Domenico ve Antonietta büyük bir kurumda
'yaşam boyu sürecek bir iş' ararken yolları kesişen, İtalya'nın
banliyölerinden iki gençtir. 17-18 yaşlarındaki bu iki genç yazılı
sınavlar, fiziksel dayanıklılık testleri,'sıkıntılarınızı unutmak için
içer misiniz? 'türünde sorular içeren mülakatlarla dolu zorlu bir
süreçten sonra' teknik bölüm' ve'daktilo bölümleri'nde çalışmaya
başlarlar. Domenico yaşlı bir çalışanın ölmesiyle boşalan müstahdem
kadrosuna geçinceye kadar ayak işlerine bakan bir eleman olarak çalışır.
Daha sonra, ölen kişinin 12 müstahdemle paylaştığı ve yukarıdaki
masasında oturan müdür tarafından izlenen odasına yerleşecektir. Film,
Küçük ve penceresiz bir odanın arka tarafındaki küçük masasında, bir
kopya makinasının, müdürün masasına karbon kopyalar iletirken çıkardığı
sesleri dinleyerek oturan Domenico'nun kendi kaderi üzerine
düşünceleriyle sürer.
Karanlığın
Gölgesinde
-Denys Arcand-
Denys Arcand’ın "Amerikan İmparatorluğu’nun
Çöküşü" yle başlayan ve "Barbarların İstilası" yla devam eden
üçlemesinin son halkasını oluşturan "Karanlığın Gölgesinde", Kanada’nın
2008 Oscar adayı oldu. Filmin başrollerini Marc Labreche, Diane Kruger,
Sylvie Leonard ve Caroline Neron paylaşıyor. Montreal’de geçen film,
hayatla baş edebilmek için sıradışı bir fantezi dünyası kuran sıradan
bir adamın, Jean-Marc’ın hikâyesini anlatıyor. Jean-Marc, hayallerinde
bir beyaz atlı prens, bir sahne ve ekran yıldızı ve ayaklarına
kapandıktan sonra yatağına giren kadınlarla dolu bir hayatı olan,
başarılı bir yazardır. Bu iki dünya çarpıştığında, sonuçları hem komik
hem de trajik olacaktır. Jean-Marc hayal âleminin cazibesine
direnebilecek midir yoksa oradan kendine ait bir hayat çıkarmaya mı
karar verecektir?
Noqoyqatsi
-Godfrey Reggio-
İlk iki filmin başarısı sayesinde 3 milyon
dolarlık bütçeye ulaşan qatsi üçlemesinin son filmi Naqoyqatsi, ilk iki
filmdeki basit teknolojilerden arınmış ve özel efektlerle, orkestra
müzikleriyle desteklenen yeni görüntüleriyle küreselleşmenin yarattığı
vahşiliğin altını çiziyor. Savaşın ve şiddetin kalelerine imgeler yardımıyla
saldıran Naqoyqatsi’nin; hergün benzerleri televizyonlarda yer bulan
görüntüler yardımıyla yarttığı eleştiri, modern dünya ve doğa arasındaki
çelişkinin zaman içinde nasıl bir değişim ve dönüşüm sürecine uğradığını
göstermesi bakımından önemli. “Şiddet”in sokaklarda, video salonlarında ve
medyadaki tezahürü, Naqoyqatsi’nin kendi kendini sorgulatmasına da neden
oluyor.
Koyaanisqatsi
-Godfrey Reggio-
1983 yılı itibariyle devrim niteliğinde olan
film hayatın imgesel dengesine(ve dengesizliğine) yakılan bir ağıt
niteliğinde. Görüntüden görüntüye geçerek, sonunda tüm görüntülerin tek bir
görüntünün yansımasından ibaret olduğunu ispatlamaya çalışan film, tabiat
bilimleriyle ve sosyal-antropolojiyle bağlarını sıkılaştırıyor.Povaqqatsi ve
Naqoyqatsi ile beraber oluşan bir üçlemenin ilk ayağını teşkil ediyor.
Powaqqatsi -Godfrey Reggio-
Senarist/Yönetmen Godfrey Reggio'nun mahşeri "qatsi" üçlemesinin bu ikinci bölümü şu ana kadar yapılmış belgeseller arasındaki en mükemmel görsel ve işitsel öğelere sahip. Sarsıcı görüntülerle birlikte, ödüllü besteci Philip Glass'ın zarif müziği ile Powaqqatsi duygusal, ruhsal, zihinsel ve estetik açıdan nefes kesici bir tecrübe. Cesur ve aklınızdan çıkmayacak görüntülerle bu sıradışı film günümüz toplumuna ait bildiğimizi sandığımız herşeyi sorgulamamızı sağlayacak. Eski kültürlerin resimlerini modern yaşamla yan yana gösteren Powaqqatsi, ilerlemenin bedelini gösteriyor.
