“Milletimiz dil ve din gibi kuvvetli iki hazineye sahiptir.
Bu faziletleri hiç bir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından
çekip alamayacaktır ve alamaz” .
(Söylev ve Demeçler, c. II, s. 66-67 )
Atatürk, Türk dünyasında bir kültür birliği meydana getirmek istiyordu. Bu sebeple; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kurdurdu. Öğretim dünyasında böyle bir kurum yoktu. Tarih ve coğrafya fakülteleri vardı. Ayrı olarak dil fakülteleri de vardı. Ama, hem dil, hem tarih hem de coğrafyanın tek eğitim kurumunda birleşmesinin bir başka örneği yoktu. Tek örneği Ankara'da idi. Çünkü Atatürk, bütün Türk dünyasındaki Türklerin hem tarihini, hem coğrafyasını, hem dilini çok iyi öğrenmiş bir neslin yetişmesini arzu ediyordu.
Ve bu düşünceyle şöyle diyordu:
"Türkiye dışında kalmış Türkler için, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenilmelidir. Nitekim biz Türklük davasını böyle müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz.
Büyük Türk tarihinde, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal Gölü ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz"
diyerek Türk dünyasındaki dil ve tarih birliği çalışmalarına ne kadar önem verdiğini gösteriyordu.
Sovyet Rusya, Atatürk’ün Türkçe'yi , Asya Türklerinin kullanabileceği biçime sokmasını dikkatle ve tedirginlikle izliyorlardı. Bu nedenle, bu ilişki ayaklarından birini yok etmek için, yani Türkiye Cumhuriyeti ile yazışmaları engellemek için, kullanılan Arap harflerini yasaklamış, bunun yerine Latin harfleri ile okuyup yazmayı yasalaştırmıştı.
Sovyet Rusya’nın, Latin harfleri ile okuyup- yazmayı zorunlu hale getirmesi bu köprüleri yıkıyordu. Oysa Atatürk’ün amacı, Türk Dünyası ile dilde birlikteliği oluşturmaktı. Dilde birlik sağlanmadıkça, gerçek bir birliktelikten bahsedilmesi zordu.
Atatürk bir süre bekledi. Sovyetlerde herhangi bir değişiklik olmayınca Atatürk, Türkiye'nin Latin harfleri ile okuyup yazması fikrini ortaya attı. Orta Asya Türkleri ile bağların kopmaması gerekiyordu. Böylece bu bağı sağlamlaştırmayı hedefleyerek, büyük bir hızla 1928 Harf İnkılabı gerçekleştirildi. Böylece Türkiye, Latin harflerini benimsedi.
Ancak, Sovyetler Birliği, kurulacak bir Türk birliği düşüncesinden çok rahatsızdı. Ve hemen bunun çözümünü buldu. 1929 yılında "Bütün Sovyetler Birliği vatandaşları arasında yalnız Kiril harflerinin kullanılacağı" yasasını çıkardılar. Böylece Türkiye'nin Asya Türkleri ile kurduğu köprüleri uçurdular.
Sovyetler Birliği bu konuda o kadar acımasız davrandı ki,bırakın Türkiye Türkleri ile Asya Türklerinin yazışmasını engellemeyi,her Türk Cumhuriyetinde farklı Kiril alfabeleri uygulaması ile Asya Türk devletlerinin birbirleri ile de ilişkisini kesmeye çalıştı. Yüz yüze gelip konuşunca insanlar birbirini anlıyor,ancak yazıştıkları zaman anlayamıyorlardı.
Atatürk Türkiye’nin geleceğini Arabistan’da değil, Asya’da gördüğü için bu yolu izlemişti.
Atatürk’ün Hedefi, yalnız Türkiye Türklerinin değil, bütün Türk dünyasının ortak dilini yaratmaktı.
