
Hazar Çevresi’ne Bir Genel Bakış ve Musevilik
-Atila Demirkasımoğlu-
P.B.Golden’in iki, C. Zuckerman ve A. Zajaczkowski’nin birer makalesinin derlenmiş halinin Türkçe’ye çevirisinden ortaya bir kitap çıkmış ve adı Hazarlar ve Musevilik. Golden’i, Türk Halkları Tarihine Giriş adlı kitabından biliyordum. Bu kitabında Golden’in Türk Konar-Göçerliği veya Türk Bozkır Anlayışı konusunda kimi haklı tesbitleri olsa da Bozkır’ın ruhunu kavramadığını düşünüyorum. Golden’in bu eksikliği, onun Avrasya halklarında her bulduğu gayri Türk etkiyi abartarak Türkleri Türklükten ettirme noktasına taşımasına yol açtığını düşündüm ve bunu “iyiniyet”le bağdaştırmadım ve sebebini Batı tarihçiliğinin “yutma hevesine” verdim. Türkler tarihin başından beri Avrasya Bozkırında egemen oldular. Bu kadar geniş coğrafyada bir ulusun farklı yaşantılar yansıtması kadar doğal bir şey olamazdı. Birbirinden tamamen farklı uluslar ve kültürlerle karşılaşan Bozkır’ın Türkleri, farklı medeniyetlerden edindikleri ve farklı medeniyetlere verdikleriyle değerlendirilmelidir. Genel Türk Tarihinin bütünlüklü bir bakış açısında sunulduğunu bugüne kadar hiçbir metinde görmedik. Sanıyorum uzun bir süre daha görmeyeceğiz. Türk Tarihi “Genel”ini yazacak “kendi” Gumilev’ini bekleyecek. Çünkü Türk kültürünü iliklerinde hisseden ve bütün duygusal ve zihinsel güçlerini Türkleri anlamaya yönelten bir enerji birikiminin oluşmasını bekleyecek. Türk Tarihi, Türk insanından, Türk sosyo-kültürel yapısından, Türk Dilinden sıyrılmış olarak, sadece olaylara sıkıştırılmış bakış açılarıyla anlaşılamayacak kadar derinlikli bir bakış açısını gerektirmektedir. Dünyanın hiçbir ulusu, Türklerin tarihi tecrübesine sahip değildir. Bu eksikliği gizlemenin tek yolu da “Türk’ü gördüğün her yerde görmezden gel” anlayışında görülmekte ve bunun gereği yapılmaktadır. Bizim buna yanıtımız; “su yolunu bulur” olacaktır. Karam Yayıncılık tarafından Türk okuyucusuna sunulan Hazarlar ve Musevilik kitabının giriş makalesinde Golden, Dunlop’un; Hazarlıların Museviliği seçerek, İslam'ın Doğu Avrupa'ya yayılışına engel olduğu yargısını dile getirmektedir. Oysa bunun tam tersi de, kendisi kadar doğrudur. Musevilik, Doğu Avrupa'nın ve Karadeniz kuzeyinin Hıristiyanlaşmasına yol açmıştır diyebiliriz. Elbette herkes dilediğini söyleyebilir de söylenenlerin gerekçelerini ortaya döker tartışırız. Belki de Hazarlılar Museviliği seçmeseydi Hıristiyanlık bütün Asya'ya hakim olacaktı... Ya da Hazarlı Türklerin Museviliği Rus Büyümesine yol açan asimilasyonların nedeni olabilir.
Golden ikinci makalesinde ise “Kağan’ın merkezileştirici erki ile kabilelerin erksizci eğilimlerini çatıştıran göçebe boy birliğinin uçucu ve çalkantılı tabiatını göz önüne alırsak, tek-Tanrılı inançların ideolojik yönleri hesaba katılmalıdır. Çok defa belirtildiği gibi bir tek-Tanrılı dinin benimsenmesi çoğunlukla siyasi merkezileşme süreci ile eş zamanlı gitmiştir. Çoğunlukla bir tek-Tanrılı dinin göçerler arasına nüfuzu için zemin hazırlamasına rağmen, yabancı etkilerin illa da hemen yakındaki yerleşik komşuların resmi devlet dinlerinin benimsenmesine yol açtığını düşünmek gerekmez.” demekte ve nakletmektedir. Bu oryantalist bir bakıştır. Bir kere Türkler zaten hep –tek-Tanrı’lıdır. Bu nedenle Museviliği veya Hıristiyanlığı seçtiklerinde, tıpkı İslam'ı seçmelerinde olduğu gibi, sayıca Tanrı indirgemesi yapmamışlardır.
