Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

23 Ocak 2008

III. Selim Han

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Kültür


Bir ‘Keriman Halis Ece’ vardı...


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulalı henüz beş yıl olmuştu... Başta Atatürk olmak üzere, devleti yönetenler; Türk Milleti’ni dünya milletler ailesi içinde her konuda yarışır duruma getirmek için fırsat yaratıyorlar veya varolan fırsatları değerlendiriyorlardı.

 

Dünya Güzellik Kraliçeliği yarışması da bunlardan birisiydi.

 

Genç Cumhuriyet’in ‘tanıtıma’ ihtiyacı vardı...

 

Yarışma başlıyor...

 

Dünya Güzellik Yarışması’na katılabilmek için -günümüzde de olduğu gibi- adayın önce ülkesinde ‘güzel’ olarak seçilmesi gerekiyordu.

 

Türkiye’de “Güzellik Yarışması” düzenleme geleneğini Cumhuriyet gazetesi başlattı. Cumhuriyet gazetesi uzun yıllar bu yarışmaların düzenleyicisi oldu. Ve bu konuda Türkiye’de ilk yarışma; 3 Eylül 1929 tarihinde yapıldı. İlk Türkiye Güzeli yarışmasını, Eski Balıkhane Nazırı’nın torunu Feriha Tevfik kazandı. 1930 yılındaki ikinci yarışmada ise Mübeccel Namık seçildi. 1931 yılında da Naşide Saffet “Türkiye Güzeli” oldu.

 

Ve 1932 yılına gelindi...

 

Bu yarışmaya yine pek çok genç kız katıldı. Ama bunların içinde birisi vardı ki; diğer yarışmacılar arasında hemen fark ediliyordu... Kapkara parlak uzun saçları, karbeyaz teni ve uyumlu yüz çizgileriyle, jüri üyelerini etkileyen bu genç kızın adı: Keriman Halis idi.

 

Kimdi?

 

O yıllarda, Türkiye Güzellik Yarışması’na, çoğunlukla, ülkenin tanınmış ailelerinin kızları katılıyordu. Ciddi bir yarışma olarak algılanıyor; seçilenler de kendilerini güzel Türk kızlarından sadece ‘birisi’ olarak görüyorlar; aldıkları bu unvanları, toplumun yararına örnek davranışlar sergilemede kullanıyorlardı.

 

Yine o yıllarda seçilen Güzellik Kraliçeleri, günümüzde olduğu gibi, bu başarıyı kendileri için ‘rant kapısı’ olarak görmüyorlar; topluma hizmette ‘lider’ konumuna gelmek olarak algılıyorlardı. Kısacası, bu unvanın toplumsal biliyorlar; bu ‘millî’ görevin ağır sorumluluğunu taşıyorlardı.

 

Yarışmacılar, çoğunlukla tanınmış aile çocukları olmanın yanında genellikle de eğitimliydiler. İşte, 1932 yılı Türkiye Güzellik Yarışması’na katılanlar arasında jürinin dikkatini çeken ve birincilikle ödüllendirilerek “Türkiye Güzeli” seçilen Keriman Halis de, tanınmış tüccarlardan Halis Bey’in kızı olmanın yanında, eğitimliydi de...  Sonradan adı Boğaziçi Lisesi olan “Feyziati Lisesi”ni bitirmişti. Lise deyip geçmeyiniz. Atatürk dönemi ve 1960’a kadar devam eden zaman içinde alınan ‘lise’ eğitimi, günümüzün üniversitelerini aratmayacak bir derinlikteydi. (1960’a kadar lise mezunlarının ‘Yedek Subay’ olduklarını hatırlarsak, konu daha iyi anlaşılır) Ve Keriman Halis de lise mezunuydu.

 

Dünya Güzeli oluyor...

3 Temmuz 1932 tarihinde İstanbul’da düzenlenen ve 50 genç kız arasından jürinin oybirliği ile “Türkiye Güzeli” seçilen Keriman Halis, fizikî güzelliği yanında, eğitimi, davranışlarındaki inceliğiyle de dikkat çekmişti. Türkiye, üç yıldır katıldığı Dünya Güzellik Yarışması’ndan bu kez umutluydu. Çünkü Keriman Halis, diğer yıllarda seçilen güzeller arasında bir farklılık gösteriyordu.

 

Türkiye, 31 Temmuz 1932 tarihinde Brüksel’de yapılacak olan “Dünya Güzellik Müsabakası”na Keriman Halis’i gönderme hazırlığı yaparken, başarıdan emindi...

 

Gerçektende, umulan oldu...

 

Brüksel’de “Dünya Güzeli”ni seçmek için toplanan milletlerarası jüri, Türkiye Güzeli Keriman Halis’i DÜNYA GÜZELİ ilan etti!

 

Yer yerinden oynadı... Belçika basını yanında tüm Avrupa basını Keriman Halis’ten günlerce söz etti. O’nun birinciliği Avrupa basınında sadece haber olarak kalmadı; magazin basın Keriman Halis’in özelliklerine ayrıntılarıyla yer verdi.

 

Ya Türkiye?

 

Türkiye coştu...

 

Türkiye sözcüğün tam anlamıyla coştu!

 

Yurda dönüşü bir bayram havası yarattı. Sirkeci Gar’nda gerçek bir ‘kraliçe’ gibi karşılandı. Tüm basın bu yetenekli Türk kızının başarısını manşetlere taşıdı. Keriman Halis, topluma yaptığı açıklamada; Türk kızlarının en güzeli iddiasında olmadığını, onlardan sadece biri olduğunu, söyledi. Bu alçakgönüllülük O’nu daha da yüceltti.

 

Atatürk’ün sevinci...

 

Halk, ‘Dünya Güzeli’ kızımı bağrına basmıştı... Fakat Türk Milleti adına en fazla sevinç duyan da, kuşkusuz Atatürk idi...

 

Atatürk, Dünya Güzellik Kraliçesi seçilen Keriman Halis için ‘özel’ bir demeç verdi. Demeç, Atatürk ‘farklılığı’nı yansıtıyordu. Atatürk, Keriman Halis için ‘Kraliçe’ demiyor; eski Türk dilinde kraliçe anlamına gelen ‘Ece’ unvanını kullanıyordu. (Atatürk, daha sonra Keriman Halis’e soyadı olarak ECE adını verecektir...)

 

3 Ağustos 1932 günü Cumhuriyet gazetesine verdiği özel demecinde Türklüğün Atası şöyle diyordu:

 

“Türk ırkının necip güzelliğinin daima mahfuz (saklı) olduğunu gösteren dünya hakemlerinin bu Türk çocuğu üzerindeki hükümlerinden memnunuz. Fakat Keriman ECE, hepimizin işittiği gibi söylemiştir ki; O, bütün Türk kızlarının en güzeli olduğu iddiasında değildir. Bu güzel kızımız, ırkının kendi mevcudiyetinde tabii olarak tecelli ettirdiği güzelliğini dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmış olmakla elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır”

 

Atatürk, yine bu demecinde, bir “Güzellik Kraliçesi”nde neler olması gerektiğini de bir ‘ilke’ olarak şöyle açıklıyor:

 

“Müftehir olduğumuz (övündüğümüz) tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık bir tekamülün (gelişmenin) mütemadi (sürekli) tahakkukunu ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğunuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi yüksek kültürde, yüksek fazilette birinciliği tutmaktır”

 

Evet... Atatürk, en önemlisi yüksek kültür ve fazilette birinci olmaktır, diyor.

 

 

‘Güzel’ ve görevi...

 

O yılların ‘güzelleri’ podyumlara koşmuyorlardı... O yılların güzelleri, unvanlarını ‘rant’ aracı olarak kullanmıyorlardı...

 

Sözgelimi Keriman Halis, Türkiye ve Dünya güzeli seçildikten sonra, tüm Türk kızlarına örnek olmak için, o devrin Lise mezunu olduğu halde;  “Akşam Kız Sanatlar Mektebi”ne devam ediyor; orada, ‘şapka’ dikmeyi, ‘yemek’ yapmayı öğreniyordu... Ve kendisiyle yapılan röportajlarda bunu gururla topluma aktarıyordu.

 

2 Mayıs 1934 tarihinde Hafta Dergisi’de yayımlanan Hikmet Feridun (ES) ile yaptığı röportajda; “Şapkalarımı Paris’ten getirtiyorum” diye ‘hava’ atmıyor; “kendisinin diktiği”şapkalardan söz ediyor; Türk kadınının ‘üretici’ olması için, örnek tavırlar sergiliyordu... Ve bu “Dünya Güzeli”, fotoğraf makinesi önüne, fizik güzelliğini sergilemek; dolayısıyla ‘gösteri’ dünyasının sahne ve podyumlarına mesaj göndermek için geçmiyor; elindeki mutfak bıçağı ile ‘kabak’ soyarken poz veriyordu...

 

Keriman Halis ECE, soylu tavırlarıyla Anadolu insanının da gönlüne taht kurmuştu. Sadece Ece (Kraliçe)  olduğu 1932 yılında değil, 1950’li yıllara kadar, renklendirilmiş çerçeveli fotoğrafları, köy evlerinin bile duvarlarını süsledi...

 

O tavırlarıyla soylu ve vakur idi...

 

Keriman Halis ECE’yi hiç unutmayacağız.

 

Durağı uçmak olsun.

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

23 Ocak 2008



Kim İlkel? -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


İnsanlığın bu içler acısı uygarlık yaşantısı geçtiğimiz yüzyılın bilgeleri arasında da tartışılıyordu. 20. yüzyılın ilk yıllarında Dr. Alexis Carrelİnsan Denen Meçhul” adlı eserinde özet olarak şöyle diyordu: “Günümüzün insanı uçaklara biniyor Atlantiği çabucak geçiyor; otomobiller üretiyor; ama bu insanlık insanca davranmıyor. Günümüzün insanı kendisini kendi örsü üzerine koyup, kendi çekici ile kendisine bir insanca biçim vermelidir” Yüz yıl önce söylenen bu söz günümüzde de geçerli. Bu sözün en kısa sürede geçerliliğini yitirmesini diliyoruz. Diliyoruz; çünkü uygar görüntülü yaratıkların vahşetlerinden insanlık erdemi adına utanıyoruz.



Büyük Türk Ozanı Şehriyâr -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Güneş kaybolmuş, akşamın sessizliği yavaş yavaş çöküyordu Tebriz’in üstüne. Caddelerdeki ayak sesleri, resmi dairelerin kapanmasıyla evlerine giden memurlardan geliyordu. Bir kısmı da, alış-verişten dönenlere aitti. Şehriyâr, Bânk-i Kişâvarzî (Ziraat Bankası) de yorucu bir gün geçirmiş, bir an önce eve ulaşıp anasının güzel yemeklerle donattığı sofrasına oturmayı düşünüyordu. Evlerinin bulunduğu sokağa sapacağı sırada, dün gece yarım bıraktığı şiir geldi aklına. O an ne yorgunluğu kaldı, ne de aklına takılan anasının yemeği… Durup, cebinden yarım kalan şiirin yazılı olduğu kâğıdı çıkardı. Sırtını duvara yaslayıp, şiiri tamamlamaya başladı. Akşam iyice çöküp, olanca karanlığını Tebriz’e bürüdüğü an da, o da şiirin son dizesini yazdı.



Hiciv Şiirinin Büyük Ustası: Mirze Elekber Sabir -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Türklüğün birlik ve beraberliğini isteyen; cehaletle kıyasıya alay eden, Türk milletinin çağın ilerisinde bir zihniyete kavuşmasını dileyen, büyük hiciv şairi Mirze Elekber Sabir (Mirza Ali Ekber Sabir) bir Azerbaycan Türküdür. Ne acıdır ki; Sabir, Anadolu’da yetirince bilinmemektedir. Onun ince alayı, cehalete fırlattığı oklar, birliğe susamış mısraları, günümüz dünyasındaki Türklüğün her halde en fazla ihtiyacı olduğu bir zamandır. Sabir, eserlerini HOPHOPNAME adlı kitapta toplamıştı. Bu eseri, 1975 yılında rahmetli Prof. Dr. A. Mecit Doğru, Türkiye Türkçesi’yle yayımladı. Rahmetli Doğru, bu eseri yayımladığında Hophopname ile ilgili olarak kendisiyle ilk röportajı TÖRE dergisi için ben yapmıştım. Bu çalışmamdan dolayı mıdır, nedir bilmem; Sabir’i hiç unutamadım. Kitabı söz gelişi değil, gerçekten yatak odamda başucumda durur. Türkiye’de ‘Sabirlik’ olaylar yaşandıkça açar okurum.


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar