Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

28 Kasım 2006

Kaşgarlı Mahmud

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Kültür


Transdansın ve Yaratıcılığın Psikolojisi, Psikobiyolojisi ve Psikiyatrisi


-Mehmet Kerem Doksat-


Transdansın (Mistik ve Artistik Yaşantıların) ve Yaratıcılığın Psikolojisi, Psikobiyolojisi ve Psikiyatrisi

 

Picasso’ya ortada bir masa, üzerinde bir sahne maketi, bir tarafta bir çekiç ve kırılmış bir kol bulunan ünlü Office tablosunun psikanalitik yorumunu yaparlar: “Bu bir ödipal sıkıntının tezahürüdür. Sahne hayatı, hayat oyununda sıranın sizden oğlunuza geldiğini simgeliyor; Kral Oedipus gibi, o sizi öldürmeden, siz onu çekiçle öldürmek istiyorsunuz fakat yapamıyorsunuz, kolunuz kırık kalıyor”. Ünlü san’atçı muzipçe gülümser ve cevap verir: “San’at tabiattan önce gelir. Bunlar sizin fantezileriniz, ben sâdece yaratmak için yaratıyorum”.

 

 

Giriş ve Temel Kavramlar

 

Sözlüklere ve ansiklopedilere bakıldığında, transcendence veya transcendency (transandans) kelimesinin “transandantal olma”, transcendental (transandantal) kelimesinin ise “üstün, fâik”, felsefî kullanımda “deneyüstü, tecrübeden üstün olan, fizikötesi, tabiatüstü, doğrudan tecrübeyi aşan ama rasyonel bilgiye karşı olmayan” şeklinde tanımlandığı görülmektedir. Transcendent (transandan) kelimesi ise “üstün, faik, insan aklından üstün, sıradan yaşantının sınırlarının ötesine taşan veya onu zorlayan”, Immanuel Kant’ın felsefesindeki kullanımıyla “mümkün olan bütün tecrübe ve bilgilerin ötesinde olan” gibi anlamlarla karşılanmaktadır.

 

Çağdaş psikoloji kavramının oluşmasında da büyük katkıları olduğunu bildiğimiz Kant, transandantal ve transandan kavramlarının farkını önemle vurgulayarak, felsefenin transandan değil transandantal olması gerektiğini savunmuş, fakat eserlerinde bu iki kavramı zaman zaman kendisi karıştırmıştır.

 

Türkçe yeni yayınlarda, aşmak kökünden türetilerek, transandans karşılığında aşkınlık, transandan karşılığında aşkın kullanılmakta, transandantal karşılığında da aynı kelimenin istimali ise kavram karmaşasına yol açmaktadır. Ben, bu sebeple, bu makalede söz konusu yabancı kelimelerin Türkçe okunuşlarıyla tefekkür etmeyi tercih ettim.

 

Creation (yaratılış) kelimesi aynı sözlüklerde ve ansiklopedik kaynaklarda öncelikle dinî anlamda, sonra beşerî plânda izah edilmektedir.

 

Creativity (yaratıcılık) ise hem bu bağlamda, hem de artistik ve bilimsel anlamlarıyla anlatılmaktadır. Gerek Tevrat’ta, gerekse Kur’ân’da Allah’ın insanı kendi ruhundan üfleyerek yarattığı söylenmekte, İncil’de de “Tanrı Ruh’tur” ifâdesi yer almaktadır.

 

Kur’ân’da, insanoğlunun ruhun ne demek olduğunu kavrayamayacağı açıkça ifâde edilmekte, üç büyük dinde de Ruh ve Tanrı mefhumları (notions) son derecede iç içe anılmaktadır. Hakikî ve tek yaratıcının Tanrı, İslâmî ifâdeyle Allah olduğu, yaratma “becerisinin” sâdece onun için düşünülebileceğini öne süren bâzı kişiler, insanoğlu için bu terimlerin kullanılmaması gerektiğini vurgulamakta, bâzısı bunun “günah” olacağını dahi iddia etmektedir.

 

Hâlbuki adını ne koyarsak koyalım, eğer bir ulu yönetici varsa ve zâten her şeyi o yaratıyorsa, gene onun bir mahlûku (yaratığı) ve üstelik de, en şereflisi (malûm, insandan “eşref-i mahlûkat” diye bahsedilir) olan insan için yaratmak fiilini kullanmanın hatâlı olması fikri kendi içerisinde çelişiktir.

 

Yerine kullanılacak başka bir kelime olmadığına göre, insan için “yaratıcı” ve “yaratma” terimlerini kullanmanın ne dinî ne de mantıkî bir mahzurunun olmadığı kanaâtindeyim. Ben, bu sebeple, bu makalede söz konusu yabancı terimlerin karşılığı olan Türkçe kelimelerle tefekkür etmeyi tercih ettim.

 

Andreasen, yaratıcılık sürecini dört ana başlık altında inceler:

 

1) Gerçeklikten kopma ve farklı bir ruh hâline girme;


2) Kendisini bir ilham perisinin tesiri altındaymış gibi hissederek, yaratıcılık esnâsında âdeta bir kendinden geçme, bir nev’î transa girme;


3) Çoğu san’atçının “yürürken bile kafam hep meşgûldür” gibi cümlelerle ifade ettikleri bir zihin yapısına sahip olmaları;


4) Gene çoğu san’atçının “Sanki ben görünmez olup her şeye tepeden, dışarıdan bakabiliyorum” gibi cümlelerle ifâde ettikleri yaşantılarının olması.

 

Yazarlar, ressamlar, şâirler, besteciler ve diğer san’atçılar, yaratma sürecine girerken, gerçeklikten uzaklaştıklarını hissettikleri bir ruh hâline girmektedirler.

 

Bu üstün konsantrasyon, kendinden geçme hâliyle mistiklerin vecd yaşantıları fenomenolojik açıdan büyük benzerlik göstermektedir. Psikiyatrik bir perspektifle konuya bakılacak olursa, bunlar tamamen dissosiyatif yaşantılardır. Patolojik dissosiyasyondan en önemli farkları da, “bu dissosiyasyonların assosiyasyonla sonuçlanmasıdır”.

 

Başka bir ifâdeyle, yaratıcı dissosiyasyon bir finaliteye, hâttâ teleolojiye sâhiptir ve bir eserin ortaya çıkmasıyla nihayet bulur. Yaratıcılık akılcı-mantıksal bir süreç değildir.

 

Her ne kadar bir eserin ortaya çıkarılmasında çeşitli kognitif süreçlerin rol oynadığı âşikârsa da, yaratılan ürünün özünde şuurlu bir plân yatmamaktadır.

 

İlham gelmesi basit ve somut bir kavramdan (concept) veya metafordan öte bir mefhumdur (notion).

 

Pek çok san’atçı eserlerini “onun nereden geldiğini bilmiyorum, bir anda buluverdim, sanki kendiliğinden ortaya çıktı” gibi ifâdelerle tasvir eder. Tabiî, bu da, tamamen şuurdışı düşüncelerin ve intrapsişik süreçlerin sonunda oluşmaktadır.

 

Yaratıcı kişilerin zihinleri kolayca çeşitli fikirlerin ve düşüncelerin baskınına uğrar ve sansürleri de pek kuvvetli değildir. Muhtemeldir ki yaratıcı insanların retiküler aktive edici sistem, talamus ve singülat girus gibi orta hat yapılarınca düzenlenen dikkatle ilgili (attentional) süreçleri kalitatif ve/veya kantitatif açılardan diğer insanlardan farklılıklar arz etmektedir.

 

Klâsik kognitif psikoloji terimleriyle ifâde edecek olursak, “filtre edici mekanizmaları” defektif veya farklıdır. Şekillenmemiş ve fragmante durumdaki fikirlere fazla açıktırlar, daldan dala atlarmış izlenimi bırakırlar; duyusal ve duygusal yaşantıları diğer insanlardan daha şiddetli ve fırtınalıdır. Yaratıcı insanlar kolay ve sık olarak gerçeklik duygularında değişme ve farklılaşma, olup bitenlere tepeden bakma hissine kapılırlar. Bu yabancılaşma (alienation), uzaklaşma hâli onların sıra dışı çağrışımlar, gözlemler ve sentezler yapmalarına, dolayısıyla da yaratıcılıklarını kullanmalarına imkân tanır.

 

 

Yaratıcı İnsanların Kişilik Özellikleri

 

Yaratıcı insanların ortak kişilik özelliklerinin başında maceraperestlik, isyankârlık, bireyselcilik, oyunculuk, sâdelik ve inatçılık sayılabilir.

 

Toplumsal kurallarla, kendilerine bir şeyler empoze edilmesiyle araları pek hoş değildir ve gelenekleri zorlayıcı araştırmalara, davranışlara eğilimlidirler. Bütün bunlara karşılık, gerek kendi iç dünyalarında yaşadıklarına gerekse dış âlemden gelen uyaranlara karşı hassasiyetleri de fazladır.

 

Hem sınırları zorlama, hem de aşırı hassas olmak onları acı çekmeye, üzülmeye yatkın kılar. Kafalarına koydukları şey için son derecede inatçı davranabilirler. Mâceraperest ve isyankâr yönleri oyuncu taraflarıyla birleşerek, kendilerine has bir eğlenme anlayışı, “dalga geçme” eğilimi ortaya çıkarır. İnatçılıkları tipik ve şiddetlidir; bu sebeple sık sık engellenir veya reddedilirler, gene de ısrarla konunun üstüne giderler; bâzen hayatlarının tek amacı san’atları hâline gelebilir -ki, bu tarafları onları sâde (yalın) kılar.

 

Kognitif açıdan ego sınırlarının çok net olmaması, entellektüel açıklık, büyük bir meraklılık ve konsantrasyon yeteneği, obsesiflik, mükemmeliyetçilik, ürünleri istedikleri gibi oluncaya kadar bıkıp usanmadan kılı kırk yarmak, yorulmak ve durmak bilmemek tipik özellikleri arasındadır. Bunlar da yaratıcı insanları duygu durumu oynamalarına yatkın kılar. Genel olarak dünyaya peşin hükümsüz yaklaşırlar. Sıradan insanlara ters gelen bu tavırları yabancılaşma ve yalnızlık duygularını körükler. İdrak ve enformasyon konularında kesin ve belirgin standartlarının olmaması kimlik sınırlarında flûlaşmaya, yâni ego sınırlarında silinmeye yatkınlık yaratır. Aşırı meraklı, mütecessis tavırları yüzünden kolaylıkla tabuları, yasakları ve günahları sorgulayıp diğer insanların tepkilerini üzerlerine çekebilirler. Bütün bu özellikler, klinik-deskriptif psikiyatri bağlamında, DSM-IV’de B Kümesi Kişilik Yapıları arasında ele alınan Borderline ve Narsisist Kişilikler’in tanı kriterleri yanı sıra, Duygudurumu Bozuklukları ile, özellikle de Siklotimi ve Bipolar-2 Bozukluk’la yakınlık göstermektedir. Depresyon veya melânkoliyle artistik yaratıcılık arasındaki ilişki çok uzun zamandır dikkat çekmekte, özellikle bipolarite üzerinde durulmaktadır. Yaratıcı deha ile “delilik” arasındaki sınırın inceliği, hâttâ flûluğu pek çok bilimsel veya edebî tartışmaya konu olmuştur. Eski Yunanistan’da delilik ve yaratıcılık arasında bağlantı kuruluyordu.

 

Rönesans’ın “nev-i şahsına münhasır” yaratıcı kişileri, Romantik Çağ’ın entrospektif ve duygusal şâirleri, ressamları ve bestecileri, Modern Çağ’ın “deli dâhileri” ve melânkolik san’atçıları meşhurdur. Bâzı yazarlar bu bağlantıyı izah etmek için psikanalitik teoriyi kullanmışlardır. Mistik, spiritüel ve artistik yaşantıların iç içeliği çok eskiden beri bilinmekte ve çağdaş çalışmalarda da üzerlerinde çok durulmaktadır.

 

Resim tarihinin belki de en ünlü melânkoli tablosu Albert Dürer’in 1514’de çizdiği Melencolia I’dir: Sembollerle ve allegorilerle dolu bu resimde kanatlı Melencolia hareketsiz bir şekilde ve keder içerisinde oturmakta, başı sıkılmış yumruğunun üzerinde, gözlerini sâbit bir yere dikmiş, saçları darmadağınık, kaftanı buruş buruş olmuş, öylece durmaktadır. Etrâfı yaratıcılıkla ilgili sembollerle doludur ama Tanrı’yla arasındaki yarışmanın mukadder mağlûbiyetinin idrakinde olarak, insan yaratıcılığının trajik kaybından muzdariptir. Panofsky buna “bir ressamın melânkolisi” adını vererek, deha ile keder ve ümitsizliğin paradoksal beraberliğini vurgulamıştır. Mistik ve artistik unsurların iç içeliği hemen dikkati çekmektedir.

 

Yaratıcılık kavramının hem ilâhî, hem de artistik cepheleri İncil’deki şu cümlelerde ifâde bulur: “Başlangıçta söz (kelâm) vardı, Ve söz Tanrı ile beraberdi, Ve söz Tanrı idi” (John i.1, 2).

 

 

M. Kerem Doksat,

Prof. Dr. İÜ Cerrahpaşa TF Psikiyatri AD, Öğretim Üyesi
6 Şubat 2002
 



Nasıl Sür'atle Kendimize Yabancılaştırıldık? -Mehmet Kerem Doksat-


Peki, ne yapalım? Yok olup silinelim gidelim mi? DDD’nin de kaşıdığı etnik parçalanmaya çanak tutup, 50 sene sonrasının ders kitaplarında “bir zamanlar bunlar vardı” denen kayıp kavimler içerisine mi girelim? Böylesine bir ihânete hakkımız var mı? Yok! Bize ağabey gözüyle bakan, bütün istiskal “gayretlerimize” rağmen (öz be öz Türk olan adamlara Türkümtrak gibi Türkî diyerek, lisanlarıyla dalga geçerek) bizi ağabey olarak görüp peşimizden gelmeye çalışan Türkiye hâricindeki Türkler’e, dünyanın dört bir yanına dağılmış olan ama kimliklerini hâlâ koruyan soydaşlarımıza, kendi vatanımızda hem vatanına milletine bağlı hem de uluslararası arenada var olacak formasyonda yetişen yeni nesillere borcumuz var! Çâre ne?


 

Mehmet Kerem Doksat


5 Ağustos 1957 İstanbul'da doğdu. Prof. Dr. Recep Doksat'ın oğludur. Evli ve bir kız çocuk babasıdır. Orta tahsilini TED Ankara Koleji ve Özel Adana Koleji'nde tamamladı. Çukurova Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda 1999'da profesör oldu.


 Umumi Siyaset



Modernleşme


Modernleşme dalgasıyla bütün dünya, üstünlüğü sui generis kabul edilmiş Batı medeniyetine tahvil ve istihâle etmeliydi, öyle istedi muktedirler. Akabinde etnosentrizmi ve mikro-milliyetçiliği kaşıyan post-modernizm piyasaya sürüldü. Hangi ekmeklere yağ sürüldüğü o kadar âşikâr ki, yoruma gerek yok. Maalesef, kaçınılmaz bir diyalektik gelişme olarak, ırkçılığa varan bir Türk milliyetçiliği hızla tırmanıyor; Kürt düşmanlığını körükleyen elmekler internette dolaşıyor ve “en iyi Kürt ölü Kürt’tür” deniliyor. Bütün şehirlerde, kasabalarda başını emekli emniyet mensuplarının oluşturduğu Türk Kurtuluş Cephesi gibi adlarla kendini tanımlayan gruplaşmalar var.


 Türkçülük Tartışmaları



Bizde Milliyetçilik


Sonuç hepinizin malûmudur: Dünyadan bîhaber, beyaz çorap giyip hilâl bıyık bırakarak kimlik oluşturmaya çalışan, ter kokmayı ve kabadayılığı erkeklik addeden, ne kasabalı ne de kentli olabilmiş kişiler ülkücü olmuş, Dokuz Işık Doktrini palavralarıyla, Türk-İslâm Sentezi ucûbeleriyle beyinleri oyalanmış ve kısırlaştırılmış bir grup hâline gelmişlerdir; bunun mukabili olarak ortaya çıkan Kürt-İslâm sentezi yâni Hizbullah hareketi malûmdur. Hâlâ da bu yapıyı korumaktadırlar. Aralarına girip çağdaş milliyetçilik ruhunu yaşamak ve yaşatmak isteyenlere de asla yüz vermemişlerdir; bunun pek çok örneğini bizzat biliyorum, meselâ güncel bir tânesi Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp. Batı’nın milliyetçiliği kentsoyludur, burjuva kökenlidir; bizimkisi ise köy-kasaba kökenlilerin elinde kalmış nâkıs bir harekettir. O sebeple de ufukları (vizyonları) dardır; tartışmaya açık değildirler çünkü müthiş sekterdirler, çünkü alt yapıları yoktur! O sebeple de kolayca saldırganlaşırlar. Aslında aynı şey pek çok “solcu” militan için de geçerlidir.


 Türkiye ve Dünya da Milliyetçilik



Irkçılık


Bizdeki milliyetçilikle Batınınki arasında mâhiyet farkı vardır. Batı’da millet ve milliyetçilik, aristokrasiye isyan eden kentsoyluların, burjuvazinin sınıf patlamasıyla filizlenmiş bir olgu ve ideolojidir. Bu anlamda hepsi de hücrelerine kadar milliyetçidirler. Avrupa’da epey ülke dolaştım, insanlarını tetkik ettim. İngilizler diğer bütün uluslara tepeden bakacak kadar züppedir, İrlandalılar onlardan nefret eder; Portekizliler İspanyollar’a olan kinlerini daha hava alanından otele giderken otobüsteki rehberin ağzından anlatırlar size. Fransızlar Almanlar’dan zerre kadar hazzetmez. Bu örnekleri çok daha arttırmak mümkündür. Ama “nationalism” lâfını ettiğiniz anda size pis pis bakarlar, “racism” gibi idrak ederler bunu çünkü ırkçılıktan çok çekmiş olup, birbirlerini bu sebeple az gırtlaklamamışlardır.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar