Aile, Toplumun Yapıtaşıdır
Sağlıklı aileler sağlıklı bireylerden oluşur. Sağlık denince anlamamız gereken ise ruh ve beden sağlığıdır. Ruh ve beden sağlığı yerinde olan ve iyi eğitim görmüş insanların oluşturduğu bir aile, sağlıklı bir toplum için gerekli olan yapı taşının ta kendisidir. Sağlıklı ailelerden oluşan bir toplum da sağlıklı olacaktır. Aile kurumunu var eden, aile ve inanç birliğidir. İnanç birliği olmayan ailelerin varlıklarını devam ettirmeleri çok zordur. Hatta imkânsızdır diyebiliriz. Toplumları zayıf düşürmek için çalışanların ilk el attıkları ve yıpratmaya çalıştıkları kurum, aile kurumu olmaktadır. Bu nedenle ailenin eşit ve olmazsa olmaz bireyleri, kurucuları olan kadın ve erkek arasına nifak sokmaya çalışırlar. Ailenin reisliğini paylaştırmaya kalkarlar. Tanrının insanoğluna verdiği özellikleri görmezden gelerek, sanki bir tarafın iyiliğini istiyormuş gibi davranarak ara bozuculuk yaparlar ve bunu da “çağdaşlık” yaftası ile süslerler.
Tanrı, erkeği fiziki olarak kadından daha güçlü yaratmış. Bunun nedeni de erkeğin, ailenin reisi olarak her türlü zorluklara karşı direnmesini kolaylaştırmaktır. Erkek ailenin, evin dışındaki temsilcisidir. Evin içindeki temsilcisi ise kadındır. Kadının işleri erkeğe nazaran daha az beden gücü gerektirdiği için kadın bedeni daha narin, erkeğe göre daha zayıf yaratılmıştır. İşte aile içine fitne sokarak aile kurumunu yıpratmak ve uzun vadede yıkmak için çalışanlar, kadını gözetiyormuş gibi davranarak yıllardır ileri sürdükleri “Kadın Hakları” iddiaları, aslında sadece kadını toplumda yalnız bırakmaya yönelik bir tuzaktan ibarettir. Her yıl sekiz martta bir takım zavallıları sokaklara döküp, “kadınlara özgürlük” diye bağırtırlar. Kadın kime karşı hangi özgürlüğü nasıl kullanacaktır. Ülkemizde sokakta bağırtılan kadınlar, sistemin kölesi durumuna getirilmiş, çaresiz, açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmiş insanlarımızdır. Bu kadınlarımız ancak erkekleri ile beraber tam hafta, tam gün çalışmak kaydıyla yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Birbirlerine tutunarak ayakta durabilmeye çalışmaktadırlar. Bu kadınlarımızın özgürlüğünü kısıtlayan kocalar mıdır da kocalarına karşı özgürlük istemektedirler? Kocası da deyiverse ki; “Haydi sana sınırsız özgürlük verdim, ne yaparsan yap.” Bu durumda acaba ne yapacaktır bu “özgür” kadınımız? Eğer oturacağı bir evi varsa, evinin duvarının gölgesine oturup örgü örecektir. Aynı durum erkek için de geçerli. Karısı da kocasına aynı şekilde “özgürlük” bağışlasa; erkek ne yapacaktır? Eğer cebinde üç kuruşu varsa kalkıp kahveye gidecektir. O halde hangi özgürlükten bahsedilmektedir? Özgürlük para ile olur. Parası olan özgürdür. Ülke piramidinin tepesinde oturan kesime bakarsanız bunu hemen görebilirsiniz. Onların arasında “özgürlük” sorunu yoktur. Kadın da, erkek de özgürdür. Çünkü paraları vardır. Parası olmayanın “özgür bırakıldığında”(!) ne yapabileceğini az önce yazdık. Peki bu oynanan oyun ne için? Bu oyun, özgür kadın ve erkeklerin, özgür olmayan kadın ve erkeklerin gerçeği görmesini engellemek için. İnsanları oyalamak, aile yapısını zayıflatmak için.
Kadın haklarının arandığı bir toplumda erkek hakları da gündeme gelecektir. Hâlbuki evlilik yapılırken akdedilen nikâh sözleşmesi ile kadın ve erkeğin karşılıklı hukuku belirlenmiş olmaktadır. Ve ileride bu hukuka riayetsizlik olursa, her iki taraf da haklarını hukuki yollarla arayabilme hakkına sahiptir. Avrupa model alınarak oluşturulan “sığınma evleri”nin niçin ülkemizde boş kaldığı konusunu, bu evleri kuranlar hiç düşündü mü acaba? Kadınlarımızın bu evlere itibar etmemesinin altında yatan gerçek hiç araştırıldı mı? Ayrıca, Avrupa’yı örnek alarak ülkemiz kadınlarına yol gösterenler, Avrupalı kadınların eğitim düzeylerinin, kültürel düzeylerinin bizimkilerle kıyaslandığında arada nasıl bir fark olduğuna hiç dikkat ettiler mi? Bunun dışında, Avrupalı kadınların inançları ile bizim kadınlarımızın inançları, Avrupalı kadınların kültürleri ile bizim kadınlarımızın kültürleri, Avrupalı kadınların yaşam biçimleri işle bizim kadınlarımızın yaşam biçimleri arasında ne gibi farklılıklar olduğunu bilmiyor mu bu insanlar? Tabi ki biliyorlar. Peki, bile bile niçin böyle davranıyorlar? Laf olsun beri gelsin diye mi? Hayır. Kesinlikle hayır. Burada amaç ne kadına ne de erkeğe yardımcı olarak ailenin devamlılığının sağlanması değil. Burada amaç aile kurumunu çökertmektir. Her toplum kendi sorunlarının çözümünü kendi içinde üretmelidir. İthal çözümler bazen yarardan çok zarar getirir.
Geçmişte Aile Bireyleri Eğitimli miydi?
Yukarıda bir satırda eğitim görmüş aile bireylerinden bahsettik. Ve bu bireylerin kuracakları ailelerin daha sağlıklı aileler olacağını söyledik. Burada akla şöyle bir soru gelebilir. Biz millet olarak dünyaya hükmeden devletler kurduğumuz dönemlerde, aileyi oluşturan bireyler özel bir eğitimden mi geçiriliyorlardı. O zaman okul hiç yoktu. Ne kadınlarımız, ne de erkeklerimiz okuma yazmayı bile bilmiyorlardı. Bu durumda nasıl oluyordu da bu insanların kurdukları ailelerin oluşturduğu bir toplum, kurduğu devletlerle dünyaya hükmedebiliyordu? Bunun altında yatan gerçek neydi? Bize göre bunun altında yatan gerçek, binlerce yıla dayanan Türk Kültürü ve Türk Milletinin inançlarıydı. Yaratılan Türk Medeniyetiydi. Bu kültürden, bu medeniyetten hiç bahseden yok. Çünkü onlar geçmişte kaldı. Eskidi!
Şu anda Türk aile yapısı eğitimli(!) olduğu için huzurlu ve mutlu değildir. Eğer mutlu ve huzurlu ise, bunun sırrı, bu milletin kendi kurmuş olduğu medeniyetin devam eden etkisinden başka bir şey değildir. Tam tersi, eğitimli ailelerde daha çok sorun yaşanmaktadır. Hatta din adına ortalıkta dolaşan bir sürü tarikat ve cemaat mensupları, ısrarla insanlarımıza “kızlarınızı okutmayınız” öğüdü vermeye devam ediyor. Bunu kim istiyor da onlar da öyle yapıyor dersiniz? Tapındıkları (Evet maalesef tapındıkları) efendi hazretleri öyle istiyor. Peki bu efendi hazretleri niçin istiyor bunu? Cevap hazır: “Bir hikmeti vardır mutlaka”. Bizce bunun hikmeti açıktır:
Bir toplumun kadınları cahil olursa, yetiştirdikleri nesiller de ne kadar iyi tahsil görürlerse görsünler yarı cahil kalırlar. Bu durum günümüzde bir, bazen iki üniversite bitirdikten sonra gidip bir “efendi hazretlerinin” dizinin dibine oturanların çokluğundan da anlaşılıyor zaten. Toplumun cahil kalması ise bu kerameti kendinden menkul efendilerin işine gelmektedir. Kendileri insanları sürü gibi gütmektedirler. Kendi çocuklarının da güdecek bir sürüleri olabilmesi için, fikri, vicdanı, ilmi ve irfanı hür olmayan, yani cahil kitlelere ihtiyaçları vardır. İşte bu nedenle kızların okutulmasına karşıdırlar. Bir cephe aile yapımıza bu yönden saldırırken, diğer bir cephe de çağdaşlık(!), eşitlik(!) adı altında saldırmaktadır. Aslında her iki tarafın amacı da aynıdır. Herkes kendine mürid devşirebileceği ortamı yaratmaya çalışmaktadır.
Yıllardır kulaklara üflenen kadın erkek eşitliği-eşitsizliği zırvaları, eğitimli ailelerde daha çok gündeme gelmektedir. Israrla bunu vurgulamaya ne gerek var? Kadın ve erkeğin eşitliği zaten ortadadır. Ne kadın tek başına bir aileyi oluşturabilir, ne de erkek tek başına bir aileyi oluşturabilir. O halde bir ailenin oluşumunda yer alan iki ayrı unsur vardır. Kadın ve erkek!. Ve tabi ki bunlar birbirine eşittir. Peki, o zaman niçin ısrarla bu kadın erkek eşitliği her yerde seslendirilmektedir? Bu boşuna değildir. Elbette bir amaca yöneliktir. Önce bununla insanlarımızın kafası karıştırılacak, sonra da çözüm olarak batılı aile yaşamı örnek gösterilecektir. Ve gösterilmektedir de. Bizim toplumumuzun inanç ve kültür yapısı, batı toplumunun inanç ve kültür yapısına uymadığına göre, yapılmak istenen nedir?
Batının bizim aile yapımıza dayattığı “özgürlük” bizi nereye taşıyacaktır? Veya başka bir şekilde soralım soruyu. Batı bize dayattığı “özgürlükle” aile yapımızı nasıl şekillendirmek istemektedir? Hiç şüphesiz kendi aile yapısını ne duruma getirmişse, bizi de o duruma getirmeye çalışmaktadır. Zaten yazılı basınımız ve TV kanallarımız adeta toplumumuzu belli bir yaşam biçimine zorlarcasına topa tutuyor. Çok az sayıdaki gazete ve TV bu hengâmenin içinde sesini duyuramıyor bile. Moda adı altında her türlü ahlaksızlık aldı başını gidiyor. Çocuğunu, “başını açmadan okuyamadığı için” (!) başka ülkelere gönderenlerin yönettiği bir ülkede, önce gençleri, sonra orta yaşlıları derken yaşlıları bile açık göbek modası adı altında yarı çıplak dolaşıyor ve bu toplum her şey normalmiş gibi bunu da kabulleniyor. İşte geldiğimiz noktanın ne kadar vahim olduğunu bunlara bakıp anlayabilirsiniz. Sınırsız ve sorumsuz internet kullanımı aile yuvalarının içine bir lağım gibi akmaya devam ediyor. Yöneticilerimiz de bakmaya devam ediyor. Bir de üstüne üstlük, her şey normalmiş gibi davranılıyor. Ne uğruna? AB’ne girme uğruna! İyi hayırlı olsun!
Batıda Özgürlüğün Geldiği Nokta
Bunu anlayabilmek için, bu gün batının aile kurumunun ne durumda olduğuna bakmamız yeterlidir. Batıda, çöküntüden kendini kurtardığına inanan ailelerin, yani aile kurumuna sahip çıkan ailelerin bir inanç sistemi sayesinde ayakta durdukların biliyoruz. Bu Hıristiyanlık inancıdır. Kaldı ki, bu aileler de bu gün çocukları üzerinde tam bir kontrole, hâkimiyete sahip değiller. Onlar vahşi kapitalizmin devamı için hafta boyu köle gibi çalışırlar, hafta sonu da ailece kiliseye gidip, yaptıkları günahları affettirir eve dönerler. İşte onların “iyi aile”(!) tipinin yaşam biçimi bundan ibarettir.
Peki, bunların dışında kalan ve batı toplumunun çoğunluğunu oluşturan kitle nasıl yaşamaktadır. Bunu uzun uzun anlatmaya hiç gerek yok. Çok kısa cümlelerle içinde bulundukları durumu özetleyebiliriz. Aile kurumu yıkılmıştır. Kadın kocasından, kocası kadından habersiz, herkes kendi dünyasını yaşamakta, akşam olunca bir otel gibi ortak kullanılan mekân olan eve dönülmektedir. Karı-Kocanın birbirinden habersiz olması, aynı zamanda ikisinin de çocuklarından haberinin olmadığı anlamındadır. Yeni yetişen nesil, uyuşturucu, fuhuş ve sapıklık bataklığında boğulmaktadır. Bu nedenle Avrupa ülkelerinde nüfus yaşlıdır. Doğum oranları çok düşük olduğu için toplumlarını gençleştirme şansları yoktur. Homoseksüellik, lezbiyenlik ve daha da ötesi hayvanatla haşır neşir olmaları çığırından çıkmış durumdadır. Adalet bakanımızın yaptığı bir açıklamaya göre, AB nüfusunun dörtte biri aile dışı ilişkilerden meydana gelmekteymiş. Bu ne demek oluyor? Bu demek oluyor ki, 400 milyon nüfusun 100 milyonu aile dışı ilişkilerden meydana gelmiştir. Yani AB içinde 100 milyon piç vardır. Bizim kültürümüzde biliyorsunuz, babası belli olmayan çocuklar için kullanılan bir kelimedir “piç” kelimesi. Bu sözcüğü burada o 100 milyonluk kitleyi aşağılamak için söylemiyoruz. Dünya var olalı beri kullanılan kavramların insanlar nezdinde ne gibi etkileri olduğunu hatırlatmak için söylüyoruz. Sadece bu veri bile bize, bu gün Avrupa medeniyetinin hangi noktada olduğunu çok açık bir şekilde anlatmaktadır. Şöyle bir soru akla gelebilir:
İyi de böyle bozuk bir toplumu yöneten devletler nasıl bir yapıya sahiptir ki bu insanları kaosa kargaşaya sokmadan yönetebiliyor? Bunun sırrı ise devletlerin çıkardıkları yasaları uygulamalarında yatmaktadır. Evet, devlet çıkardığı yasaları bizim gibi “süs olsun diye” çıkarmıyor. Çıkardığı yasayı uyguluyor. Ayrıca insanlara kendi dar çevrelerinde sınırsız bir sahte özgürlük bağışlanıyor. İnsanlar sadece kişisel egolarını tatmin etme hastalığı ile baş başa bırakılıyor. Herkes hayallerini yaşayarak, kendince mutlu olmaya çalışıyor. Bu bağlamda sapıklık ölçüsündeki davranışları bile devlet tarafından hoşgörüyle karşılanıyor. Hatta bu sapık yaklaşımlar ve davranışlar çoğalsın, yayılsın diye yasal düzenlemeler bile yapıyorlar. Yeter ki vatandaş yönetimi sorgulamasın, yeter ki neler olup bittiğine bakmasın.
Ayrıca devletin güvenlik güçlerinin toplum üzerinde kesin bir kontrolleri vardır. Siz bakmayın gelip de bizim ülkemizde “İnsan Hakları” havarisi kesildiklerine! Kendi ülkeleri birer hukuk devleti olmaktan çok, birer polis devletidir. Oralarda Allah’tan değil, polisten korkulur. Bizim ülkemizde polis karakolunu basıp suçluları kaçırabilirsiniz veya canınız öyle istediyse(!) arabanızdan haşmetle inip, kırmızı ışıkta geçtiğiniz için size ceza yazmak isteyen polisi dövebilirsiniz.(!) Veya İzmir’de olduğu gibi, bir kavgayı ayırmaya gelen jandarmaları “Biz PKK’lıyız. Bize karışamazsınız” deyip bir güzel dövebilirsiniz.(!) Her gün onlarca otomobili çalıp, şehir içinde babanızın malı gibi kullanabilir, sonra da, ya bütün olarak, ya da parçalayarak satabilirsiniz. Böyle bir durumda polis sizi yakaladığında, yine adam yerine konulup, insan muamelesi görürsünüz. Ama bütün bunlar yetmez. Bize özgürlük lazımdır. Biz esaret altındayızdır batılıya göre. Onların ülkesinde ise, ekmek çaldı diye sokak ortasında insanlar polis tarafından infaz edilir. Ama ne hikmetse, yine onların ülkesi özgürdür, demokratiktir de bizim ülkemiz değildir.
“Özgürlük" Neyi İfade Ediyor
Yukarıda “Özgürlük” sözcüğünün Türk aile yapısına ne anlamda dayatıldığını kısaca anlatmaya çalıştık. Bir de etnik olarak “özgürlük” sevdasına kapılanlar var ki onların durumu daha bir ayrı. Onlar da köleliğe giden yolu “özgürlük olarak tarif edenlerin peşlerine takılmışlar ve herkesi buna inandırmak için çırpınıp duruyorlar. Kendini farklı kabul ediyor. Kendinden saydığı insanları da buna inandırmaya çalışıyor. Ancak, inanmayanları da öldürüyor. Evet, evet öldürüyor. Ne için öldürüyor? Onları özgürleştirmeye çalışıyor! Onlar da özgür olmak istemedikleri(!) için onları öldürüyor.
Özgürlük adeta şöyle bir anlama bürünüyor:
Kadın, kocasına karşı özgür olmak istiyor.
Çocuk, ana babasına karşı özgür olmak istiyor.
Aile, topluma karşı özgür olmak istiyor.
Etnik kökenine tapınanlar, devletine karşı özgür olmak istiyor.
İşin garip tarafı ise bütün bu uçuk özgürlük sevdasını bizim toplumumuza dayatanlar ise bu toplumun, bu milletin iflah olmaz düşmanları. Kalkmışlar bize diyorlar ki; biz sizi ne pahasına olursa olsun özgürleştireceğiz. Tıpkı Yugoslavya’yı, Rusya’yı, Afganistan’ı, Irak’ı özgürleştirdikleri gibi! Bizim zavallılar da inanıyorlar.
Hıristiyan batının insanları taşımaya çalıştığı nokta özgürlük değildir, köleliktir.
Bahsettikleri “özgürlük” ise, onların bu operasyonları tamamlanana kadar kullanacakları, köleliğin kod adıdır. Yani kısaca;
İnsanlığa kurulan tuzağın kod adı özgürlük.