Sürgün -Andrey Zvyagintsev-
Gittiği her festivalden ödülle dönen “Dönüş”ün yönetmeni Zvyagintsev’in ikinci uzun metrajlı filmi William Saroyan’ın “The Laughing Matter” (Gülünecek Şey) adlı kitabından uyarlanmış. Anne, baba ve iki çocuk modern şehirden yola çıkıp babanın doğduğu köy evine gelirler. Böylece şehir kültürü yerini doğanın hükmüne bırakır ve ailenin büyük fedakârlıklar isteyen bu yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışma macerası başlar. Zvyagintsev bu ikinci filmiyle Tarkovski’nin dünya sinemasına bıraktığı mirası hakkıyla devralıyor.
Sarı Köpeğin İni -Byambasuren Davaa-
Moğolistan kırsalında göçebe bir ailenin en küçük kızı bir gün küçük bir köpek yavrusu bulur ancak ailesi o köpeği beslemek istemez buna rağmen küçük kız o köpeğe sahiplenir.
Bir gün köpek ortadan kaybolur küçük kız o kayıp köpeği ararken ilginç efsanelerle tanışacaktır.
Kral'ın Adamları All The King's Men -Steven Zaillian-
1949'da yapılan aynı adlı filmin farklı bir sürümü. Robert Penn Warren'in romanından uyarlanmış. İki versiyon arasındaki tek fark sanırım, ilk filmin olayları Willie Stark'in persperktifinden anlatılması, bu filmde ise olayların gazeteci Jack Burden'in gözünden.... Stark Louisiana'da eyaletin bir biriminde müfettiş olarak çalışıyor.
Yönetmenliğini Henri-Georges Clouzot'in yaptığı bu belgesel film, 10 Cannes Film festivalinde juri özel ödülü almıştır. Pablo Picasso bu belgeselde kendisi rol almış ve resimleri çizmiştir. Bu belgeseli izleyerek bir ressamın zihninin nasıl işlediğini anlama şansı yakalayabilirsiniz. Picasso'nun zihninde yeni gelen çağın, belki 21. yüzyılın kaosa dayanan düzeni aralanmıştır resimin filminde. Mutlaka izlenmesi ve saklanması gereken bir belgesel var karşımızda. Picasso'nun kendisinin böyle bir belgeselde yer alması ise onu görmeyenler ve sonraki kuşaklar için büyük bir şanstır bizce.
Kaç Para Kaç -Reha Erdem-
1999 yapımı Kaç Para Kaç, vizyona girdiğinde değeri yeterince anlaşılamamıştı. Belki sinema salonlarında çok fazla yer bulamamasından, belki de reklam sektöründen gelen Reha Erdem’in sinemasal anlatımının birçok insana yabancı ve kabullenilmesi zor gelmesindendir, bilinmez. Kaç Para Kaç, anlatımı ve görselliği ile o döneme kadar yapılmış olan filmlerden çok farklı bir noktada durmaktadır. Anlatmak istediği hikayeyi doğrudan, yan yollara sapmadan, süssüz bir dille anlatan film ışık kullanımından, dekorlarına, diyaloglarındaki yalınlığa kadar özgün bir yapı üzerine oturuyor.
Dersu Uzala -Akira Kurusowa-
Dersu Uzala, Akira Kurosava tarafından yönetilmiş 1975 Sovyet-Japon ortak yapımı bir filmdir. Daha önce çevrilen aynı isimli 1961 Rus yapımı bir film de vardır. 20. yüzyılın başlarında, bir Rus askeri haritacı ekibi, Rus Uzak Doğu'sunda Mançurya ormanlarında araştırma yaparken, atalarının yaşamından pek farklı olmayan bir hayat süren yaşlı bir avcıyla tanışır. Dersu Uzala adındaki bu bilge adamdan çok şey öğrenir.
Protesto-La Haine- -Mathieu Kassovitz-
Protesto (La Haine) Mathieu Kassovitz'in 1995 yılında çektiği Fransız filmi. Film, Paris'in gettolarında yaşayan biri pied-noir (Said), biri yahudi (Vinz), biri ise siyahi (Hubert) üç arkadaşın hikayesini konu alarak, Fransa'da gettolarda yaşayan gençlerin hayatından bir kesit sunmaktadır. Kassovitz'in filmi ırkçılığa ve sosyal sınıf farklılıklarına yaptığı göndermeler nedeniyle hem Fransa'da hem de dünyada oldukça ses getirmiştir. Film, siyah-beyaz çekilmiş olmasının yanı sıra müzikleri (örneğin, patronla derdini anlatan Jamaikalı'nın söylediği şarkı gibi) ve görece kısa olması gibi özellikleri nedeniyle vurucu bir atmosfer yaratıyor.
Paris'te Son Tango -Bernardo Bertolucci-
Paris'te Son Tango'nun duygulu ve duyarlı dünyasına ve döneminin en tartışmalı filmine (Leonard Maltin) girmeye hazır olun. İki Akademi Ödülü'ne aday -öncesi ve sonrasındaki tüm filmlerden farklı ve güçlü bir cinsel enerji yayan bu modern klasik kitleleri şoka soktu... Ve bir sanat dalının görüntüsünü sonsuza kadar değiştirdi. (Pauline Kael) O (Marlon Brando), Paris'te yaşayan, vefat etmiş eşini unutamayan 45 yaşında bir Amerikalı'dır. Diğeri (Maria Schneider), genç bir film yapımcısıyla nişanlı 20 yaşında Parisli bir güzeldir. Birbirlerinin isimlerini dahi bilmemelerine rağmen, bu iki acı çeken ruh cinsel açlıklarını gidermek için kendi karanlık, trajik hayatları kadar boş bir apartman dairesinde buluşurlar.
Dönüş -Andrey Zvyagintsev-
Günümüz Rusya'sında yaşayan Vanya ile Andrey, babasız geçen çocukluklarının da etkisiyle, birbirine çok düşkün iki kardeştir. Mahalledeki arkadaşlarıyla kavga ettikten sonra evlerine dönen çocuklar, 12 yılın ardından babalarının döndüğünü görünce çok şaşırır. Annelerinin yarım ağızla da olsa onay verişiyle, Vanya ve Andrey ketum babalarıyla balık tutacaklarını sandıkları birkaç günlük bir tatile çıkarlar.Yalnızca solgun bir fotoğraftan tanıdıkları babalarına kavuşmak, ilk başta içlerini coşkuyla doldursa da, onca yıllık eksikliğini telafi etme çabasıyla beceriksiz ve giderek zorba tavırlar benimseyen babalarının baskısı, çocukları hayli zorlar.
Dogville -Lars Von Trier-
Lars von Trier, sinemasal çizginin de dışına çıkarak, etrafında dolaştığı yabancılaşma kavramını, insanların duygu dünyasıyla işlemeyi tercih ediyor. İyi bir insan olmanın çok kolay ve kısa süreli bir şey olduğunu ve bir insan üzerinde üstünlük kurma fikrinin baş döndürücülüğüyle gelen bir nevi iktidar olgusunun, belki de o insanın kendi hayatına mal olabileceğini düşündürtüyor. Anlatıcı dahil, filmde yer alan her bir oyuncunun tek tek göstermiş olduğu performanslara şapka çıkartılarak bu filmin yarına neden adını yazacağını söylemek mümkün.
Cennetin Çocukları -Majid Majidi-
Tek odada yaşayan bir aile. Üç çocuk, anne ve babadan müteşekkil bir aile. Anne hasta, kucağında bebeği... Çocuklarının korktuğu, seyircinin kızamadığı bir baba... 7 yaşındaki Zehra ve 9 yaşındaki Ali. Sorumluluk sahibi olmak zorunda kalan çocuklardan onlar... Ali Zehra'nın ayakkabısını tamire götürür, dönüşte iri, sarı patateslerden değil de küçük, kötü patateslerden seçmeye çalışırken alır götürür biri yanlışlıkla o ayakkabıları. Bunun üzerine de ancak bu kadar "dokunan" bir hikaye yazılır. Ancak bu kadar güzel bir film yapılabilir. Ancak bu kadar güzel oynayabilir iki güzel çocuk...
Beş Vakit -Reha Erdem-
Sırtını yüksek kayalıklara dayamış, yüzünü yüce bir denize dönmüş, etekleri zeytinliklerle süslü küçük, fakir bir köy. Köyün sakinleri sert bir coğrafyayla başa çıkmak için uğraş veren, sade ve çalışkan insanlardır. Toprak, hava ve suyun, gecenin, gündüzün ve mevsimlerin ritmine göre yaşarlar. Zaman her gün ezan sesiyle beş ayrı vakte bölünür. İnsana özgü bütün olaylar her gün bu beş vakit dilimi içinde yaşanır. Çocukluktan gençliğe geçen, on iki - on üç yaşlarında üç çocuk, Ömer, Yakup ve Yıldız, bu beş vakitli filmde, köy sakinleri arasında öne çıkar. Beş vakit geçer. Çocuklar öfkeyle suçluluk arasında gidip gelerek ağır ağır büyürler.
Beethoven'ı Anlamak Agnieszka Holland
Bol yıldızlı bu epik başyapıt, Ludwig von Beethoven’ın son eseri, görkemli 9. Senfoni’yi tamamlamaya uğraştığı sırada genç ve güzel nota yazıcısı ile kurduğu takıntılı, sancılı ilişkiyi anlatıyor. Genç konservatuvar öğrencisi Anna, müziğini kâğıda geçirdiği Beethoven’ın acı ve esinle dolu dünyasına doğru çekilmeye başlar; sevgilisinin evlenme teklifini kabul ettiğinde ise Beethoven fırtınalar koparacaktır. Beethoven’la sevgilisi Martin arasında seçim yapmak zorunda kalan Anna, Viyana’dan kaçmayı dener ama başaramaz; yazgısı Beethoven’ınkine bağlanmıştır.
Barbarların İstilası -Denys Arcand-
Geleceğe dair umudun kümelenebildildiğinin kanıtı. Filmin yönetmenine günün kısır dünyası bir teşekkür borçlu. Sorgu, duygu, düşünce, dostluk ve bir baba-oğul ilişkisi... Gözlerimizin yaşarmasına değecek bir gelecek, bir kanser hastası adamın hikayesinde saklanmış bir inci olarak sunuluyor.
Ağlayan Çayır -Theo Angelopoulos-
Öykü 1919’da Odesa’da, Kızıl Ordu’nun kente girişiyle başlar ve günümüz New York’unda sona erer. Angelopoulos ‘Ağlayan Çayır’da, 1919-1949 arasında yaşanan bir hayat hikayesi anlatılıyor. Eleni, Odessa’da doğmuş, fakat savaş döneminde hem annesi hem de babası ölmüştür. Alexis’in ailesi tarafından evlat edinilir ve aile Odessa’dan göç eder. Yeni bir kasabaya yerleşen aileyle beraber büyümeye başlayan çocukların, özellikle de Eleni’nin hikayesi ‘Ağlayan Çayır’.
1900 -Bernardo Bertolucci-
I.Dünya savaşı sonrası İtalyan köylüsünün sosyokültürel yaşamını ve bu yaşamın içinde beliren sosyalizmin temellerini konu alır. Filmin iki ana kahramanı biri babası belli olmayan Olmo Dalco (Gerard Depardieu), diğeri de babası toprak sahibi olan Alfredo Berlinghieri (Robert De Niro) dir. Bu iki, hem arkadaş hem farklı sosyal tabakadan kişinin öyküsü 1900'den 1945'lere kadar sürer. Faşizmin doğuşu, yoksulların sosyalizmi desteklemeleriyle bu iki insanın da kaderleri değişir. İki DVD ye ancak sığan ve aslında iki ayrı filmin ikisini de izlemenizi dileriz.
Ecinniler -Andrzej Wajda-
1870 yılı Rusya için bir yıkım ve anarşi yılı olacaktır. Bir grup genç devrimci, ülkede yeni bir düzen kurmak için planlar yapmaktadır. Kanlı devrim söylentileri halkta tedirginlik yaratmıştır. Bu belirsizlik ortamında, grup üyelerinden Şatov adlı bir matbaacı örgütten ayrılmaya karar verir. Ancak örgüt lideri Pyotr’a göre Şatov’un öldürülmesi gerekir. Onun gözünde bu ölüm, örgüt içindeki bağı güçlendirecek eşsiz bir fırsattır. Oscar® ödüllü yönetmen Andrzej Wajda, Dostoyevski’nin ölümsüz eseri “Ecinniler”den uyarladığı bu filmde, iki usta oyuncu Isabelle Huppert ve Ömer Şerif’i bir araya getiriyor. Ecinniler’deki politik dramın odak noktasını, Dostoyevski’nin eserinde olduğu gibi, nihilizm ve ateizme duyulan tepki oluşturuyor. Oscar® ödüllü yönetmen Andrzej Wajda’nın büyük yazar Dostoyevski’den uyarladığı çarpıcı bir film.
Kurt El Lobo -Miguel Courtois-
Konusu: Görevinin tamamladı ve yok oldu! İspanya yakın tarihine ilişkin gerçek bir hikayeden yola çıkan film, 1973-75 yılları arasında ETA örgütüne sızan El Lobo (Kurt) lakaplı gizli servis ajanı Mikel Lajerza'nın hikayesini anlatıyor. Kurt, ETA örgütünün en tepesindeki insanlar ve özel birlik üyeleri de dahil birçok insanı yakalattı. İspanya'daki demokratik süreci durduran Franco rejimine karşı eylemlerinde haklı çıkmak üzere olan örgütün dengesini bozan Kurt operasyonu, teröristlerin tutuklu bulundukları hapishanelerden kaçmasını ve kör saldırı kampanyalarını önledi. Lajerza'yı ölüme mahkum eden ETA, Bask bölgesini Lajerza'nın posterleriyle doldurdu.
Yazar Giovanni Pontano, yaratıcılık krizinin yanı sıra, varoluşsal bir bunalım geçirmektedir. Karısı Lidia’yla olan ilişkisi de yolunda değildir; aralarında iletişim sorunu vardır ve yazarın dünyanın geri kalanıyla arasındaki başlıca sorun da budur zaten. Çift, Giovanni’nin son kitabının piyasaya sürüldüğü gün, bir hastanede kanserden ölmek üzere olan Marksist editör Tomasso’yu ziyaret eder. Daha sonra Giovanni’nin kendisi için çalışmasını isteyen Milano’lu bir sanayicinin evinde verilen, erotik karşılaşmalarla dolu, gece boyunca süren uzun ve sıkıcı bir parti, genç çiftin evliliğinin giderek anlamsızlaştığı gerçeğini daha da belirginleştirir.
Ünlü bir Rus şairi olan Andrei'nin İtalya gezisini anlatır. Andrei bir İtalyan kızının rehberliğinde 18.yy da yaşamış ve Bologna'da eğitim görmüş Rus müzisyen Sosnovski'nin hayatını anlamaya çalışır. Her bir sahnesi fotoğraf olmanın ötesinde bir resim gibi çekilmiş bu filmin sahip olduğu renk ve ışık dünyası, insan yaratıcılığının en müstesna örneklerinden biridir. Nostalji filminin son sahnesi insanlığa bir çağrı ve Domenico'nun hayalini şair Andrei'nin gerçekleştirmesiyle son bulur. Domenico'nun çağrı sahnesi son derece etkileyici bir sahnedir. Buradaki sesi orijinalinden dinlemenizi öneririz ve böylece bir "çığlık"ın içinize uzanmasını deneyimleyebilirsiniz.
Sinema
Uçmak İstiyorum
Woody Allen ve Luis Buñuel birlikte bir film yapsalardı nasıl bir şey olurdu acaba? Bu yaratıcı, büyüleyici ve sıra dışı film için yapılabilecek en iyi tanım bu olsa gerek. Sabun Köpüğü Hırsızları filminin usta yönetmeni Maurizio Nichetti'nin kurmaca ile canlandırma sinemasını başarıyla harmanladığı Uçmak İstiyorum, sinemada görebileceğiniz en ilginç ve en özgün filmlerden biri. Türü itibariyle kurmacadan yavaş yavaş canlandırmaya doğru kayan film, yönetmenin yeteneğine ve dehasına şapka çıkartacak derecede çılgın, absürd ve gülünç bir film. Eşine az rastlanır düşünsel bir sinema klasiği...
Maurizio, eski çizgi filmlerde kullanılmak üzere, sürekli olarak değişik ve ilginç sesler arayan bir seslendirme görevlisidir. Martina ise orta sınıftan müşterilerinin tuhaf fantezilerini gerçekleştirerek yaşamını kazanan özgür bir kadındır. Aynı zamanda farklı ve özel bir aşk özlemi çeken bir romantiktir. Maurizo, tanışır tanışmaz ona aşık olur. Mum ışığında yenilen bir akşam yemeğinde, Maurizio elinin iradesi dışında çizgiye dönüştüğünü dehşet içinde fark eder. Bu, Maurizio'nun bilinçaltında Martina'yla yaşamaktan kaçındığı fiziksel ilişkiye işaret eden yavaş bir dönüşümün de başlangıcıdır.
Maurizio Nichetti
1948 yılında Milano'da doğdu. Piccolo Tiyatrosu'nda Marise Flach ile mim çalıştıktan sonra iki yıl bu tiyatroda görev aldı. Kısa çizgi filmlere senaryo yazdı ve daha sonra reklam filmleri yapmaya başladı. 1978'de animasyoncu Guido Manuli ile bir TV programı için bölüm aralarına çizgi filmler yaptı. Oyuncu olarak da bazı filmlerde rol aldı. 1979'da yaptığı ilk uzun filmden itibaren, tüm filmlerini yazmış, yönetmiş ve oynamıştır.
Filmografi
1979 Ratataplan (Kısa) 1980 Ho fatto splash (Kısa) 1983 Domani si balla! (Kısa) 1984 Quo Vadiz (Kısa) 1986 Bi e il Ba, II (Kısa) 1989 Sabun Köpüğü Hırsızları 1991 Uçmak İstiyorum 1995 Kartopu 1996 Biri ve Diğerleri 2001 Honolulu Baby
Sinema bir yeryüzü cennetidir. Oxford'un hazırladığı Dünya Sinema Tarihi, bu cennetin Paris'te yaratılışından günümüzdeki internet yayınlarına dek geçirdiği evrimi, ulusal sinema endüstrilerinin birbirinden kopuk gelişimi olarak değil, bir bütün olarak dünya endüstrisi bağlamında ele almaya yöneliyor. Sinema tarihini yalnız film, yönetmen ve oyuncuların tarihi olarak görmek yerine, sinema adlı çok yönlü kurumun izleyicilerinden çalışanlarına dek herkesin birbiriyle kurduğu ilişkilerin tarihi olarak görüyor. Kitapta İngiltere, Amerika, Fransa, Hindistan, Japonya ve diğer sinemalar olabildiğince eşit ölçüde yer alıyor. Gerekli görülen yerlerde yönetmenler, oyuncular ve kavramlar için altbölümler açılmış. Sinemanın yüzyıllık yoğun tarihi "Sessiz Sinema", "Sesli Sinema" ve "Modern Sinema" olarak üç bölümde ele alan kitap, 300 resim ve Bugs Bunny'den İngmar Bergman'a 140 altbölümüyle, Türkçede bugüne kadarki en kapsamlı eser.
"Bir sanat biçimi ve teknoloji olarak sinema, varlığını yalnızca yüz yıldır sürdürüyor. İlkel sinema aygıtları 1890'larda ortaya çıkmış, sonraki yirmi yıl içinde dünyanın her köşesine yayılmış yüksek bir teknoloji geliştirmiş en popüler eğlence biçimini yaratarak önemli bir endüstri haline gelmiştir. Bu karmaşık tarihi tek bir kitaba sığdırmaya çalışmak kuşkusuz cesaret kırıcı bir iştir. Ama şunu söylemeliyim ki öncelikle bu çalışma film tarihi değil, sinema tarihidir. İkinci olarak da hem kökeni hem de gelişimi bakımından sinemanın her şeyden önce popüler bir sanat biçimi olarak tarihidir."
Şaşırtıcı derecede ayrıntılandırılmış... Bu kitap uluslararası film yapımının; yıldızların yaratılmasından, teknolojinin gelişmesine kadar pek çok yönünü kapsıyor. LA Daily News
Dünya Sinema Tarihi'ni kesinlikle çok sevdim... Bilgiye olan ihtiyacımı tamamiyle karşılayan bir kitap... Zekice yazılmış profiller önemli uluslararası film karakterlerinin hemen hemen hepsini inceliyor... Kısacası, dikkat çekici ölçüde başarı kazanan bu kitap her sinema tutkununun kütüphanesinde yer almalı. Newark Star Ledger
Dünya Sinema Tarihi, Geoffrey Nowell-Smith editörlüğünde hazırlanmıştır.
Rekin Teksoy'un Sinema Tarihi
Nezih Coşkun
İlk ansiklopediniz olduğunda ne yaptınız? Ben okumaya başladım. İlkokuldaydım, sanırım E maddesine kadar da okumuştum. Daha gazetelerin bilmem kaç kupona ciltlerce ansiklopedi verdiği zamanlar değildi. Öğretmenin tavsiyesiyle babam kasabadan alıp getirmişti ansiklopediyi. Zihnin açık olduğu çocukluk çağında A’da ne var B’de ne var diyerek ilgiyle okumuştum başlangıçta. Rekin Teksoy’un yıllarca emek verdiği, bin sayfadan daha uzun olan Sinema Tarihi kitabını elime aldığımda bunları hatırladım.
Rekin Teksoy’u hepimiz uzun yıllardır TRT 2’de sunduğu Sinema ve Edebiyat kuşağından tanıyoruz. Aslen hukuk fakültesi mezunu olan Teksoy, avukatlığın kendine göre bir meslek olmadığını anlıyor kısa sürede ve sinema üzerine yazmaya başlıyor. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde uzun yıllar sinema sanatı ve sinema edebiyat ilişkileri dersleri veriyor. 1960’lı yıllarda Yön, Sosyal Adalet, Ataç gibi dergilerde sinema eleştirileri kaleme alıyor. Türkiye’deki sinema kültürü üzerine önemli etkileri olan Sinematek Derneği’nde görev alıyor. Bir dönem başkanlığını yaptığı TÜRSAK’ın kurucu üyelerindendir. Sinema üzerine yazılarının yanında Rekin Teksoy İtalyan edebiyatından yaptığı değerli çevirileri ile yazın dünyamıza da önemli katkılarda bulunmuştur. İtalyanca’dan yaptığı çevirilerin içinde Türkçe’ye ilk kez eksiksiz olarak çevrilen Boccacaccio’nun Decameron’u ve ilk kez şiir olarak çevrilen Dante’nin İlahi Komedya’sına özel olarak değinmek gerekir.
Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi öyle sıradan bir kitap değil. Benim ilk ansiklopedim gibi sıkıcı da değil. İsteyen oturup sonuna kadar heyecanla okuyabilir. Sıradan değil çünkü, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi başlığı birkaç açıdan değerlendirilebilir. Birincisi, tarih her ne kadar nesnel olaylar bütünü olsa da her tarih yazımı belli bir dünya görüşünü yansıtır. Tersi ancak resmi tarih ya da resmi tarih yazıcılarının öne sürebileceği, egemen ideolojiyi besleyen bir savdır. Rekin Teksoy da kendi dünya görüşü ve politik duruşu doğrultusunda yorumlayıp, kendisi için önem taşıyan kısımlarını öne çıkararak yazıyor dünya sinema tarihini.
İkincisi tarihin neden yazılması gerektiği, daha genel anlamıyla tarihin bizim için ne ifade ettiğidir. Çünkü tarih bilinci ile sınıf bilinci birbirinden ayrı düşünülemeyecek kavramlardır. “Birey ile tarih arasındaki ilişkinin kuruluş biçimini belirleyen, bu soruya verilen yanıttır. Sınıf bilinci mi, tarih bilinci mi? (...) Sınıf bilinci, tarih bilincinin gerçekleşmesinde aracı olarak işlev görüyor. Başka türlü söylenecek olursa, sınıf bilinci, genel anlamda tarih bilincinin, işçi sınıfının malı haline gelmiş özel bir biçimidir.” (1)
Tarihe bakmak, tarihin doğrusal olmasa da bir yol izlediğini görmek aslında geçmişten çok geleceğe yönelik, geleceği kurmaya dönük bir eylemdir. “Tarih bilincinin temeli, toplumların gelişiminin bir nesnelliği olduğunun, tarihin bu nesnellik doğrultusunda belli bir “mantık” sergilediğinin, gelecekteki gelişimin de ancak aynı doğrultuda gerçekleşebileceğinin ortaya konmasıdır.” (2) Bu açıdan bakıldığında, tarih bilinciyle ortaya çıkarılan her türlü tarih yazımı, sanat tarihi, sinema tarihi yazımı bizi geleceğin toplumuna, sanatına, sinemasına götürüyor.
Son olarak sinema tarihi yazmanın aynı zamanda romantik bir eylem olduğunu da belirtmek gerekir, ancak sinemayla derinden bağlar kurmuş, kimi filmlere aşık olmuş, kimi filmlerden nefret etmiş insanlar böyle bir girişimde bulunabilir. Medya tekellerinin, Hollywood’un majörlerin desteğinde sinema tarihinin resmi tarihe paralel biçimde yazdırıldığı, bütün dünyada bastırıldığı günümüzde tek başına böyle bir çabaya girmenin yeldeğirmenleriyle savaşmaktan çok da farkı yok. Fakat dünyamızı ileriye götüren böylesine çabalar değil midir? Cervantes’in bize bıraktığı mirasın değerini anlatabilmek için Nijeryalı yazar Ben Okri “Ölmeden önce okumanız gereken bir roman varsa bu Don Kişot’tur.” demiştir. Diğer taraftan kaynakların kısıtlı olduğu, kısıtlı kaynaklara da zor ulaşıldığı Türkiye gibi bir ülkede dünya sinema tarihinin yazımına girişmek ayrıca takdir edilmelidir.
Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi, İncil’deki o ünlü cümleye atıfta bulunarak, “başlangıçta söz yoktu” diye başlıyor; sinemanın tarih öncesinden ilk hareketli görüntülerin bulunmasına kadar geçen gelişmeleri aktarıyor. Sinemanın ilk dönemlerine ilişkin bir başlık “Panayır Sinemasından Sinema Sanayine”: “Panayırlarda, “X ışınları, sakallı kadınlar, telsiz telefonlar” gibi ilginçliklerin sergilendiği çadırlara sinematograf gösterileri de eklendi. Bu süre boyunca sinemanın biletle izlendiği tek yer panayırlar oldu. Panayır sinemasını Charles Pathe ve Leon Gaumont adlı iki girişimci ortaya çıkardı. Bunlar Lumiere Kardeşler’in bilimsel, Melies’in şiirsel bakış açılarına halk sineması kavramını kattılar. Lumiere’lerin sineması Paris bulvarlarının okuryazarlarına, Melies’in sineması ise gözbağcılık meraklılarına yönelikti.” (s. 39)
Sanayiye dönüşümün öncülü bu girişimlerden sonra sinema çok çabuk büyüyor. Avrupa’da hemen ardından ABD’de de konvansiyonel sinemanın temelleri atılıyor. Sovyet sinemacıları, kuramsal çalışmaları ve filmleri ile Ekim devriminin toplumsal düzlemde yaptığı etkiyi sinemada gerçekleştirirler. Sovyet sinemacısı “Eisenstein’ın Grev’in ardından yönettiği Potemkin Zırhlısı (1925) ise yalnız sessiz sinemanın değil, sinema tarihinin de en önemli filmlerinden biri, belki de birincisidir. (…) Potemkin Zırhlısı bilinen bir olayı sanki bir belgesel gibi anlatır ama konuyu bir dram gibi işler. Eisenstein, filmi klasik tragedyalara benzer bir biçimde beş bölüme ayırır. Klasik tragedyanın geleneksel yapısına bağlı bu kuruluşa göre film sırasıyla “İnsanlar ve Kurtlu Et”, “Kıç Güvertedeki Dram”, “Kan Öç İstiyor”, “Odesa Merdivenleri” ve “Filoyla Karşılaşma” bölümlerini içerir. (…) Filmin en önemli bölümü, senaryoda öngörülmemiş olan Odesa Merdivenleri bölümüdür. Sinema tarihi açısından önem taşıyan bu bölüm, Eisenstein’ın kurgu anlayışının en parlak örneğidir.” (s. 122-123)
İkinci Dünya Savaşı sonrasında sinema Avrupa’da İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile yeni bir ivme kazanacaktır. “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda İtalya’da faşizmin yıkılarak demokratik düzene geçilmesi, sinemanın da faşist ideolojinin kalıplarından sıyrılarak, toplumsal sorunlara yepyeni bir bakış getiren filmler üretmesini sağladı. Sinemanın yalnızca bir seyirlik olarak değerlendirilmesine karşı çıkarak, toplumsal yaşamın değişik yönlerini ve sorunlarını perdeye getirmeyi amaçlayan bu anlayış, sıradan insanın sorunlarına ve yaşam savaşımına eğilen filmlerin yapılmasına yol açtı.” (s. 271)
Yukarıda birkaç alıntı yaptığımız Rekin Teksoy’un kitabına elbette bu yazının sınırları içinde yeterince yer veremeyiz. Çünkü, bin sayfayı aşan bu kapsamlı kitabın içinde dünyanın çeşitli ülkelerinin sinemalarına ve sinema akımlarına yer verilmiş. Rekin Teksoy, ilk önce giriş bölümlerinde ele aldığı ülke sinemasının ya da sinema akımının sinema tarihindeki önemi, toplumsal etkilerini inceliyor. Türkiye sineması özel bir ağırlık teşkil etmiyor. Ülke sinemalarından bahsedildiği bölümlerde Türkiye sinemasındaki gelişmelere de yer verilmiş. Daha sonra bu akımda ya da sinemada yer alan yönetmenlerin sinemalarını ve filmlerini inceliyor. 20. yüzyılın sonuna kadar olan dönemi işleyen Teksoy’un kitabı bu yönüyle en güncel sinema tarihi kitabı unvanını da hak ediyor olsa gerek. İki yüz sayfalık Kronoloji, Kaynakça, Film Adları Dizini, Kişi Adları Dizini ile kitap, her zaman bir başvuru kaynağı olarak ilgi görmeyi, okunmayı hak ediyor.
Rekin Teksoy’u dergi ekibi olarak uzun zamandır tanıyor ve görüşüyoruz. Yeni Film’e yazma konusunda ısrarlarımıza hep arkadaşlar ben sinema tarihi yazıyorum, dergi yazısına ayıracak vaktim yok diye karşı çıkardı. Sonunda kitap yayınlandı, üzerine oldukça yazıldı çizildi. Biraz geç de olsa biz de yazdık üzerine. Bu uzun soluklu çalışmasına ve yoğun emeğine, sinema üzerine düşünen, konuşan yazan insanlar olarak teşekkür ediyoruz. Kim bilir belki bundan sonra da Rekin Teksoy yazar dergimize.
"Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte."