibaretti. Dahası? Dahası hakkında fazla bir bilgimiz yoktu ve maalesef anlatana da rastlamıyorduk.

 

Bir kitap yayınlandı: "Kurtuluş Savaşı'nda Bektaşiler". Yrd. Doç. Dr. Hülya Küçük'ün bu araştırmasını, incelediği döneme duyduğumuz ilgi nedeniyle, okuduğumuzda dehşetli heyecanlandık ve şaşırdık. Kitapta Şeyh Şerafeddin Efendi önemli bir yer tutuyor ve onun Kurtuluş Savaşı içinde oynadığı role büyük bir değer biçiliyor. Hülya Küçük'ün ortaya çıkardığı ve yazımızın devamında okuyacağınız bilgi, bugüne kadar Yalova'da hiç kimsenin bilmediği ve üzerinde durmadığı bir konuyu ele almaktadır. Şeyh Şerafeddin Efendi, Kurtuluş Savaşı'nın dağdağası içinde, ihanetin kol gezdiği ve ülkenin boydan boya yangın yerine döndüğü o meşum yıllarda, sadece Yalova için değil, ülkenin kaderi ve bu kaderin olumlu bir çizgide gelişmesi ve nihayete ulaşması için büyük bir rol üstlenmiş. Şeyhimiz, öylesine alçakgönüllü ve tevekkül sahibi bir insan olmalı ki, yakınlarına dahi bu yaptıkları ile ilgili bir şey söylememiş ve bundan dolayı da böbürlenmemiştir. Yalova'da hiç kimsenin bu konuda hiçbir şey bilmemesinin nedeni de, ancak hakiki bir din önderinde rastlanabilecek, Şeyh Şerafeddin'in bu takdir edilecek tutumundan olsa gerek. Kendisine duyduğumuz saygı, şimdi daha da fazla artmış ve büyümüştür.

 

Hülya Küçük'ün zikrettiğimiz kitabı, türünde bir ilktir ve çok az araştırılmış bir alanı incelemektedir. Hatalar ve eksiklikler yok mu? Var ve aşağıda yeri geldikçe işlediğimiz konu çerçevesinde de bunları ortaya koyacağız. Ama peşinen ifade edelim ki, eksikleri bu araştırmanın değerini küçültmüyor.

 

Bu yazımızda ne Hülya Küçük'ün kitabını tanıtmak, ne de Kurtuluş Savaşı içinde tarikat ve dini cemaatlerin oynamış olduğu rolü genel çerçevede aydınlatmak amacında değiliz. Yalova'yı ilgilendiren yönüyle, Şeyh Şerafeddin Efendi ve onun Kurtuluş Savaşı'ndaki etkinliği üzerinde duracağız ve kısaca da hayat hikayesini anlatacağız ve yeri geldikçe de, söz konusu kitapta dikkatimizi çeken hatalara işaret edeceğiz.

 

Önce, Şerafeddin Efendi'nin hayat hikayesini kısaca özetleyelim: İncelediğimiz başka bir kaynağa göre, Şerafeddin Efendi, Hicri 3 Zilkade 1292 tarihinde Dağıstan'ın Timurhanşuro vilayeti Ganip kazasının Kikuni köyünde dünyaya gelmiştir . Doğum tarihi, Miladi takvimle tam tamına 1 Aralık 1875'tir. Babası Abdürreşid Efendi, annesi ise Emine Sara Hatun'dur. Tahsiline Dağıstan'da başlayan Şerafeddin Efendi, öğrenimini tamamlayamadan Çarlık Rusya'sının saldırıları üzerine ailesi ve kalabalık bir Dağıstanlı topluluğu ile birlikte genç yaşta Türkiye'ye göç etmek zorunda kalır. Yerleşecekleri yer, Yalova'nın o tarihlerde Reşadiye olarak anılan, Güney Köyü'dür. Zamanının ünlü Nakşibendi Şeyhi, kendisi de Dağıstan kökenli olan, Muhammed-ül Medeni'den eğitim alır. Güney Köyü'nün imarı için gayret gösteren Şerafeddin Efendi, Dağıstan'dan gelen mültecilerin sorunları ve yerleşimleri ile de ilgilenmiştir. Köyün imarı için yaptığı eserlerin, daha sonra, Yunanlılar tarafından çıkartılan yangında zarar gördüğü ifade edilmektedir. Çok sevdiği köyünde, Hicri 27 Cemaziyülevvel 1355 tarihinde, yani 15 Ağustos 1936'da, her ne kadar Hicri tarihe göre 63 derlerse de, 61 yaşında vefat etmiştir. Şeyh Şerafeddin Efendi, tarikatın Muhammed Medeni'den sonraki şeyhidir. Tarikatın Şerafeddin Efendi'den sonraki şeyhi, Mehmed Necati Simavi Efendi'dir; daha sonra da bu görev Hasan Burkay'a intikal edecektir .

 

Şerafeddin Efendi'nin TBMM Konuşması, 11 Mayıs 1920

 

Yalova Güney Köylü, Nakşibendi Şeyhlerinden Şeyh Şerafeddin Efendi’nin 11.5.1336 (11 Mayıs 1920) günü TBMM’de, kendisi de bir Nakşi olan Bursa mebusu Şeyh Servet Efendi tarafından sunulan konuşmasının tam metnini, önemine binaen, yayınlıyoruz. O günkü toplantının Birinci Celsesinde, Meclis Başkanlığı makamında Reisisani Celaleddin Arif Beyefendi’nin, katipliklerde de Haydar (Kütahya mebusu) ve Muhiddin Baha (Bursa mebusu) beylerin bulunduğu celsede önce usul gereği “zaptı sabık hulasası” okunur. Daha sonra “azayı kiram muamelatı” ve “muhtelif evrak”ın görüşülmesi tamamlandıktan sonra, “beyanat” bahsine sıra gelir.

TBMM Zabıt Ceridesi’nin I. Döneme ait 1. Cildinin 261 ve 265. sayfalarından aynen aktarıyoruz:

7. – BEYANAT

1. – Bursa Mebusu Şeyh Servet Efendinin, Meclisi ziyarete gelmiş olan Şeyh Şerefeddin Efendi hakkında beyanatı

REİS – Efendiler, müsaade buyurulursa eazımı islamiyeden Şeyh Şerefeddin Efendi Hazretleri Ankara’yı teşrif buyurdular. Bugün Meclisimizde bulunuyorlar, kendileri gerek Meclisimizde mevcudolan haleti ruhiyeyi doğrudan doğruya görmek ve avdetlerinde kendi müridanına bu meseleyi olduğu veçhile izah eylemek ve hem de bulunduğu muhitte meslekimizin, meşrebimizin, arzumuzun ne derecede ali olduğunu bildirmek için buraya kadar bizzat teşrif etmişler, ihtiyarı zahmet etmişler, bugün de Meclisimizde bulunuyorlar. (Alkışlar). Müsaade buyurulursa kendileri bazı beyanatta bulunmuşlardır. Şeyh Servet Efendi Meclisi Alinize onu tebliğ edeceklerdir. (Hay hay, sesleri)

FEYZİ Ef. (Malatya) – Kendileri teşrif etsin. (Aza değil, sesleri).