İkincisi, Türk Kağanı merkezileştirici bir etkide bulunabilir mi? Koca bozkırı, hele o günün şartlarında, hele bozkır insanının anlayışında merkezileştirmek ne kadar mümkün ya da daha doğrusu ne kadar mantıklıdır ki, Kağan merkezileştirici bir rol oynamış olsun... Golden burada Batı tipi “devlet” ile Türk tipi “el”i karıştırmakta ve birebir eşleştirmektedir. Golden’in Batı tipi devletten algısı ise temelde bürokratik devlettir. Golden, bürokratik olmayan küçük ama etkin bir devlet tipine evrilen modern devletle bir karşılaştırma yapsaydı Türk Bozkır yapılanmasını doğru anlayabilirdi. Merkezileşmenin toprağa dayalı toplumlarda mümkün, bozkırda ise mümkün olmadığını bilmesi gerekirdi. Ayrıca merkezileşme Bozkır'da küçültücü bir rol oynarken ve tarihi olarak bu sabitken, Kağanlık yapılanmasının büyültücü ve ölçek genişletici etkisini bir başka yerde aramalıydı. Nereden bulabilirdi? Golden bunu boyların “erksizleştirici, uçucu ve çalkantılı tabiatları” yargısından sıyrılarak yapabilirdi. Çünkü boyların özgürlük maksimizasyon ve optimizasyonu merkezileşmeye izin vermiyordu ve Golden bunu erksizleştirici, uçucu çalkantılı görüyordu. Tarihe Roma penceresinden bakınca muhakkak öyle görünüyor ki başka türlüsünü algılamak zor oluyor olsa gerek. Oysa işin bütün sihri özgürlükleri yönetmek ve onları yükseltmenin bir yolu olan yöntemi anlamakta yatıyor. Buna yüz çevirebileni henüz görmedik. Kısmen Gumilev gibi çalışanlar var! Tek-Tanrılı Ortadoğu dinleri, müesseseleşmiş dinlerdir. Bu Musevilik içinde Hıristiyanlık içinde İslam için de böyledir. Oysa büyüyen Bozkır’ın bu müesseseleşmeyle barışık olması düşünülemez. İşte tam da bu nedenle Türklerin bütün bu Ortadoğu kökenli dini kültürleri, mistikleştirdiklerini ve bu pencerede yaşattıklarını görüyoruz. Bu tarz, Musevilik için de Hristiyanlık için de İslam içinde geçerlidir. Gogol’un Taras Bulba’sının Hıristiyanlığıyla, Dede Korkut’un İslami versiyonunun dini yaşantısı arasında gözlenen benzerlik bunun işareti olduğu gibi müesseseleşememenin de işaretidir. Öte yandan gerek Müslüman Türklerin gerek Musevi Türklerin gerekse izleri daha az olsa da Hristiyan Türklerin mistik yaklaşımlara rağbet göstermesi ve bu dinlerin geleneksel çizgisine, bu yolla yani tasavvuflaştırmayla, yumuşak bir muhalefet sergilemesi dikkatimizden kaçmamalıdır. Hıristiyanlığın, Budizm'in, Maniheizm'in kolayca uçup gitmesini de belki biraz bu tasavvuflaşma da aramalıyız. Türkler’de dinin müesseseleşmesi ve bu anlamda geleneksel çizgiye yaklaşması toprağa bağlı hale geldikçe ve geç bir zamanda, mesela Anadolu Türkmenlerinde Cumhuriyet sonrasında, mümkün olabilmiştir. Osmanlı’nın gerilemesi hep dış nedenlere bağlanırken iç nedenler hep gözden kaçırılır ve geçiştirilir. Oysa Osmanlı’da İslam müesseseleştikçe hayata bakış farklılıkları onu iç çatışmalara sürüklemiş ve bu çatışmalar, dış düşman yaratılıp onunla savaşılarak bastırılmaya çalışılmasına rağmen gerilemenin birincil nedeni olmuştur. Osmanlı bilimsel çalışmalarda başat bir başarı sergileyememişse bunun biraz da nedeni sosyal bütünlük sergileyememiş ve iç barışı sağlayamamış olmasında aramak lazımdır.
Dini müesseseleşme olmadan dinin merkezileştirici etkisinin olması mümkün değildir. Dini müesseseleşme ise büyük çatışmaların ardından ancak gerçekleşebilir. Bu çatışmalar toprağa dayalı düzenlerde bile büyük çelişkilere neden olurken bozkırda bundan daha azını beklemek mümkün değildir. Oysa Golden, Kabar isyanının Hazarlıların Musevileşmesine bir tepki olduğunu kabul etmeye yanaşmamakta ve hatta bunun böyle olduğunu ileri sürenlerin tezlerini çürütmeye çalışmaktadır. Golden yanlış veya Pletneva doğru demiyorum. Ama Golden yanlış bir yol izliyor diyorum. Oysa bu problemin Kızılbaş Türkmenlerin Müslümanlığı benzeri bir Museviliğin, Hazarlılarda bulunduğunu kabul ile çözülebileceğini düşünüyorum. Zaten dört ayrı dini algının ancak müesseseleşmeden yan yana yaşamasının mümkün olduğunun kabulünü mantıklı bulmak gerek. İslam'ın müesseseleşmesine direnen Kızılbaş Türkler gibi, Museviliğin müesseseleşmesine direnen Musevi Hazar-Kabar-Bulgar-Macar Türklerinin varlığını kabul etmek gerekir. Böyle yaklaştığımızda Ortadoğu Yahudiliğinden belirgin farklar içeren Doğu Avrupa Museviliğindeki mistik baskınlığı anlamak ve açıklamak da kolaylaşacaktır düşüncesindeyim. Böyle düşününce İskit bozkırının başta Asguzailerinin Hazar-Kabar-Macar-Bulgar-Kıpçak Türkleriyle kültür ve soy yakınlıkları nedeniyle zaman içinde kaynaşıp Aşkenaz topluluğunu oluşturup onlara adını verdiğini söylemek kolaylaşacaktır. Zaten DNA analizleri de buna yakın sonuçlar vermektedir. Golden’in Osetleri, Harezmlileri Aryen yapması, Hunları Türklükten çıkarması gibi gayri-ciddi yaklaşımlarını zaten ciddiye almak mümkün değildir. Benim tarih okumalarımdan çıkardığım kanaat Aryenlerin Harappa'yı yıkan seferlerinin izlediği yolu, kuzeyde değil, Anadolu'nun güneyinden, Arabistan kuzeyine ve İran güneyine uzanan bir çizgide aramak gerektiği ve Aryenlerin, Karadeniz, Ural ve Himalaya üçgenini aşmalarının mümkün olmadığıdır. Bu bölgede arkeolojik süslemelerde rastlanan eski Yunanistan kültür etkilerinin Osmanlı dönemi Türk Müziğindeki Bizans etkisinden daha az bir etki ve benzeri bir konumda değerlendirilmesidir.
Biz benzer ve çok önemli bir Aryenleştirme sözcülüğünü İran coğrafyasında görüyoruz. Toharistan’ı, Türkmen Döğerleri, Sarmatları, Kuşanları Aryenleştirme dalgası, etnik davranış kalıplarının ortaya serilmesiyle tamamen sönecektir. Bu anlamda Gumilev’in etnogenez tezleri dikkatle değerlendirilmeli ve bu zenginleştirilmelidir. Türkler arasında yerleşik ve bozkır kültürü arasında sürekli bir “iç” kavga vardır. Cengiz Han’ın ve çocuklarının bu “iç kavga”ya dair öfkeyi yansıttığını düşünüyorum. Sorun Türklerin göçebelikten yerleşikliğe geçişinde yaşanan sancıların çözülememesinden kaynaklanmaktadır. Farklı dönemlerde önceden yerleşenlerle sonradan yerleşmek zorunda kalanlar arasında kültürel ve siyasi çatışmalar olmuştur. Ancak dikkatli zihinlerden kaçmayacak bir husus, yerleşenlerin sergiledikleri tutumdur. Yerleşenler yüzyıllar süresince, dönemler halinde, hiçbir zaman merkezileşmemişlerdir. Bozkırda süre giden özel bir türde konfederal yapı, yerleşmişlerde de sürmüştür. Gerek İran coğrafyasında, gerek kuzey Çin de gerekse Kırım-Ural-Pamir arası üçgende aynı etnik davranış kalıpları gözlemlenebilir. Her bozkır atağı, eskilerin yeniden şekillenmesine ve “etnik buluşması”na yol açmıştır. Zaten bu nedenle Türklerin ana yurdu Altaylara “sıkıştırılmış” bir bölge değildir. Ya da yüzlerce Ergenekon vardır diyelim. Merkezi Avrasya’da Aryen yolu bir güneyden biri denizden olmak üzere iki tercihte bulunmak zorunda kalmıştır. Güney yolu, Anadolu'nun ve İran’ın kuzeyine hakim olamazken, deniz yolu ancak Kafkasların Karedeniz kıyısına yakın ve Karadeniz’in kuzey kısımlarında tutunabilmiştir. Ancak Büyük İskender, o da güneyden kuzeye bir dalga yaratan Perslerin “kırıcı etki” yaratmasıyla Anadolu’nun kuzeyi ve İran’ın kuzey’inde Aryen kökenli toplulukların bir dönem kalıcı olmalarına sebep olmuştur. Ve bizce güney kuzeye ilk kez baskın çıkabilmiştir. Anadolu kuzeyi ve İran kuzey’inin tarihi ilk yenilgisini “Akdenizlileşme”nin başarısına bağlamak gerekir. Zaten bu dönem Etrüsk ve Greklerin başını çektiği, Kartaca ve Minet ve Mısır’ı içinde barındıran bir Akdeniz uygarlığının Yunanlılaşmayla adlandırılan yükselişiyle ilgilidir. Buna bir kuzeyli Part itirazı geldiyse de İskender sonrası güneye çekilen Perslilerin ikinci bir etkisiyle kuzeyliler çekildiler. Ve bana göre Ön Asya’da Aryenleşme dalgasının sebebi İskender’in başarısıdır. İskender’in başarısı yerleşikleşmekte olan Ön Türklerin yerleşikliğe tam geçişlerine sebep olmuş olmaktır. Bütün bu büyük dalgaların arasında etnik davranışlarla kültürel davranışlar arasında kimi çatışmalar kimi de uzlaşmalar, farklı kombinasyonların oluşmasına yol açmış ve bu bölgenin tarihi ve sosyal yapısının anlaşılmasını zorlaştırmıştır. Bence benzer bir olay Rusların oluşumu ve büyümesinde söz konusu olup Karadeniz kuzeyi’nin tarihinin anlaşılmasına yardımcı olabilir ve ilk planda aslında bu bölgenin tarihi çözümlenmelidir. Bu işe de Aşkenaz ve onlardan önce Kossak'larla ya da Vladimir "Kağan"ın Kiev'iyle başlanabilir. Slavların yayılmaları anayurdu Orta Avrupa'dan ve Baltık Denizi güneyinden doğuya, Vikinglerin biri aşağıya güneye biri doğuya yönelen itmesiyle açıklanabilir.
Burada Türk kökenli halkların sırtını dağlara yaslamış, yüzü bozkırda sürdürdükleri bir medeniyet savaşı vardır. Avrasya fiziki haritasına dikkatle bakıldığında Hazar Denizi çevresinin stratejik bir merkez olduğu görülür. Türkler bu stratejik bölgenin doğusunda-batısında ve güneyinde şekillenmek zorunluluğuyla üç parçaya bölündüler. Bu üçe bölünme tarihi olarak hep iç nedenlerde arandı. Ve iç nedenlere bir sabit odaklanma (fiksasyon) oluştu. Bizce Aryen kaynaklı tarihçilik bunu pekiştirdi. Oysa bu merkezi elinde tutmayan bir Türklüğün her üç bölgede de yaşaması ve yükselmesi mümkün değildi. Bu merkeze üç yükselen dalga vurdu. Birisi din kökenli dalga ki, gerek Ortadoğu gerekse Tibet-Hindistan-Çin olmak üzere güney kökenli bir sosyokültürel yaşam anlayışı, İkincisi Batı kökenli Akdeniz'i esas alan bir iç deniz dalgası, Biri de iki koldan biri yukarıdan İskandinav biri de orta batıdan Slav kuzey dalgası. Bu üç temel dalga farklı zamanlarda benzer formlarda hazar çevresine baskı uyguladı. Türklerin genel anayurdu Hazar çevresinin doğusunda kabul edilirken buna şimdilerde yavaş yavaş ve zayıf da olsa Anadolu'nun kuzey-doğusu merkezli güneyi de eklenmeye başladı. Bana göre bunun bir eksik parçası da batısıdır. Bu batı, kırım kuzeyi olmalıdır. Slavların asıl yurdunu bugünkü Almanya güneyinde aramak gerekir. Avrupa’ya Got göçlerini bir ilk geliş değil bir geri dönüş olarak almak gerekir. Gotları bu nedenle Hazar çevresinde görmüyoruz ve Anadolu'nun güney batısında bir uçlarını bulabiliriz. Orta ve Doğu Avrupa’dan geri dönmüş olsa gerekler. 
Hazar çevresinde, Hazar-Karadeniz arası bölgenin coğrafi yapısı asıl Ergenekon'un burada olması gerektiğini insana düşündürüyor. Bu Ergenekon'u Karadeniz kökenli deniz istilaları kısmen farklılaştırmış olmalıdır. Kafkasya’nın aryen kökenli topluluklarının bugünkü Karadeniz kıyısında tutunabilmiş olmaları bunun göstergesi olabilir. Hititlerin yolu, Aryenlerin eski yolu olsa gerektir. Belki bu içgüdüyle İskender de aynı yolu izlemiş olsa gerek. Bizim açımızdan bu yolun Hititlerden öncesi de olmalıdır ve İran Coğrafyasının Aryenleri Hitit öncesi İskender benzeri bir istilanın kalıntıları olarak İran Coğrafyasının güneyinde tutunabilmiş olmalılar. İskender’in Türk Topluluklarında yarattığı hasara Doğu Roma’nın yükselişinin eklenmesi ve Ortadoğu’da dinlerin iç savaşı güneyde kalmış İranlı aryenlerin yeniden dirilişini sağlamış olmalıdır. Hazar çevresinde farklı kültürlere ait arkeolojik izler etnik kökene değil o dönemde kazanmakta olan medeniyete dair izler olarak değerlendirilmelidir. Aynı şekilde inanç kalıntıları da bu anlamda değerlendirilmelidir. Belki de zamanından önce bir büyüme gerçekleşti veya belki kaplanan alan ölçüsünde bir medeniyet projesi oluşturulamadı ve Türk medeniyeti parçalı gerçekleşmek zorunda kaldı. Bu parçalı gerçekleşme onun az ama önemli melezleşmesine yol açtı. Melezleşme hem Osmanlı hem Selçuklu hem Part hem Tang hem Batı Hun hem Hazar hem de Kuzey Hindistan ve kuzey Tibet'te görüldü. Ama Türkler gerilerinde kültürel stratejik güvenlik adaları bıraktılar. İlk Bon inancı ile Tibet'te, ilk Buda ile Hindistan’da ve Hazar-Karadeniz-Basra-İskenderun dörtgeninde üç dinde tasavvuf ile... Vikingler, belki Odin, ve Çin bu anlamda araştırılmalıdır. Neticede araçlar alınırken düşünceler nakledilmiştir. Hazarlar ve Musevilik konusuna geri dönecek olursak Doğru Avrupa Musevilerini, genel olarak Aşkenazları, İskit kökenli asguzai kökenli halklarla hazar-kabar-Macar Türklerinin, tarihi maceranın getirdiği ayrılıklarının biraz da sorunlu etnik yeniden bütünleşmesi olarak görmek gerekir. Bunu anlamak için yüzyıllar geçmeyecek ve Rusya’nın demokratikleşmesiyle birlikte Kossakların Türkleşmesi güncel bir etnik bütünleşme misali olarak karşımıza çıkacaktır.
Yeni bir Türk yükselişi, tarihin bütün ayrılıklarının sonlanmasına yol açacaktır. Rusların yabancısı olduğu için evrenselleştiremediği bozkır asıl sahiplerinin elinde dünyanın liderliğini ‘insan ve doğa’ için Tanrı adına yeniden ele alacaktır. Atila Demirkasımoğlu 4 Haziran 2005
|