Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

16 Ağustos 2007

İsmail Gaspıralı

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Kültür

 


Laik Türkiye Cumhuriyeti'nde Alevilik


-Mustafa Cemil Kılıç-


Laiklik ve Alevilik, Türkiye’nin siyaset ve bilim dünyasındaki en spekülatif alanları arasında yer almayı sürdürmektedir. İlk bakışta şaşırtıcı gelse de bir inancın adı olan Alevilik ile inançların toplum ve devlet yönetimindeki belirleyici etkisini kısıtlama ve pozitif bilimi öne çıkarma mücadelesi olan Laiklik, özellikle günümüz koşullarında ülkemiz için mevcudiyetleri birbirlerinin varlığına bağlı iki yapı konumuna gelmiştir.

Alevilik inançsal çeşitlilik açısından Türkiye için yaşamsal öneme sahiptir. Zira, inançsal açıdan homojen olmayan ülkelerde rejimin laik olması nispeten daha elverişlidir. Farklı inançsal/dinsel gruplar arasındaki sosyal denge ülkedeki laik sitemi de takviye etmektedir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de laikliğin dinsel/mezhepsel anlamda heterojen toplum yapısından güç aldığı anlaşılmaktadır. Nitekim İslam dünyasındaki sayılı laik devletlerden birinin de Türkiye olmasının sosyolojik nedenlerinden biri Alevi/Bektaşi kitlenin varlığıdır. Alevi/Bektaşiler, Türkiye’nin Sünni İslam din devleti haline dönüşmesinin önündeki en önemli engellerden biridir.

Bununla birlikte Türkiye laikliği, laiklik karşıtlığına verdiği ödünlerle hem kendi kendini baltalamakta hem de dayandığı en önemli sosyal taban olan Alevilerin asimilasyonuna çaresiz bir biçimde sebep olmaktadır.

Aleviler asimile oldukça laiklik zayıflamakta, laiklik zayıfladıkça da Aleviler asimile olmaktadır. Aynı zamanda bu, ulus devlet ya da diğer bir ifadeyle milli devlet anlayışının da ümmet devletine doğru evrilmesi demektir. Zira; laiklik olmadan milli devlet de olamaz. Bu durum aslında ülkemiz koşullarında Alevilikle ulus devletin ne denli birbiriyle ilintili olduğunu da ortaya koymaktadır.

Geçmişte devlet erkinin ulaşamadığı yada çok az ulaştığı kırsal alanda yaşama olanağı bulan Alevilik, yoğun ve hızlı bir kentleşme süreci sonucunda devlet erkiyle sürekli yüz yüze kaldığı şehir ortamında yine şaşırtıcı bir biçimde “ laik devlet “ desteğindeki egemen dinsel yapıya karşı var olma mücadelesi verir hale düşmüş veya düşürülmüştür.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Aleviliğin karşı karşıya kaldığı bu durumun temel nedeni Türkiye’deki Laiklik uygulamalarının çelişki ve tutarsızlıklarla örülü özelliğidir. Türkiye’nin Laikleşme sürecinin geriye doğru işletilmesi merhalesinin başlamasından bu yana ulaşılan noktada daha bir netleşen söze konu çelişki ve tutarsızlıklar, Laik devlet siteminden uzaklaşmayla paralel bir biçimde Aleviliğin ve Alevilerin devşirilmesi / asimile edilmesi hareketinin zeminini oluşturmaktadır.

Bu çelişki ve tutarsızlıkları Laikliğin içinin boşaltılması olarak tanımlamak da mümkündür. Bu konuda gelinen aşama, artık Laikliğin yeniden tanımlanması taleplerinin cesaretle dillendirildiği ve böylece pragmatist Laiklik tanımlarının aktüelleştirildiği bir aşamadır.

Pragmatist laiklik tanımlamalarının iki temel özelliğini ele alarak, yaşanmakta olan süreci irdelediğimizde laikliğin şimdiye değin hiç olmadığı kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğunu görmekteyiz. Laikliği sadece din, vicdan ve inanç özgürlüğü biçiminde yada devletin inanç, ibadet ve tümüyle dinsel yaşama her hangi bir müdahalede bulunmaması tarzında tanımlamak, laiklik karşıtlığının bu kavramın içinin boşaltılması deviniminde kullandığı en tehlikeli argümanlar olduğu bilinmektedir.

Laiklik, kuşkusuz sadece din, inanç ve vicdan özgürlüğü dahası devletin dinsel yaşama müdahale etmemesi demek değildir. Laikliği bu şekilde sınırlandırılmış bir tanıma hapsetmek onun ipinin çekilmesi anlamına gelmektedir.

Oysa Laiklik Anayasa’da en açık bir biçimde tanımlıdır. Anayasamızın belki de en bilinen maddelerinden olan 24. maddesinde ifade edildiği üzere Laiklik; vicdan, inanç ve kanaat özgürlüğü olmakla birlikte devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırmamak, siyasi veya kişisel çıkar yahut güç sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar etmemek ve kötüye kullanmamaktır. Yine Anayasamızın bu sefer 14. maddesinde ortaya konduğu üzere hiçbir din, inanç ve ibadet özgürlüğü devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçimde kullanılamaz.

Görüleceği üzere laikliğin bir gereği olarak devlet isterse din, inanç ve ibadet hakkını bile kısıtlayabilir ya da yasaklayabilir.

Bu denli net ve açık bir tanıma karşın laikliği sadece inanç ve ibadet hürriyetine indirgemeye çalışmak kesinlikle iyi niyetli bir çaba olarak görülemez.

Öte yandan Anayasa’daki netlik ve açıklığa karşın uygulamada laiklikle bağdaşmayan kimi faaliyetlerin bizzat devletçe de yürütülmesi gibi bir kara mizah örneği ise ülkemizde ne yazık ki tüm can yakıcılığıyla mevcuttur.

Bu alanda güncel bir tartışmanın en merkezi noktasını oluşturan Diyanet İşleri Başkanlığı, zorunlu ve alternatifsiz / seçeneksiz Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri, İmam Hatip Liseleri ve Kur’an Kursları gibi konular, Türkiye Laikliğinin her ne şekilde olursa olsun aşması gereken sorunları arasında yer almaktadır.

Diyanet işleri Başkanlığı Anayasamızın 136. maddesinde belirtildiği üzere laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek görev yapması gereken bir kurumdur. Oysa bu kurum belli bir mezhebin ve din anlayışının çizgisinde çalışmakta, farklı din ve inanıştaki yurttaşların isteklerini dikkate almadığı için milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinme ilkesinden de uzaklaşmış olmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığının başlangıçta, laikliğin bir gereği olarak; teokratik devlet yanlılarının dizginlenmesi amacıyla, siyasal İslam’a karşı ibadet ve inanç merkezli kültürel bir İslam anlayışını yerleştirmekle görevli olduğu fakat zamanla laiklik karşıtı kadrolarca ele geçirilen bir kurum haline geldiği artık tüm çıplaklığıyla görülmektedir. Bizce bu kurum acilen ıslah edilmelidir. Kurumun kaldırılması gerektiği yönündeki istekleri gerçekçi ve doğru bulmuyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı günümüz koşulları da göz önüne alınarak tüm inançların temsil edildiği bir hüviyete kavuşturulmalıdır. Alevilerin değil ama Aleviliğin bu kurumda temsil edilmesi bizce yaşamsal öneme sahiptir. İnanç ve ibadet şekilleri bakımından Sünnilik ve Şiilikten ayrışmış, kendine özgü teolojik kimliğini tüm netliğiyle ortaya koymuş bir biçimde Aleviliğin devletçe kabulü ve bu kabulün gereği olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsili Alevilerin doğal ve zaruri yurttaşlık haklarıdır. Bu hakkın gasp edilmesinin evrensel insan haklarıyla bağdaşırlığını iddia edebilmek hiçbir biçimde mümkün değildir.

Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), Sünniliği esas alan bir müessese olarak Alevilerin ve Aleviliğin devşirilmesi / asimile edilmesi projesini kararlılıkla uygulamaktadır. Ne hazin ki asimilasyon için kendisine Alevi kökenli gönüllüler bulma konusunda hiç de sıkıntı çekmemektedir. Alevi olduğunu ileri süren bazı araştırmacı, yazar ve hatta ilahiyatçı bazı şahıslar Diyanet işleri Başkanlığı ile birebir aynı dili kullanabilmektedir.

Mezhepler üstü olduğunu iddia eden Diyanet İşleri Başkanlığı, iddiasının hilafına Sünni inancı esas alarak Alevilerin cem ibadetinin namazın yerini tutamayacağını yani aslında cemin asli bir ibadet olmadığını, olsa olsa ihtiyari bir ibadet olabileceğini, cem evlerinin camilerle eşdeğerde ve eşit bir ibadethane olamayacağını, ancak ikincil ve özel bir ibadethane olabileceğini sözde bilimsellik ve İslamilik adına ifade edebilmektedir. DİB’in bilimsellik ve İslamilik dediği şeyin Sünnilik olduğunu görememek için kuşkusuz kör olmak bile yetmiyor.

Aleviler, DİB’in bu açıklamalarına karşı çok kararlı bir biçimde yanıt vermelidirler. Camiler bütün Müslümanların ibadethanesidir, söylemi Aleviler için kabul edilebilir bir önerme değildir. Camileri ibadethane olarak görmemek, İslam’ı da din olarak kabul etmemek anlamına gelmez. Aleviler Müslüman’dır ve Alevilik İslami bir yorumdur. Nasıl ki, Şiilerin camilerinin Sünnilerin camilerinden ayrı olması onları İslam’dan çıkarmıyorsa Alevilerin cem evlerini camilerle eşit görmeleri de onları İslam dışına çıkarmaz. Bu konudaki yanılgının kökeni Sünniliği merkeze alma hatasıdır. İslam denildiğinde merkeze hep Sünniliğin alınması yanlışından artık kurtulmak lazımdır.

Bu perspektiften bakıldığında görülecektir ki, cem evleri, cami, sinagog, kilise gibi ibadethanelerle eşit ve eşdeğerde bir ibadethanedir. Cem evlerinin özel ibadethane olarak tanımlanmaya çalışılması ve bu yolla Alevilerin aldatılabileceğinin düşünülmesi ne ahlakla ne de erdemle bağdaşır bir tutum değildir.

Yine Alevi inancına göre cem ibadeti temel ve asli bir ibadettir. Sünni ve Şii Müslümanların uyguladığı şekilde ve belli vakitlere bağlanmış haliyle namaz ibadeti Aleviler için bir ibadet değildir.

Birincil ve zaruri ibadet olarak günde beş vakit namazı, birincil, asli ve zorunlu bir ibadethane olarak da camiyi sözüm ona İslam olmanın bir gereği olarak Alevilere adres göstermek hiçbir biçimde kabul edilemez.

Cem ve namaz bahsi başka bir konu olmakla birlikte, DİB’in iddiasına yanıt oluşturmak açısından burada vakit elverdiğince meseleye, konuyu hülasa ederek değinmek istiyorum.

Cem, namazla eşit ve eşdeğerde bir ibadettir. Çünkü;

1. İslam dinine göre namaz bir dua etkinliğidir. Bu etkinlik bireysel olarak yapılabileceği gibi toplu olarak da yapılabilmektedir.

2. İslam dinine göre namazın belli bir şekli yoktur. Her toplum kendi kültürü / gelenekleri çerçevesinde bir takım şekiller ihdas edebilir.

3. İslam dinine göre günlük olarak beş ya da üç vakit namaz söz konusu değildir. Namazın gerek şekli gerekse de ihdas edilmiş vakitleri tümüyle zorlama yorumlara, Orta Doğu ve Arap halklarının geleneklerine dayanmaktadır.

4. Alevi - Bektaşilerin namaz konusunda geliştirdikleri içtihat, mensup oldukları kültürlerinin doğal sonucudur. Bu bağlamda cem ayini, İslam’ın namaz emrinin Alevi ve Bektaşilerce uygulanma biçimidir.

5. Alevi - Bektaşilerin namazı cem ibadetidir. Başka türlü bir namaz Alevi inanç ve kültüründe olmadığı gibi Alevi geleneğine de aykırıdır.

6. Cem ayini, içerisinde barındırdığı kıyam yani dara durma, tecella ve temenna yani rukü ve ayrıca defalarca icra edilen secdesiyle İslam’ın namaz buyruğunu karşılayan en güzel ritüeldir.

7. Cem ayini yerine başka türde bir namazı benimsemek yada bunu savunmak Aleviliğin eritilme çabasından başka bir şey değildir.

8. Kur’an’da vakti hiçbir yoruma gerek duyulmadan açıkça belirtilen tek namaz Cuma namazıdır. Alevi - Bektaşilerin Cem ayinlerinin yapılış vakti yani Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Cuma namazı vaktidir. Cuma namazının vakti Cuma günü süresinin tümüdür. Bu sürenin her hangi bir bölümünde namaz ifa edilebilir. Cuma günü perşembeyi cumaya bağlayan akşam başlamaktadır.

9. Cuma namazı Kur’an’da kadın erkek ayrımı yapılmadan tüm inananlara emredilmiştir. Bu bağlamda Alevi - Bektaşilerin kadın erkek birlikte cem yapmaları Kur’ansal buyrukla örtüşen gerçek bir ibadet hüviyetindedir.

10. Namaz konusunda yüzyıllardır süren Sünni ve Şii uygulamalarının bir inanç ve akıl tutulması olduğu açıktır. Sünni ve Şiilerin bu konudaki yorumlarına Alevilerin gösterdiği saygı eşit düzeyde bir karşılığı hak etmektedir. Bu bağlamda Alevilerin namaz ile ilgili olarak geliştirdikleri yorum ve uygulamaya Sünni ve Şii din bilgileri de aynı şekilde saygı göstermek zorundadırlar.

11. Kur’an’da, Allah’ın yatarken, ayaktayken ve otururken de anılmak suretiyle ibadet edilebileceği net bir biçimde belirtildiğinden namazı belli bir şekle hapsetmeye çalışmak isabetli bir tutum değildir.


Alevi Türkmen ozanı Yunus Emre hazretleri şu sözleriyle namaz konusundaki Alevice tavrı ortaya koymakta değil midir :

Oruç, namaz, zekat, hac
Cürm ü cinayetdür
Fakir bundan azaddur,
Has u havas içinde...

Abdestimiz, namazımız,
Doğruluktur taatımız,
Aşka bağladık safımız,
Safımızdan kim ayıra...


Büyük ozan Kaygusuz Abdal ise bu konuda şöyle diyor:

Camilerde olan imam,
Çoğu bilmez bunu tamam,
Dört bin altı yüz seksen selam,
Daha namaz sorar mısın ?


Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak son ve en çarpıcı bir örnekle bu bahsi sonlandıralım. Büyük Alevi Türkmen ozanı Pir Sultan Abdal güzelim Türkçe’siyle tartışmalara noktayı koyuyor:

Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Sizde Hak diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan Şah’a giderim…


Kuşkusuz ibadet kadar ibadetin yapıldığı mekan da çok önemlidir. Bu sebeple önemine dayanarak tekrar belirtelim ki, Alevilerin ibadet yerleri cem evleridir. Cem evi, cami ile eşit ve eşdeğerde bir ibadethanedir. Cem evlerini sadece tekke yada dergah konumuna indirgemek Aleviliği, Nakşilik ve Kadirilik gibi bir tarikat düzeyine indirgemek demektir. Bu bağlamda pek çok kez izhar edildiği şekilde, cem evlerinin ibadethane olarak kabulünün önündeki engelin Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanununu olduğunu ileri sürmek, Aleviliğin bir tarikat olarak görülmek istendiğinin yalın bir tezahürüdür.

Sünni Müslümanların ibadet yeri olması hasebiyle saygı değer olan camiler Aleviler için neden ibadethane olamaz. ?

Çünkü;

Camide yapılan ibadet biçimi olarak namaz, Alevilerin ibadet biçimi değildir.

Camilerde cem yürütülemez.

Kadın erkek bir arada ibadet edilemez.

Saz, bağlama çalınıp deyiş ve nefes söylenilemez.

Kadın, erkek bir arada coşkunluk içerisinde semah dönülemez.


Artık herkes kabul etmelidir ki, Aleviliğin ibadeti de ibadethanesi de Sünnilik ve Şiilikten farklıdır. Farklılıkları yok saymadan Laik ve Türk kimliği esasına dayalı Milli Cumhuriyet fikri yada diğer bir deyişle ulus devlet ilkesi etrafında kenetlenmek Alevi – Sünni kardeşliğinin zemini için yeterlidir.

Diğer taraftan Laikliği sistem edinmiş bir devletin ulusal birliği pekiştirme amacına bürünmüş bir bahaneyle yurttaşları arasında inançsal, dinsel ve mezhepsel bakımdan bir homojenlik oluşturmak için asimilasyona başvurması tam anlamıyla bir paradokstur. Hem Laik olduğunu iddia edip hem de yurttaşlarını belli bir inanca doğru yönlendirmeye çalışmak kendi kendisiyle çelişmek değil midir? Bu, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir durumdur.

Türkiye Laikliğinin bir diğer sorunlu alanı da İmam Hatip Liseleri, Kur’an Kursları ve İlahiyat Fakülteleridir.

Gerek İmam Hatip Liseleri/okulları , gerek Kur’an Kursları gerekse İlahiyat Fakülteleri rejimi benimsemiş laik düşünceli din görevlisi yetiştirmeleri gerekirken kısmen rejim karşıtı çevrelerin yuvalanmaya çalıştığı, yine kısmen laik devleti “ kafir devlet “ olarak gören nesillerin yetiştiği kurumlar haline gelmişlerdir. Bu kurumlarda rejim karşıtlığı üzerine kurulu kimi etkinlikler en cüretkar aşamalara değin varabilmiştir. Eğitim yaşamı bu okullarda geçmiş biri olmam hasebiyle yaşayarak biliyorum ki, Türkiye’deki pek çok dinci yasadışı örgütün beslendiği kaynaklardan biri de ne üzücü ki bu okullardır. İmam Hatip lisesi öğrencileri arasında yurt içinde söz konusu yasa dışı oluşumlara katılanların yanı sıra, Afganistan, Pakistan, İran gibi ülkelere giderek terör örgütlerine dahil olanlar bile mevcuttur.

Din adamı/din görevlisi yetiştirmek ve dini eğitim gereksinimini karşılamak için ihdas edilen bu okulların bir diğer zararı da Türkiye Sünniliği yerine Vahhabi anlayışın ikame edilmesi olmuştur. Bu okullarda yetişen/yetiştirilen nesiller artık anne ve babalarından gördükleri Müslümanlık anlayışını yani Anadolu Müslümanlığını ya da diğer bir deyişle Türk Sünniliğini düşük bir din anlayışı olarak görmekte ve hakiki Müslümanlığı Vahhabilik’te bulmaktadırlar. Hatta bu okullarda İran İslam devriminden sonra yer yer Şii eğilimler de baş göstermiş ve bunların güçlü uzantıları bugünkü pek çok İslamcı oluşumda da yer almıştır.

Türk/Türkmen gelenekleriyle yoğrulmuş, kimi Şamani izler taşıyan Türk Sünniliği maalesef söz konusu okullar yoluyla Vahhabiliğe transforme olmuştur. Ritüel, inanç ve kültür merkezli Müslümanlık anlayışı gitmiş, yerine cihatçı, radikal, ümmetçi ve anti laik bir dinsel anlayış gelmiştir.

Bu okullardaki eğitici kadronun büyük bir çoğunluğu da aynı yapının ürünleridir. Bu eğitici kadro Türk ulusal kimliğine de yabancıdır. Arap ulusunun dili olan Arapça, onlara göre aslında cennet dilidir. Arapça aynı zamanda Kur’an’ın, Hazreti Muhammed’in dili olduğu için de Türkçe’den üstün ve kutsaldır. Arapça bütün Müslümanların ortak dilidir. Ulusal bilinci yerinde ve pozitif bilimlerin ışığıyla aydınlanmış herkesi gülümseten bu görüşler ne yazık ki İmam Hatip Liseli, İlahiyat Fakülteli öğrencilere pervasızca belletilmektedir. Bu gibi nedenlerle de bu öğrenciler ulusal kimliklerine karşı mahcubiyet içerisinde yetişmektedir.

Arapça ve Araplık kimliği konusundaki bu hastalıklı anlayışlar ilahiyat eğitimli doktor, doçent ve profesör ünvanını almış pek çok kişide bile mevcuttur. Diğerleri bir tarafa şimdi burada konu ettiğimiz, basit görünen oysa çok yakıcı olan bu yönelimlerin bile Türkiye’deki din eğitiminin ne denli bilim dışı ve hurafelerle dolu olduğunu göstermeye yeteceği kanısındayım.

Türkiye’deki çelişkilerle örülü laiklik uygulamalarının bir diğer yansıması da ilk ve orta dereceli okullarda okutulması zorunlu dersler kapsamında olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleridir.

1982 Anayasasının 24. maddesinde ifade edildiği üzere bu ders bir kültür ve öğretim dersi olduğu halde uygulamada ve dersin müfredatı oluşturulurken yaratılan fiili durum nedeniyle bir eğitim, yönlendirme ve telkin dersi haline dönüştürülmüştür. Ders kitaplarında kullanılan dil nesnellikten uzak, normatif ve propagandist bir dildir. Ayrıca kitaplar sadece Sünniliği esas almakta hatta Sünniliğin bir kolu olan Hanefilik dışındaki tüm anlayışları dışlamaktadır. Bu kitaplarda Anadolu Müslümanlığına ait pek çok kültürel unsur hurafe addedilerek aşağılanmaktadır. İslam dinine Vahhabice yaklaşılarak; türbe ziyaretleri, türbelere adak adama, türbelerde kurban kesme, mum yakma, dilek ağaçlarına bez bağlama gibi pek çok kültürel değerimiz İslam adına yok edilmeye çalışılmaktadır. Oysa bu kültürel unsurlar hiçbir biçimde İslam dinine aykırı değildir. Binlerce yıllık Türk/Türkmen tarihinin derinliklerinden gelen bu geleneklerimiz bizim Müslümanlık anlayışımızla bütünleşmiş ve İslamileşmiştir. Bu geleneklerimizin İslam adına yok edilmeye çalışması kabul edilemez.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarında 2006 – 2007 eğitim öğretim yılından itibaren Alevilik ve Bektaşiliğe de yer verildiği savı doğru değildir. Ders kitaplarını en ince ayrıntısına kadar inceleyerek oluşturduğumuz bir çalışmada Aleviliğe ve Bektaşiliğe ait ifadelerin Sünniliği esas alan ifadeler olduğunu ortaya koyduk. Bu kitaplarda cemden, müsahiplikten, muharrem orucu ve mateminden, deyiş ve nefeslerden hiçbir biçimde bahsedilmemektedir. Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri bu konuların 12. sınıf yani lise son sınıf müfredatında yer aldığını fakat henüz 12. sınıf öğrencisi olmadığı için kitapların basılmadığını belirtmektedirler.

Bu konuların 12. sınıf müfredatında yer alması isabetli bir yöntem değildir. Sünni ibadeti olan namaz ilkokul 5. sınıftan başlayarak sürekli tekrar edile edile lise son sınıfa değin öğretilmekte oysa Alevi ibadetinden sadece 12. sınıfta bahsedilmektedir. 12. sınıfa değin zaten bir çocuk çoktan asimile olmuş demektir. Bir çocuğa 7 yıl boyunca sürekli namazın anlatılması, lise son sınıfa gelince de yasak savar gibi üstün körü bir biçimde cemin anlatılması adilane bir tutum değildir.

Ayrıca Alevilerin, “eskiden hiç anlatılmıyordu oysa şimdi 12. sınıfta da olsa bizim ibadetlerimize de yer veriliyor” diye sevinme lüksleri yoktur. Namaz ne zaman öğretilmeye başlanıyorsa cem de aynı zamanda öğretilmeye başlanmalıdır..

Öte yandan, laik bir devletin okullarında mecburi din dersi olmasının trajik bir çelişki olduğunu belirtmeliyiz. Mevcut müfredatın bu durumu izah için seçtiği yol da son derece pragmatistçedir.

9. sınıf / lise 1. sınıf müfredatındaki “ Din ve Laiklik “ adlı ünitede yüce Atatürk’ün din eğitimi konusundaki bir sözüne yer verilmiş ve din EĞİTİMİNİN okullarda verilmesi gerektiği fikri vurgulanmıştır. (Lise 1. sınıf ders kitabı s.90)

“ Her birey dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.” ( Atatürk, 31 Ocak 1923. ) (Lise 1. sınıf ders kitabı 90.)

Oysa yüce Atatürk döneminde 1930 yılında şehirlerdeki tüm okullardan, 1933’te ise köy okullarından din dersleri tamamen kaldırılmıştır. Okullara din dersleri yüce Atatürk’ün sonsuzluğa göçüşünün ardından yıllar sonra tekrar konulmuştur. Söz konusu ünitede bu tarihi gerçekler görmezden gelinmiştir. Laik devletin okullarında din dersinin olamayacağı fikrinin aleyhinde şartlandırıcı bir dil kullanılarak bu amaca yüce Atatürk de alet edilmiştir. Yüce Atatürk’ün sözleri istismar edilmiş ve kötüye kullanılmıştır.

Türkiye laikliğinin her geçen gün Atatürk dönemindeki laiklik anlayışı ve uygulamalarından hızla uzaklaştırılıp içinin boşlatıldığı gerçeğini hiç kimse inkar edemez. Laiklik karşıtı hareketin emin adımlarla zafere doğru koştuğu görülmektedir. Bu konuda demokrasinin belki de dünya tarihinde görülmemiş bir biçimde suiistimal edildiğini söylemeliyiz. Oysa laiklik olmadan demokrasi hiçbir şeydir.

Birbirinden ayrılmaz iki temel özellik biçiminde laiklik ve ulusallık ilkeleri üzerine kurulmuş Atatürk Cumhuriyeti süfli bir dönüştürme eylemine maruz kalmakta ve laiklikten yana tüm kişi ve kurumlar inanılmaz bir biçimde sindirilmeye çalışılmaktadır.

Kuşkusuz bütün insanlık sırt çevirse bile doğrular yine de doğruluklarından hiçbir şey yitirmezler. Bu bağlamda tüm insanlık için olduğu kadar Türkiye ve Türk ulusu için de yönetsel anlamda doğru olan laik cumhuriyet sistemidir. Laik cumhuriyetin referansı Atatürk dönemindeki uygulamalar olmalıdır. Türkiye her ne pahasına olursa olsun Atatürk dönemindeki laiklik uygulamalarına yeniden dönmelidir.

Tarihe not düşmek anlamında ve vicdani bir sorumluluk gereği, popülizmin tuzağına düşmeden açık yüreklilikle belirtmek zorunda olduğumuz gerçekleri yüksek sesle dile getirmeye devam etmeliyiz.

Laik cumhuriyet anlayışı Türk ulusal varlığı için yaşamsaldır. Bin yıllık İslamlaşma sürecinde Türkler hazin bir Araplaşmaya maruz kalmışlardır. Bu Araplaşmayı yavaşlatan ve Türk kimliğinin doğal direniş kalesi olan sosyal ve inançsal yapı Alevilik ve Bektaşilik olgusudur. Alevi ve Bektaşiler bu direnişlerinin bedellerini canlarıyla ödemişlerdir. Fakat Türk ulusunun var olma savaşımını cumhuriyete taşımayı başarmışlardır. Cumhuriyet Alevi ve Bektaşilerin bin yıllık direnişlerinin taçlandığı bir zaferdir. Bu zaferin yeniden bir hezimete dönüştürülmemesi için Atatürk ilke ve devrimleri etrafında kenetlenmek şarttır.

Bu kenetlenişin unsurlarından biri de Aleviliğin özgün ve bağımsız teolojik kimliğinin yaşatılması ve güçlendirilmesidir.

Bu bağlamda Aleviler teolojik kimliklerini hiçbir ödün vermeden ortaya koymak zorundadırlar.

Aleviliğin İslami bir yorum olması gerçeğini istismar ederek Alevileri ve Aleviliği Sünni inanç ve ibadetlerle kuşatmaya çalışan kişi ve kurumlara karşı verilmesi gerekli yanıtlar bellidir.

Alevilik, İslami bir yorumdur. Fakat Sünnilikten de, Şiilikten de farklı ve bağımsız bir kimliğe sahiptir.

Aleviliğin başta vahdet-i vücud felsefesi çerçevesinde biçimlenen Allah inancı bile Sünnilik ve Şiilikten farklıdır.

Aleviliğin Hazreti Muhammed’e bakışı ve onun nübüvvetine olan imanı da farklıdır. Alevilerin inancındaki Hazreti Muhammed, Kırklar Ceminde mürşit makamına oturan peygamber Muhammed’tir. Oysa Kırklar Cemi ve Meclisi, gerek Sünni bilginlere gerekse Şii bilginlere göre efsanedir. Alevi teolojisinin temelini oluşturan Kırklar Meclisini efsane olarak gören Şiilik ve Sünnilik ile Aleviliğin nübüvvet inancı açısından aynı olduğunu iddia etmek ve “hepimiz aynı peygambere inanıyoruz” demek yeterince doğru değildir.

Aleviliğin Hazreti İmam Ali’ye bağlılığı da Sünnilik ve Şiilikten ayrıdır. Alevilerin Hazreti İmam Ali’ye olan sevgileri uluhiyet inancıyla örülmüş bir sevgidir. Hazreti İmam Ali’nin uluhiyetini reddetmek ya da çeşitli tevillerle sulandırmaya çalışmak hiçbir biçimde gerçek Alevilikten onay alır bir tutum olamaz.

Alevilerin ibadetleri de Sünni ve Şii İslam inancından ayrıdır.

Alevilerin en önemli ibadeti olan cem, Alevi teolojisini özgünleştiren hayati bir unsurdur.

Bu nedenle cemi kültürel ve folklorik bir zikir töreni düzeyine indirgeyip İslam’ın temel ibadeti beş vakit namazdır, anlayışını Alevilere kabul ettirmeye çalışmak apaçık bir Sünni misyonerliğidir. Zira Alevilikte ne günde beş vakit ne de Şiilerin uyguladığı şekilde günde üç vakit namaz diye bir ibadet yoktur. Alevilerin ibadeti cemdir.

Alevilerin ibadethanesi cem evidir. Cem evleri kuşkusuz yeryüzündeki her inancın ibadethanesi gibi kendisi dışındaki tüm ibadethanelerin doğal ve kaçınılmaz bir alternatifidir. Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ısrarla dile getirilen, “ cem evlerini camilere alternatif olarak göstermeyin” söylemi ne teolojik açıdan ne de sosyolojik olarak geçerli değildir. Bu söylem cem evlerini tekke, Aleviliği de tarikat olarak gören egemen din anlayışının bir dayatmasıdır. Bu dayatmaya karşı direnilmelidir.

Alevilikte Ramazan orucu yoktur. Alevilerin orucu Muharrem ve Hızır oruçlarıdır.

Alevilerin kıblesi insandır. İnsana secde hakka secdedir. Zira İnsanın kalbi gerçek Beytullah’tır, gerçek Kabe’dir. Bu nedenle insanların gönüllerini ziyaret etmek de gerçek hacdır.

Her türlü yozlaştırma ve asimilasyon girişimine karşı geleneksel Aleviliği bu özgün çerçeve içerisinde yaşatmak zorundayız.

Bu cümleden olarak, ta horasan erenlerinden günümüze kadar Türkmen İslam’ı dediğimiz Alevilik inancını yaşayan, yaşatan başta büyük Türkmen piri Hünkar Hacıbektaş-ı Veli hazretleri olmak üzere tüm yol ulularını derin bir saygıyla anıyor ve manevi huzurlarında, içten gelen bir ürperme eşliğinde eğilerek sözlerimi bağlıyorum.

Mustafa Cemil Kılıç

İstanbul, 16 Ağustos 2007

Hacı Bektaş Veli'yi Anma Törenleri Saat:15:00



Kırklar Meclisi Masal mı? -Mustafa Cemil Kılıç-


Kırklar Meclisi ve Cemi, Alevi teolojisinin en temel ögelerinden biridir. Bu konuda Sünni ve Şii teologlar, Alevi inancına yönelik mütecaviz bir tutum içerisindedirler. Alevi inancı, söze konu bu saldırgan tutumlara karşı gerekli teolojik güce ve kendi dinsel paradigması çerçevesinde berrak bir tutarlılığa sahip bir akım olarak susturucu yanıtlar verme aşamasına gelmiş bulunmaktadır. Verilen yanıtların doğru anlaşılabilmesi ve kavranabilmesi için öncelikle bilinmesi gerekli kimi hususları anımsatmak bizce yaşamsal öneme sahiptir. Şöyle ki; Alevilik, Sünnilik ve Şiilik İslam orijinli akımlar olmakla birlikte, teolojik açıdan bağımsız kimlikler konumuna ulaşmış durumdadırlar. Diğer bir deyişle her üç akım artık farklı ve özgün teolojik yapılar olarak kabul edilmek zorundadır. Bu gerçeği görmeden yapılacak tüm yorum ve analizler sağlıklı bir sonuç doğurmayacaktır.



Teolojik Açıdan Cemevlerinin Durumu Üzerine -Mustafa Cemil Kılıç-


İslam teolojisi kavramının sınırlarına yapılacak bir yolculuk her türlü öznellikten uzak bir yolculuk olursa ortada tek bir teolojik kimliğin bulunmadığı görülecektir. Mezhepleşme süreci sonucunda İslam, birden fazla teolojik yapılanmayla karşı karşıya kalmıştır. Bu teolojik yapılanmaların en önemlileri Sünnilik, Şiilik ve Aleviliktir. Her üç teolojik yapı da kendi içinde kimi ekollere ayrılmış olmakla birlikte temelde kendi iç bünyelerinde asgari müştereklere sahip inançsal akımlar olarak varlıklarını sürdürmektedir.



Kime Oy Vermeli? -Mustafa Cemil Kılıç-


Her seçim gibi 22 Temmuz seçimleri de ülkemiz ve ulusumuz için çok büyük öneme sahip. Fakat 22 Temmuz'da oylar partilere dağılmayacak. Türk ulusu bu seçimde partiler arasından birini seçmeyecek; rejimi oylayacak. Kuruluşu üzerinden bu denli zaman geçmesine karşın ülkemizde hala rejim tartışmalarının olması gerçekten üzücüdür. Laik Cumhuriyet siteminin sosyalizasyonunun başarısızlığının bir göstergesi denilebilecek bu durum rejim mimarlarınca radikal bir değerlendirmeye tabi tutulmak zorundadır. Bu değerlendirme neticesi ya laik cumhuriyet iddiasından vazgeçilmeli yada kuruluş yıllarındaki olağanüstü koşullar yeniden ihdas edilmelidir.


 

Cemil Kılıç


İlahiyatçı / Sosyolog

1975 İstanbul doğumludur. Sinop nüfusuna kayıtlıdır. İlk öğrenimini Sinop ve İstanbul'da tamamladı. İstanbul'da Küçükköy İmam Hatip Lisesi'nin ardından Marmara Üniv. İlahiyat Fakültesi'nin Kelam ve İslam Felsefesi Bölümünü bitirdi. 1998'de aynı Üniversitenin Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü, Sosyoloji ve Sosyal Antropoloji Anabilimdalında master eğitimine başladı.1999 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliğine atandı. 2001 yılında master eğitimini tamamladı. 2005 Yılında " Laik Türkiye İçin Yükselen Alevilik " adlı kitabını yayımladı. Kitabı nedeniyle soruşturma geçirdi. Sürgün edildi. 2006 yılında 2. kitabı olan "Türk Ulusçuluğunun Yeniden Doğuşu" adlı yapıtını yayımladı. 2007 yılında ise " Alevi İbadetlerinin İslam'daki Yeri " adlı kitabı yayımlandı. www.turkcutoplumcu.com web sitesinin yöneticiliğini yapmaktadır. Halen eğitimcilik görevini sürdürmektedir.


 Alevilik



Alevilik İslam'ın Türk'e Özgü Yorumudur


Alevilik / Bektaşilik, İslam’ın ve İslam’dan önce gelen bütün göksel dinlerin özüdür. Alevi/Bektaşi inancını İslam dışı olarak nitelemek olanaksızdır.

 

Alevilik / Bektaşilik, İslam’ın Türke özgü yorumudur. Bir anlamda “ İslamiyetin Türkçe konuşmasıdır.” Kadim Türk inançlarının tanrısal vahiyle birleşimidir.


 21 yy'a Girerken Türkçülük



Türk Tanımı


Türk, Türklük soyundan gelen ve Türklük soyundan gelenler kadar Türkleşerek kendini TÜRK BİLENDİR. Başka bir kimliğe sahip olduğu halde kendini Türk hisseden veya hissettiğini söyleyen kimseleri Türk kabul etmeye imkan yoktur. Çünkü; böylesi kimseler bilinçaltlarında bir yerde o gayri Türklük kimliğini muhafaza etmektedir. Bu ise daima potansiyel bir kopuşun mevcudiyetini bildirmektedir. O halde biz, tıpkı Yusuf AKÇURA gibi Türklüğü ırk temelli tanımlıyoruz ki, gerçekten bilimsel olan da budur.


 Tarih Algısında Seçkincilik Sona Ererken



Tarih Algısı


Türk tarihi, içinden çıktıkları Türk / Türkmen halkına yabancılaşmış olan, Türkmenlerden “ Etrak-ı Bi İdrak “ Araplardan ise “ Kavm-i Necib-i Arap “ diye bahseden kimi Osmanlı Sultanlarının ve elitlerinin tarihi değil, Türk ve Moğol halklarını bir devlet altında toplayıp Emevi / Abbasi zulmünün öcünü kanırta kanırta Araplardan alarak Türkün yanan bağrına soğuk sular serpen Cengizlerin, Türk katliamlarının planlandığı Bağdat’ı yakan Hülagu'ların, Sekizinci yüzyılda Azerbaycan’da  Arap ordularına ve Arapların satın aldığı Türk soylu Afşın ile onun satılmışlar ordusuna karşı kahramanca direnen Babek'lerin, “Biz Türkün başbuğuyuz !” diye haykıran Timur'ların, Uzun Hasan'ların tarihidir…


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar