Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

17 Ağustos 2008

Kaşgarlı Mahmud

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Kültür


En Büyük Yüzücü Michael Phleps Aslında Bir Sendrom Numunesi mi?


-Mehmet Kerem Doksat-


Amerikalı yüzücü Michael Phelps’i seyrederken hep aynı duyguya kapılıyorum: Bu delikanlı sâdece sürnormâl değil, anormâl de!

 

Pekin’e sekiz altın madalya ve sekiz dünya rekoru hedefiyle gelen ve bu yazının yazıldığı güne kadar yüzdüğü yedi yarıştan yedi altı altın madalya alan (sonuncusu Dünya değil de Olimpiyat Rekoruyla), sekizinciye hazırlanan, 23 yaşında iken Olimpiyat tarihinin en çok altın madalya kazanan sporcusu unvanını alan bu gençte bir gariplikler silsilesi var.

 

 

VÜCUDU SANKİ SUDA YAŞAMAK İÇİN YAPILMIŞ VEYA O HÂLE GETİRİLMİŞ

 

Antrenörü Bob Bowman birçok kez dile getirmiş: Michael Phelps’in bir Su Vücudu (Aquatic Body) varmış. Boyu 1.93 metreymiş. Bacakları kısa ama gövdesi iriymiş. Kol açıklığı tam 2.10 metreymiş. Elleri büyük, belli. Ayak numarası 48.5’muş. Böylece daha az ama daha etkili kulaç atabiliyormuş. Eklemleri çok esnekmiş (MKD: Ehler-Danlos sendromu varyantı?)… Bu sâyede yarış başlangıcında ya da dönüşlerden sonra o meşhur yunus yüzüşünü yapabiliyormuş ama en önemli üstünlüğü kardiyovasküler kapasitesiymiş. Kalbi vücuduna dakikada 30 litre kan pompalıyormuş, yâni normâl insanınkinden üç kat fazla (MKD: eğer hasta değilse, bu bahsedilen özellik sürmormâlite değil abnormâlite)! Vücudu çok az laktik asit salgılıyormuş (nasıl olur yâhu). Oksijenin yanmasından sonra kanda oluşan laktik asit oranı bir yarıştan sonra bile gramda 5 milimol çıkıyormuş (MKD: Dedim ya, eğer hasta değilse, bu bahsedilen özellik sürmormâlite değil abnormâlite). Bu, normâl bir yüzücünün ikide biri, hâttâ üçte biri düzeyindeymiş (aynen). Kısacası Phelps, rakiplerinden daha geç yoruluyormuş. Ama sudan çıkınca sorun başlıyormuş; çünkü esnek eklemleri nedeniyle sık sık düşüyormuş ve bu yüzden koşması bile yasakmış: MKD: Bunlar sürnormâllikten öte!

 

 

BABA ROLÜNÜ ÜSTLENEN MONOMANYAK BİR ANTRENÖRÜ VARMIŞ

 

Bob Bowman (43), son derece titiz, otoriter, çalışma delisi bir antrenörmüş. Her akşam 21.00’de yatıyor, sabah 4.30’da kalkıp 5.15’te havuza varıyor ve akşam 19.30’a kadar oradan çıkmıyormuş. Yüzme dünyasına girmeden önce klâsik müzik bestecisi olmak için uğraşmış. 10 yaşında piyano çalarak müziğe başlamış (geç bir yaş). Sonra buna keman ve trombonu eklemiş. Florida Üniversitesi’nde müzik eğitimi görürken yüzme takımında kulaç sallıyor, bir yandan da gelişim psikolojisi okuyormuş. 11 yılda yedi yerde yüzme antrenörlüğü yaptıktan sonra 1996’da Phelps’in çalıştığı NBAC’a geçmiş. 2004’te yıllık 80 bin Dolar maaş karşılığı Michigan Üniversitesi’ne baş antrenör olmuş. Ama bu görevi geçen Mayıs’ta bırakmış. Bıktırıcı antrenmanları ve sert tutumuyla tanınıyormuş. Hâlâ boş zamanlarında Bach, Beethoven ve Prokofiev çalmaya devam ediyormuş. En büyük hobisi yarış atlarymışı: Hâlen Maryland’da altı atı varmış. Çocukluğundan beri babasından ayrı yaşayan Michael için tam bir otoriter baba figürü teşkil ediyormuş.

 

 

HAFTADA YEDİ GÜN ANTRENMAN YAPIYORMUŞ

 

Micheal Phelps, 11 yaşından beri aynı antrenörle yâni Bob Bowman’la çalışıyormuş. 1996’da Bowman genç talebesinin ergenlik öncesi aerobik kapasitesini artırmak için yüklü bir antrenman programı yapmış. 1997 sonunda anne babasıyla konuşup “geleceğin olimpiyat şampiyonunu yetiştirebiliriz” demiş ve Michael’ın Amerikan futbolunu ve beyzbolu bırakmasını sağlamış. Ertesi yıl haftalık antrenman günlerine pazarı da dâhil etmiş. Artık Noel tatili dâhil, neredeyse 365 gün havuzdaymış ve haftada 80 kilometre yüzüyormuş. Ama 2000 yılına kadar havuz dışında hiç ağırlık çalışması yapmamış. 2004’ten sonra antrenman sayısı haftada altıya inmiş. Yılın üç haftasını, yine Bowman yönetiminde ve 10 takım arkadaşıyla Colorado Springs’te, ABG Olimpiyat Antrenman Merkezi’nde geçiriyormuş. 1.800 metre râkımlı merkezde 24 günde 70 antrenmana çıkıyormuş. Her gün, üçü havuzda biri havuz dışında dört antrenman seansı varmış. İlk antrenman bâzen sabah 4’te başlıyormuş.

 

 

HER KULACI, HER SOLUĞU KAYDEDİLİYORMUŞ

 

Böyle büyük bir şampiyonu yetiştirmek için elbette bilimden çok iyi faydalanmak lâzım olduğu için, antrenör Bowman, ABG’deki en nitelikli uzmanlarla işbirliği yapıyor ve şampiyon yüzücüsünü sürekli denetliyormuş. ABG Yüzme Federasyonu Bilim Direktörü Genadijus Sokolovas kendi geliştirdiği bir cihazla, yıl boyunca swim-power testi uyguluyormuş Phelps’e. Antrenman sırasında göğüs çevresine bir elektronik kuşak takılıyormuş. Bu kuşak saniyede 60 kez veri gönderiyormuş. Ayrıca, havuzun kenarındaki ve dibindeki iki kamerayla her hareketi kaydediliyormuş. Sonuçlara göre kollarının ve bacaklarının hareketini daha da mükemmelleştirmek için uğraşıyorlarmış.

 

 

EN ÇOK PARA KAZANAN YÜZÜCÜYMÜŞ

 

Dünyanın en çok kazanan yüzücüsüymüş. Bütün reklâm ve sponsorluk anlaşmalarından yılda 5 milyon Dolar kazandığı tahmin ediliyormuş. Çok sponsoru varmış ama en önemli anlaşmayı 2003’te mayo sponsoru Speedo’yla yapmış. Altı yıllık bu anlaşmaya göre Olimpiyat’ta yedi altın madalya kazanıp Mark Spitz’in 1972’deki rekorunu egale ederse 1 milyon Dolar ödül kazanacakmış (cepte bilin). 2004’te Çin şirketi Matsunichi’yle yaptığı dört yıllık anlaşmadan da 4 milyon dolar almış. 2004 Olimpiyatları’ndan sonra takım arkadaşlarıyla çıktığı Walt Disney’in “Swim With The Stars” turnesi kapsamında ABG’nin 15 şehrini gezmiş, gençlere yüzme öğretmiş. Bu turnenin biletleri 25 ve 100 dolardan satılmış. Tüm bu ticarî başarının arkasında 2001’den beri menajerliğini yapan Octagon firmasından Peter Carlisle’nin büyük katkısı varmış.

 

 

SEVGİLİSİ SORULUNCA KIZIYORMUŞ

 

Michael 30 Haziran 1985’te Baltimore’da doğmuş. Annesi Debbie, öğretmen, babası Fred ise polis memuruymuş. İki ablası Hillary (30) ve Whitney (28) imiş. İlkokulda hiperaktifmiş (MKD: bu çok önemli). Bir öğretmeni, annesine “üzgünüm Debbie! Hayatında hiçbir işe yoğunlaşamayacak” demiş. Çâre olarak annesi onu yüzmeye başlatmış. 9 yaşındayken anne ve babası boşanmış. O günden sonra babasıyla arası açılmış (çifte travma). Antrenörü Bob Bowman yıllarca baba rolünü de üstlenmiş (MKD: “Baba beni yüzdür”). Bir yıl ara verdiği liseyi 2003’te bitirdi. 2004’te antrenörünün peşinden Michigan Üniversitesi’ne gitmiş. Spor Yönetimi eğitimini sürdürüyormuş. Üniversite yakınında dört katlı evinde oturuyormuş. Az kalan boş zamanında X-box, Playstation, Blackberry gibi cihazlarla oynuyor, ilkokul arkadaşlarıyla takılıyor, sevgili konusu açılınca gazetecilere bozuk atıyormuş. Gençlere özgü çılgınlık yapmaya zamanı yokmuş zâten. Bir kere Cadillac Escalade model otomobilini alkollü kullanırken yakalanmış o kadar.

 

***

 

Vallahi de billâhi de milliyetçilik damarım kabarıp, ABG’li diye kara çalmıyorum. Etiyopya’daki Addis Ababa’da Hewan Abeye adıyla doğup, sonradan tipik bir Türk olan Elvan Abeylegesse ve bir kızımız daha olmasa, hüngür hüngür ağlayarak dönecektik bu Olimpiyat’tan. Fakat bakın, Elvan normâl bir insan! Hâttâ kim olduğunu bilmeseniz de, Eminönü’nde elinde bir bebeyle dolaşsa iyi sadaka dahi toplar çünkü bütün orta ilâ uzun mesafe koşucularında görülen o gariban, “vur ensesine al lokmasını” duygulanımı tipik; eh, üstüne üstelik bir de zenci! Benim akşam yemeği zulası olmayan garibanım çıkarır balık ekmek parası verir vallahi!

 

Şimdi, Michael Phelps’e bir daha bakalım: Eklemlerde aşırı esneklik, yürüme zorluğu hâttâ düşmeler, kısa bacaklar, uzun gövde ve bacakları kadar uzun kolları (2.10m açıklık ile 1.93m olan boyundan fazla) + Basık ve ablakça bir surat, koca kulaklar, uzun bir yüz ve sanırım sıradan veya sınırda zekâ: Bunlar natürel özellikleri. Bunlardan –bence– gayrı insanî derecede istifâde ederek bir hilkat garibesi yaratan sıra dışı bir antrenör olan Bowman ve başkaları bu çocuğun sırtından köşeleri dönüyorlar (meselâ Octagon firmasından Peter Carlisle). Bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Fragile_X_syndrome mekânındaki tipik surat resmi.

 

Arkadaşları ilkokuldakiler, başka yok! Boş vakitlerinde X-box, Playstation, Blackberry gibi cihazlarla oynuyor ve kızlarla düşüp kalkma gibi 23 yaşındaki bir ABG’li için normâl âddedilen davranışları yok; sorulunca da kızıyor; demin (16:34) TV’de seyrettim konuş(ama)masını, IQ skoru kaç acaba? Bir kere kafa çekip araba kullanmaya kalkmış, onu da becerememiş; ne anlar yürümeyi beceremeyen adam Cadillac Escalade gibi süper bir oyuncaktan!

 

Çocukken de hiperaktif! Bakmayın siz Michigan Üniversitesi’nde Spor Yönetimi eğitimini sürdürüyor olmasına; böyle bir değer için bütün kapılar açılır.

 

Yâhu, biz Mark Andrew Spitz’i de seyrettik; benden yedi yaş büyüktü. Babalar gibi zeki, yakışıklı ve hafifçene de çapkın bir Yahudi’ydi. Hobileri arasında da denizcilik, ski yapma ve resim koleksiyonculuğu gibi sofistike şeyler vardı. Sonradan da TV şovlarına katıldı; şimdilerde o da açık kır saçlı…

 

Bu delikanlı ise normâl değil. Yukarıda saydığım natürel vasıflara inzimam eden nurtürel hâdiseler: Erken yaşta ebeveyn boşanması, (nedense) babasıyla bozuşmaları ve akıl sağlığı sorgulanabilir bir antrenörün diktası altında yaşantılanan otistik bir hayat!

 

Anahtar Kelimeler: Ehler-Danlos Sendromu, Frajil X sendromu, subklinik formlar, hiperaktivite, otizm, aşırı spor, genetik testler ve cilt biyopsisi

 

***

 

Bu arada…

 

Usain Bolt (MKD: Hüseyin?) 100 metreyi 9.69 saniyede koşmuş; hâttâ şımarıp son 10 metrede hız kesince, 9.60’ın altına inme tâlihini harcamış. Ben gençken 10 saniyenin altına inilmesinin insan vücudunun kapasitesini aştığı için imkânsız olduğu düşünülürdü! Ben daha dünyada değilken de 50 Km/sn üzerindeki süratlerde insan vücudunun iflâs edeceği söylenirdi; ilk trenlerde sıkılanlar inip çiçek toplayıp, tekrar binerlerdi. Rahmetli pederim de “lise mezuniyetimdeki fizik kitabının sonunda atomun parçalanmasının ilmen neden imkânsız olduğunu anlatan bir makale vardı” diye gülerek anlatırdı…

 

İster hilkat garibesi, ister insan yaratısı olsun, kimse 100 metreyi 5 saniyede koşamaz veya 10 saniyede yüzemez herhâlde! En azından, 0 saniyede koşamaz veya yüzemez.

 

Peki, ne olacak bu işin sonu?

 

Eğer evrim yeni türü alelacele şekillendirmezse, bir noktada tıkanacak bu yarışlar.

 

O zaman da alternatif spor ve aktivitelere yönelecek, icatlarda bulunacak insanoğlu.

 

Şimdiden başlamadı mı?

 

Sondan birinci not: Akşam’da Cemil Meriç Amcam’ın kemikleri sızladığı gibi, oğlu kadim dostum Mahmut Âli Meriç’inkiler de daha hayatta iken ağrıyor: Onun ve Dr. Necmettin Turinay’ın fotoğraflarının yerine Dücane Cündioğlu ve Sezai Karakoç’unkileri bastılar.

 

Sondan ikinci not: ABG’de de Başkan olabilmek için gençken ne kadar çok içip marihuana kullandığını itiraf etmek modası var. Niyetlendim vallahi. Benden 10 yaş büyük Arnold Schwarzenegger (Avusturya Yahudisi, şimdilik sâdece Kaliforniya Vâlisi) de aynı şeyi yapmıştı. O eski vücutçu, ben eski Taekwon docuyuz; 11 yaşında başladığım sigarayı 24 yaşında bıraktım, hiç esrar veya başka bir madde kullanmadıysam da (çok utanıyorum ama ne yapiim), yakın tarihlere kadar sıkı rakı içerdim; kardiyologum Memorial Okmeydanı Hastânesi’nden Dr. Türker Baran (turker.baran@memorial.com..tr) yasaklayınca mecburiyetten tövbekâr oldum. Artık sâdece ayran, meyve suyu ve ıhlamur tüketiyorum.

 

Bir de ABG’den icâzet alabilirsem önce yazar olup soyuma kara çalıp Nobel kapacağım, sonra politikaya atılıp çifte pasaportla Başbakan olacağım (bunun için cinsiyet değiştirip sarışınlaşmam icap ederse de yaparım, ne olacak; “günahı bir kere işledin mi alışkanlığın olur” demez mi birileri), sonra da –performansıma göre– ABG’ye zıplamayı düşünüyorum, ne dersiniz ihvân?

 

M. Kerem Doksat,

Prof. Dr. İÜ Cerrahpaşa TF Psikiyatri AD, Öğretim Üyesi
17 Ağustos 2008 İstinye



Cadı Tokmağı ve Ergenekon Rezaleti: Ortaçağ'a Dönüş! -Mehmet Kerem Doksat-


Devletlû ne yapacağını şaşırdı. Türkçemiz’de enfes bir deyim vardır “câmi duvarına işemek” diye… Kalkmış Rahmi Koç “ben öyle saçlı sakallı adam istemem; bizimle çalışacaklar bakımlı ve tıraşlı olmalı” dedi diye, gürlemiş de esmiş! Yâhu, Sabancı Holding kurumsallaşmada ve globalize olmada sınıfta kaldı ama Koç Holding bütün bunları yaptığı gibi, DDD ile entegre de oldu. Bu aralar sık sık TÜSİAD tarafından eleştirilince, Devletlû da hıncını Rahmi Bey’den almış! Kızdığı şey de, böyle diyerek, kendilerinin asla yapmadığı bir şeyi yaptıkları, yâni ayrımcılıkta bulundukları için celâllenmiş! Şaka gibi…



AKP Kapatılacak mı? -Mehmet Kerem Doksat-


Benim hiçbir talebim yokken, üstelik her gün militanlarıyla savaşıp Mehmetçikler şehit düşerken, Kürt türküsünün soframda ne yeri var! Tıpkı, müstevliler öyle emretti diye TRT’den Kürtçe neşriyat yapılması ve bunun da demokratlık diye yutturulması gibi. Beyinlerimiz yıkanıyor, hem de devleti yönetenlerin emriyle ve bunu “liberallik” diye hicapsızca övmesiyle. “Antalya bitmiştir” dediğim yazımı hatırlarsanız… Geçen gün güzel mi güzel bir genç kızımız müracaat etti. Anlattıkları dehşetengiz: “Doktor Amca, ben tahsilime İstanbul’da devam etmek istiyorum. Antalya’daki birkaç büyük kolej tamamen dincilerin yönetiminde, halk okullarında ise Kürtler terör estiriyor, sürekli olarak kızlara sarkıntılık ediyorlar, karşı çıkınca alay ediyor ve erkek arkadaşlarımız bir şey deyince de on - on beş kişilik gruplar hâlinde meydan dayağı çekiyorlar. Öğretmenlere bıçak çekiliyor, müdürler kurşunlanıyor ve hepsi korkudan sinmiş vaziyette. Kimse bir şey yapamıyor. Benim âilemin imkânları var, İstanbul’a alıyorlar beni ama olmayanlardan okullarını terk edenler başladı”.



Youtube Niçin Kapalı? -Mehmet Kerem Doksat-


Şu anahtar kelimelerle aramaya giriştiğinizde ise, muazzam dokümanlara ulaşıyorsunuz: Recep Tayip Erdoğan, Abdullah Gül, Unakıtan, Millî Görüş, Erbakan, Türkeş, Fethullah Gülen. Bu muhterem zevatın aleyhinde çok seviyesizce şeyler de yok değil, onlar beni bağlamaz. Buna mukabil, bundan kaç sene önce nerede ne söylemişler, şimdi ne diyorlar, nasıl da tükürdüklerini yalayıp takıyye yapıyorlar… Hepsi ayan beyan gözler önünde. Hilesiz hurdasız. Şimdilerde şövalye de olan Gülümüz’ün AB hakkında söylediklerini seyrederken gülmekten kırılıyorsunuz (mizah en olgunca ego savunmalarından birisidir)! Hele Fethullah Gülen Efendi Hazretleri’nin, nâmı diğer yeni peygamberimizin öyle videoları, öyle beyanları ve analizleri var ki, başka hiçbir kitap okumaya filân gerek yok; affedersiniz, her şey kabak gibi ortada!


 

Mehmet Kerem Doksat


5 Ağustos 1957 İstanbul'da doğdu. Prof. Dr. Recep Doksat'ın oğludur. Evli ve bir kız çocuk babasıdır. Orta tahsilini TED Ankara Koleji ve Özel Adana Koleji'nde tamamladı. Çukurova Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda 1999'da profesör oldu.


 Umumi Siyaset



Modernleşme


Modernleşme dalgasıyla bütün dünya, üstünlüğü sui generis kabul edilmiş Batı medeniyetine tahvil ve istihâle etmeliydi, öyle istedi muktedirler. Akabinde etnosentrizmi ve mikro-milliyetçiliği kaşıyan post-modernizm piyasaya sürüldü. Hangi ekmeklere yağ sürüldüğü o kadar âşikâr ki, yoruma gerek yok. Maalesef, kaçınılmaz bir diyalektik gelişme olarak, ırkçılığa varan bir Türk milliyetçiliği hızla tırmanıyor; Kürt düşmanlığını körükleyen elmekler internette dolaşıyor ve “en iyi Kürt ölü Kürt’tür” deniliyor. Bütün şehirlerde, kasabalarda başını emekli emniyet mensuplarının oluşturduğu Türk Kurtuluş Cephesi gibi adlarla kendini tanımlayan gruplaşmalar var.


 Türkçülük Tartışmaları



Bizde Milliyetçilik


Sonuç hepinizin malûmudur: Dünyadan bîhaber, beyaz çorap giyip hilâl bıyık bırakarak kimlik oluşturmaya çalışan, ter kokmayı ve kabadayılığı erkeklik addeden, ne kasabalı ne de kentli olabilmiş kişiler ülkücü olmuş, Dokuz Işık Doktrini palavralarıyla, Türk-İslâm Sentezi ucûbeleriyle beyinleri oyalanmış ve kısırlaştırılmış bir grup hâline gelmişlerdir; bunun mukabili olarak ortaya çıkan Kürt-İslâm sentezi yâni Hizbullah hareketi malûmdur. Hâlâ da bu yapıyı korumaktadırlar. Aralarına girip çağdaş milliyetçilik ruhunu yaşamak ve yaşatmak isteyenlere de asla yüz vermemişlerdir; bunun pek çok örneğini bizzat biliyorum, meselâ güncel bir tânesi Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp. Batı’nın milliyetçiliği kentsoyludur, burjuva kökenlidir; bizimkisi ise köy-kasaba kökenlilerin elinde kalmış nâkıs bir harekettir. O sebeple de ufukları (vizyonları) dardır; tartışmaya açık değildirler çünkü müthiş sekterdirler, çünkü alt yapıları yoktur! O sebeple de kolayca saldırganlaşırlar. Aslında aynı şey pek çok “solcu” militan için de geçerlidir.


 Türkiye ve Dünya da Milliyetçilik



Irkçılık


Bizdeki milliyetçilikle Batınınki arasında mâhiyet farkı vardır. Batı’da millet ve milliyetçilik, aristokrasiye isyan eden kentsoyluların, burjuvazinin sınıf patlamasıyla filizlenmiş bir olgu ve ideolojidir. Bu anlamda hepsi de hücrelerine kadar milliyetçidirler. Avrupa’da epey ülke dolaştım, insanlarını tetkik ettim. İngilizler diğer bütün uluslara tepeden bakacak kadar züppedir, İrlandalılar onlardan nefret eder; Portekizliler İspanyollar’a olan kinlerini daha hava alanından otele giderken otobüsteki rehberin ağzından anlatırlar size. Fransızlar Almanlar’dan zerre kadar hazzetmez. Bu örnekleri çok daha arttırmak mümkündür. Ama “nationalism” lâfını ettiğiniz anda size pis pis bakarlar, “racism” gibi idrak ederler bunu çünkü ırkçılıktan çok çekmiş olup, birbirlerini bu sebeple az gırtlaklamamışlardır.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar