
Aile Kurumunun Çöküşü: Yalnızlık Çöküşün, Çöküş İse Köleliğin Başlangıcıdır
-Muharrem Kılıç-
İnsanoğlu artık milyonlarca nüfusu barındıran, devasa köylerde yaşıyor. Ve işin acı yanı, bu kadar kalabalığın içinde “Yalnız” yaşıyor. Yalnızlığı yaşıyor. Öyle garip bir durum ki, bu insanlar birbirinden uzakta yaşıyorlarken, daha çok toplumsal değerleri vardı. İçinde bulundukları toplumun değerlerine daha saygılıydılar. Köylü köyünün değer yargılarına saygı gösterir, şehirli de şehrinin değer yargılarına saygı gösterirdi. Yani içinde yaşadıkları toplumun değer yargılarını benimserler ve onlara uyarlardı. bir araya geldiklerinde de birbirlerinin değer yargılarına saygılı olurlardı. Ama ne olduysa oldu ve aynı insanlar çok farklı yaşamaya başladılar. İnsanlar artık dostluğu, arkadaşlığı, mutluluğu satın almak zorundalar. Çünkü bütün insanların dünyaya bakışı “insan” gözüyle olmaktan çıktı. İnsanoğlu artık dünyaya, olaylara, birbirlerine madde gözlüğünden, çıkar açısından bakmaya başladı. İnsanoğlu ne zaman ki bir takım manevi değerleri satın almaya başladı, işte aynı zamanda bir takım manevi değerlerini de satmaya başladı. Çünkü, kendisi satın alabiliyorsa satabilmeliydi de! Yeni yaşam biçiminin felsefesi böyle oluşturulmuştu. Ama doğruyu konuşmak gerekirse, kimse durduğu yerde kendi manevi değerlerini satılığa da çıkarmamıştı. Günün koşulları, (şartları) insanoğlunu buna zorlamıştı. Günün koşulları önemliydi! Herkes günün koşullarına göre yaşıyordu. Böylece “günün koşulları”, değerlerinden vazgeçen insanoğlu için iyi bir savunma mekanizması, iyi bir bahane olmuştu. Artık hep birden rahat rahat “İnsan”lıktan uzaklaşabilirdik! Ve öyle de yaptık. Ekonomik gücü olanlar (ki bunlar bu gücü kesinlikle toplumun haklarını çalarak elde etmişlerdi) her şeyi satın almaya başladılar. Arkadaş satın aldılar. Eş satın aldılar. Dost satın aldılar. Mutluluk satın aldılar. Zevk-i sefa satın aldılar. Makam-mevki satın aldılar. Güç satın aldılar. Onur, şeref satın aldılar. Kısacası, insanoğlunu ilgilendiren her ne varsa bu dünyada, bastılar parayı, satın aldılar. Çünkü paraları vardı! Nasıl kazanıldığı önemli olmayan paralar. Kimileri yasal kılıfı hazırlanmış yoldan kazandılar! Kimileri yasal ve ahlaki olmayan yoldan kazandılar. Kimileri şereflerini onurların ayak altına atarak kazanıp, çok kazanınca da kendilerince onur ve şeref satın aldılar. Peki satın alamayanlar ne yapacaktı? Birde “satın alamayanlar” vardı. Onlar da çevrelerine bakıyorlar ve bir parçası haline sokuldukları “tüketim toplumuna” ayak uydurmaya çalışıyorlardı. Öyleyse, ne yapıp edip onlar da satın almalıydı. Ama paraları yoktu. İçinde yaşadıkları tüketim toplumu, para edecek neleri varsa, paraya çevirmenin yollarını da açmıştı kendilerine. O halde satın alamamak onların ahmaklığından(!) olacaktı. Öyle ya herkes ne yapıyorsa onların da onu yapmasında bir sakınca yoktu. Çünkü kimse kendilerini ayıplamayacaktı. Ayıplayacak kimse kalmamıştı.(!) Ayıplayacak olanlar zaten toplum içinde ahkamlıklarından(!), pısırıklıklarından(!), beceriksizliklerinden(!) dolayı en yakın çevreleri tarafından bile ayıplanıyorlardı. Bu nedenle onların kimseyi ayıplayacak bir gücü kalmamıştı. Böylece toplum, toptan çürümeye hazır hale gelmişti. Para harcayamayanlar, para harcayabilenler gibi yaşayabilmek uğruna nelerini paraya çevirebilirlerdi acaba? Bunu sordular kendi kendilerine. Burada da tüketim toplumunun iletişim organları devreye girerek onlara yol göstermeye başladı. Onlar da o yolları izleyerek, paraya çevirebilecekleri neleri varsa çevirmeye başladılar. Onurlarını sattılar. Şereflerini sattılar. Haysiyetlerini sattılar. Geleceklerini sattılar. Çoluk çocuklarının geleceğini sattılar. Bedenlerini sattılar. Kadın, erkek demeden hepsi! Beyinlerini sattılar. Bedava yaşayabilmek uğruna beyinlerini kullanmaktan vazgeçip köleliği kabul ettiler. Fakat bütün bunları yaparken, hep yanıldılar. Mutlu olduklarını zannettiler! Ama mutlu değillerdi. Güçlü olduklarını zannettiler! Ama güçlü değillerdi. Topluma karıştıklarını, toplumun dışında kalmadıklarını zannettiler! Ama yalnızdılar. Çünkü bu yalnızlığı dayatan, doğrudan doğruya bu toplum yapısının, bu yaşam biçiminin kendisiydi.
Bilemediler. Kıt kanaat geçinebilen bir aile düşünelim. Hayatta kalma savaşı veren bu insanlar da diğerleri gibi aynı dünyayı, aynı atmosferi paylaşıyorlardı. Dolaysıyla etkilenmemeleri mümkün değildi. Etkilendiler. Evlere televizyonlar girdi. Önceleri sayıları birdi. Herkes aynı kanalı seyrederdi. Evde ortak bir atmosfer hakimdi. Sonra televizyon sayısı artmaya başladı. Herkes ayrı bir kanalı seyretmeye başladı. Herkes kendi dünyasından birbirini dışladı. Bu da yetmedi, evlere bilgisayar girdi. O da önceleri birdi. Anlaşıldı ki bilgisayar kişiye özeldi. Buna göre eve yenileri geldi. Bilgisayar demek, internet demekti. İnternette gezinmek ise tam bir hürriyetti. İnsanlar, internetle dünyaya açıldılar. Dünyaya açıldıkça içine kapandılar. Aile bağları gittikçe zayıfladı. Ve gün geldi, koptular. Aynı evde herkesin ayrı bir dünyası vardı. Herkesin ayrı bir hedefi, Herkesin ayrı bir hülyası vardı. Kaptanını tanımadıkları bir gemiye binmişlerdi. Hepsi aynı gemide yolculuk yapıyorlardı ama, Herkesin hedefi farklıydı. Tanımadıkları kaptanın hedefi ise; Hepsinden farklı. Ama önemli değildi. Çünkü şu an için hepsi mutluydu kendi dünyasında. her şeyin hayalden ibaret olduğu şu yapayalnız dünyada, Sanal olarak her şeyleri vardı. Çok güçlüydüler. Bir “tık”la dünyanın öbür ucuna kadar gidebiliyorlar, Bir “tık”la, en ulaşılmazlara ulaşıyorlardı. Ama internetten çıkınca yapayalnız kalıyorlardı. İnternet her şeyin önüne geçmişti. Ailenin, eşin, çocuğun, okulun, işin, komşunun, hısım-akrabanın! Gerçek dünyada mutlu olma şansı olmayanlar, Sanal dünyada mutlu olduklarını zannediyorlardı. Böylece, beyinler iptal ediliyor, Ve yeni bir “kölelik” türü doğuyordu. Sonucu belli olmayan bir macera gibi çekici! En keskin uyuşturucu kadar etkili ve bağımlılık yapan! İnternet, televizyon ve basın! Yenilmez üç silahşörler! Bir toplum düşünün ki, Bu üç silahşörden birinden kaçsa diğerine, Ondan da kaçsa öbürüne yakalanıyor. Kurtulma şansı yok. Kurtulmasını isteyen de yok zaten. Aileler öz evlatlarını, televizyonlarda yarışma adı altında yapılan rezilliklere sokabilmek için, yüksek yerlerdeki alçakları torpil olarak kullanıyor. “Severek evlendik, birbirimizi seviyor ve sayıyoruz” diyen gencecik “çekirdek aileler” internette ilan veriyorlar kendileriyle grup(!) oluşturacak ailelere(!). Nasıl aile ise bu! Genç kızlar fotoğraflarını ve telefon numaralarını açıkça yayınlıyorlar. “Ailelere üçüncü olurum” ilanı ekinde. Yeter ki paradan haber ver! İlanların altına “parası olmayanlar aramasın” diye yazmayı da unutmuyorlar. Buna benzer yüzlerce “kendini veya ailesini pazarlama ilanı” günlük gazete(!)lerde her gün yayınlanıyor. Bir de bakıyorsunuz, bu gazetelerin(!) bir köşesinde garip bir yazı: “Gazetemiz basın ahlak kurallarına uymayı taahhüt eder.” Ne demekse? Gayrı meşruların “in”, meşruların “out”, olduğu bir yaşam biçimine doğru süratle yol alıyor toplum. Aile kurumunun çöküşünün çatırtısı duyan kulakları sağır ediyor. Ama bazı kulakların bu çatırtıdan hiç haberi bile yok. Bu uyuşturucuya yakasını kaptıranların sayısı her gün çığ gibi artıyor. Daha ilk okul sıralarındaki çocuklar, hayatın gerçeklerini tanımadan bu pislik ortamları ile tanışıyorlar. Çevresinde “muhafazakar” olarak tanınan insanlar bile, bir gün bakıyorsunuz ki, uçmuş. Bu tehlike herkes için, ama herkes için var. Yaş, meslek, çevre, aile hiç bir şey bu tehlikenin tehdit sınırları dışında değil. Bazı ülkelerin yöneticileri bu tehlikenin farkına varmışlar ve çözüm üretmek uğruna çabalıyorlar. Emek ve mesai harcıyorlar. Bazı ülkelerin yönetimleri ise, bu pisliğin yayılışını toplumuna bir gelişme, bir ilerleme, çağdaş(!) bir gereklilik olarak anlatıyor. Peki, vatandaşın gözü ne zaman açılıyor derseniz; Bir cinayet nedeniyle gazetelere(!) manşet olduktan sonra! Ama artık olan olmuş, biten bitmiş. Geri dönüş yok. O sınırsız hürriyetten, sınırsız mahkumluğa giden yolda, bunalımlarla dolu yeni bir hayat! Her biri kendi sanal aleminde kendi hedeflerine(!) doğru gittiklerini zannederken, içinde bulundukları geminin tanımadıkları kaptanının hedefine doğru yol alıyorlar. Kişilerin yalnızlaşması, aile kurumunu zaafa uğratıyor, çökertiyor. Aile kurumunun çökmesi, toplumsal çöküşün başlangıcını oluşturuyor. Toplumsal çöküş, kitlesel köleliğin yolunu açıyor. Bizim bildiğimize göre, kölelik yeryüzünden silineli yüz yılı geçmişti. Ama görüyoruz ki, sonra gelen yüz yıl içinde yapılan bütün çalışmalar, yeni kölelik düzeninin kurulması içinmiş. Muharrem Kılıç 2 Mayıs 2006 İstanbul
|