Kilimlerin dili var mıdır dersiniz? Siz ne düşünürsünüz bilmem ama bence var. Hem de birden fazla dili var kilimlerin. Aynı dilin lehçeleri, şiveleri dışında da dili var. Peki bunu nasıl anlıyoruz? Kilimler üzerine işlenmiş damgalardan (Motiflerinden) anlıyoruz. Evet evet damgalardan. Kilim üzerinde yer alan her damga onun kendine has dilinde bir sözcük karşılığıdır. Ve bu sözcüklerle binlerce kilometrelik mesafelerde yaşayan ve birbirlerini tanıma imkanı dahi olmayan insanlar, kendilerine göre farklı cümleler kuruyorlar her gün. Bu insanların konuşma dilleri belki farklı ama, kilimlerde kullandıkları dil aynı.
Buraya kadar söylemeye çalıştıklarım, konuyla yakından ilgilenmiş olmayanlara biraz bulmaca gibi gelebilir. Ancak kilim konusunda biraz da olsa araştırma yapmış olanlar ne demek istediğimi çoktan anlamıştır.
Türk kiliminden bahsediyoruz. Öyle bir yapıya sahip ki Türk kilimi, ve o kadar kendine has karakteristik özellikler taşıyor ki, kilim dünyasına dalmadan bunu anlamak pek mümkün değil. Dışarıdan bakılınca gözleri ve gönülleri okşayan bu sanat eserleri, aynı zamanda bir milletin tarihini, kültürünü, kültürünün genetik kodlarını ve daha pek çok şeyi içinde saklıyor.
Bir bakıyoruz bizim kilimlerimizdeki damgaların aynıları Sibirya’da, adeta dünya ile tüm irtibatı kesilmiş bir bölgede karşımıza çıkıyor. Bir bakıyoruz Japon denizine bakan kıyılarda karşımıza çıkıyor. Bir bakıyoruz Balkanlar’da, bir bakıyoruz Kerkük, Musul, Halep’de, bir bakıyoruz Karadeniz kıyılarında, bir bakıyoruz Akdeniz ve Adalar denizi kıyılarında karşımıza çıkıyor. O da nesi, bir bakıyoruz; bizim kilim damgalarımız Amerika kıtasının kuzeyinde, ortasında karşımıza çıkıyor. Ama orada adı “Kızılderili kilimi.” Evet Kızılderili kilimleri ile Türk kilimleri adeta birbirinin kopyası gibi.

Yukarıda Kızılderili kilimlerinden örnekler ve Peru’da bulunan bir Maya mumyasının alnındaki bant görülüyor. En az 3500-4000 yıllık olan bu mumyanın alnına takılmış olan banttaki damgalar, bugün torunları olan Kızılderililerin de, bütün kuzey yarım küredeki Türk yurtlarında yaşayan Türklerinde kullanmakta oldukları kilim damgalarıyla aynı.

Bugün halen dokunmaya devam edilen Navajo Kızılderili kilimlerinden iki örnek

Türk dünyasının her köşesinde ayrı renklerle dokunmaya devam edilen Türk kilimleri

Yine bugünkü Kızılderili kilim ve halılarına bir örnek olarak bir Kızılderili “Kum resmi halısı.” Bu halı üzerinde yer alan damgalar bize hiç yabancı gelmiyor. Ortada çeşitli damgalarla donatılmış sekiz köşeli bir yıldız. Bu yıldızın dört köşesi Kızılderililerin bugün inanmakta oldukları dinin sembolü olan haça dönüşmüş. Ancak tam bir haç sembolü de değil. Mu uygarlığında adalet sembolü olarak kullanılan sekiz köşeli yıldızın etrafını çevreleyen bir hilal. Bu hilal de bir insan şeklinde tasarlanmış.Hilalin iki ucu arasındaki insan da bu hilale yıldız olarak düşünülmüş olabilir. İnsana verilen önemi göstermek adına!
Bu Kızılderili kum halısında dikkatimizi çeken başka bir unsur daha var. Ortadaki sekiz köşeli yıldızın üst ve alt kısmında yer alan damga. Bu damga bizi Amerika kıtasından alıp, Mezopotamya’daki Sümer uygarlığına götürüyor. İşte kum halısı resminin hemen yanında aynı damganın Sümer uygarlığındaki şeklini görüyoruz.
Bu bir Sümer duvar resmi. Maya mühürleri Aşkabad’da duvar süsü
Yukarıdaki üç ayrı fotoğrafta da görüldüğü üzere, Sümerler, Maya-İnka-Aztekler ve Türklerde kilim damgalarını sadece halı-kilim üzerinde değil, duvar süslemelerinde veya kullandıkları eşyalarda da görmek mümkün. Sümerlerin bir duvar resminin kenar süslemelerini bile kilim damgalarıyla yapmaları çok anlamlıdır.
Bu noktada aklımıza şöyle bir soru takılıyor: Acaba kilim damgaları uluslar arası özellikte midir? Yani bizdeki kilim damgalarını bütün dünya mı kullanmaktadır? Hemen geri dönüp, kendimizce en iyi tanıdığımız bölgeye, Avrasya’ya bakıyoruz. Eğer kilim damgaları uluslar arası özellik taşıyorsa, buralarda da herkes aynı damgaları kullanmaktadır diye düşünüyoruz. Ancak, binlerce yıldır birbiriyle iç içe yaşamış ve halen yaşamakta olan İran’da Farsların kullandığı kilim damgaları ilk bakışta bizimkinden ayrılıyor. Damgaları, renk seçimleri, ilmek atışları kısacası her şeyi ile Türk kiliminden ayrılıyor. Fars kilimlerinde doğrudan hayvan ve çiçek motifleri kullanılırken, Türk kilimlerinde hayvan veya çiçek yerine, doğadaki her şeyin yeniden biçimlendirilmiş, kendine özgü özel şekilleri kullanılıyor. Ve bu kullanımda Türk zevkinin, duygularının, tarihinin, kültürünün ipuçları bulunuyor. Bu nedenle de ilk bakışta kilimlerimiz adeta bize gülümsüyor. Tıpkı Müslümanlığımızı tanımlarken “Kalubela’dan beri” dediğimiz gibi, kilimlerle tanışıklığımız ve ona olan sevgimiz de adeta kalubela’dan beri devam ediyor.

Türk kilim ilmeği Fars kilim ilmeği
Fars kilimlerini bırakıp, yine binlerce yıldır bir arada yaşamış olduğumuz Arap kilimlerine bakıyoruz; orada da aynı durumu görüyoruz. Arap kilimleri de adeta çöllerdeki engebesiz ve düz görüntüyü kilimlerine işlemişler. Ama aynı coğrafyada yaşayan Türklerin kilimleri binlerce yıldan beri kullanılan aynı damgaları ve ilmek metodunu taşıyor. Kısacası Türk kilimleri tıpkı Türk kültürünün DNA’ları gibi. Hangi ortamda karşınıza çıkarsa çıksın, değişmiyor. Bu değişmezliğin içinde ise muazzam bir çeşit zenginliğini barındırıyor.
Bu durumun nasıl olup da böyle olabildiği hakkında düşünüp dururken, değerli bilim adamımız Mustafa Aksoy’un bu konuyu ne kadar ince ince araştırıp, bütün sorularımıza bilimsel cevaplar vermiş olduğunu görüyoruz. İşin ilginç yanı, bizim sanal ortamda yaptığımız çalışmadan çok çok büyük bir çalışmalar zincirini, yıllarla ifade edilen büyük bir emek vererek, bizzat gidip yerinde yapmış olması. Söylemeye çalıştığımız şudur: Mustafa Aksoy bu konuda tam bir uzman, tam bir otorite. Bütün sorularımızın cevaplarını en tatmin edici şekilde yazılarında vermiş.
Bu noktada en güzeli, Sayın Aksoy’un bir dergiye verdiği röportajın, bizim yazımızla ilgili bölümlerini olduğu gibi buraya almak.
“MOTİFLERİN AYNI OLUŞU TESADÜF MÜ?
Mustafa Aksoy’un elindeki on bini aşkın fotoğraf peş peşe izlendiğinde anlamlı bir hikâye çıkıyor ortaya. Aynı olan tek şey, bizim ‘kilim motifi’ diye bildiğimiz ve çoğu zaman ‘koç boynuzu’ motifinin değişik versiyonları şeklinde karşımıza çıkan ‘Türk damgası’. Fotoğrafları gösterirken, “Bilin bakalım, bu kilim nereye ait?” diye soruyor: “Bizim evdeki, evlerimizdeki kilim bu yahu.” diyesimiz var; ama doğru cevap ya Tuva oluyor ya Kırım, ya Özbekistan ya Tebriz…

Anadolu kilimi İran Kaşkay Türk kilimi Türkmenistan halısı
Bir motifin böyle ülkeler dolaşması tesadüf olabilir mi? “Hayır!” diyor Aksoy: “Sosyo-kültürel hayat bir tesadüfler yumağı değil, sosyal gerçekliğin kendisidir. Ayrıca, kültürlerin en muhafazakâr cephesini geleneksel tarafı teşkil eder. Böyle olmasıydı, yüzlerce yıllık zamana ve kilometrelerce mesafeye rağmen, dünyada bilinen ilk halı üzerindeki damgaların Altaylardan Anadolu’ya kadar dolaşması mümkün olur muydu?” Aksoy, ‘sosyal bütünleşme’ ve ‘sosyal genetik’ kavramlarından söz ediyor. Ona göre halı ve kilimleri Kars kilimi, Hakkâri kilimi, Bergama kilimi ya da Kazakistan, Kırgızistan kilimi diye adlandırmak doğru değil. Sınıflandırmada ısrar etmek, sosyo-kültürel hayatı ya da sosyal hafızayı parçalar. Çünkü onlar aynı tarihî bilinç içinde, fakat farklı zamanlarda oluşmuş bir zihniyetin ürünüdür. Bu nedenle geleneksel Türk halı-kilimlerinde farklı gibi görünen damgalar, aslında bir bütünün çeşitli parçalarını ifade eder.
Diğer yandan, sembollerle ifade edilen ve aktarılan gelenek, bugün ile dün arasında ilişki kuran tarihî belgelerdir. Yeni yorumlarla tekrar tekrar dile getirilen gelenekler bir sosyo-kültürel yapının DNA’larıdır. Nasıl ki biyolojide DNA’lar yani veraset varsa, sosyo-kültürel hayatın da DNA’ları var. Bunu da en yalın şekilde bir sosyal grubun inşa ettiği etnografik eserlerde görmek mümkün. Halkın kullandığı damgalar onların tarihî şifreleridir. Kilim motiflerinin aynılığı bu şekilde izah edilebilir. Mustafa Aksoy, motiflerin gündelik hayatta tıpkı bilinçaltının dışa vurumu gibi farkında olmadan kullanıldığına inanıyor. Kartvizitine kilim motifi çizdiren bir arkadaşı (Kültür Ocağı Vakfı Başkanı Ali Yüreğir) nedeni sorulduğunda, önce duraklayıp ‘Seviyorum işte.’ diyebilmiş. Demir parmaklıklardaki koç başı figürü, toplumsal hafızamızın en makbul motiflerinden biri mesela. Başka bir deyişle herhangi bir mekanı süslemeye niyetlenen yurdum insanının kalemi, fırçası kendiliğinden Türk motifi çiziveriyor.

Türk halı ve kilimlerinde kullanılan Yıldız, Sevgi ve canavar ayağı damgaları.
Kilim motiflerinin asırlar boyu bir genetik şifre yoluyla nesilden nesile aktarıldığına ilişkin bir tez var mesela. Kırgız steplerindeki bir kadınla aynı anda dokuma tezgâhına oturan Sivaslı kadının nasıl olup da aynı motifleri dokuduğunu anlamamızı kolaylaştıran bir tez. Birbirleriyle hiç karşılaşmamış Kırımlı bir kadının, Bergamalı bir kadınla ve onun da Özbek kadınla sözleşmişçesine dokuduğu motifler bize ne söylüyor? Tezin sahibi, Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Mustafa Aksoy, işte bu sorunun cevabını bulabilmek için, Anadolu’dan Altaylara uzanan keyifli ve bir o kadar da zahmetli bir yolculuğa çıkar.
1996 yılında Kazakistan’ın güney bölgelerinden başlayarak, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ı dolaşan Aksoy, Altaylar, Ukrayna ve İran’da araştırma yaptıktan sonra elindeki bulguları Anadolu’dakilerle karşılaştırma imkânı bulur. Sonuç: Türk motifi adeta bir damga gibi, Türklerin yaşadığı geniş bir coğrafyada asırlardır kullanımda. Üstelik sadece halı ve kilimlerde değil, madenî ve kâğıt paralarda, kitap ve kaset kapaklarında, otobüs duraklarında, binaların dış yüzeyinde, sigara ambalajlarında, çay ve şeker kutularında…
TÜRKLER VE KÜRTLER ASIRLARDIR AYNI KİLİMİ DOKUYOR
Mustafa Aksoy’un vardığı enteresan bir nokta daha var. Anadolu’da dolaşırken Türk ve Kürt kadınlarının aynı kilimi dokuduğunu görmek onu şaşırtmamış; ancak İran’da yaşayan Türklerin ve Kürtlerin dünyaca ünlü İran halı motifinden hiç etkilenmeden ortak motifler kullanmalarını anlamlı bulmuş. “Yazılı kaynakların önemli çoğunluğu Kürtleri Farsların bir kolu olarak değerlendirir. Ancak onlar kilimlerinde Fars düğümü ve damgalarını yani bitki ve hayvan şekillerini değil de ‘Türk düğümü’ ve ‘Türk damgaları’nı kullanmışlar. Bu hususun tesadüfle açıklanması mümkün değil. Edirne’den Tuva’ya kadar yaptığımız alan çalışmasında hem yazılı hem de etnografik eserlerde bu iki milletin aynı damgaları kullandığını tespit ettik.” diyor”.
Bu tespit de çok önemlidir. Günümüzde halktan ve halk kültüründen kopuk yaşayanlar, halkın arasına karışamayanlar bilmez ama halkla beraber yaşayan herkes bu gerçeği bilir. Türkiye’de veya Türkiye sınırları dışındaki bütün coğrafyalarda yaşayan Kürtlerin dokudukları ve kullandıkları kilimlere bakarsanız, Türk kilimleriyle aynı olduklarını görürsünüz. Türk milletini zayıflatmak ve küçük düşürmek için geçmişte Çinlilerin uyguladıkları metotları bugün batı uygulamaktadır. Bizler de bu oyunlara gelmemek için çok ama çok dikkatli olmak durumundayız.
İran’da Kürt kilimi İran’da Kaşkay Türk kilimi Anadolu Türk kilimi
Yukarıdaki alıntıyı okuduktan sonra kilim hakkında kafalarda yer alan pek çok sorunun kendiliğinden cevaplanmış olacağını düşünüyoruz. İşte bilimsel çalışmanın önemi burada ortaya çıkıyor. Bizim gibi hariçten gazel okuyan amatörler bazen kaş yapayım derken göz de çıkarabiliyor. Ama, konuya işinin ehli bir bilim adamı el atınca ortaya böyle mükemmel sonuçlar çıkıyor. Ve Türk kültürüne eğilecek ehil gözler ve beyinler, günümüzde sorun olarak karşımızda duran bazı operasyonların ne kadar suni olduğunu da bilimsel olarak açıklıyor. Bir zamandır ülkemizde yaşanan suni Güneydoğu sorununu kastediyorum. Sözde ilim adamları çeşitli çıkar hesaplarıyla Kürtleri Fars kökenli diye tanıtmaya çalışırken, onların tarihini (Ayrı bir tarihleri varmış gibi!) Farslara dayandırırken, bakıyoruz ki Kürtler Farsların hayatının önemli bir unsuru olan İran kilimlerinin ne motiflerini kullanıyorlar, ne de ilmek metotlarını. Peki ne kullanıyorlar? Türk damgalarını ve Türk ilmek metodunu. Buyurun size bir kültür unsuru üzerinden bir milletin DNA’sı. Demek ki Atatürk, “Cumhuriyetimizin temeli yüksek Türk kültürü üzerine kurulmuştur” sözünü boşu boşuna dememiş.
KİLİMLERİMİZDE KOÇBAŞI DAMGASI
Türk kilim motiflerinde sıkça kullanılan birkaç damga saymaya çalışsak, ilk aklımıza gelen koçbaşı, kurt ayağı, eli beline gibi damgaları sayarız. Bunlar en tanınmış ve en çok çeşidi olan, her kilim dokuyucusunun ayrı bir anlam zenginliği kazandırdığı damgalardır.
Türk kültüründe atın yeri ne kadar önemliyse, koç ve koyunun yeri de o kadar önemlidir. Çok değişik mekanları yurt tutup devletler kuran Türkler, zaman zaman kurdukları devletleri bile kendi boylarının ongunu olan hayvanlarla anmışlar ve tarihe de öyle geçmişlerdir. Karakoyunlular, Akkoyunlular gibi. Bunun yanında “Koç” kültürümüzde apayrı bir yer tutar.

Azerbaycan’da koç heykelleri Tuva’da koç anıtı Iğdır’da koç mezar taşı
Ülkemizde Alevi Türkmen boylarının yaşadığı bölgelerde de koç bir kültür unsuru olarak kendini gösterir. Türkmen büyüklerinin mezarlarına koç başlı mezar taşları konulur. Böylece, orada yatan kişinin ulu bir kişi olduğu anlaşılır. Koçu baba, Koçkar ata gibi kişi adları ile, Koçgiri gibi aşiret adları hep aynı kültürün ürünleridir. Türkçe’nin yanı sıra Kürtçe de konuşabilen Koçgiri aşireti mensuplarının neden ısrarla “Biz Kürtçe de konuşuyoruz ama soyumuz Türk’tür” dedikleri bu tahlillerle daha da iyi anlaşılmaktadır.
Koç ve koçbaşı damgaları konusunda sözü yine konunun uzamanı sayın Mustafa Aksoy’a bırakıyoruz. Bakın sayın Aksoy “Minusinsk-Abakan’dan Tunceli Mezarlarına Koçbaşı Motifi” adlı yazısında bu konuda neler söylüyor:
“Türk halı-kilimlerinin genel karakteristik özelliğini koç başı damgasının oluşturduğunu düşünüyoruz. Bu damga en canlı ve farklı üsluplarla bütün Türk dünyasında görülmektedir…. Oğuz boyları damgalarının Anadolu’da hayvanlara vurulduktan başka halı-kilim damgası olarak kullanıldığını, aşı boyası ile evlerin duvarlarına resmedildiğini, kap kacağa ve nazar değmemesi, uğur getirmesi için bazı giyim eşyasına konulduğunu ve hatta mezar taşlarına bile çizildiğini biliyoruz…Bilindiği üzere Göktürkler’de en önemli kurban hayvanlarını başta at ile dağ koyunu ya da koçun teşkil ettiği ve bunlardan atın göğe, koçun da toprağa kurban edildiği bilinmektedir… Türk cumhuriyetlerinde anlatılan Dede Korkut destanlarında da birçok defa attan “aygır”, deveden “buğra”, koyundan “koç” kurban edildiği zikredilmektedir… Hunlar’da tanrılara kurban edilen hayvanların arasında en makbul olanı “koç”tu. Ayrıca Türkler’de kurban hayvanlarından, özellikle “at” ve “koç” mezar taşı olarak da kullanılmıştır… Türkler koç başını çeşitli eşyalarına işlemekten de uzak kalmamışlardır. Mesela “koç başı ya da boynuz nakışı Oğuzlar, Avarlar, Kırgızlar, Karakalpaklar, Çuvaşlar, Bulgarlar ve daha birçok Türk topluluklarında az değişikliklerle her çeşit malzemeyi süslemek için kullanılmıştır…”
“Yukarıda da söz edildiği gibi koç başı damgası adeta Türk kültürün bir mührü gibi hâlâ Anadolu’dan Altaylar’a kadar olan çeşitli mezar taşlarında ve halı-kilimlerde varlığını sürdürmektedir. Ayrıca Anadolu’da geleneksel anlayışa göre dokunan halı ve kilimlerdeki hakim damga koç başıdır. Mezar taşlarındaki koç başı damgası de özellikle Doğu Anadolu mezarlarında olup, koç heykelinin en son örneklerini de Tunceli ilindeki mezarlıklarda görmekteyiz. Önemli bulduğumuz bir makalede ise “Anadolu’daki koç, koyun heykellerinin Akkoyunlular’la, Karakoyunlular’a ait oldukları öteden beri kabul edile gelmiştir...”
“Gerçekten de Kazakistan ve öbür Türk cumhuriyetlerindeki önemli türbelerin üzerlerinde, mezar taşlarında ve mezarların duvarlarında koç başı ya da koç başı damgalarını sıkça görmek mümkündür.”
“Kazakistan’da koç erlik, yiğitlik ve bağımsızlık damgası olarak bilinir. Eskiden Kazak askerleri dizlerindeki, göğüslerindeki ve ellerindeki kalkanlarında koç damgası taşırlarmış. Bu anlayışı Kırgızistan’ın Talas kentindeki Manas bölgesinde bulunan Manas Destanı’nın kahramanının türbesinin olduğu yerde de tespit ettik. Mesela Manas’ın kalkanında, yayında giydiği eşyalarda hep koç başı damgaları vardır. Kazakistan’da koça “koçkar” derler. Ayrıca “koçkar”ın başı kutlu olup insanları kötülüklerden korumak için nazarlık olarak da kullanılır. Anadolu’da özellikle Karadeniz bölgesinde de aynı anlayış hakimdir. Bunun örneklerini oralardan göç ederek İstanbul’a yerleşmiş ailelerde de görmek mümkündür. Kazakistan’da kurban olarak koç kesilmişse koçun başını ancak baba parçalar ve çocuklarına dağıtır. Baba evde değilse, koç başı parçalanmadan haşlanmış olarak bekletilir. Fakat evde Ata baba (dede) varsa veya dede oğlundan ayrı bir evde oturuyor olsa da koç başını parçalama hakkı dedenindir. Ancak dede izin verirse oğlu koç başını parçalayabilir. Cenaze ya da “toylar” (çeşitli törenler) da koç kurban kesilirse, koçun başını parçalama hakkı o cemaatteki en yaşlı ve saygıdeğer kişinindir. Bu insan koç başını parçaladıktan sonra koçun kulağını oradaki yaşça en küçüğe verir. Bunun anlamı “çok dinle az konuş” demektir. Sonra parçalanmış koç başından sırayla herkes bir parça alarak parçalama işlemi sona erer. Bu bilgiler koç başının önemi hakkında bize bazı ip uçları vermektedir.”
“Kazakistan milli müzesinde orta Kazakistan’da bulunmuş M.Ö. ki çeşitli yüzyıllara ait topraktan yapılmış çeşitli koç başlarının yanında bir adet koç mezar taşı ile ayakları üzerinde üç adet “koçkar” başı olan bir tunç kazan vardır. Öbür yandan Kazakistan’daki birçok türbe mezarların üzerinde koç başı vardır. Ayrıca Otrar (Farab), Jambul, Taşkent, Bişkek, Nukus, Bakü gibi şehirlerde çeşitli devirlere ait koç başları ve koç başlı mezar taşları ile çeşitli tarihi eserler bulunmaktadır. Almatı’daki Raimbek türbesinde ise Altay bölgesinden iki yüzyıl önce getirildiği sanılan bir koç başı bulunmaktadır. Almatı-Bişkek yolunda ise Bişkek’e 40 km uzaklıkta Tanrı dağlarının eteğinde tahminen üç kilometre arayla yapılmış, iki büyük koç heykeli vardır. Ayrıca Orhon yazıtlarının bulunduğu yerde de bir de koç heykeli bulunduğu gibi Altaylarda özellikle Minusinsk’de bulunan koç heykelleri konusundaki çalışmalar bizlere önemli bilgiler sunmaktadır… Kısaca, koç başı damgalarını Akkoyunlu ve Karakoyunlular’da aramaktan ziyade, Türk tarihinin bilinen eski devirlerinde aramanın daha doğru olacağı kanısındayız. Çünkü eldeki bilgiler bizi oraya yönlendirmektedir”.
BÜTÜN BUNLAR NEYİ ANLATIYOR?
Buraya kadar kısa kısa değindiğimiz kilim motifleri ile ilgili konular bize büyük bir ortak geçmişin izlerini gösteriyor. Çok geniş bir coğrafyada, çok geniş halk kitleleri arasında, çok geniş bir tarih diliminde yaşanmış ve halen de yaşanmakta olan bir ortak kültürü anlatıyor. Bu ortak kültür Türk kültüründen başkası değil. Çünkü, yapılan bunca araştırmalardan sonra, elde edilen veriler, yapılan tespitler bugün yaşamakta olan bir kültürü anlatıyor. Eğer bugün bu kültür yaşanmıyor olsaydı, hiç şüphesiz bunca kültür mirasımız başkalarına mal edilecekti.
Burada ilginç bir durum daha ortaya çıkıyor. Dikkat edilirse, Türk kültür mirasının dağılmış olduğu alanlarda, Türkçe’nin de canlı izlerini buluyoruz. Hangi coğrafyada Türk kilim damgalarına rastlıyorsak, aynı coğrafyada yaşamakta olan insanların dillerinde de Türkçe sözcüklere rastlıyoruz. Hem de öyle az sayıda değil! Yüzlerce sözcüğe rastlıyoruz. Bu hem bugün yaşayan toplumlar için geçerli, hem de binlerce yıl önce yaşamış olan toplumlar için geçerli. Yaşayan toplumlar canlı şahitlerimiz. Tarihte kalanlar ise çok sağlam bilgiler bırakmış geride. Mu uygarlığı, Uygur Türk Uygarlığı, Sümer uygarlığı, Maya-İnka-Aztek uygarlıkları, Hunlardan bugüne kadar Asya kıtasında ve Avrupa kıtasında kurulmuş yüzlerce Türk devlet ve imparatorluğunun ortaya koyduğu uygarlıklar kendilerinden geriye kalanlarla, Türk kültürünün bir parçasını oluşturduklarını gösteriyorlar.
Bize düşen ise, bu mirasa layık evlatlar olarak davranmaktır. Bu kültür değerlerimizi araştırmak, kaybolmasını önlemek ve yaşamalarını sağlamak için elimizden geleni yapmak zorundayız. Başka türlü bu kültür mirasımıza layık olamayız. Atatürk’ün kurduğu kurumlar ne pahasına olursa olsun kuruluş amaçlarına uygun çalışır duruma getirilmelidir. Türk çocukları, kendi kültürlerini ve geçmişlerini başkalarından öğrenmek zorunda kalmamalıdır. Siyasi ve askeri başarılar gelip geçicidir. Sosyal hayatı kontrol altında tutan, Ahilik ve benzeri toplumsal yapılanmalar ile milletimize ait kültür değerlerini yaşatan etkinlikler, Türk milletinin daha nice yüz yıllara ve bin yıllara ulaşmasının garantisini oluşturacaktır.
Tarihimizi ve kültürümüzü araştırırken, belli bir tarihten veya olaydan başlama saplantısından kesinlikle sakınmak durumundayız. Türk tarihini Malazgirt zaferi ile veya İslam’dan öncesini yok sayarak İslam’ın doğuşuyla başlatmak, en baştan yanlışa düşmektir. Çünkü, bugün elde bulunan somut verilere de bakarak anlıyoruz ki, Türk tarihi İnsanlığın varlığıyla yaşıttır. Ve Türklerden başka hiçbir milletin de tarihini somut verilerle Türk tarihi kadar geriye götüremeyeceğini düşünüyoruz. Yapılan çalışmalar ve elde edilen bilgiler bu düşüncemizi doğrulamaktadır. Atatürk de bu düşüncede idi. O uzak görüşlülüğüyle bizim bugünlerde “doğrulamaya başladığımız” pek çok şeyi o günlerden görmüştü. Onun izlediği yolun tersine yol almakla ancak bu milletin geleceği karartılabilir. Başka hiçbir şey yapılamaz.
İnsan, Tanrının kendisine armağan ettiği, insanı hayvandan ayıran aklını iptal edip, bilginin aydınlığı yerine, yürüdüğü patikaya başkalarının uzattığı fener ışığıyla yol almaya çalışıyorsa, sonu hüsrandır.
Şanlı peygamberimiz ne kadar güzel söylemiş: “İlim Çin’de de olsa gidip alınız.”
Kilimlerin dünyasına bir yolculuk yapmak isterseniz, işte size muhteşem bir kilim dünyası. Hemen tıklayın ve izlemeye başlayın. www.sosyalbilimler.org
Muharrem Kılıç
İstanbul, 3 Mayıs 2007
Dr. Mustafa AKSOY koleksiyonundan.
Dr. Mustafa AKSOY koleksiyonundan.
Dr. Mustafa AKSOY koleksiyonundan
Dr. Mustafa AKSOY, “Minusinsk-Abakan’dan Tunceli Mezarlarına Koçbaşı Motifi” adlı makale. Gazi Üni., I. Türkiyat Sempozyumu’na bildiri olarak sunulmuş (11-13 Mayıs 2005), bildiri kitabında yayınlanacak.