ŞEYH SERVET Ef. (Bursa) – Efendim, bendeniz evvela kısaca birtakım cümlelerle Şeyh Efendi Hazretlerinin mesleki hususiye ve mahiyeti hususiyesini rüfekayı kirama takdim etmekliği bir vazife addediyorum. Şeyh Şerefeddin Efendi Hazretleri yirmi iki seneden beri kendileriyle pek samimi mürafakat ettiğim zattır. Alemi İslam namına vücudu ehemmiyetli bir şahsiyettir. Ezcümle Meclisi Alinize takdim edeceğim bir meziyeti cümlenizi memnun edecektir. İslamiyetin, islam ahkamı ilmiyesinin, kalai celilesinin, manevi, ahlaki yükseklikleri, maaliyatı olduğu gibi maddi terakkiyatı da cami olduğunu canlı bir nümune ile gösteren bir zattır. (Var olsunlar, sesleri)

Efendim, Şeyh Şamil Hazretlerinin kabilesinden hicret edip memleketimize geldiği günden beri bir ufacık dağ başına etbaiyle, efradiyle çekilmişler, vesaiti umraniyenin her cinsinden mahrum oldukları halde sırf islamiyetin teavün ve kudsiyetini ve içtimaa olan tesiri kudsisini iyi anlamak, iyi tatbik etmek suretiyle, bugün Avrupa’da dahi görülmiyecek derecede, maddi asarı umranın en büyük, en canlı nümunelerini gözümüzün önüne koymuştur, zannederim.

OPERATÖR EMİN B. (Bursa) – Bizzat şahidiyim.

ŞEYH SERVET Ef. (Devamla) – Pek çok şahidolanlar vardır, rüfekanızın içerisinde. Bu zat efendim pek yüksek emeller ile geldiği gibi pek mühim hadiseleri, havadisleri bize bildirmek, bizim takibettiğimiz hakkın azametini, kudsiyetini daha büyük bir surette bizim gözümüzün önünde tecelli ettirmek emeli kudsisiyle teşrif etmişlerdir. Son zamanlarda en son olarak İstanbul’dan ayrılan ve Zatı Şahane ile de görüşen bir kardeşimizdir. Zatı Şahane ile görüşmelerine sebep; bendeniz Bursa’da iken; bir müddet Bursa’da Valilikte bulunan Hazım Beyefendi Dahiliye Nazırı idi. Bir mektup göndermişlerdi. Bekir Sami Beye ve bendenize ki; “Şeyh Şerafeddin Efendi Hazretlerinin şahsiyeti hususiyesinde gördüğüm yükseklik ve büyüklük bana bir ümit verdi ki, bugün başımızın tacı olan Padişahımızla görüşürler ve kendileri kendi mesleklerinde ulviyet derecesinde irşada çalışırlarsa zannediyorum ki, pek büyük bir mikyasta Müslümanlara faydalı olur ve Müslümanların Padişahları ile olan vahdetini temine en büyük bir sebepolmak üzere kabul olunur zannederim” diyorlardı. Bunun üzerine Şeyh Efendi Hazretlerine maruzatta bulundum. Teşrif etmişlerdi. Görüşmüşler, Zatı Şahane ile. Tabii lazımgelen münasebatı irşadiyenin her cihetini beyan etmişler. Bu hakikati kendileri de kabul etmiş, takdir etmiş bulunmalarını; nazarı dikkate alarak o hakikati kalblerinde daha tarsin etmek, tenmiye etmek kasdiyle birçok müsahabat ve irşadatta bulunmuşlar. En sonra Zatı Şahane Hazretleri buyurmuşlar ki; Efendim bunu şüphe yok takdir etmemem, hususan Hilafet Makamında bulunan kimse için, kabil değildir. Takdir ediyorum, hususiyle görüştüğümüz musahabelerimiz neticesinde bu takdirim, bu anlayışım daha fazla büyümüştür, yükselmiştir. Lakin şunu maalesef söylerim ki – ağlamışlar ve gözlerinden yaş dökmüşler – öyle bir vaziyete beni soktular ki, bugün bu maksadımı milletimle birleşip de meydana koyabilmek adeta muhal olmuş ve imkan kalmamıştır. Muhal derecelerine varmıştır, ve ben pek mahzunum, pek müteessifim. Salihlerin, alimlerin dualarına muhtacım. Allah bizi kurtarsın. Beni de, İslamları da düşmanların elinden kurtarsın. (İnşallah kurtulacağız sadaları) Benim maksadım Müslümanlarla ve bu Müslümanların ali maksadiyle beraber olmamanın imkanı mı vardır demişler ve ağlamışlar ve yalnız sizden şunu rica ederim ki; maksadım şu olduğunu, Müslümanların bir vücut gibi çalışmasını arzu ettiğimi bilin ve bildirin. Birleşmelerini ve bu maksadı ali uğrunda çalışmalarının arzusunda olduğumu bilin ve bildirin. Birincisi bu, ikincisi İstanbul’da düşmanlarımızın yaptıkları fecaat, denaet, yırtıcılık, canavarlık, bizim işittiklerimizin pek çok fevkinde imiş. Bizzat gözleriyle gördükleri birçok hakikatleri bendenize anlattılar. Sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Hanedanı Ali Osmana, şehzadegana o kadar eaniyane, şeniane, hainane tecavüzde bulunmuşlar ki, doğrudan doğruya kapıları kırarak murhasara etmek ve onlara her türlü hakareti yapmakla başlamışlar ve bu dehşetten müteessiren Sultan Reşad merhumun aileleri ve mahdumlarının aileleri yani gelinlerinin her ikisi de tecennün etmiş. Sultan Reşad merhumla doğrudan doğruya olan münasebetlerinden Şeyh Efendi Hazretlerinin İstanbul’da bulunduğunu duyduklarından derhal kendilerine beyanatta bulunmuşlar. Aman bize biraz gelmek mümkün ise gelsinler diye. Gitmişler ve bizzat, kendileri tecennün etmiş olduklarını gözleriyle görmüşler ve kendilerine dua etmesi için ricada bulunmuşlar, dua etmişler. Gözleriyle bu tecennün vakasını görmüşler. Bu tecennün, o vakanın dehşetinden olan cinnetten ibaret imiş. (Müsebbipleri kahrolsun sesleri) Sonra daha müthiş, hem böyle yapıyorlar. Hem de bakınız ne şeytanet kullanıyorlar; siz kendi faydanızı, kendi zararınızı hissetmiyorsunuz, siz insanlık kılığından, kıyafetinden ve insanlık anlayışından mahrum kalmışsınız, bugün Anadolu’daki kuvvet nedir biliyor musunuz? Toplaşanlar kimlerdir, biliyor musunuz? Bu saltanatı doğrudan doğruya yıkarak bu saltanatın zerre kadar eserini bırakmamak isteyen, Bolşevik mezhebinde toplaşan Bolşeviklerdir. En büyük gayeleri, saltanatımızın esasını, kökünü yıkmak ve başka türlü yeniden bir esas meydana getirmektir. Bu suretle halka telkinatta bulunuyorlarmış. Kısaca bu şeyin içerisinde şunu da arz etmek isterim; böyle propagandayı alabildiğine olarak yapıyorlar. Bunu da Şeyh Efendi Hazretlerinden sormuşlar. Siz tabii daha iyi anlamışsınızdır. Ne türlü! Anlıyamıyoruz. Bizim bildiğimiz Osmanlılığın, Hilafetin kudreti müstakillesini takyit ile beraber mevcudiyeti hakikıyemiz yaşıyamaz diye ortaya çıkmış bir millet kuvveti olmak üzere bir saltanat kudretini ikame ve tahsis için toplanmış bir millet cemaati olmak üzere biliyoruz, ve biliyorduk. El’an da bundan başka bir şey hatırımıza getiremiyoruz, lakin bunlar bilumum bu telkinatta bulunuyorlar. Bununla beraber bazan bu sözü söyliyen Müslümanlara da tesadüf ediliyor. Ne dersiniz buna diye Şeyh Efendiye sormuşlar, Şeyh Efendi de buyurmuşlar ki; buna katiyen inanır mısınız? Anadolu nedir ve ne gibi itikattadır, nasıl bir ahlaktadır, siz bilmez misiniz? İstanbul’u da halas edeceklerdir. Anadolu’nun Makamı Hilafete, Makamı Hilafetin kudretine, izzetine iman etmediğine inanmış alemi islamda hiçbir mevcudiyet tasavvur eder misiniz? Anadolu’yu İstanbul ile mi kıyas edersiniz? İstanbul’da bile benim birkaç gün içinde anladığım, halkın yüzde doksan beşinin, Anadolu’da, tecemmü etmiş millet kuvvetine şahsiyeti maneviye ile merbut olmaları ve bu merbutiyetlerinin samimi olmasıdır. İstanbul’u bile ben böyle görmüşken saf, temiz, pak ruhları henüz medeniyeti faside ve kazibei garbiye ile bulaşmıyan Anadolu’da böyle şeyleri tasavvur etmekten daha büyük safderunluk, daha büyük ne olur ki? Bu suretle Şeyh Efendi Hazretleri gayet hakimane, mahirane kendilerine telkinatta bulunmuşlar ve pek çok memnun olmuşlar ve bu suretle kalblerine biraz su serpilmiş ve teselli bulmuş... Zaten rüfekayı kiram, düşmanların elinde en ziyade korktukları nokta, zerre kadar adalet yüzü görmediğimizden ve andan ana onların zulüm ve taaddilerle pişmiş ve bağrımızın yanmış olduğunu hissettiklerinden dolayı onlar bizim için, yegane çare, birbirlerine muavenet edecek çare ve bir yol var ise o da Şark yoludur. Onlar siyasi münasebatı dostane hasıl ederler ve kendilerini kurtarırlar diye en büyük düşündükleri nokta, bolşevik olacaklar, bolşevik olmuşlar, bolşeviklerle saltanatınızı yıkacaklar diye tabii düşman sözü ile özü ile, kalemi ile her şeyi ile düşmanlıktan başka ne yapabilirler

EMİN B. (Bursa) – Pek tabii.

ŞEYH SERVET Ef. (Devamla) – Onlardan, başka ne ümit edilebilir? Pek tabii bir şeydir. Tabii biz hakkı hayatımızı arıyacağız. Hakkı hayatımızı ne suretle bulabilmek imkanı mutasavver ise o suretle katileştirir, teyakkun eder ve o yolda yürürüz. Bu mecburidir. Bu, hakkı hayat, yaşamak hakkıdır. Bu başka bir mesele değildir. Sonra efendim, Şeyh Efendi Hazretlerinin İstanbul hakkında havadisi şimdilik bundan ibarettir. Yalnız Meclisi Aliye kendilerinin muciz bir hitabeleri vardır. Onu da bendenize anlattılar. Kısacık onu da arz edeyim. Evet bir mesele unutmuştum. Onu da hatırlatayım, o da mühimdir. Kendileri Zatı Şahane ile bu yolda görüştükten sonra avdet etmek üzere teşebbüste bulunmuşlar. O kadar zahmetlere duçar olmuşlar, o kadar muhtelif ve mütaaddit şekillere teşebbüs etmişler ki, İstanbul’dan çıkabilmek için otuz üç gün bununla uğraşmışlar, nihayet çaresini bulmuşlar. Vesikalarını almışlar. Vapura binmek üzere iken Zatı Şahane Başmusahibi vasıtasiyle kendisine bir kağıt göndermiş ve demişler ki; kabinenin değişmesi icabediyor. Şunlar da hatırıma geliyor diye birkaç şahsiyet göstermişler. İçlerinde Ferid Paşa da varmış, bunu istihare etsinler, düşünsünler, bize kendi mütalaalarını bildirsinler; buna göre biz de mümkün olan şeyi yapalım. Elimizden geldiği kadar iyilik cihetine çalışalım. Şeyh Efendi Hazretleri bir gün mü, iki gün mü istihareden sonra kendilerine bir şey yazmışlar, başmusahibe vererek göndermişler, tekrar görüştükten sonra başmusahip, kendi eline yetiştirdim diye yemin etmiş. Orada buyurmuşlar ki; eğer istihareden hasıl olan neticeye itikat ediliyorsa, bütün şeraitiyle bendenizin çıkardığım netice, Tevfik Paşayı kabine teşkiline memur edebilseniz faydalı olacaktır. Öyle gördüm. Mümkün olabilirse yapın. Ferid Paşayı kabine teşkiline memur ettiğiniz günden itibaren şahsiyetinize ve Hilafet ve Saltanatınıza hizmet edememiş olacağınızı kati olarak anlayınız, Anadolu’nun sizinle artık münasebet peyda edemiyecek bir hale düşmeye muztar kalacağını da yazmıştım buyuruyorlar. Bilahara Ferid Paşa kabinesi meydana geldi. Böyle olduğu halde yine orada buluştum. Zatı Şahane Ferid Paşaya söylemişler ki, Şeyh Efendi Hazretleri var, onu görseniz, o islam için faydalı bir zattır. Bu suretle buyurmuşlar. Aynı zamanda, demin arz ettiğim gibi Şeyh Efendi Hazretleri avdet etmek üzere Yalova vapuruna binmek üzere iken kendilerinin misafir olduğu yere bir otomobil gönderilmiş ve kendilerini istemiş, vapura gittiği söylenmiş, vapur şimdi hareket üzeredir. İhtimal ki, gitmiştir demişler, alelacele otomobil Galata’ya gelmiş, Şeyh Efendiyi çağırmışlar. Vapur hareket etmemiş olduğundan dolayı Şeyh Efendi otomobile binmişler ve doğrudan doğruya şuna hükmetmişler: Ferid Paşa kabine teşkiline memur olursa zararlı olur dediklerim duyuldu, bundan dolayı beni artıkgötürüyorlar, zarar yok, bu bir hizmet mukabilidir ve bu, bir şereftir demişler. Otomobile binmişler, Ferid Paşanın yanına gitmişler. Ferid Paşa yanlarına kimseyi almamış ve hususi görüşmek istemiş ve hususi görüşmüşler, Ferid Paşa; Zatı Şahane bana böyle bir irade tebliğ buyurdular. Bu teveccühü ne tarafa daha münasip görüyorsunuz demiş. Doğrudan doğruya tabii bu sual karşısında müşkül bir mevkide kalmışlar, hakikati hissetmişler ve demişler ki: Vallahi benim meslekim, ben zatı şahaneye de öyle söyledim ve her yerde başka suretle söyliyemem, milletin birbirlerinden ayrılması hususiyle ufacık arada bir kan dökmeye sebebolmaktan daha büyük bir cinayet ben bilmem. Tabii hak, mutlak ki, mevcudiyeti İslamiyenin izzetinde, şerefinde, tealisindedir. Bu tarafı vücuda getirmek için çalışanlar sahibi hak olması da lazımgelir. Benim meslekim bunu uzun boylu tetkik olmadığı için şahsiyet tayin edemem, böyle olması lazımgelir. Binaenaleyh bu hakta toplanmaları lazımgelir. Müslümanların bu hakta ihtilaf etmelerinden daha büyük cinayet bilemem, aralarından ihtilafın kalkmasına çalışılmasını isterim ve aralarında da zerre kadar kan dökülmemesi için irşadatta bulunulmasını isterim. Arzum bundan ibarettir. Başka bir şey değildir.

Dahiliye Nazırı ile görüştüklerini de kısaca söyliyelim: Dahiliye Nazırı da her halde kendilerinin tuttukları meslekin ehveni şer olan taraflarını söylemek istemişler. Heyeti umumiyesi itibariyle Şeyh Efendi anlamışlardır ki, onların kalplerinde, muhitlerinde, kendilerinin rivayeti, vicdanlarında cebanet vardır. İngilizlere karşı konur mu? İngilizlere artık karşı koyulur mu? En son delilleri bakınız ne kadar çürüktür, ne kadar rezilane ve hasisanedir. En kuvvetli delilleri; İngilizlerin karşısında nasıl dururuz? Daha ziyade zararı mucibolur, daha büyük bir şeyi mucibolur, mahvı mucibolur, inkırazı mucibolur, halkın kanını dökmeyi mucibolur, artık ne yapıp yapmalı, uyuşmalı... Öyle kanaat getirilmiş ki, hak ve aklın hilafında, akıl ve hikmetin de hilafında, insaniyetin hamiyetin, her şeyin hilafında, hodbinlik, hodkamlık, şu hasis olan şahıslarını, o rezil olan hayatlarını, çok sevmeklikten ibarettir neticesi... Evet efendim, neticei kelam İstanbul’un son havadisi bundan ibarettir. Anlaşılıyor ki, zatı şahanenin umku ruhunda bizim maksadımız vardır. Lakin o ruhunun umkunda kalmış, o ruhunun umkundan bile sızabilmek imkanını kesmişler hainler, melunlar. (Kahrolsun, sadaları) Evet Meclisimizin mahiyetindeki meşruiyet ve kudsiyet hakkında Şeyh Efendi Hazretlerinin itikat ve ıtminanları, mütalaai alileri, yekini alileri; buraya her birimiz mutmainülkalb, mutmainürruh olarak toplanmışız. Şüphe yok. Lakin yakinin daha namütenahi derecatı var, zannederim. Bundan da bir miktar beyan etmeliyiz. Şeyh Efendi Hazretlerinin ifadelerinin hulasası: Buyuruyorlar ki, alemi vücut ta bir kanunu katidir ki, mevcudatın her bir kısmının kendilerine mahsus kavaidi hayatıyeleri vardır. Tabii vazifeleridir. Onlar o kavaidi hayatiyeleriyle seyri kevnilerini takibettikleri müddetçe o mevcudiyet mahfuzdur. O mevcudiyet hatve, hatve, kemalatı vücudda ilerler, teali eder gider. Alemi vücudun en ekmeli bulunan nevi beni ademin, beni beşerin, malum mevcudatın en kamili olması itibariyle vazaifi hayatiyesi, vazaifi feriyesi de pek bariz, pek açık suretle aşikar olmuştur. Bu mesele ilmi, hikemi, felsefi bir surette hallolunduğu gibi alemi vücudun levhai tarihi açık suretle göz önüne getirilirse kulun, kavaidi hayatiyelerine ne kadar riayetkar olurlarsa, vazifelerine ne kadar sıkı, samimi, merbut olurlarsa o kadar mevcudiyetlerini muhafaza babında o mevcudiyetlerinin terakkiyat, tealiyat alemine süratle hatveler atmak itibariyle birbirinin lazımı fıtrisidir. Yani vazife ile hayat, vazife ile şeref birbirinin lazım ve melzum hakayıkı fıtrisinden ve zatiyesindendir. Bu vazifelerin en mukaddesi, mevcudiyetlerinin, hayatlarının istiklaliyetine, hürriyetine, diğerlerinin gayrimeşru nefine, kendilerinin zararlarına bir kayit kabul etmemektir. Bu; ilk vazifeleri, vazifei hayatiyeleridir. Hakkı hayata bununla malik olabilirler. Beşer, hakkı hayata malik olabilmek için hayatı istiklalini ufacıcık bir kayitle bile mukayyet tutturmamalıdır. Bu, ilk vazifeleridir. Bu vazife mevcudiyetlerini temin eder. Bu his, bu azim ne kadar yükselirse mevcudiyetleri o kadar terakki ve teali eder. Mevcudatın ekmeli nevi olan insanlığı namütenahi meratibi kusvaye teali ve terakki ettirici müslümanlık mevcudiyetidir. İşte bu müslümanlık mevcudiyetini en ufak ve hangi şekilde olursa olsun mutlakıyet kaydiyle, ufacık bir suretle takyidettirmek, bu islamiyetin ahkamiyle müslümanlık ile katiyen kabili telif değildir. İşte bu mukaddes ve muazzez ve muazzam vazifeyi, vazifei hakkı hayatı islamiyeyi deruhte eden mevcudiyet bugün bu Meclisi Alide toplanan mevcudiyettir, bunun azameti, bunun hüsnü cemali beni doğrudan doğruya ihtiyarsız bir halde cezbetmiş ve celbetmiştir ve ziyaretlerine getirtmiştir. (Teşekkür ederiz, alkışlar) İşte bu Meclisin azametidir ki, bin üç yüz bu kadar seneden beri alemi insaniyeti nurlariyle tenvir eden hayatın saadetleriyle ünsiyet eden müslümanlığın mevcudiyetini hıfzedecektir, muhafaza edecektir. (İnşaallah sadaları) Bundan sonra ve bundan böyle kabiliyeti terakkiye, kabiliyeti tealiye doğru da hududlarını çizecektir. (İnşaallah sadaları)! Şu halde bu mevcudiyet, bu cemaatin mevcudiyeti, mahiyeti hakikiyesi itibariyle, tasavvurların fevkınde daha büyüktür, tasavvurların fevkınde daha cemildir. Daha şemsi cemali alemi vücudu tenvir etmemişse de anbean tenvir edecektir. Henüz makamından doğmuş bir güneştir. Evet bu kanaati, kanaati ilmiyemi biz de (leyselhaberü kelayan) kabilinden nazariyei ilmiye dahilinde bırakmamak, bilfiil temas etmek, o şahsiyeti manevinin yüksekliğini temin eden efradın yüzlerini görmekle şerefyabolmak... Bundan sonra hüsnü zannettiler, garip muhacir olduğumuz halde buraya geldiğimiz, bütün Osmanlı memleketlerinde birer, ikişer, üçer ihvanınız mevcuttur. Onlara bu hakayık, ilmi, felsefi, hikemi ve gayesine müstenit tecrübi kaideler ile yazmak ve onlara da bu vazifeyi bugünkü ibadetin en büyüğü, Allah ve Resulünü razı etmenin en büyüğünü ifa etmeyi anlatmak suretiyle de bir hizmet arzusiyle de buraya geldiler. (Teşekkür ederiz, sadaları) Elhamdülillah bu şerefe nail oldum. Bundan böyle vazifem, gece, gündüz bu Meclisin efradının kalplerini, islamiyete faideli her türlü ilhamat ile tenvir etmesi için barigahı uluhiyete dua ile meşgul olacağım ve bu Meclisin azamet ve meşruiyeti hakkında daima tenvir ve irşat ile etrafı dolaşacağım ve bu suretle avdet edeceğim. Perşembe günü avdet edeceğim. Kendilerine arzı veda eylerim, buyuruyorlar. (Teşekkür ederiz, sadaları)

REİS – Celseyi on dakika tatil ediyorum.

 

Şeyh Şerafeddin'in Kurtuluş Savaşı öncesinde halkı ve bağlılarının sorunlarıyla ilgilendiğini, yerleşmelerinde sorunlar olunca dilekçe verdiğini ve gelişmeleri takip ettiğini biliyoruz. 1914 yılına ait bu belgelerin suretleri yazımız ekindedir.

 

Şimdi, esas konumuza dönelim ve Şeyh Şerafeddin Efendi'nin Kurtuluş Savaşı sırasında yaptıklarını anlatalım. Yıl 1920'dir. Yunanlılar Anadolu'ya saldırmış ve İstanbul, dağılan ve teslimiyetin içinde debelenen payitaht, İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Ankara'da onca direnişe ve oyuna rağmen TBMM açılmıştır. İsyanlar, kışkırtmalar, dört cephede devam eden çatışmalar... "Türk'ün ateşle imtihan" edildiği günler yaşanmaktadır. Mustafa Kemal ayağa kaldırdığı Anadolu direnişinin başındadır ve ulusal kurtuluşu temin etmek için ulusal birliği sağlamaya yönelik olağanüstü bir gayret gösterilmektedir.

 

Hülya Küçük'ü dinleyelim: "Sufi şeyhlerinin TBMM'ye destekleri sadece üye olmakla sınırlı değildi. Bazıları, Meclis'i ziyaret ederek, memleketin kurtuluşu için onu meşru bir araç olarak kabul ettiklerini müritlerine göstermişlerdir. Burada son yüzyılın önde gelen Nakşi şeyhlerinden biri ve ailesi ile birlikte Bursa'da yaşamış olan Şeyh Şerafeddin Zeynelabidin Dağistani'nin (v. 1936) TBMM ziyaretini ele alalım.

"TBMM'deki Nakşi mebuslardan biri olan Şeyh Servet'in (Akdağ) ricası üzerine, Şeyh Şerafeddin önce Saray ve Sultanla temas kurup sonra TBMM'yi ziyaret eder. 11 Mayıs 1920'de yaptığı bu ziyaret sırasında Şeyh Şerafeddin, Şeyh Servet (Akdağ) tarafından okunan etkileyici bir konuşma yapar. Şeyh Servet, bu konuşmayı okurken bir taraftan da bazı açıklamalar yapar ve bu arada, ziyaretin, mebusların Meclis'e olan güven ve inançlarını arttıracağını söyler. Konuşmadan bazı bölümler sadeleştirilmiş haliyle şöyledir:

 

"Kainatta hakim olan kanuna göre, kainattaki her mahlukun bir vazifesi vardır. Ve mahlukat bu vazifelerini yerine getirdiği sürece ayakta kalabilir... Kainattaki en yüce varlık olan insanın vazifelerinin neler olduğu da açık seçik olarak belirtilmiştir.... Bu vazifelerin en kutsal olanı varlık, bağımsızlık ve özgürlüğüne getirilecek herhangi bir kısıtlamaya karşı koyması ve aksini gayri meşru olarak kabul etmesidir. Bu vazife onun varlığını alakadar eder... Yani insanın hayat ve hürriyetine gelecek bir kısıtlamayı kabul etmesi İslami kurallara uymaz. Bu Meclis de bu ulvi vazifeyi üzerine almıştır. Bu harika görevin güzelliği ve hoşluğu beni burayı ziyaret etmeye sevk etmiştir. (Meclis'ten 'teşekkür ederiz' sesleri.) İslam gelişerek ilerleyecektir (Meclis'ten 'İnşallah' sesleri). Burada [TBMM'de] olmanın akıl almaz bir güzelliği var. [TBMM'nin] güneşi henüz doğmamışsa da, yakında doğacaktır. Bu güzellik ve hoşluğu gözümle görmekten dolayı mutluyum. Bir şeyi işitmek görmek gibi değildir tabii ki. (Meclis'ten 'teşekkürler' sesleri).

 

"Şeyh Şerafeddin, Sultan'la Milli Mücadeleciler arasında aracılık ve kamuoyunu seferber etme gibi başka fonksiyonlar da yüklenmiştir. Ancak bütün bunlara rağmen, faaliyetleri günümüz araştırmacıları tarafından pek bilinmemekte, hatta kendileri 'milliyetçi karşıtı' diye sunulmaktadır. Mesela, Şeyh Nazım Kıbrısi ve ondan nakille Atay, Şeyh Şerafeddin'in Bursa'da ihvanı (tekke arkadaşı) Abdullah Dağistani ile kaldığı sırada, Mustafa Kemal'in ona gelip Milli Mücadele için yardımını istediğini, ama onun Mustafa Kemal'in hilafetle ilgili düşüncelerini önceden sezdiği için yardım ve destekten kaçındığını, 'Sana verecek bir şeyim yok' dediğini yazarlar. "

 

(Bu satırlarda yazılanlar tashihe muhtaçtır. Abdullah Dağıstani 1936 yılında Şeyh Şerafeddin Dağıstani'nin vefatı sonrasında Şam'a göç etmiş ve burada vefat etmiştir.)

 

Tarikatın Şerafeddin Efendi'den sonraki önderlerinin, O'nun Kurtuluş Savaşı'na destek vermesinden bahis etmemesi ve hatta rahatsızlık duymasına şaşırmıyoruz. Çünkü, 1920'de de, bir kısım tarikat ve cemaat önderleri İstanbul Hükümeti ve hatta İngilizlerden yana ve Ankara'ya karşı tavır almışlardır. Küçük'ün araştırmasından öğreniyoruz ki, bu tür olumsuz tavır alan inanç önderlerinin sayısı o tarihlerde çok fazla değildir.

 

Hülya Küçük'ü okumaya devam edelim: "Düzgün konuşmaları ile bilinen (..) Şeyh Şerafeddin de burada bahsetmeden geçemeyeceğimiz diğer bir şahıstır. Kuva-yı Milliye lehine birçok konuşma yapmıştı. TİTE'deki [Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü] bir belgeye göre, gazetelerde onun bu faaliyetlerinden bahseden birçok haber yer alıyordu. 11 Mayıs 1920'deki TBMM ziyareti sırasında, kendisi de Osmanlı topraklarının değişik bölgelerine cihat için gelen birçok müridi olduğunu söylemişti. Sözlerinin sadeleştirilmiş hali şöyle:

 

"Yabancılar olarak geldiğimiz bu Osmanlı topraklarının değişik bölgelerinde birkaç müridimiz vardır. Onlar buraya, halka bu önemli görevi, en büyük ,ilahi hizmeti anlatmak arzusu ile bu ilmi, felsefi ve akli gerçekleri uygulamak için gelmişlerdir. (Meclis'ten 'Teşekkür ederiz' sesleri). Allah'a şükür bu gayemize eriştik" .

 

Hülya Küçük, kitabının ilerleyen sayfalarında konuyu işlemeye devam eder: "İstanbul ve Ankara hükümetleri arasında aracılık yapan diğer bir şeyh, Şeyh Şerafeddin idi. Bursa Mebusu Şeyh Servet (Akdağ), Bursa'da bir süre valilik yapmış olan Dahiliye Vekili Nazım Bey'in Şeyh Şerafeddin'in Sultan'ı etkileyecek asil bir karaktere sahip olduğunu ve onunla konuşmasının faydalı olacağını söylemesi üzerine, Şeyh Şerafeddin'den Sultan ile görüşmesini rica ettiğini söyler. Şeyh Şerafeddin bu ricayı büyük bir memnuniyetle kabul eder. İstanbul'a gidip Sultan'la görüştükten sonra, TBMM'yi ziyaret eder ve 11 Mayıs 1920'de Meclis'teki konuşması Şeyh Servet tarafından okunur. Konuşmasında, önce İstanbul'da gördüklerini özetler: Sultan'la karşılaşmış ve onu Ankara'da gelişen kurtuluş hareketinin samimiyetine inandırmaya çalışmıştır. Sultan'ın, Ankara'daki hareketin 'saltanatı devirmeye çalışan bir Bolşevik hareketi' olduğu şeklinde bazı tereddütleri olduğunu ama kendisiyle konuştuktan sonra bu düşüncelerinden kurtulduğunu söyler.

 

"Şeyh Şerafeddin'in ifadelerinden, Saray'ın 'vahşet olarak adlandırılabilecek' sert saldırılara hedef olduğunu, hatta bu saldırılar sırasında Saray'ın kapılarının kırıldığını ve Sultan'ın iki gelininin delirdiğini öğreniyoruz (hatta Şeyh Şerafeddin'den Sultan'ın gelinlerini okuyarak tedavi etmesi istenmiştir). Şeyh Şerafeddin, Sultan'ın tek probleminin korkaklığı olduğunu ve aslında aynı gayeyi paylaşmalarına rağmen, 'mel'un adamların' kalbindeki duygularını sızdırmasına bile müsaade etmediklerini önemle belirtmiştir." Kısaca, Şerafeddin Efendi, Padişahı çevresinin yanılttığı düşüncesindedir.

 

Şeyh Şerafeddin'e Ankara Hükümeti tarafından İstanbul Hükümeti ve Padişahla temas kurması için görev verilmiş olması ve bu temas sonrasında da Ankara'ya giderek izlenimlerini TBMM'de yaptığı konuşma ile milletin vekillerine aktarmış olması son derece dikkat çekicidir. Dönemin Yalova'sında bu tür kritik bir görevi yerine getirecek hiç kimse yoktur, hatta Türkiye'de bu tür bir görev üstlenecek insan sayısı da son derece azdır. Yanı sıra, Ankara Şerafeddin Efendi'yi çok iyi tanımakta onun Padişah üzerinde etkili olacağını düşünmektedir.

 

Şeyh Şerafeddin'in Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptıkları bundan ibaret de değildir. Hülya Küçük'ü okumaya devam edelim: "Son olarak, insanların savaşa bilfiil katılımını sağlamak için, sufi şeyhlerinin kendileri maiyetleri ile birlikte ilk saflarda yer almışlardır. Mesela, BCA'da [Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi] bulunan 2 Haziran 1337 (1921) tarihli belgeden, Şeyh Şerafeddin'in, sayısı 1.855'i bulan - bunun 155'i kendi aile ferdi imiş - köylülerden oluşan 'maiyeti' ile birlikte, her şeyini bırakarak aktif çarpışmaya katıldığını ve Orhangazi'den (Bursa, Reşadiye) Karamürsel'e göç ettiğini; TBMM'den yardım istemeleri sonucu, kendisi ve ailesinin Geyve'ye, maiyetinin Bolu ve Geyve arasına yerleştirildiğini, ayrıca kendilerinin Hilal-i Ahmer'den ve bütçeden muhacirlere ayrılan ödenekten faydalandırılmalarının da karara bağlandığını öğreniyoruz. "

 

Kitabın "Belgeler" kısmında "TBMM Vekiller Heyeti'nin, Şeyh Şerafeddin Dağıstani ve maiyetine yardım konusundaki bir kararı" (BCA, Karar no. 1012) başlığı ile verilen belge aynen şöyledir:


Kararname

Mücahedeyi Milliyenin bidayetinden beri mayeti ile hidematı vataniyede bulunduğun ve son zamanda düşman ile muharebeye tutuşarak bilcümle emval ve emlakini terk ile Karamürsel'e hicret etdiğinden dolayı yüzelli beş nüfustan ibaret olan ailesiyle akraba ve taallükatının Geyve muhitinde iskan ve iaşe ve ilbasi ve bin yedi yüz nüfusa baliğ olan köy ahalisinin de Geyve ile Bolu arasında iskan iaşeleriyle istirahatlarının temin edilmesinden bahisle Bursa'ya tabi Orhangazi Kazasının Reşadiye karyesinde mukim Dağıstanlı Şeyh Şerafettin efendi tarafından mu'ta ve İcra Vekilleri Heyeti riyaseti celilesinden muhavvel istidaname İcra Vekilleri Heyetinin 2.7.37 tarihindeki içtimaında kıraat olunarak mumaileyha hilaliahmer ve muhacirin tertibinden muaveneti lazimede bulunulmak üzere keyfiyetin Dahiliye, Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekaletlerine tebliği karargir olmuştur.

2 Temmuz 337

 

Kararnameyi imzalayan heyette bulunanların isimleri:

İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Müdafaai Milliye Vekili Fevzi, Şer'iye Vekili Fehmi, Adliye Vekili Refik Şevket, Dahiliye Vekili N. Refik Şevket, Hariciye Vekili Yusuf Kemal, Erkanı Harbiyei Umumiye Vekaleti V. Fevzi, Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekili Dr. Refik, İktisat Vekili Mahmut Celal, Nafia Vekili Ömer Lütfü, Maarif Vekili Hamdullah Suphi, Maliye Vekili Hasan Hüsnü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal.


Konu ile ilgili olarak Hülya Küçük, eserinin diğer bölümlerinde şu değerlendirmeyi yapmayı da ihmal etmez: "Milli Mücadele'ye müritleriyle birlikte topluca katılan sufi şeyhlerinin azlığı dikkat çekicidir. Dikkat çekicidir, zira, tarikat mensuplarının genelde şeyhleriyle birlikte hareket etmesi beklenir. Bir istisna olarak, müritleriyle birlikte bilfiil savaşa katılan veya katılmaya çalışan Şeyh Şerafeddin ve Hatuniye Dergahı şeyhi Sadeddin (Ceylan) Efendi örneği var elimizde."

 

Yalova ve Güney Köyü'ndeki yaşlı kuşak insanlarla Şerafeddin Efendi'nin akrabalarının anlattıklarına göre, daha Balkan Harbi sırasında ve sonrasında da, verdiği hutbeler ile halkı savaşa katılmaya çağırmış ve etkili olmuştur. Çeşitli savaşlara, bağlılarından 260 kişinin katıldığı rivayet edilmektedir. 1921 yılında Yunan askerlerinin verdiği cesaret ve teşvik ile, Yalova bölgesinde Türk nüfusa karşı yaşanan katliamların başladığı ve Çınarcık, Ortaburun, Kocadere köylerinde vahşetin doruğa tırmandığı dönemde, Yalova bölgesindeki Müslüman halk daha güvenli olan Geyve yöresine çekilir. Anlatılanlar, Şerafeddin Efendi'nin büyük bir önseziyle etkileyebildiği nüfusu, başta Güney, Soğucak, Esadiye ve Paşa köyler olmak üzere, hızla köylerini boşaltmaları için ikna ettiği ve Geyve'ye çekilmelerini sağladığıdır. Güney Köyü'nde boşaltma sağlandıktan hemen ertesi günü, köy Yunanlılar tarafından basılır ve yakılır. Yöre halkı, eğer Şerafeddin Efendi zamanında uyarmasaydı büyük bir katliam yaşayacaktı. Şerafeddin Efendi'nin hala saygı ile anılmasında bu tür gayretlerinin çok önemli bir yeri olduğu muhakkak.

 

Araştırmasının ilerleyen bölümlerinde Hülya Küçük, tekrar bu konuya değinip "Mürit gurubuyla hareket eden şeyhler de yok değildi. Mesela Nakşi Şeyhi Şeyh Şerafeddin Dağistani gibi bazı şeyhler, savaşa mürit guruplarıyla katılmıştır... Her durumda, milliyetçileri destekleyen şeyhlerin Milli Mücadele karşıtı şeyhlerden daha güçlü ve etkin olduklarını söylemek mümkündür" diyerek yapılan işin önemini bir kez daha belirtme ihtiyacı duyar.

 

Hülya Küçük, kitabının "Kurtuluştan Sonra Durum, Tarikatların Yasaklanışı" başlıklı bölümünde yine Şeyh Şerafeddin'e değinir. Cumhuriyet ilan edilmiş, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatılmış, Saltanat ve giderek Hilafet müesseseleri kaldırılmıştır. Küçük'ün Şerafeddin Efendi ile ilgili değerlendirmelerindeki üslubun bu bölümde değiştiğini görüyoruz: "Devletin İslama karşı tutumunun değişmesine bir tepki olarak, tarikat şeyhlerinden de Ankara'ya karşı tavrını değiştirenler çıktı. Mesela, Şeyh Şerafeddin Dağistani bu tip şeyhlerdendi. Bu sebeple, Milli Mücadele'deki hizmetlerine rağmen, 'yeni hükümete karşı düşmanca tavırlarından dolayı' İstiklal Mahkemesi'ne gönderildi. Tarikatların kapatılmasından sonra Ürdün'e kaçan Şeyh Şerafeddin 1936 başında vatanına geri döndüğünde ünlü Bediuzzaman Said Nursi (v. 1960) ile birlikte Eskişehir hapishanesine kondu. Çıktıktan kısa bir süre sonra öldü."

 

(Hülya Küçük'ün bu yazdıkları tamamıyle hilaf-ı hakikattir. Şerafeddin Dağıstani Kurtuluş Savaşı sonrasında asla yurtdışına çıkmadığı gibi Türkiye Cumhuriyeti ile bir sorun da yaşamamıştır. Eskişehir Cezaevi'ndeki kısa süreli tutukluluğu ise kendi köyündeki bazı muarızlarının şikayeti üzerine ortaya çıkmıştır. Küçük; Şerafeddin Dağıstani'nin halefi Abdullah Dağıstani'nin vefatından sonra dayısı Şeyh Şerafeddin Dağıstani'nin işareti ile Şam'a göç etmesi konusunda bir karışıklığa düşmüş gibi görünmektedir.)

 

Hülya Küçük tam bu noktada düştüğü notta kaynakça göstererek şöyle demektedir: "Detay ve kaynaklar için bkz. H. Algar ve diğerleri, Bediuzzaman ve Tasavvuf, İst., 2002, s. 25-6. Bir yargılamadan söz etmeyen Habibis, Şeyh Şerafettin'in Türkiye'de tarikatların yasaklanmasından sonra Ürdün'e gittiğini, Türkiye'ye döndükten kısa bir süre sonra da 1936'da Güneyköy, İstanbul'da vefat ettiğini yazmaktadır. Bkz. Atay, s. 73."

 

Kitabın "Kısa Yaşamöyküleri" başlığını taşıyan bölümünde de Şeyh Şerafeddin'in yaşamöyküsü bir kez daha anlatılır. Hülya Küçük'ten aynen aktaralım:

 

"DAĞISTANİ/DAĞISTANLI ŞEYH ŞERAFEDDİN (ŞERAFEDDİN ZEYNELABİDİN DAĞISTANİ, V. 1936): Hayatı hakkında elimizde çok az bilgi bulunmaktadır. Kendisiyle yirmi yıllık bir tanışıklığı bulunduğunu söyleyen Şeyh Servet'e (Akdağ) göre Şeyh Şamil'in torunlarındandır. Ailesiyle birlikte, Türkiye'ye göç ettikten sonra, dağ eteğinde bulunan bir köyde (ki BCA'ya göre, bu köy, Bursa, Orhangazi'ye bağlı Reşadiye'dir) yaşamaktaydı. Şeyh Şerafeddin'in kendisi de, TBMM'de okunan konuşmasında, Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerinde birçok müridi olduğunu belirtmişti. Şeyh Şerafettin ve maiyeti daha sonra da Ankara Hükümeti tarafından Bolu ve Geyve arasına yerleştirilmişlerdi. Şeyh Şerafettin, Padişahla Milli Mücadelecilerin arasını bulmak için büyük çaba sarf etmişti. (....) Bediuzzaman Said Nursi (v. 1960) ile birlikte Eskişehir Hapishanesi'ne kondu. Çıktıktan kısa bir süre sonra öldü."
 

 

Hülya Küçük'ün Şeyh Şerafeddin ile ilgili olarak aktardığımız, iyi tetkik edilmeden kaleme alınmış olduğunu düşündüğümüz bu son değerlendirmeleri acaba doğru mu? Önce, Küçük'ün kaynak olarak sunduğu Said-i Nursi taraftarınca kaleme alınmış bir kitapta neler yazıldığına bakalım: "Türk Hükümeti'nden eziyet görmesi Bediüzzaman'ı diğer bir Nakşibendi şeyhi ile, Şerefeddin Dağıstani (v.1936) ile bir araya getirdi. Her ikisi de 1936'nın başlarında, bir grup talebelerinin eşliğinde, kendilerini Eskişehir'de mahpus buldular. Bediüzzaman'ın bağlıları, Şerefeddin'inkileri, kendilerinin veya şeyhlerinin herhangi bir sorusuna karşı, Bediüzzaman'ın otoriter cevabına uymaya davet eder. Şerefeddin, talebelerine teklife aldırmamalarını söyler, ancak Bediüzzaman'ın bağlıları ısrar edince, Şeyhin onlara şunu sordurduğunu ifade ederler: 'Niçin buraya geldik ve buradan nasıl ayrılacağız?' Bediüzzaman'ın talebeleriyle gönderdiği ilk cevabı kısa ve özlüdür: 'Makam-ı Yusuftayken (yani hapisteyken) sükutu tercih edelim, dışarı çıkınca tekrar konuşuruz.' Şerefeddin'e özel olarak iletilen daha ayrıntılı bir cevapta ise Bediüzzaman şöyle söyler: 'Biz, yolun sorumluluklarını seçkin bir bağlılar grubuna devretmek için buradayız; hapiste olmak bir talihsizlik değildir.' O aynı zamanda Şerefeddin'in bağlılarının sırayla ne zaman hapisten çıkacaklarını da önceden söyler ve altı ay içinde 'Ehlullahtan birinin' vefat edeceğini belirtir. Bu 'Ehlullah'ın Şerafeddin'in kendisi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu anektottan, Bediüzzaman'ın Nakşibendi Şeyhi ile ortak bir kaderi paylaştığı duygusuna sahip olduğu, ancak şeyhle ve bağlılarıyla ilgili yanlışsız öngörülerde bulunmasına dayanarak, daha üst bir manevi mertebede yer aldığı sonucu çıkarılabilir".

 

Aktardığımız bu kısmın yazarı Hamid Algar, açık söylemek gerekirse, bir defa okuduğunu ya yanlış anlamış ya da çarpıtmıştır. Mesela, Said-i Nursi'nin Şerafeddin Efendi'nin altı ay içinde öleceğini söylediği cümlesinde kaynak olarak gösterdiği Hasan Burkay, Said-i Nursi ile Şerafeddin Efendi'nin Eskişehir hapishanesinde kısa bir süre aynı dönemde bulunduğunu ifade ile, olayı çok farklı ifade etmekte ve Şeyh Şerafeddin'in kendisinin ölümünü önceden bilerek müritlerine bildirdiğini söylemektedir: Yani, bu önceden ölümü biliş menkıbesi, bizzat Şerafeddin Efendi'nin kendisine aittir ve Said-i Nursi ile alakası yoktur .

 

Hamid Algar, aktardığımız paragrafın son cümlesinde de şu dipnotunu düşmüştür: "Eskişehir hapishanesindeki karşılaşmayla ilgili tamamen farklı bir rivayet, Bediüzzaman'ın bağlılarından Abdülkadir Badıllı tarafından aktarılmıştır. Ona göre, Şerefeddin dört ay boyunca devamlı olarak Bediüzzaman'ın talebelerini kendi halkasına katmaya çalışmış, ancak yalnız bir tanesinde muvaffak olmuştur. Her iki rivayet de Bediüzzaman'ın üstünlüğünü ortaya koyma eğilimindedir." Olay sanırım daha iyi anlaşılmaktadır: Mesele, Şeyh Şerafeddin ile Said-i Nursi arasında kimin daha üstün olduğunu ispatlama meselesidir. İyi ama, bilgiyi çarpıtmak niye?

 

Değerli araştırmacı Hülya Küçük de, sadece Nurcu kaynaklara itibar etmenin ve başka kaynakları incelememiş olmanın sonucu, yanılgıya düşmüştür. Örneğin, Şerafeddin Efendi'nin 1925 yılından sonra Ürdün'e kaçtığı ve 1936'ya kadar orada kaldığı da doğru değildir. Aynı tarikatın sonraları Şeyhi olan Hasan Burkay'da Şerafeddin Efendi'nin Ürdün'e kaçtığı ile ilgili tek satır bulunmazken; aksine 1930 yılı Ocak ayında Şeyh'in Orhangazi'nin Yukarı Sölez Köyü'nü ziyaret ettiğine dair açık bir ifade yer alır ki, bir kişinin aynı zamanda iki ayrı ülkede olması herhalde söz konusu edilemez ve bu bilgi başkalarınca da tekrarlanır .

 

Şerafeddin Efendi'nin görüştüğümüz ve halen hayatta olan akrabaları da, Ürdün'e kaçma olayını yalanlamakta ve Şeyhin ölümüne kadar Güney Köyü'nde yaşamaya devam ettiğini belirtmektedirler: "Şerafeddin Efendi Ankara'ya hiç küsmediği gibi, hiçbir yere kaçmamış ve gitmemiştir de" . Şeyh'in Ürdün'e bağlılarından birisini göndermiş olması ihtimali güçlüdür ve bu bilgi tarikat mensupları veya başka tarikatların mensupları tarafından nakil edilirken yanlış yorumlanmış da olabilir.

 

Şeyh Şerafeddin'in Mustafa Kemal ile görüşmesi meselesine gelince: Böyle bir görüşme olmuş mudur, bilmiyoruz. Konunun çok iyi araştırılması gerekmektedir. Konu, aktarmanın aktarması olarak bir tek kaynakta karşımıza çıkıyor, ki o da tarikatın bir yayınıdır: Şerafeddin Efendi'nin bağlılarından Ali Usta tarafından Hasan Burkay'a aktarılmış ve Burkay da yayınladığı bir eserinde Ali Usta'dan naklen ifade etmiştir . Bütün bu aktarmaların sağlıklı olmadığını ve aktaranların ideolojik yaklaşımlarını ortaya koyduğunu düşünmemiz için çokça neden bulunmaktadır.

 

1925 tarihinde Şerafeddin Efendi'nin yargılanması ile ilgili olarak da, Şeyh'in akrabaları başka bir yorum yapmaktadır: Şeyh, Kurtuluş Savaşı sırasında, yukarıda belgesini sunduğumuz, Ankara'dan aldığı parayı kendi menfaatine kullandı diye köylülerinden bazı kişilerin yaptığı şikayet üzerine yargılanmış ve beraat etmiştir; olayın Ankara'ya düşmanlıkla bir alakası yoktur. Dikkatimizi çeken başka bir nokta da, Şeyh'in hayat hikayesi üzerine çokça eser yazmış olan Hasan Burkay'ın 1925 yılındaki yargılamadan tek satır dahi olsa bahis açmamasıdır. Gerek 1925, gerekse 1936 yılındaki yargılama ve kısa süreli hapislikle ilgili olarak mahkeme zabıtlarına ulaşmak gerektiği açıktır. Çünkü rivayetler çok farklıdır ve hangisinin doğru olduğu ancak iddianame ve kararlar belgelenerek anlaşılabilir.

 

Arif Ekim

 


NOT: Bu makale, Ortipa Yayıncılık tarafından yayınlanan YALOVA ARAŞTIRMALARI/1 adlı kitapta bütün olarak yayınlanmıştır.


KAYNAKÇA:

1. Hülya Küçük, Kurtuluş Savaşı'nda Bektaşiler, Kitap Yayınevi, İstanbul 2003.

2. Hazreti Muhammed(S.A.V.)'in Varisleri, Derleyen: Hasan Burkay, Ankara 1994.

3. Ethem Cebecioğlu ve İbrahim Baz, Hasan Burkay'ın Hayatı ve Görüşleri, Ankara 1995.

4. 1. Dönem TBMM Zabıt Ceridesi.

5. Prof. Dr. Hamid Algar ve diğerleri, Bediüzzaman ve Tasavvuf, Gelenek Yayıncılık, İstanbul 2002.


 

Arif Ekim


Yazar. Halen Hür Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir.


 Umumi Siyaset



 


 


 Türkçülük



 


 


 Kitap


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


 


 


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar