Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

28 Eylül 2008

Kaşgarlı Mahmud

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Kültür


Küfür, Hakaret ve Antisosyalleşen Kültürümüz -II-


-Mehmet Kerem Doksat-


Gören gözler için pek çok emâre vardı da…

 

Bodur şişman adam “koy kaseti de havamızı bulalım hanım” deyip 300 Km/saat sür’atle karayolunda uçtuğunda, “benim memurum işini bilir” dediğinde içtimâî rücu ve yozlaşma (sosyal regresyon ve dejeneresans) başlamış, antisosyallik alenen empoze edilmişti: Kural, yasa ve hak tanımaksızın menfaâtleri için her şeyi yapma kültürü…

 

Öyle değil mi? Eğer yakalanmamayı becerebiliyorsan veya yetkini, yetkeni ve makamını kötüye kullanıp her şeyi yapabiliyorsan kraldın. Bu sür’at suçu sebebiyle kendisine ceza makbuzu kesen bir trafik polisi çıksa acaba başına ne gelirdi? “Netekim”, Devletlû’yu mahkemeye veren vatandaşı haklı bulan hâkimin başına gelenlere bir bakıp hâlden mâziye projeksiyon yapabilirsiniz.

 

TBMM’de ilk milletvekili katli de onun zamanında vuku buldu.

 

Bu adam kim miydi?

 

Yapmayın Allah aşkına…

 

***

 

Şimdilerde kendisi hakkında “aaaaah ah” demek pek moda ama, önceki Cumhurreisimiz Ahmet Necdet Sezer, 19 Şubat 2001’deki MGK toplantısında zamanın Başbakanı Bülent Ecevit’in suratına Anayasa’yı fırlatıp “terbiyesiz” diye bağırdığında Ecevit de titrek ve ağlamaklı sesiyle onu halka şikâyet etmişti, Mesut Yılmaz arkada bıyık altından gülümsüyordu. İlk dana kuyruğu o zaman koptu, trilyonlar da yurtdışına uçtu. Aslında bu da bir hazin senaryoydu ya, en azından zâhiri bu.

 

Kendince ahlâklı ama makamına lâyık olmayan bir beceriksiz komünist yüzünden memleketin ekonomisi altüst oldu (sevgili Celâl Şengör de aynı şeyleri atamalar için söyledi diye çok kızdılar ona). Muayene olmak için hastânede sıraya giren bir Cumhurbaşkanı, Başbakan’a fiilî hücumda bulunabilmişti…

 

İmam cemaât ilişkisi…

 

Bu arada, taraflarının zekâlarının takdiri yüce halkımızın! Devekuşunun gözleri beyninden daha kocamandır.

 

***

 

İkinci dalga “ananı al da git” ile başladı.

 

Şerefsiz, ahlâksız, müfteri, erkeksen gel, senin ananı, haysiyetsiz…” gırla gitti.

 

Suâl eyleyen çiftçiyi bir dövmediği kalan, alenen söverek suç işleyen bir başka devlet büyüğümüz sonradan oruçlu olduğu için böyle yaptığını söyleyerek sözüm ona özür diledi. Kutsal amaçlı ibâdeti kendi şerrine bahane etmek günahtır beyefendi; mâdem ibâdetinizi huzur değil mızır olmak üzere ifa eğliyorsunuz, tutmayınız.

 

Kanaâtimce yarı göstermelik bir kavgada, koskoca TC Başbakanı “bu grubun gazetelerini almayın, okumayın” diyebildi. Yâhu, sen kişilerle veya kurumlarla kavgalı olabilirsin ama Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak, o kızdığın kişinin de hakkını korumak zorundasın.

 

Devletlû’nun bu yaptığı hem haksız itham ve ticarî kayba yol açacak şekilde yönlendirme yapmak, hem de yetkilerini kötüye kullanmak açılarından alenen suç! “Sakın Sabancı Holding’in mallarını almayın” demekten farkı yok. Aksini söyleyen hiçbir hukukçuya rastlamadım. Peki, savcılardan gık var mı? Yok!

Peki, bence danışıklı olan bu dövüşten kim kârlı çıktı? Maddî anlamda ikisi de; manevî olarak ise ne olduğunun artık hiç ehemmiyeti kalmadı zâten…

 

Şu anda devletin en ileri gelen gizli otoritesi olan ama kendini gazeteci olarak gizleyen, müstear isimle makaleler yazan bir kişiye, Fehmi Koru’ya TRT1’de son tutuklamaların anlamı soruluyor (12:20). Kimin içeri alınacağını bu zâtın ya tâyin ettiği, ya önceden bildiği, ya da her ikisi birden olduğu artık ahmaklar için bile malûm. Şimdi de “bu örgütün uzantıları askeriyede var da neden emniyette yok” demekte. Yakındır, bekleyin, emniyet teşkilâtının içinde de gözaltına alınmalar başlayacaktır. Ne için içeri alındığını bilmeyen içeri alma memurlarından intihar edenler, cinnet geçirenler, tansiyonu yükselip de merdivenden düşenler başlayacaktır.

 

Bu arada, Fehmi Koru’nun buddy’si Gülümüz eli kanlı diktatörle beraber cemaâtin verdiği yemekte bol bol gülüyor!

 

***

 

Telefon dinlemelerinin yasal açıdan delil (kanıt) teşkil etmediği bilinmesine ve Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker tarafından alenen duyurulmasına rağmen herkes bu şekilde içeriye alınıyor. Tek bir kişinin, Savcı Zekeriya Öz’ün talimatıyla bütün Türkiye “kodese” tıkılabiliyor. Bir sabah ansızın gelebilirler. Seversiniz sevmezsiniz, en güçlü muhalif isimlerden Tuncay Özkan da tutuklandı!

 

Himalâyalar’dan Anadolu’ya uzanan bu hezeyanî örgütün “kasası” diye içeri alınan muzdarip kanserden öldüğünde cenazesini kaldırabilmek için gazeteciler karısına iânede bulundu. Bir kadıncağız siroz olup karaciğer nakli sırasına girecek hâle gelince salıverildi. Bir emekli general hipertansiyondan dolayı beyin kanaması geçirdi, merdivenden yuvarlanıp (bunun itilme sonucu olduğuna inananlar %100’e yakın) kemikleri kırıldı, uyutuldu, gözünü açtırdıklarında karısını görünce o gözler doldu, tansiyon gene fırlatıldı, gene uyutuldu. Bu ahvâl ve şerâit içerisinde serbest bırakıldı ama yurtdışına çıkma yasağı kondu! Yakın arkadaşı da tansiyon oynamaları geçirmekte, haberi yakındır!

 

Transvestist mi (karşıt-giyici), transseksüel mi (öbür cinsiyete geçen) olduğunu hâlâ bilemediğim Sisi ile öyle olmayan Nurseli İdiz içeri alındılar. Meğer bu ikisi de münasebet içerisindeymişler; ne olduğunu bilemem ama öyle (rivayete göre Cumhuriyet Kadınları Projesi imiş; acep Prof. Zihni Sinir mi muziplik yaptı). Bir de, kafayı çekip ortalığı dağıtmaktan başka hangi san’atkârane işlerle ilgilendiğini pek bilemediğim Nurseli İdiz’in dişi Atatürk pozları vardı ya, (komik bile değildiler) acaba ondan mı, bilemiyorum ama Savcı Zekeriya Öz şüphelenmişti bir kere. Bir tek Hülya Avşar ayıpladı bunu; diğer “san’atçılar” sükût ettiler; bu da bir PR başarısı olarak Avşarkızı’nın hânesine yazıldı. Hâlbuki “ben Kürt’üm, Kürdistan da kurulsun” diyen Hülya’ya kim ne yapardı ki? Ergenekon soruşturmasında Kürtler ve Kürtçüler değil, Türkler ve Türkçüler içeri alınıyor. Avaşarkızı’nın sülâlesinin aslında Kürtleşmiş Türkler olduğunu ispatlayan Türk Tarih Kurumu Başkanı ise zâten evvelki ay seyahatteyken işinden kovulmuştu!

 

Deniz Feneri Derneği skandalında din iman deyip trilyonları tokatlayanlarla organik ilişkisi Alman yargısında ispatlanmış ve o ülkeye giderse tutuklanacak olan RTÜK Başkanı Zahid Akman paşalar gibi yerinde oturuyor. Almanya hikâyesinin yalan olduğunu söyleyen bu zat, bence ilk tayyareyle Almanya’ya gidip bir kahve içip dönsün de, kem gözler kör olsun!

 

***

 

En son olarak AKP’nin 2. adamı ile CHP’li bir milletvekili TBMM çatısı altında hangisinin şerefsiz, ahlâksız, alçak ve müfterî olduğunu milyonların önünde ispatlamak üzere âkil adam Uğur Dündar’ın hakemliğinde kapıştılar (bu arada, devleti dolandırmaktan hüküm giymiş Mehmet Ali Birand pek bozuldu ama “next time inchallah” dedi).

 

AKP’nin 2. adamı perişan oldu, yeni belgelere karşı gıkını çıkaramadı, terleri sel oldu aktı.

 

Öpüşerek ayrıldılar.

 

***

 

“Bence danışıklı olan bu dövüşten kim kârlı çıktı” dememin bir göstergesi daha dün dikkatimi çekti. Doğan Grubu’nun lokomotifi Hürriyet Gazetesi’nin jürisinin birinci üyesi eski komünist, şimdi Türk-İslâm tevhitçisi Doç. Dr. Erol Göka AKP’nin 2. adamını 9–8 gâlip ilân etti; diğer âzâlar ise tersini yaptılar.

 

Bugün de TRT-1’de Sevgili Erol’ün yeni programının reklâmı var…

 

Yanlış anlaşılmasın. Erol, bu istihâleyi göstere göstere yaşadı, kitaplar yazarak da yaşattı. Arkaik arkadaşım Halit Kakınç gibi gayrimümkün bir topyekûn mutasyonla değil yâni; sine sine, sindire sindire… Tek tecessüsüm, Türkiye bu bâdireleri atlatır da, Atatürk’ün çizgisine dönerse, o zaman ne yapacağı. Tahminim o ki, gene kokuyu erken alır ve “duyguları gibi düşünceleri de gene dalgalanır” (bkz. Trabzon’da yapılan Ulusal Psikiyatri Kongresi’ndeki konferansı).

 

Cemaât’in toplantısına katılan başka meslekdaşlarımız da AKP’nin çiftliği hâline geldiğini kendilerinin bile ikrar ettiği bu kurumda program yapıyorlar. Psikiyatri câmiası adına büyük bir adım da, insanlık ve Türklük için?

 

Pazar trajikomedisi olarak, İslâmcı Dinbaz Kesimin Sisisi diye anılan Abdurrahman Dilipak ve ekibi, Ergenekoncular’ın birbirlerini pataklayıp hastânelik ettiklerini, paşaların da tansiyonlarını özellikle yükseltip beyinlerini bilhassa kanattıklarını, bu sâyede hapisten kurtulmaya çalıştıklarını yazdılar!

 

Bu arada, Fehmi Koru’nun buddy’si Gülümüz eli kanlı diktatörle beraber cemaâtin verdiği yemekte bol bol gülüyordu!

 

İslâm Âlemi’nde Ramazan Bayramı, Türklük Âlemi’nde de şeker ikramı an’anesi sebebiyle hem Şeker Bayramı hem de Ramazan Bayramı denen bayram kutlu olsun.

 

Bana zâten her gün bayram…

 

         umbara abdala habda kim
               umbara abdala habda kim
                   umbara abdala habda kim…

 

 

M. Kerem Doksat,

Prof. Dr. İÜ Cerrahpaşa TF Psikiyatri AD, Öğretim Üyesi
28 Eylül 2008
Antalya



Küfür, Hakaret ve Antisosyalleşen Kültürümüz -I- -Mehmet Kerem Doksat-


Medya tutanaklarına göre, spor yazarı Osman Tanburacı 09.09.2008 tarihinde ve saat 17:45’te cep telefonunu açmış ve Millî Takım’ın “Hocası” Fatih Terim gizli numarayla önce bıyığını, sonra anasını avratını, nihâyetinde de yedi ceddini sinkaf etmiş. Osman Tanburacı da, bütün gazetelerde neşredilen tepkisinde mütebessim çehresiyle kaytan bıyıklarını da titreştirerek, “96 yaşındaki anasının ne kabahati olduğunu” sormuş! Sonra da “Müslüman ülkenin hukukunun anasının ve kendisinin hakkını koruyacağına inanarak” Türk adaletine müracaat etmiş. Olay çok çirkin de… Osman Bey’in annesi 69 veya 31 yaşında olsa ne değişecekti? Bu çirkinlikle Müslüman Türk milletinin ne alâkası var? Yoksa var mı? Bakalım…



En Büyük Yüzücü Michael Phleps Aslında Bir Sendrom Numunesi mi? -Mehmet Kerem Doksat-


Amerikalı yüzücü Michael Phelps’i seyrederken hep aynı duyguya kapılıyorum: Bu delikanlı sâdece sürnormâl değil, anormâl de!

 

Pekin’e sekiz altın madalya ve sekiz dünya rekoru hedefiyle gelen ve bu yazının yazıldığı güne kadar yüzdüğü yedi yarıştan yedi altı altın madalya alan (sonuncusu Dünya değil de Olimpiyat Rekoruyla), sekizinciye hazırlanan, 23 yaşında iken Olimpiyat tarihinin en çok altın madalya kazanan sporcusu unvanını alan bu gençte bir gariplikler silsilesi var.



Cadı Tokmağı ve Ergenekon Rezaleti: Ortaçağ'a Dönüş! -Mehmet Kerem Doksat-


Devletlû ne yapacağını şaşırdı. Türkçemiz’de enfes bir deyim vardır “câmi duvarına işemek” diye… Kalkmış Rahmi Koç “ben öyle saçlı sakallı adam istemem; bizimle çalışacaklar bakımlı ve tıraşlı olmalı” dedi diye, gürlemiş de esmiş! Yâhu, Sabancı Holding kurumsallaşmada ve globalize olmada sınıfta kaldı ama Koç Holding bütün bunları yaptığı gibi, DDD ile entegre de oldu. Bu aralar sık sık TÜSİAD tarafından eleştirilince, Devletlû da hıncını Rahmi Bey’den almış! Kızdığı şey de, böyle diyerek, kendilerinin asla yapmadığı bir şeyi yaptıkları, yâni ayrımcılıkta bulundukları için celâllenmiş! Şaka gibi…


 

Mehmet Kerem Doksat


5 Ağustos 1957 İstanbul'da doğdu. Prof. Dr. Recep Doksat'ın oğludur. Evli ve bir kız çocuk babasıdır. Orta tahsilini TED Ankara Koleji ve Özel Adana Koleji'nde tamamladı. Çukurova Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda 1999'da profesör oldu.


 Umumi Siyaset



Modernleşme


Modernleşme dalgasıyla bütün dünya, üstünlüğü sui generis kabul edilmiş Batı medeniyetine tahvil ve istihâle etmeliydi, öyle istedi muktedirler. Akabinde etnosentrizmi ve mikro-milliyetçiliği kaşıyan post-modernizm piyasaya sürüldü. Hangi ekmeklere yağ sürüldüğü o kadar âşikâr ki, yoruma gerek yok. Maalesef, kaçınılmaz bir diyalektik gelişme olarak, ırkçılığa varan bir Türk milliyetçiliği hızla tırmanıyor; Kürt düşmanlığını körükleyen elmekler internette dolaşıyor ve “en iyi Kürt ölü Kürt’tür” deniliyor. Bütün şehirlerde, kasabalarda başını emekli emniyet mensuplarının oluşturduğu Türk Kurtuluş Cephesi gibi adlarla kendini tanımlayan gruplaşmalar var.


 Türkçülük Tartışmaları



Bizde Milliyetçilik


Sonuç hepinizin malûmudur: Dünyadan bîhaber, beyaz çorap giyip hilâl bıyık bırakarak kimlik oluşturmaya çalışan, ter kokmayı ve kabadayılığı erkeklik addeden, ne kasabalı ne de kentli olabilmiş kişiler ülkücü olmuş, Dokuz Işık Doktrini palavralarıyla, Türk-İslâm Sentezi ucûbeleriyle beyinleri oyalanmış ve kısırlaştırılmış bir grup hâline gelmişlerdir; bunun mukabili olarak ortaya çıkan Kürt-İslâm sentezi yâni Hizbullah hareketi malûmdur. Hâlâ da bu yapıyı korumaktadırlar. Aralarına girip çağdaş milliyetçilik ruhunu yaşamak ve yaşatmak isteyenlere de asla yüz vermemişlerdir; bunun pek çok örneğini bizzat biliyorum, meselâ güncel bir tânesi Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp. Batı’nın milliyetçiliği kentsoyludur, burjuva kökenlidir; bizimkisi ise köy-kasaba kökenlilerin elinde kalmış nâkıs bir harekettir. O sebeple de ufukları (vizyonları) dardır; tartışmaya açık değildirler çünkü müthiş sekterdirler, çünkü alt yapıları yoktur! O sebeple de kolayca saldırganlaşırlar. Aslında aynı şey pek çok “solcu” militan için de geçerlidir.


 Türkiye ve Dünya da Milliyetçilik



Irkçılık


Bizdeki milliyetçilikle Batınınki arasında mâhiyet farkı vardır. Batı’da millet ve milliyetçilik, aristokrasiye isyan eden kentsoyluların, burjuvazinin sınıf patlamasıyla filizlenmiş bir olgu ve ideolojidir. Bu anlamda hepsi de hücrelerine kadar milliyetçidirler. Avrupa’da epey ülke dolaştım, insanlarını tetkik ettim. İngilizler diğer bütün uluslara tepeden bakacak kadar züppedir, İrlandalılar onlardan nefret eder; Portekizliler İspanyollar’a olan kinlerini daha hava alanından otele giderken otobüsteki rehberin ağzından anlatırlar size. Fransızlar Almanlar’dan zerre kadar hazzetmez. Bu örnekleri çok daha arttırmak mümkündür. Ama “nationalism” lâfını ettiğiniz anda size pis pis bakarlar, “racism” gibi idrak ederler bunu çünkü ırkçılıktan çok çekmiş olup, birbirlerini bu sebeple az gırtlaklamamışlardır.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar