1. Din Konusunda Doğru Bilgi Sahibi Olmak Niçin Gereklidir?
İnsanı sağlıklı bir şekilde anlayabilmenin anahtarı dindir. Din, tarih boyunca, insanın olduğu her yerde, bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bazen doğrudan kurumlaşmış haliyle etkin olmakta; bazen salt inanç ve ibadet olarak insan hayatına girmekte; bazen de kültürün farklı öğelerinin içine gizlenerek, varlığını hissettirmeden işlevini yerine getirmektedir. Din, hem kültürün en önemli öğelerinden birisidir; hem de kültürün şekillenmesinde etkin olan faktörlerin başında gelmektedir.
Kültürü, en geniş anlamda, “insanın doğada hazır bulduklarına yaptığı katkılar” şeklinde tanımlayacak olursak, onun insanın yaratıcı yeteneğinin en önemli ürünü olduğunu kolayca anlayabiliriz. Ancak, kültürü insan yaratmasına rağmen, toplumsal bir varlık olan insanın, kendi yarattığı kültürden soyutlanmasının mümkün olamayacağı da açık bir gerçekliktir. İnsan ve kültür arasında çift yönlü bir ilişkinin varlığı dikkat çekmektedir: İnsan kültürü yaratmakta; kültür de bütünüyle olmasa bile insanı… Kültürün şekillenmesinde dinin etkisi yadsınamayacağına göre, din insanı anlayabilmenin anahtarlarından birisi, belki de en önemli anahtarı olmak durumundadır.
Din, insanlara bir arada insanca yaşayabilmenin temel ortak paydasını kazandırmaktadır. Toplumun bütün kesimlerini, hatta bütün bireyleri, varlığı ile, o olmadığı zaman da adı ile, ya da gücü ile değiştiren, dönüştüren, yönlendiren, kısaca bir şekilde etkileyen ikinci bir kurumun varlığından söz etmek gerçekten zordur. Dinin etkisi, birey ve toplum din ile barışık olduğu zaman doğrudan; tersi söz konusu olduğunda ise dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Hiçbir birey, -Tanrı tanımaz olsa bile- dinin etki çemberinin dışına çıkamaz. Din, benzetme yerindeyse, çift yönlü kesen bir kılıç gibidir: Hem öldürür, hem de diriltir. Dinin olumlu, yapıcı, barışçı, insanın yaratıcı yeteneklerinin önünü açan dinamik boyutu öne çıktığı zaman, din, bir yandan toplumsal düzeyde üretkenliği teşvik ederken, diğer yandan da, toplumsal barışın, huzur ve mutluluğun teminatı haline gelir. Özellikle, insanca yaşayabilmenin olmazsa olmaz koşulu olan “yüksek güven kültürü”nün yaratılması, dinin katkıları ile kalıcı ve kuşatıcı bir boyut kazanabilir. “Yüksek güven kültürü” yaratmayı başaramayan toplumlar, şiddet ve teröre açık hale gelebilecekleri gibi, kısa sürede parçalanma sürecinin içinde bulurlar kendilerini. Çünkü, üretemeyen insan, başkalarının ürettiklerini tüketmeyi kendileri için meşru bir hak olarak görebilir.
“Yüksek güven kültürü”nün yaratılabilmesi, öncelikle, insanların yaratıcı yeteneklerinin önünün açık olmasına bağlıdır. İnsanoğlu, hayatın anlamını, büyük ölçüde yaratıcı yeteneklerinin ürünlerini görerek yakalamaya çalışır. Huzur ve güven ortamı olmadan ne yaratıcılıktan, ne de üretkenlikten söz edilebilir. Toplumda adalet etkin olmadan da huzur ve güven ortamı temin edilemez. Biraz sağlıklı düşündüğümüz zaman, hukukun üstünlüğü anlayışının toplumda kabul görebilmesi, adaletin yaygın olarak etkin olması konusunda dinin yapabileceği çok ciddi katkıların mevcut olduğunu kolayca görebiliriz. Toplumsal düzeyde din konusunda sağlıklı bir aydınlanma gerçekleştirildiği zaman, din sorun olmaktan çıkacağı gibi, yüksek insanlık değerlerinin gerçekleştirilebilmesi için önemli bir destek sağlayacaktır.
İnsanlık için en büyük tehlike, cehalettir. Bu cehalet din alanında ortaya çıktığı zaman, tahribatı en yüksek düzeye ulaşmaktadır. Çünkü, insanların bilmedikleri halde bildiklerini, hem de çok iyi bildiklerini zannettikleri konuların başında din gelmektedir. Din alanında sağlıklı bir bilgilenme süreci yaşanmadan, insanların neyi bilip neyi bilmediklerinin farkına varmalarını sağlamak pek mümkün değildir. Üstelik, din konusundaki bilgi boşluğu, insanlar dinin yanında yer alsalar da, karşısında olsalar da, toplumsal uzlaşmanın köklerini kurutacak boyutta tahribata sebep olmaktadır. Bunun sebebi, dinin kültürün içine derinlemesine nüfuz etmiş olmasıdır. İnsanların din konusunda söyledikleri her şey, her zaman, söyleyenin amacının, niyetinin çok ötelerine uzanmakta; karşı tarafta hiç tahmin edilemeyecek anlamlar çağrıştırmaktadır. İnsanlar arasında sağlıklı bir iletişim sağlanabilmesi için, doğru anlamanın önündeki engellerin ortadan kaldırılması gereklidir. Bu engellerden birisi de. din konusundaki cehalettir. Din konusunda doğru bilgi sahibi olan insanlar, din konusundaki tavır ve tercihleri ne olursa olsun birbirlerini daha kolay anlayabilirler. İnsanlar arası iletişimin ana kodları daha çok birtakım dinsel taşıyıcılara yüklenmiş, ya da dinsel değerlerin içine yerleşmiştir. Bu konudaki bilgi boşluğu veya yanlış bilgi, iletişim kanallarının işlevini yitirmesine sebep olmaktadır.
Türkiye’de, devlet de, toplumun bütün kesimleri de, bir anlamda köşeye sıkışmış durumdadır. Toplumun sağlıklı bir “uzlaşı” kültürüne her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Uzlaşı kültürünün yaratılabilmesinin ön koşulu, kanaatimizce, dinin sorun olmaktan çıkarılmasıdır. Dinin sorun olmaktan çıkması iki şekilde gerçekleşebilir: Birincisi, dini ve dinle ilgili olan her şeyi insan hayatının dışına itmek. İkincisi, toplumun din konusunda doğru bilgi sahibi olmasını sağlamak. Birincisi şıkkın mümkün olamayacağı, hem tarihsel tecrübelerle, hem de günümüzde dinin hemen bütün dünyada yeniden yükselen değer oluşuyla açıkça anlaşılmıştır. İnsanlar, dinsiz yapamamaktadırlar. Din konusunda bilgi boşluğu ortaya çıktığı zaman, kolaylıkla hurafelerin batıl inançların ve akıl dışı oluşumların bu boşluğu doldurduğu görülmektedir. Bu durum büyük ölçüde insanın varlık yapısı ile ilgili olmalıdır. Kanaatımızca, uyuşturucuya, alkol bağımlılığına ve benzeri olumsuzluklara açılan kapıda, dinin anlam boyutunun sağlıklı bir şekilde etkin olmamasının payı vardır. Hatta, şiddet ve terörün küresel bir boyut kazanmasının, insanlığın içine sürüklendiği “varoluşsal anlam boşluğu” ile yakından ilgisi olmalıdır. Anlam kaybı, insanın varoluşsal korkularını artırdığı gibi, varoluşsal ihtiyaçlarının da sağlıklı bir şekilde karşılanmasını engellemektedir. Öyleyse, ikinci şık üzerinde ciddi olarak durmak gerekecektir. Dinin insan hayatına anlam kazandıran boyutu önplanda tutularak, insanların sağlıklı düşünmelerine yetecek kadar din konusunda doğru bilgi sahibi olmaları, bir tür zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır. Söz konusu din İslam olunca, demokrasi, laiklik, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi konulardaki korkuların da, dinin hayattan bütünüyle dışlanacağı şeklindeki korkuların da doğrudan bilgisizlikten kaynaklandığını açıkça söylemekte fayda vardır. Toplumun dinle bağlantılı olarak gerilmesinin, bütünüyle din konusundaki bilgi boşluğundan ve bazı kesimlerin dinin yanında, ya da karşısında görünerek onu bir ticaret metaına dönüştürmesinden ileri geldiği açıkça görülmektedir. Önyargılarımızı paranteze alarak düşünmeyi başarabilsek, İslam’ın laiklikle, demokrasi ile, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ile herhangi bir sorunu olmadığı bir yana, insanlığın bu yüksek evrensel değerlerinin mevcut standartların daha ilerisinde yeniden üretilmesi gibi bir sorumluluğu Müslümanlara yüklediğini görebiliriz. Dinde zorlamanın olamayacağını söyleyen Kur’an’dır. Kur’an’ın en temel hedeflerinden birisi, ahlaklı ve adaletin egemen olduğu bir toplum yaratılmasıdır. Hukuk ve hukukun üstünlüğü nosyonu olmadan ahlaklı ve adaletli bir toplum gerçekleştirilebilir mi? Türkiye gibi ülkelerin, bunca zaman geçmesine rağmen, sağlıklı bir demokrasi kültürü üretmeyi başaramadıkları bilinmektedir. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, toplumda birey bilincinin gelişmeyişi olabilir. Mevcut din anlayışımız, geleneğimiz sağlıklı birey bilincinin ortaya çıkmasını ve gelişmesini ciddi olarak zorlaştırmaktadır. Oysa İslam’ın en özgün taraflarından birisi, iman ve sorumluluğun bireysel olduğunu açıkça ilan etmesidir. İslam’a göre kurtuluş da bireyseldir. Müslümanlar arasında birey bilincinin gelişmeyişi, İslam’dan çok Müslümanların İslam anlayışlarından kaynaklanmaktadır. Demokrasi ve laiklik açısından bakılınca, çözümün dinin dışlanmasında değil; dinin doğru anlaşılmasında yattığı açıkça görülebilecek bir husustur.
Gerek Türkiye’de gerekse İslam dünyasında, içeriden bakıldığında, din alanındaki sorunların insanın gözünü korkutacak nitelikte olduğu hemen fark edilebilmektedir. Dinin yanında durarak, dindar tutum ve tavırlar sergileyerek hem kendisine, hem diğer insanlara, hem de İslam’a zarar veren kişi ve grupların mevcut olmadığını söyleyebilmek mümkün değildir. Aslında, samimi olan hiçbir bir Müslümanın bilerek İslam’a, Müslümanlara ve diğer insanlara zarar vermek isteyebileceğini düşünmek de mümkün değildir. Şiddet ve terör olaylarına bir şekilde bulaşan bazı Müslümanları örnek olarak alabiliriz. Kur’an haksız yere adam öldürülmesini yasaklarken, bazı Müslümanların, İslam adına işkence yapılarak öldürüldüğünü, ölen kimsenin gömüldüğü yerin üstünde öldüren kimselerin şükür namazı kıldıkları hala hafızalardan silinmiş değildir. “Mürşit elinde mürid, gassal elinde meyyit gibi olmalıdır” diyerek saf, temiz Müslümanların duygularıyla, canlarıyla, mallarıyla ve namuslarıyla oynayan insanların mevcudiyeti görmezlikten gelinebilir mi? Kısaca söylemek gerekirse, din istismarını önlemenin yolu, insanların en azından doğru düşünmeye yetecek kadar din konusunda doğru bilgi sahibi olmasından geçmektedir. Kur’an’ın insana verdiği değerin farkında olan bir insan, ne başkalarının saf temiz dini duygularını istismar etmeye kalkışır; ne de kendi dini duygularının sömürülmesine göz yumar…
Türkiye’de, insanların kafaları, din konusunda gerçekten çok karışıktır. Dindar olanın kafası da karışıktır; dindar olmayanın kafası da karışıktır. Bunun en önemli sebebi de, bu alandaki bilgi boşluğudur. Dindar olanın kafası karışıktır; çünkü düşündüğü zaman inandıkları ile realitenin birbiri ile çeliştiğini göreceğini -belki de bilinç altında -fark ettiği için, din alanındaki çelişkileri görmezlikten gelme yoluna gitmekte; iman ve aklı alternatif kavramlar olarak düşünmeyi tercih etmek durumunda kalmaktadır. Bu durumda, içeriden ve dışarıdan her türlü eleştirel yaklaşım din düşmanlığı olarak algılanmakta ve yorumlanmaktadır. Dinin gelenekle özdeş hale geldiği gerçeği görülememektedir. Her meselenin, her kavramın başına “islami” sıfatının eklenmesiyle bütün sorunların çözüleceği sanılmaktadır. Dinin insan hayatına anlam kazandıran boyutu etkisiz hale geldiği için, din, şekilden ibaret zannedilmekte ve işin özü, ruhu şekle feda edilmektedir. Sonuçta sığ, yüzeysel bir dindarlık oluşmakta; İslam dini ile Müslüman insan arasındaki uçurum gün geçtikçe daha da artmaktadır. Geçmişin idealizasyonu, kendisi gibi düşünmeyen herkesi “öteki” olarak görüp ona karşı bütün kapıları “korunma” amaçlı kapalı tutma anlayışı, bu sığ dindarlığı olumsuz yönde beslemektedir. Dindar insanın kafa karışıklığından kurtulabilmesi, öncelikle dinin, insanın insanlığını en iyi şekilde gerçekleştirebilmesi için bir araç olduğunun, dinin akılla ve bilimle çelişmediğinin ve geleneğin din olmadığının bilinmesine bağlıdır. Aynı şekilde, demokrasi, laiklik, hukukun üstünlüğü gibi değerlerin insanlığın ortak aklının ve tarihsel tecrübesinin bir ürünü olduğunun; bu değerlerin -karşı çıkmanın ötesinde-, evrensel ölçekte insanlığın yararına olacak şekilde ve Batı standartlarının daha ilerisinde yeniden üretilebileceğini ve geliştirilebileceğinin de açıkça anlaşılması gerekmektedir. Kafa karışıklığının tek ilacı doğru, sağlam ve güvenilir bilgidir.
Dindar olmayanların din konusundaki kafa karışıklıkları da, en temelde bilgisizlikten, önyargılardan ve yersiz korkulardan kaynaklanmaktadır. İnsanlar dinsiz yapamıyorlarsa, bu dinin varoluşsal bir anlam taşıdığını gösterir. Amacımız, insanların yaratıcı yeteneklerinin etkin kılınması, insanca yaşayabileceğimiz güvenli bir ortam ve yüksek insani değerlerin etkin kılınması ise, bunların temin edilmesinde dinin desteğinin mümkün olup olmayacağını araştırmak akıllıca bir yol olmaz mı? Unutmamak gerekir ki, dindar olup olmamak bireysel bir tercihtir: İslam’ın öngördüğü, din emniyetine, mal ve can güvenliğine, akıl ve özgür iradenin korunmasına, -dindar olsun olmasın – herkesin ihtiyacı vardır.
Din konusundaki yaygın kafa karışıklığı, dinle ilgili sorunların çözümsüzlüğünün kalıcı hale gelmesine sebep olmaktadır. Sorun çözmek ve insan hayatına anlam kazandırmak için var olan dinin kendisi sorun haline gelmektedir. Oysa, biraz sağlıklı düşünebilirsek, din konusunda doğru bilgi sahibi olmaya, hepimizin ihtiyacı olduğunu görebiliriz. Her şeyden önce, kendimizi doğru anlayabilmemiz için din konusunda doğru bilgi gerekmektedir. Dini devre dışı bırakarak toplumu, diğer insanları, geçmişi; kültürü, gelenekleri, değerleri anlamak nasıl mümkün olabilir? Dinin desteğini almadan “yüksek güven kültürü” yaratılabilir mi? Daha da ötesi, din, eğer insanca yaşayabilmek için gerekli ise, bireysel tercihlerimizi zaman zaman askıya almayı başarmak, insani bir sorumluluk değil mi?
Din konusundaki kafa karışıklığı, din alanında ortaya çıkan birtakım olumsuz söz, fiil ve tavırların din ile özdeşleştirilmesine yol açmaktadır. Aslında din karşıtı gibi görünen tavır ve tutumların arkasında yatan böyle bir anlayıştır. Olup bitenlerden, olumsuz tezahürlerden rahatsız oluyorsak, karşı çıkmak, olumsuzlukların derinleşmesi ve kökleşmesi anlamına gelmez mi? Bizi rahatsız eden dinsel tutum ve tavırların ilacı, dini böylesine yanlış anlayanlara meydanı bırakmamak değil mi?
Dinin insanın varoluşu ile olan irtibatı, din konusunda herkesin doğru bilgiye ihtiyacı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İşin gerçeği, insanca yaşayabilmek için hepimizin dinin desteğine bir şekilde ihtiyacımız vardır. Sorun dinden çok, dininin anlaşılma ve yaşanma biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Dinin anlaşılma ve yaşanma biçimlerinin dinin güncel boyutu ile ilgili olduğu her nedense pek akla gelmemektedir. Sabun köpüğü gibi olan bu gibi tezahürlerin din olarak algılanması doğrusu bir talihsizliktir. Dinin en temeldeki kurucu kök ilkeleri bilinmeyince, görünenler dinin yerine geçmektedir…
2. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri
Hiç kuşkusuz, din konusunda doğru bilgi sahibi olabilmenin pek çok yolu vardır. Öncelikle, bu alanda bilimsel bilginin üretilmesi ve üretilen bilginin inceltilerek halka taşınması gerekmektedir. İşin toplumsal boyutu söz konusu olunca, ister istemek akla Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri gelmektedir.
T.C. Anayasası’nın “Din ve Vicdan Özgürlüğü” ile ilgili olan 24. maddesinde şöyle denmektedir: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
“Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi devletin denetim ve gözetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.
“Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez veya kötüye kullanamaz”.
Anayasanın 24. maddesi uyarınca zorunlu hale gelen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri, 1982 yılında itibaren ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulmaktadır.
Türkiye, halkının yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkedir. Bu Müslümanlık, ağırlıklı olarak Sünni anlayış çerçevesinde şekillenmiştir. Ancak, Kars, Iğdır yörelerinde yaşayan vatandaşlarımızın bir kısmı Şiî anlayışı paylaşmaktadır. Türk halkının yaklaşık yüzde on kadarı da, kendilerini Alevî-Bektaşî olarak tanımlamaktadırlar. Hatay, İskenderun civarında Nusayrilik doğrultusunda bir inanç taşıyan vatandaşlarımız mevcuttur. Ayrıca, Türkiye’de ağırlıklı Sünni Anlayış Hanefi-Maturidi çizgide olmasına rağmen, Şafii-Eş’ari çizgide mezhep anlayışına sahip pek çok insan vardır. Öte yandan, Tekke ve Zaviyeler 1925’te kapatılmış olmasına rağmen, Türkiye’de pek çok tarikatın (Nakşî, Kadirî, Mevlevî, Bektaşi, Rıfaî...) fiilen mevcut olduğu bilinmektedir.
Türkiye’de yaygın din anlayışı, ağırlıklı olarak sözlü kültüre dayalı olarak şekillenmiştir. İnsanlar, din anlayışlarını, duydukları bilgiler üzerine kurmaktadırlar. Şifahi kültürle oluşan anlayış biçiminde bilginin kaynakları bilinmediği için, eleştirel düşüncenin gelişmesi, oldukça yavaş olmaktadır. Ayrıca, Nurculuk, Süleymancılık gibi dini cemaatlerde ve bazı tarikat gruplarında, liderlerin kitaplarına dayalı olarak oluşan bir anlayışın mevcut olduğu gözlenmektedir. Ancak, bu tür oluşumlarda merkezde “kitap” olmasına rağmen, din anlayışı yine şifahi kültüre dayalı olarak oluşmaktadır. Çünkü, bu anlayış biçiminde “kitap” kutsallık zırhına bürünerek “kolay anlaşılır olma” vasfını yitirmekte; bilenlerin açıklamalarından sonra anlaşılabileceğine inanılmaktadır. Bu doğrultuda kendilerini “Sünni” olarak tanımlayan vatandaşlarımızın “Sünnîlik”in ne olduğunu tam manasıyla bildikleri söylenemeyeceği gibi, kendilerini Alevi-Bektaşi diye tanımlayan vatandaşlarımızın da Alevilik-Bektaşiliği bildikleri pek söylenemez. Halkın din anlayışı, -Alevisiyle, Sünnisiyle- gelenekler tarafından, geleneğin içinde, sözlü kültürle oluşmaktadır. İşin gerçeği, dini açıdan Anadolu’daki Alevi köylerle, Sünni köyler arasında çok ciddi farklılıkların olduğunu söyleyebilmek de pek mümkün değildir.
Din Kültürü Ahlâk Bilgisi Dersleri, mevcut programları çerçevesinde, mezheplerüstü-cemaatlerüstü bir yaklaşımla, kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanlarımızın din anlayışlarının ortak paydasını bilgi düzeyinde öğretmeyi amaçlamaktadır. Bu ortak payda, İslam’ın Kur’an’daki evrensel kök değerlerinden oluşur. Bu ortak payda, aynı zamanda, bütün insanlığın ihtiyaç duyduğu bir arada yaşama kültürünün altyapısını oluşturacak evrensel ahlak ilkelerinin kurulmasına ve etkin olmasına imkan sağlayacak bir ortak paydadır.
Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri’nin zorunlu hale gelmesiyle birlikte, bu derslerin içeriğinden çok, zorunluluğu tartışma konusu yapılmıştır. Zorunluluğun Laiklikle bağdaşmadığı şeklinde tezler ileri sürülmüştür. Oysa, dünyanın hemen her yerinde, her devlet, vatandaşlarını bir şekilde din konusunda bilgilendirmektedir. (Bu konu ile ilgili olarak bkz. Türkiye’de ve Dünyada Din Eğitimi Uluslar arası Sempozyumu, Ankara 1997). Türkiye’deki sorun, “devletin, kendi istediği doğrultuda bir İslam “ öğretmek istediğini ileri süren daha çok radikal nitelikli gruplara ve cemaatlere mensup insanlarla, “devletin Alevilik-Bektaşilik gerçeğini görmezlikten geldiğini” iddia eden bazı Alevi-Bektaşi gruplardan kaynaklanmaktadır. Bunun yanında, din konusundaki bireysel tercihlerinin genel geçer hale gelebilmesi için, bu tercihlerini kamuya malederek ortaya çıkanların da mevcut olduğunu hatırlamakta fayda vardır. Ayrıcı, Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri seçmeli olunca, seçenlere daha iyi bir din eğitim ve öğretimi verileceğini düşünenlerin mevcut olduğu da bilinmektedir. Bu iddiaların ve bu doğrultudaki tartışmaların bilimsel içerikten yoksun olduğunu hemen belirtmek gerekmektedir. Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri’nde ne Sünnilik, ne Alevilik-Bektaşilik, ne de herhangi bir mezhebin, herhangi bir tarikatın, herhangi bir cemaatin görüşleri anlatılmaktadır. Daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’nin müfredatında, İslam’ın temel ortak paydası, bilimsel bir çerçevede verilmeye çalışılmıştır. Müfredat dikkatlice incelenecek olursa, kendisini Müslüman hisseden, İslam dairesi içinde gören her insanın, ya da her grubun, bu müfredatta kendi kök değerlerini kolayca bulabileceği görülecektir. Üzülerek belirtmek gerekir ki, bu konudaki tartışmaları sürdürmeye çalışanlar, Din Kültürü Ahlâk Bilgisi programlarını bile doğru dürüst incelememişlerdir.
Alevilik-Bektaşilik doğrultusunda Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri’nin verilmesi gerektiği şeklindeki iddiaların hiçbirisinin ciddi bilimsel temelleri yoktur. Her şeyden önce, böyle bir teklif, Tevhid-i Tedrisat kanuna aykırıdır. Çünkü Tevhid-i Tedrisat kanununun gerekçesinde aynen şöyle denilmektedir: “Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında, milletin duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğretim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararları ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir. 1255 (1839) Gülhane Hattı Hümayunundan sonra açılan Tanzimat döneminde, yıkılmış Osmanlı saltanatı da öğretim birliğine başlamak istemişse de bunu başaramamış ve aksine bu konuda bir ikilik bile meydana gelmiştir. Bu ikilik eğitim ve öğretim birliği açısından birçok zararlı sonuçlar doğurdu. Bir millet, bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder”. (Türkiyeyi Laikleştiren Yasalar, hazırlayan ve sadeleştiren Reşat Genç, Ank. 1998, 19).
Diğer taraftan, Türkiye’deki Alevilik-Bektaşiliğin, henüz mezhep mi, tarikat mı olduğu konusunda, Alevi-Bektaşiler arasında bile bir görüş birliği yoktur. Alevilik-Bektaşiliğe, mevcut haliyle “mezhep” diyebilmek, bilimsel açıdan mümkün değildir; çünkü Alevilik-Bektaşilik, esas itibariyle itikadî olmaktan çok sosyo-kültürel bir farklılaşmadır. Ayrıca, Alevilik-Bektaşilik şeklindeki kullanımda, ağırlık Bektaşiliğe verilmektedir. Alevilikle Bektaşiliği, mevcut haliyle birbirinden ayırmak pek mümkün değildir. Eğer, söz konusu Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’nin adına izafeten kurulan tarihî Bektaşilik ise, -ki öyledir-, bu doğrultuda bir Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri’nin olmasını istemek, doğrudan, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile ilgili olan kanuna aykırı olacaktır.
Türkiye’de tek tip bir Alevilik-Bektaşilik yoktur. Alevilik-Bektaşilik, bölgeden bölgeye farklılık arz etmektedir. Bu durumda, hangi Alevilik-Bektaşilik esas alınacak ve okutulacaktır. Üstelik, Alevilik-Bektaşiliğin İslam ile ilgisi olmayan bir “din” olduğu şeklindeki iddiaların da yüksek sesle dile getirilmeye başlandığı bilinmektedir.
Türkiye’de, sadece Alevilik-Bektaşilik değil, belki sayıları yüzlerle ifade edilebilecek dinsel grup vardır. Alevilik-Bektaşilik doğrultusunda bir din dersi verilmesi, başta kendisini Sünni olarak tanımlayan geniş kitle olmak üzere, bütün gruplara, kendi istedikleri doğrultusunda bir din eğitim-öğretimi verilmesi gibi bir sonuç doğuracaktır. Bu durumun meydana getireceği kaos bir yana, Sünnilik merkezli bir eğitim-öğretim faaliyetinin, diğer dinsel grupların varlığını kolayca gölgeleyebileceğini tahmin etmek pek de zor değildir. Oysa, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretiminde, bütün dinsel grupların kendilerinden pek çok şey bulabilecekleri temel ortak paydanın kültürel düzeyde öğretilmesi, farklılıkların zenginlik olarak anlaşılmasını sağlayacak; toplumda “ben ve öteki” saplantısının dinsel zeminde oluşmasının önüne geçecektir.
Türkiye’nin sorunlarının önemli bir kısmı, ister istemez bir şekilde dinle irtibatlıdır veya irtibatlı hale getirilmektedir. İşin temelinde, din alanındaki bilgi boşluğunun yattığını görmezlikten gelmek mümkün değildir. Bu alanda yürütülen tartışmalar, sanki din konusunda doğru bilgiden korkulduğu gibi bir izlenim doğurmaktadır. Dini, lehinde ve aleyhinde olarak istismar edenlerin korkularını anlamak mümkündür. Türkiye’nin insanlığın muhtaç olduğu yeni bir uygarlığın beşiği olmasından korkanları anlamak da mümkündür. Ancak, gerçekten iyi niyetli olan insanların, -dindar olsun ya da olmasın- bu konudaki korku ve tereddütlerini gidermenin yolunun, din alanında doğru, sağlam ve güvenilebilir bilgiye dayalı bir bilgilendirme seferberliği ile çözülebileceğini görememelerini anlamak mümkün değildir. Korkuların, büyük ölçüde, din alanındaki göze çarpan çarpık tezahürlerden kaynaklandığını zannediyoruz. Bunun üstesinden gelmenin yolu da, hiç kuşkusuz, doğru, sağlam ve güvenilir bilgiden geçmektedir. Öyle ise, yapılacak iş, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri’nin zorunluğunu tartışmak yerine, bu derslerin nasıl daha verimli hale geleceğini tartışmak olmalıdır.
Türkiye’nin zaman geçirmeden “bağışıklık sistemini” mutlaka güçlendirmesi gerekmektedir. Dinle ilgili sorunların üstesinden gelmeden, ne sağlıklı bir uzlaşı kültürü yaratılabilir; ne de bağışıklık sistemi güçlendirilebilir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri, işlevini sağlıklı bir şekilde yerine getirdiği zaman, yapılması gerekenlerin önemli, ancak küçük bir kısmını yerine getirebilir. Asıl önemli olan, toplumun bir bütün halinde İslam’ın kurucu ilkeleri çerçevesinde sağlıklı bir zihniyet değişim ve dönüşümünü, karar yeter sayısını bulabilecek şekilde başarabilmesidir. Küreselleşme, ayakta durabilmemiz için, İslam’ın kurucu ilkeleri çerçevesinde bir temel ortak paydanın yaratılmasını ve etkin kılınmasını bir tür zorunluluk haline getirmiştir. Bu ortak payda, içinde yeni bir uygarlığın kök hücrelerini de taşımaktadır. Bugün yapılması gereken, insanlığın mevcut birikiminde gelişmiş, ancak tahrip edilmekte olan yüksek değerlerle, bu kök hücrelerinin buluşmasını sağlayabilmektir. Türkiye’nin ufkunun açılabilmesininin, dinle ilgili sorunların üstesinden gelinmesi ile doğru orantılı olduğunu düşünmekteyiz. İslam’ın temel ortak paydasını yakalayan insanlar, hem farklılıkları zenginlik olarak görebilir ve değerlendirebilirler; hem de enerjilerini daha güvenli bir Türkiye, daha yaşanabilir bir dünya kurmak için kullanabilirler. Din alanında bilimsel yöntemlerle doğru bilgi sahibi olmaksızın sağlıklı bir uzlaşı kültürü yaratmak da, birlikte insanca yaşayabilmek için gerekli olan temel ortak paydayı bulabilmek de pek mümkün değildir.
Eylül 2007