Sonuçta insan yaratılışına ters bir rejim olan Komünizm büyük acılara neden olarak kurulduğu gibi dağıldı ve Türk Devletleri bağımsızlıklarına kavuştular. İşte Atatürk’ün bize tarif ettiği gün bu gündü. Ve biz, Atatürk’ün düşüncelerini rafa kaldırdığımız için, bugüne hazırlıksız yakalanmıştık.
GÜNEŞ DİL TEORİSİ
O dönemde bilim adamlarınca 'Güneş Dil Teorisi' ortaya atılmıştı. Aslında bu teorinin sahibi Atatürk’ün kendisiydi. Teori; bütün dillerin kökünün-aslının aynı olduğu iddiası üzerine kurulu idi. Kök ise; Türkçe idi. Teori, içeride ve dışarıda büyük heyecan uyandırdı.
Meksika’da Mayalar hakkında yapılan bir araştırma Atatürk’ün dikkatini çekti.
Atatürk Tahsin Mayatepek’i Meksika’ya gönderdi. Orada kendisine Amerikalı Arkeolog William Niven 'in bulduğu tabletlerden bahsettiler. Maya dilinin kökeninin bu tabletlerde olduğu anlaşılmıştı. Türkçe ile Maya dili arasındaki benzerlik bu tabletlerde aranacaktı. Bu tabletler Tahsin Bey'i şaşkına çevirdi. Çünkü tabletler MÖ, 200.000 ile 70.000 yılları arasında Pasifik’te yer almış bir kıtayı haber veriyordu. Kıtanın adı MU idi. Avustralya'dan birkaç kat büyüktü. Yüksek bir uygarlığa ulaştıktan sonra deprem veya tufan sonucu battığı sanılıyordu.
İngiliz araştırmacı James Churcward Hindistan'daki tabletleri Tahsin Bey'e bilgi olarak sundu. Bunlar da kayıp Mu Kıtası ile ilgiliydi. Churcward ömrünün 50 yılını bu konuyu araştırmak için harcamıştı. Bu konuda kitaplar yayınlamış bir uzmandı.
Tahsin Bey, öğrendiklerini, bulduklarını düzenli olarak Atatürk'e rapor ediyordu. Gazi; Churcward'in Mu ile ilgili kitaplarını getirtti ve 60 kişilik bir tercüme heyetine bu kitapları Türkçe'ye çevirme emrini verdi. Kitaplar tercüme edildiler. Bu kitaplar basılmadı. Daktilo edilerek Atatürk'ün önüne kondular. Bu kitaplar ancak 2000’liyıllarda basılmaya başlanmıştır.
Araştırmacı James Churchward’ın şu tespiti, Atatürk’ün düşüncelerinde ne kadar haklı olduğunun kanıtıdır.
“Niven’in Meksika’da bulduğu kuş tabletleri: Niven koleksiyonundaki 2600 eski taş tabletin otuz tanesi kuşlara aittir. Bunlara örnek olarak üçünü aşağıda sundum. Bu kuşlar üzerlerinde bulunan ezoterik ve sayısal yazılardan anlaşıldığına göre, Yaratıcının sembolleridir. Bunlar bilinmeyen Uygur halkınca çizilmişlerdir çünkü, kullanılan sayı şekilleri, çizgi veya hatlar Uygurlara aittir. Gözlerin, Uygurların tarzı olan Tek Tanrı sembolü Güneş Resmi şeklinde çizilmesi de bunu doğrulamaktadır..”.
Bir yandan bunlar ortaya çıkarken, bir yandan da Türk Bilim adamları Etrüsklerin dili-tarihi üzerinde, çalışmalar yapıyorlardı. Hepimizin de bildiği üzere, yakın geçmişte Etrüsklerin Türklüğü konusunda önemli bir gelişme İtalya’da yaşandı.
Ferrara Üniversitesinden Prof. Dr. Guido Barbujani yaptığı genetik araştırmalar sonucu, geçmişte İtalya’da yaşamış olan Etrüsklerin Türkler olduğunu iddia etti. Ve şu tespiti yaptı:
“Etrüsklerdeki ve çağdaş İtalyan nüfusundaki karışım oranlarının değerleri iki açıdan, hem kuzey Afrikalılara hem de Türklere diğer herhangi bir çağdaş nüfustan çok daha yakın ilişki içinde gözükmektedirler. Özellikle genetik havuzlarındaki, Türklerin payı diğer toplumlardan üç kat daha fazladır.”
O dönemlerde Hamit Koşay Baskların dilini inceledi. Baskların Türklerle ne ilgisi olabilirdi ki? Bu ilgiyi bir Türk bilim adamı ve bir İngiliz bilim adamının tespitlerine bırakıyoruz. Şöyle diyor Türk bilim adamı M. Niyazi Sezgin:
“BASKLAR VE BASK ÜLKESİ:
“Tarihin en eski devirlerinden itibaren Baskların, İberik Yarımadası’nın kuzeyinde, bu gün İspanya ile Fransa arasında paylaşılan Bizkay Körfezi bölgesinde yerleşik bulundukları bilinmektedir. Toponomi ve onamastik verileri de Baskların, bölgenin otokton halkı olduğunu ortaya koymaktadır. Ne var ki, etnisite ve dil kökenlerine ilişkin bu güne kadar kanıtlanmış bir tez ortaya konamamıştır. Bask etnisitesinin kökenine ilişkin en sık seslendirilen iddialar, Etrüsklerden geldiklerine yahut Hun ve Avar Türklerinin kalıntıları olduklarına yönelik tezlerdir. Baskların “Euskera” olarak adlandırdıkları Bask dilinin ise kesinlikle Hint-Avrupa, yahut Latin kaynaklı olmadığı bilinmektedir”
Biz bu teze İngiliz bilim adamı J. Churchward’ın tespiti ile cevap veriyoruz:
“Uygurların tarihi, Arilerin tarihidir. Etnologlar Arilerle hiç ilgisi olmayan bazı beyaz ırkları Ari olarak sınıflandırmışlardır. Halbuki onlar tamamen başka bir koloni hattına mensupturlar.” İşte Churcward’ın tarif ettiği halklardan birisi Basklardır.
Ancak, bütün bu gelişmelere rağmen, Güneş Dil Teorisi'ni beğenenlerde oldu, aşırı bulanlar da. Atatürk’ün kurduğu devletin kurumlarında görev yapanların, Atatürk gibi uzak görüşlü ve Türklüğün büyüklüğüne inançları tam olmadığından, Atatürk'ün ölümünden sonra bu teori rafa kaldırıldı.
Ancak çeşitli milletlere mensup bilim adamalarının yaptıkları çalışmalar sonucundaki açıklamaları, yapılan kazılarda ele geçirilen tarihi yazıtlar, ve diğer buluntular, gelişen teknolojinin ışığında incelenmesi sonucunda bulunan verilerle, Atatürk’ün haklı olduğu defalarca kanıtlanmış oldu.
Japon denizinden Orta Amerika’ya kadar çok geniş bir alanda değişik milletlerin kullandığı diller içinde hiç de azımsanmayacak kadar Türkçe sözcükler yer alıyordu.
“M.Ö.1000'li yıllardaki Çin efsaneleri, Uygur'ların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduğunu söyler.”
Milattan önce 5000 yıllarında Orta Asya’dan gelerek Mezopotamya’ya yerleşen Sümerlerin Turani, yani Türk asıllı bir kavim oldukları anlaşıldı.
Bu konuda araştırmacı Erdoğan Çınar İngiliz araştırmacı James Churchward’a dayanarak şu tespiti yapıyor:
“Orhun yazıtlarında Tanrı (Tengri) kelimesi şu şekilde geçer:
“Tengri teg tengride bolmış
Türk Bilge kağan bu ödke olurtum.”
(Kül Tigin abidesi güney yüzü)
Bu sözlerin bu günkü Türkçe’yle anlamı şöyledir:
“Tanrı gibi gökte olmuş,
Türk Bilge kağanı, bu zamanda oturdum”
Naakal Yazıtları Batı Tibet’te James Churchward tarafından bir manastırda bulunmuştur. Manastırda görevli rahiple yapılan iki yıllık bir çalışma ile bu yazıtların şifreleri çözülmüştür. Bu yazılı tabletlerin, büyük Tufan sırasında Uygur İmparatorluğundan kurtarılarak Batı Tibet’e getirildiği anlaşılmıştır. Bu yazılı Tabletlerde Mu medeniyeti ve inancı hakkında pek çok bilgi yer almaktaydı.Öyle anlaşılıyor ki, büyük Tufan sırasında yükselen suların önünden yurtlarını terk ederek Mezopotamya’ya gelen Uygurlar Sümerlerden başkası değildi. Tufandan kurtularak orada kalıp yurtlarını terk etmeyen Türkler de tıpkı Mezopotamya’ya göçen soydaşları gibi, Tanrı gibi gökte yaratıldıkları inançlarını binlerce yıl korumuşlardı.”
Sümerlerin Asya’dan gelen Uygur Türkleri olduklarının anlaşılmasının yanında, kullandıkları dilin de Turani bir dil olduğu yabancı bilim adamları tarafından tespit edildi. “ Sümer dili Turani bir dildir.” Sümerce’nin içinde yer alan çok sayıdaki Türkçe sözcüklerin listeleri yayınlandı.
Mayaların kullandıkları dilin şifreleri çözülünce aynı durumun orada da olduğu anlaşıldı. Maya dilinde de çok sayıda Türkçe sözcük yer alıyordu.
Maya, Aztek ve İknaların devamı konumunda olan Kızılderililerin bugün kullanmakta oldukları değişik lehçelerdeki Kızılderili dillerinde bile Türkçe sözcüklerin olduğu tespit edildi ve bunların listeleri yayınlandı.
Daha sonra, Kızılderililer üzerinde inceleme yapan bilim adamları,sadece dillerinde değil, yaşam biçimlerinde de Kızılderililerin Türklere yakınlığını gördüler. Bu araştırmaların yoğunluk kazanmasının ardından, Türkiye’de yapılan Türk Kurultaylarına Kızılderililer temsilci göndermeye başladılar.
Nitekim, “İndiana Üniversitesinden, Amerikalı Profesör Denis Sinor, Sibirya Türklerinden Tunguz kabileleri ve Yukagir’lerin Tunç çağı evrelerinden beri Kızılderililerle ortak bir kültüre sahip olduklarını tespit etmiştir.”
“Tork adlı, Tanrıça İnanna timsali kolyeyi tıpkı Torkom’lar gibi Bozok (Etrak) kabileleri olan sarışın Kızılderili kabilelerinden Navajo’lar, Şanı’lar, Ocibya’lar kemikten yapılmış olarak boyunlarına takmaktadırlar. Bu “Tork”ları, Çokta Kızılderilileri hilalin ortasına yıldız koyarak göğsü kaplayan geniş bir ay yıldız kolye olarak kullanırlar.”
“Tahiti adasına ayak basan Captan Cook Kızılderililerin başlarına taktıkları çiçekten başlığa Türk adı verdiklerini 1769 yılında tespit etmiştir.”
“Fiji adalarında Rotuma yerlilerinin dillerinin Altaik dil olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Endonezya adalarının dillerinin de Altay dillerinden olduğu anlaşılmıştır”
“Mohank Kızılderilileri uzun eşek oyunu da dahil 12 Anadolu oyununun 11 tanesini bilmektedirler. Güreş ise bütün Kızılderili kabilelerinde dua ile başlanılan en önemli ata sporu olarak tatbik edilmektedir.”
“Brezilya ormanlarında Zakuma Kızılderililerinde güreş, rakiplerden birisi can verene kadar devam eder. Bizdeki “Kırkpınar” efsanesinde de pehlivanlar can verene kadar güreşmişlerdir.”
“Anadolu Türklerinin parmaklar arasına sicim gererek oynadıkları sicim oyunu Atabaşkan ve Keçuva kabilelerinde de oynanmaktadır. Üstelik figürler ve isimler de aynıdır. Eğer Anadolu’da bir figüre yıldız deniliyorsa, Kızılderililerde de yıldız denmektedir.”
“İnka’lar kök sülalesine “Ay-ullu” yani ulu soy demekle beraber, kendi yöneticilerine Kur-Hakan demekteydiler. İnka’lar çocuklarına bir kahramanlık gösterene kadar ad vermezlerdi. Ad verme işlemi merasimle yapılırdı. (Dede korkut destanlarından Boğaç Han destanı hatırlanırsa, orada da çocuk bir kahramanlık gösterdikten sonra ad almış, ve bu ad alma işlemi de bir törenle gerçekleştirilmiştir.M.K.) bir kişi ölene kadar bir düzine ad ve nam sahibi olabilirdi.”
“Mayalarda buluğ çağına eren çocuklara ok ve yay verilirdi. Kafkasya Türklerinde hala yaşatıldığı üzere, kadın kocasını adı ile çağırmaz, “Evin büyüğü”, “çocukların babası” gibi sıfatlar kullanırdı. Kına yakma bütün Kızılderili kabilelerinde, Anadolu ve Orta Asyalı Altaylılar gibi uygulanmaktadır. Beşik kertmesi töresi aynı şekilde yaygın bir töredir.”
“Cenaze merasimlerinde bütün Altaylılar gibi ölü ağlayıcıları tutarlar. (Anadolu’da, Ankara – Gölbaşı yöresindeki Türk ve Türkmen ekradı köylerinde bu gelenek “Yasçı Tutmak” olarak yakın zamana kadar uygulanmaktaydı. Son zamanlarda azalmış durumdadır. M.K.) Mayalar ölüm yıl dönümünde “Yıl aşı” verirler, cenaze törenlerinde erkekler yüzlerine kara boyalar sürerlerdi.”
“Sui Kızılderililerinin 1870 yılı sonlarında Papıti, Muhave, Kalamat, Şoson, Irok gibi kabilelerinde “Hu” çekerek Bektaşi semahlarına benzeyen ayinler yaptıkları tespit edilmiştir.”
“İnkalarda Kopuz benzeri bir saz kullanıldığı tespit edilmiştir. Aztek ve Mayalar “Ç-şıra” (şıra) isimli içki içerle İnkalar ise bu içkiye “Çira” derlerdi.”
Bu konudaki çok değerli bir araştırmayı da İstanbul Güzel sanatlar Akademisinden Fatma Pamir adlı araştırmacımız yapmıştır. İşte yaptığı araştırmadan sonra vardığı sonuç şöyledir:
“Fatma Pamir isimli araştırmacımızın Peru Kızılderlileri ile Anadolu halk dokumalarının teknik ve desen olarak benzer olduğunu ortaya koyması, Fatma Pamir’e göre ayrıntılarda bile bu kadar benzerlik arz etmesi, KROEBER prensibine göre “Etkileşme” ve “Menşe Birliği” olarak izah edilebilir. Yapılan mukayeselerdeki bu kadar fazla benzerlikler “Habersiz yaratma” olarak açıklanamaz.”
İşte Türk ve Kızılderili kilimlerinden örnekler:
Bunlar Türk kilimlerinden örnekler:

Türk kilim örneği 1

Türk kilim örneği 2

Türk kilim örneği3
Bunlar da Kızılderili kilimlerinden örnekler:

Kızılderili kilimi örneği 1 (Navaho kilimi)

Kızılderili kilimi örneği 2 (Navajo kilimi )

Kızılderili kilimi örneği 3 (Navajo kilimi)
Kızılderili Ve Türk Dillerinde Kullanılan Ortak Sözcükler
Yatkı:Ev, yatılan yer
Dodohişça:Dudak
Tamazkal:Hamam, temiz kal
T-sün:Uzun
Missigi:Mısır
Tepek:Tepe
Hu:Selam
Tete:Dede
Türe:Türe, Töre
Atış-ka:Ateş
Yanunda:Yanında
Aş-köz:Yemek
Yu:Su, yu-mak, yıkamak
İldiş:Dişleme
Maya Dilinde Kullanılan Türkçe Sözcükler
Ahkan Baalba:Hakan baba
Kiçi:Kişi, adam
Katun:Tüm (Bütün M.K.)
Uymak:Oymak,aşiret
İş:İş
Bat:Balta
Koça:Koca, büyük
Kuy:Baykuş
Tankul:Davul
Balçe:Bahçe
Hun:Baş, kafa, bir
Kak:Güneşte kurutulan nesne
Man:Adam
Hal:Olmak
Halaw:Halay çekilen yer, oyun alanı
Hamlib:Halsiz düşmek, hamlamak
Baal:İlk çocuk, bala
Bay:Şişman, zengin
Otot:Otağ
Ah chih:Avcı
Ak’e:Aga (Kabile lideri)
Alaw;Alan, saha
Batık:Sel, tufan
Atlan:Aslan
Uçam:Evliya, alim
Sümer Dilinde Kullanılan Türkçe Sözcükler
Gelin:Eve gelen
Hatun(Katun):Kadın
Engin-(En-ki): Engin kişi
Bağış-Ba:Vermek
İlik-(Sümerce:İ-li) (Akad’ca:Ulu-m):İlik
Vezir (Sağ kol) :Su-kkal
Kol: Kol
Git-gide: Gid-de
Baran: Koç (Bar)
Ozan: (Sümerce:Gis-san, Gusam, Guzam, Ozam, Ozan)
Uyku: U-ku
Ambar: Ambar(Yığmak, İstiflemek)
Kuş: Kus
Var: Bara
Bala (Yavru): Bağ
Meşe: Mesü
Akıl, Us: Us, ag
Eş, Kadın: er-eş
Ağa: aga
San (ad): sa
Gel: ge
Ana: anu
Baba: at-ta, apa
Kös: kus-ub
Deniz: Sümrce’de: Engur, Orta Asya’da: Den-gur, Den-giz
Dam: dam
Ova(aşağı): aşhag
Uygar: un-gar
An (saniye): anna
Uyruk: u-ru
Yemin(erim): nan-erim
Kara: karru
Asena(dişi kurt): assinu
Kurban: kur-ban
Tuğla: kulla
Semiz: sumurgan
Saka, sak: sak-i
Sin (mezar), Saklanmak: sin
Domuz: Dumuzzi
Tamu, cehennem: Tammuzi-tammu
Balaban (nefesli saz): balağ
Sümer-Maya-Kızılderili-Türkçe dillerinde kullanılan ortak sözcüklerin sayısı yapılan son araştırmalarda 600 civarındadır. Buraya sadece örnek teşkil etmeleri açısından az sayıda sözcük alınmıştır.
Buraya kadar anlatılanlardan, bu kadar kültür benzerliğinden hatta aynılığından, bu kadar dil benzerliğinden sonra halen birileri çıkıp da bize kim olduğumuz konusunda ahkam kesemez. Hele de o AB’li terbiyeden yoksun, zavallı gibi “Türk Milleti diye bir millet yoktur” hiç diyemez. Diyenler cevabını anında alır.
TÜRK DİLİ BİR ÇINAR AĞACI GİBİDİR
Bir dilin ne kadar eski olduğunu anlamanın yollarından birisi de o dilin ne kadar çok şubeye, lehçeye ayrıldığına bakmaktır diyebiliriz. Çünkü, yeni bir dil gelişimini tamamlama sürecinde iken, eski bir dil gelişimini tamamlamış, kendi içinde yeni lehçeler geliştirmiş durumdadır.
Eski diller, ses bayrağı oldukları milletin değişik zamanlarda, değişik coğrafyalarda yaşadığı dönemlerde, ana kökten bazı farklılıklar göstermeye başlar. Bu tıpkı bir çınar ağacının ana gövdesinde büyümeye başlayan bir dal gibi düşünülebilir. Zaman geçtikçe bu dal büyür gelişir, kendi çevresinde de dal budak salar. Ancak bu dalın büyüyüp gelişmesi her zaman için aynı zamanda ana gövdenin büyüyüp gelişmesi demektir. Çünkü, bu yeni dalı besleyen damarlar ana gövdeden gelerek kendisine ulaşmaktadır. Bu dalın büyüyüp gelişmesi ana gövdeye bağlı olduğu süre devam edecektir.
Dalın ana gövdeden ayrılması demek, dalın kesilmesi yani ölmesi demektir. Yani dal ana gövdeden ayrılması halinde ölecektir. Yok olacaktır. Dolaysıyla, kendisine o büyüyüp gelişmeyi ve farklılaşmayı sağlayan güç ana gövdedir. Ana gövde ne kadar sağlam olursa, bu gövde üzerinde büyüyen dalların gelişimi de o kadar güçlü olur. Bu dallar yanlara doğru kendi gelişimlerini, büyümelerini sürdürürken, ana gövde de yukarı doğru büyümesini sürdürür. Böylece o çınar hem yukarı, hem yanlara doğru büyüyerek sağlam, görkemli bir görünüm kazanır. Ancak çınarın doğusunda, batısında, kuzeyinde ve güneyinde büyüyen yaprakları ve dalları kendi içlerinde farklılıklar gösterebilir. Fakat bu durum sonucu değiştirmez. O ağacın tamamı bir çınar ağacıdır. İşte Türkçe’mizin bu günkü durumunu bu açıdan değerlendirmeliyiz.
Bütün bu gelişmeleri dikkate aldığımızda, Atatürk’ün ortaya attığı “Güneş Dil Teorisi”nin hiç de gerçeklerden uzak olmadığı anlaşılıyor. Yeryüzünde, insanların yaşamakta olduğu bütün coğrafyalarda Türkçe’nin ve Türklerin izine rastlamak mümkündür. Şimdilik bunu tek istisnası Avusturalya kıtasıdır. Bir nebze de Afrika kıtası. Ancak, gelecekte eğer ciddi ve derinlikli çalışmalar yapılırsa Avusturalya kıtasında bile Türk izlerine rastlanacağına inanıyorum.
Bilindiği gibi, özellikle Araplar Türkleri kastettikleri zaman Oğuz’dan dönüştürdükleri “AUS” adını kullanırlar. Bilindiği gibi, peygamberimiz Hz. Muhammet ile Akabe biatlarını gerçekleştiren Evs ve Hazreç kabileleri de Aus soyundandı.
“Evs ve Hazreçler Yemen’de Aden bölgesinde kurdukları İrem şehri, İrem (Ma’rep) su bendinin(barajının) büyük bir depremle çökmesinden ve kurulan İrem şehriyle beraber halkın büyük bir kısmını yok etmesinden” sonra, topluca Hicaz bölgesine Mekke ve Medin’ye, çoğunlukla da Medine şehrine yerleşmişlerdi. Ve Medine’nin kontrolünü ellerinde tutuyorlardı. Medine’de yaşayan Yahudiler ise onların karşısında bir varlık gösteremiyorlardı. Evs ve Hazreçlerin Müslüman olanları da olmayanları da peygamberimizi desteklemişlerdi. Hz. Muhammet onların daveti üzerine Mekke’yi terk edip Medine’ye hicret etmiştir.
“Uslardan bir kısmı da Mekkeye gidip yerleştiler. Kendilerine Araplarca “Huzaa” da denildi.”
“Milattan binlerce sene evvel Kalde’den Yemene göç eden Sümer Türklerinin burada sırası ile, Mina, Seba ve Himeyr devletlerini kurdukları ve bunlardan bir kısmının İrem selinden sonra şimale göçtükleri bir hakikattir.”

Sümerlerin ve Hz.İbrahim’in göç yolları
Bütün bu sıralanan tespitlerin dışında önemli bir kaynakta da, geçmişte bütün insanlığın dilinin aynı dil olduğu yazılıdır. Bu kaynak İbranilerin kutsal kitabı Tevrat’tır. Tevrat’ta şu cümle geçer: “Bütün dünyanın dili birdi.”
Bütün bu anlatılanlara ve Tevrat’ta yazılı olan cümleye inanacak olursak, bütün dünyada geçerli olan o dil Türkçe değil de hangi dil olabilir?
Bütün bunların sonunda şunu söylüyoruz:
Biz inandığımız yolda mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu mücadele devam ederken çeşitli şekillerde bizi yolumuzdan alıkoymaya çıkanlar olacaktır. Olmaktadır. Karşımıza çok sayıda engeller çıkacaktır. Çıkmaktadır. Bu mücadele direnç,azim ve sabırla sürecektir. Sürmektedir. Kısacası bu konuda da kendimize örnek olarak aldığımız büyük önderin önerilerini kendimize yol haritası olarak kabul ediyoruz.
Şöyle diyor büyük önder:
"Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.
Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır.
İşte sen burada direneceksin.
Önünde sonsuz engeller yığılacaktır.
Kendini büyük değil küçük, araçsız, hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak o engelleri aşacaksın.
Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin."
Muharrem Kılıç
19 Kasım 2006
İstanbul
J. Churchward, Kayıp Kıta Mu, s. 332
Prof. Guido Barbujani, Ferrara Üni., TÖRE Türkçe Düşünenlerin Dergisi, Sayı: 2005/3-4, sayfa. 36
M.Niyazi Sezgin, “Bask Sorunu” adlı makale, 2023 Dergisi, 50. sayı, s.52
J.Churchward, Kayıp Kıta Mu, Ege Meta Yay., 2003, İzmir, s.123
Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi, Chivi Yazıları Yayınları, 2004, s.182
Sir Henry Creswicke Rawlinson, Sümer Dili
Prof. Dr. Sinor, Erken iç Asya Tarihi-, s.102
H. C. Tanju,Tunçderililer, s. 68; S.T.Gülaltay, Tanrının Türkleri, C.1, s. 315’den naklen
Papau Mailu Language, D’Argingy, Luzac, New Guiness; a. g. e. s. 315’den naklen
H. C. Tanju,Tunçderililer, s. 68; S.T.Gülaltay, Tanrının Türkleri, C.1, s. 316’den naklen .
Tunç derililer. s. 246; a. g. e. s. 317’den naklen
Tunç derililer. s. 246; a. g. e. s. 317’den naklen
Tunç derililer. s. 246;; a.g.e. s.317’den naklen
Tunç derililer. s. 246; a. g. e. s. 318’den naklen
S.T.Gülaltay, Tanrının Türkleri, C.1, s.308
Eric Boot-Leiden University Nederland; a. g. e. s,319,320,321,322’den naklen
S. T.Gülaltay, Tanrının Türkleri, c.1, s.73-82
İbni Haldun, Mukaddime, M.E.G.S.B. yayınları, İstanbul, 1988, s.28,29
T. T. T. C. T. II: s. 81, Y. K. Kutluata, Türk Dehası ve Dahileri, s. 79’dan naklen.
TTTC-Kitap 2-S:80-81; Y. Kemal Kutluata, Hz. Muhammed Mustafa Özü Özüne Südü Südüne Türktür, Türk Dehası ve Dahileri, Marifet Matbaası, 1954, s.42’den naklen