Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

17 Haziran 2007

Sadri Maksudi Arsal

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar

Kültür


Türk Destanlarının Kimliği


-Hasan Bülent Paksoy-


Corcok nedir? Ir, Jir? Kokco? Bu deyimlerin her biri, destan anlamında kullanılır, destan'dan önce ve destan ile birlikte kullanılan deyimlerdir.*

 

Ad değiştiren bir yaratıcılık, kimlik de değiştirebilir mi? Kuşkusuz! Kimlik değiştirme, en azından, geçmiş ile olan sürekli bağların düzeninin kopmasına neden olur. Bu da, bir kişinin yağmur sonucu akan damdaki kiremitleri aktarır iken düşüp (başını vurup) belleğini unutması türünde bir aksaklık yaratır. Eğer, belleğini yitiren kişinin yakın ailesi de yok ise, çevresindeki komşuları da damdan düşen kişiyi kollamazlar ise, varı yoğu yaban ellere kalacaktır; kendi de yok olacaktır.

 

Bir arabanın kimliği kayıtlara geçmiştir. Bu kimlik, sayısal olarak vergi ve diğer yasal veritabanlarına yapılmıştır. Her gün kullandığımız elmeklerin her biri, sonsuzluğa doğru, uzun kuyruklu tanıtımlar ile damgalanır. Böylece her bir elmeğin kimliği belirlenir. Destanlar ise, kimliklerini iç bünyelerinde taşırlar. 

 

Destanların gücü, etkiledikleri toplumların boyutları ile ölçülür. Örneğin, Batı Avrupa’da günümüzde de çok iyi bilinen destanlar vardır. Yakın yıllarda akın-akın ABD ye geçmekte olan bu Avrupa destanları, toplumların düşünce ve düşlerini etkilemektedir; hem de Toplumları oluşturan bireylerin çoğunluğunun bilgisi dışında.  

 

Bu Avrupa destanlarının bir bölümü Yirminci Yüzyılda yaratılmıştır. Hem de, ülke ve toplumların uluslararası düzeyde birbirleri ile yapmakta oldukları ölüm-kalım savaşının sonucu olarak. Geri kalanlar da Onsekizinci Yüzyılda yer alan Fransız Devrimi sonrası ve geliştirdiği ortam çerçevesinde, eski düşünceleri ve yargı değerlerini içerdikleri ileri sürülerek, Toplumlar içinde sürüme verilmişlerdir. Bu her iki tur'un [(Richard Wagner (1813-1883) "Der Ring des Nibelungen " (1876); John Ronald Reuel Tolkien (1892-1973) The Lord of the Rings (1954-1955)]  "Yüzüklerin Efendisi" vb karşılığı kimlikler altında bilindiği okurların gözünden kaçmamıştır.  

 

Bu destanların ilk bakışta birdenbire göze çarpmayan özellikleri ise, Alman ve İngiliz toplumlarını canlandırmak, uluslarına olan bağlarını pekiştirmek, bir yöne doğru uğraş vermelerini sağlamak üzere yaratılmış olmaları idi. Avrupalı destanlar da kendilerini yaratan toplumları gibi ölüm-kalım yarışmasına girdiler. Destanların toplumların uzerindeki önemini iyi kavramış Avrupalı toplum aydınlarınca, birbirlerinin etkileri kırmak üzere yaratıldılar.  

 

Bu her iki destan kümesinde pek çok olağanüstü olay konuşlanmıştır.  Kâhinler, ucan kişiler, büyücüler, canavarlar, su altı perileri yapıtların icinde kol gezer. Türk destanları ise çok daha gerçekçidir: Ölçülüp-biçilebilecek olaylardan, kişilerden söz ederler, "Yapma' bir yönleri yoktur. Uzun kurtuluş uğraşlarını anlatırlar.  

 

Türk destanları genel olarak üç basamaklı bir kimlik gösterirler:

 

Ana destan (Jir, Corcok) kurtuluş be bağımsızlık uğrasını anlatır.  Toplumu boyunduruğa almaya çalışanlara karşı yapılan vuruş kaçınılmaz durumdur. Bir yağı gelip topluma sataştığında, bu kurtuluş ve bağımsızlık ana destanı toplumu biraraya getirir, savunmanın çekirdeğini oluşturur. Toplumun geçmiş kuşaklarla olan bağlantısını bütünleştirir, sürekliliğini anımsatır.

 

Barış içinde yaşayan toplum ise, bu kurtuluş destanı içindeki baş kız ve baş oğlanın birbirine olan sevgisini dile getiren bölümünü daha çok anımsar, odak noktası olarak alır. Düğünlerde söylenir, toplumsal ve bireysel duyguların topluca altını çizer. 

 

Sonuncu basamak ise, bu sevgililerin başından geçenlerin öykü (masal) olarak kış geceleri çocuklara anlatılmasıdır.  

 

Bu basamaklara ek olarak, Türk destanlarının yaşları ve olgunlukları üzerinde de durmak gerekir. Günümüzde, Türk destanlarının yaşlarını bildiğimizi söyleyemeyiz. Son Yüzyıl içinde, bu konuda değişik görüşler ileri sürülmüş olup, belirli Türk destanlarının bin ile bin sekiz yüz yaş arasında oldukları üzerine varsayımlar yayınlanmıştır. 

 

Bu tür uzun bir süreçten geçmiş olan Türk destanları, Türk toplumlarının dalgalanmaları, göçleri nedeni ile diğer toplumların destanları ile de bilgi alış-verişinde bulunmuşlardır. Örneğin, I, Corcok den destan adına geçiş bu tür bir ilişkiyi de gösteriyor olabilir. Bu da, bilinen bir destanın hangi yazımının en 'doğru' ya da arı, gerçek olduğunun araştırılmasını gerektirir. Bu araştırma sonuçları, destan yaratıcı toplumların, destan sahibi toplumların geleceklerini büyük ölçüde etkileyecektir. 

 

Eğer bir destan’ın içeriği sulandırılmış ise, Toplum'u Toplum yapan, yaşamasını ve gelişmesini sağlayan değerlerin de yozlaşmasına neden olacaktır. Türkler dünyanın büyük alanlarına bütün geçmiş boyunca dağılmış olduklarından, destanlarını da birlikte götürmüşlerdir. Bu yolculuk eden destanlar Hintli, Fars destanları ile de ilişkiler içine girmiş, daha yeni destanların, sevgi öykülerinin ortaya çıkmasına da neden olmuşlardır.  

 

Bu noktada iki konuya daha değinmek yerinde olur:

 

a) Doğu Avrupa’daki sözlü öykülerin kimlik ve nitelikleri

b) Destan ile gazavatname, fetihname türleri arasındaki derin ayırımlar.

 

Fars destanlarını kaybolmaktan, yok olmaktan Fars şairi Firdevsi kurtarmıştır.  M.S. Onuncu yüzyılda yaşayan Firdevsi, otuz yıl çalışarak eski Fars destanlarını birleştirip Şehname' yi ortaya çıkarmıştır.  Bu işi de Türk Gazneli Devletinin sultanı Mahmut (967–1030) için gerçekleştirmiş ve karşılığında parasal destek almıştır. Daha sonra Firdevsi "Şehname'yi yazarak Farsçayı dirilttim" diyerek haklı olarak böbürlenmiştir. Bu bakımdan da, sözlü olarak yaşatılmakta olan destanların hangi yollarla kâğıda geçirilmiş olduklarını bilmek çok önemlidir. İleride, bu kâğıda dökülmüş destanlar Toplum'un mayasını oluşturacak, geçmiş ve gelecek ile olan ilişkilerini düzenleyecektir.  

 

a) Doğu Avrupa’da ses kaydı ile toplanan ve dondurulan, sonra kâğıda aktarılan bir dizi destan bulunduğu, iki dünya savaşı arasında bilim dünyasına duyurulmuş idi. Bu destanların kaynak ve kimliklerini bulmak güç değildir. Serinkanlılık ile incelemeye alınacak olursa, Ondört ve Onbeşinci yüzyıllarda Dede Korkut ve tam anlamı ile değişik edebiyat türü olan Menkıbeleri Doğu Avrupa’ya götüren Türklerin bu sözlü öykülerin oluşmalarına verdikleri katkıları bulmak güç değildir.  

 

b) Menkıbeler, gazavatnameler ve fetihnamelerin Araplarca kullanılmaya başlamış olmaları, daha sonra Türklerde görülmeye başlamış olduklarını kaydedelim. Bu tür, destanlardan çok daha değişiktir; evliyaları över, fethedilen yerlerle ilgi harekâtı anlatır. Türk destanları ile en büyük ayrıcalıkları, Toplumun öz olarak toplum kalması için gerekli maya’yı içermemeleridir. Çoğunlukla dini amaç ile yazılmışlardır. 

 

Dolayısı ile Doğu Avrupa'da bulunup kâğıda aktarılan sözlü yapıtların bu iki tür (destan ve menkıbeler) etken altında verilmiş olduğunu ileri sürebiliriz. Eninde-sonunda bu yönde incelemeler ele alınacaktır. 

 

Türk destanlarının Türk Toplumları uzerindeki etkileri nasıl ölçülebilir? Sözlü yaşatılmış, yaşatılmaya alışkın destanlar için, gene sözlü kaynaklara mı başvurmak gerekir? Yoksa yüzyıllar ya da binyıllar boyunca yaşayan bu varlıkların, bütün olaylara karşın kaybolmamaları, dipdiri karşımızda durmaları başlı-başına yeter bir gösterge midir?  

 

Sayısal olarak birtakım destan-Toplum ilişkilerini belgeleyebiliriz. Önce, bir genel özet çıkaralım:


Bir kitap! Bu destan yazarının adi bilinmiyor. Nerede yazıldığını araştırdığımızda, bütün Asya kıtasını düşünmemiz gerekiyor. Etkileri Avrupa’da da ölçülebiliyor. Kaç kuşak önce yazıldığını soruşturduğumuzda, bu kitap içindeki mayayı içermeyen Türk toplumu bulamıyoruz. Kitap bunca bin yıldır yaşamını sürdürüyor ve Toplumun bütün acı-tatlı günlerinde Toplumun yanında yerini alıyor. Toplumu ile birlikte vuruşuyor. Komşulardan gelen baskılara o denli karşı koyuyor ve toplumuna karşı koyduruyor ki, komşular bu kitabı yırtıp çöpe atmaya çalışıyor. Ama gene de kitabın içindekileri yok edemiyorlar. Bunun üzerine, tutup kitabı mahkemeye veriyorlar. Mahkemeler toplanıyor, duruşmalara giriliyor, Mahkemeler hüküm veriyorlar, kitap mahkûm oluyor, hapsediliyor. Kitap içindeki bilgiler, maya yılmıyor; gene etkisini sürdürüyor, sürdürmesini sürdürüyor. Bağımsızlığı özletiyor, gözetilmesi gerekenleri belirtiyor, başarıya nasıl ulaşılacağı üzerine öğütlerde bulunuyor.  

 

Bütün bunlar, bir güldürü konusu mu, yoksa yaşanmış olaylar mı? Yaşanmış olduklarını belgeleri ile biliyoruz; gerebiliyoruz. Bu özet içindeki nedenlerle, günümüzde yayınlanmış destanlar temizlikten geçirilmiş olabilir. Bu temizlik sırasında kısaltılmış, içerdikleri 'sakıncalı' bulunan düşünce ve görüşler öldürülmeye çalışılmış olabilir. Geriye kalan, baskıya girmesine izin verilmiş olan iskelet kalmış olabilir. 

 

Bütün bunları nasıl bilebiliriz? Maya’nın temelini bilerek, karşılaştırmalı okuyarak, konu ve süreçleri konumlarına koyarak bilebiliriz. Bütün bunlar da, destanların bizden, Toplumdan, bireylerden tek isteğidir.  Ne Toplum destansız, ne de destan Toplumsuz yaşayabilir.

 

Hasan Bülent Paksoy

17 Haziran 2007


*Bkz, H.B. Paksoy, ALPAMYSH: Central Asian Identity under Russian Rule (Hartford: AACAR 1989)  http://vlib.iue.it/carrie/texts/carrie_books/paksoy-1/


İliştiri: Brown Üniversitesinde, Rhode Island Türk-Amerikan Kültür Derneği ve Brown Üniversitesi Türk Öğrenci Birliği ortak 2006 – 2007 çalışma çizelgesi çerçevesinde gerçekleştirilen konuşmanın Türkçe özetidir



Bilmek, Anlamak, Yapmak -Hasan Bülent Paksoy-


Bu başlık altında toplanabilecek pek çok atasözü bulabiliriz. Bunların arasında, Kazım Karabekir'in Türk Kurtuluş Savaşını anlatan bir kitabinin girişine koyduğunu da unutmamak iyi olur: "Doğru görmek ve doğru yapabilmek için daha önce yapılanları doğru bilmek şarttır." "Neden gerektir?" sorusunu sorabiliriz. Bir yılan elimizi ısırdı ise, zehirli olup-olmadığını bilmek ister miyiz? Bizi yatıştırmak isteyen 'iyi niyetli" biri kalkıp "yılan zehirli değil" dediğinde, hemen inanıp, yatak altta yorgan üstte dinlenmeye mi yatacağız? Yılan gerçekten zehirli ise, bunu bilmeden "doğru’yu nasıl yapabileceğiz?" Yılanı hemen öldürecek miyiz, yoksa zehir’ini akıtıp, panzehir yapıp kullanacak mıyız?



Efes -Hasan Bülent Paksoy-


Efes, gününde, neden önemli ve canlı bir şehir idi?   Deniz kıyısında olduğu için, alış-veriş en önemli bir nedendir.  Ayrıca Artemis (Diana) Tapınağı da büyük bir gelir kaynağı idi.   Başka bir deyiş ile Efes inanç kökenli alış-verişe çok önem vermekte ve Artemis görüntülü satışlarından kazanç sağlamaktaydı.  Konumu dolayısı ile Atina ve Pers imparatorlukları arasında kaldığı için de, üzerinde Tuğ Bağlayanlar çok kez değişmiş, diğer Bati Anadolu şehirleri ile teke-tek alışveriş yarışmalarına girmiş.    Bu yarışmalar ara sıra savaşlara neden olduğundan, Efes bu savaşlardan da payına düşeni almış, varlığı eksildiği gibi, yaşamından da odun vermek durumunda kalmış.



Evrim Düşüncesinin Devrimi -Hasan Bülent Paksoy-


Soylu düşünceler, genellikle büyük güçlükleri yasayanlarca ileri atılır. Bu soylu düşünceler dünyayı aydınlatıp, toplumları yüceltebilir. Ancak, bütün ileri sürülmüş düşünceler, Toplumsal kuşakların başından geçen düzen’de yaşam sürdürürler: "Para’yı dede kazanır; oğul saklar, torun savurur." Bu örneğe göre, düşünceler: Bir kuşakta yaratılırlar; İkinci kuşakta korunurlar; Üçüncü kuşakta dışlanırlar. Ama düşünceler ölümsüzdür, kullanmakla bitmezler. Bu üçlü aşamadan geçebilen ve gene de yaşayan düşünceler, etkilerini yükselterek sürdürürler. Dördüncü kuşakta, ardından gelenlerin düşlerine girerler; Bir kesim'e güç verir, diğer bir kesim'e karabasan gösterirler.


 

Hasan Bülent Paksoy


Doktorasını İngiltere'nin Oxford Üniversitesi'nde, Birleşik Krallık (United Kingdom) Üniversiteleri Rektörler Kurulu bursu ile bitiren Hasan Bülent Paksoy, Ohio State University, Franklin University, University of Massachusetts-Amherst ve Central Connecticut State University tarih bölümlerinde öğretim üyesi, Harvard Universitesi Orta Doğu Merkezinde Araştırmacı olarak görev yapdı.

Prof. Paksoy'un elliyi aşkın araştırma yazısı son yirmi yıl içinde Amerika, Avrupa ve Asya kıtaları üzerindeki onbir ülkede
(ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Türkiye, Japonya, Kazakistan, Hollanda, Belçika, Güney Kore, Kanada) çıkarılan bilimsel dergilerde yayınlandı.

Paksoy, 1970 yılında ABD de Bostwick bursu ile Lisans ve ABD National Science Foundation araştırma programı destegi ile de
1976 yılında Yüksek Lisans diplomalarını aldı.

ESERLERİ

IDENTITIES: HOW GOVERNED, WHO PAYS? (2001); ESSAYS ON CENTRAL ASIA (1999); INTERCULTURAL STUDIES (New York: Simon and Schuster, 1998); TURK TARIHI, TOPLUMLARIN MAYASI, UYGARLIK (Izmir: Mazhar Zorlu Holding, 1997); CENTRAL ASIA READER: THE REDISCOVERY OF HISTORY (New York: M. E. Sharpe, 1994); CENTRAL ASIAN MONUMENTS (Istanbul: ISIS Yayinevi, 1992); ALPAMYSH: CENTRAL ASIAN IDENTITY UNDER RUSSIAN RULE (Hartford, Conn: AACAR, 1989)


 Uğraş




İnsan İnciyi Denizden Çıkarmadıkça O İster İnci Olsun İster Çakıltaşı Farketmez


Bir ulus, var oluşunun ve yaşam temelinde yatan değerleri korumak ve geliştirmek için belirli çizgide uzun süreli atılımlarını belirler ve uygulamaya geçer. Bu yöndeki köklü ve sürekli araştırmaları geleceğe dönük olarak düzenler, ve uygulamaya koyar. Düşünce önderleri, uygulayıcı önderlerle işbirliği eder. Tarih boyunca bu tür yaklaşımların çok örneği kaydedilmiştir.10 Ömer Seyfettin (1884-1920), bu konuda gerekli adımların atılmasını ilk salık veren 20. yüzyıl Türk düşünürlerinden biridir. 1919- 1924 Türk Kurtuluş Savaşı öncesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ilk Düşen Ak ve Ashab-ı Kehfimiz yazılarını yazmıştır.11 Bu yazılarda, Türk maya'sının korunması üzerine düşüncelerini genel kavramlar olarak ele almıştır:


 Düşünce



Düşünce İşvereni


Hiç bir Düşünce İşvereni, bu yazıda ele alınan kural ve gözlemlerin üzerinde değildir. Her Düşünce İşvereninin çalışmalarının, bütün Düşünce İşverenlerince, ve toplumca, düşünce kuramları ve uygar tartışma düzenleri içinde, topluma açık olarak, ince elenip sık dokunması gereklidir. Bu tür "eleme" ve değerlendirmeden geçmeyen Düşünce İşverenleri'nin düşünceleri, ilerde dünyadaki toplumların kanları ve canları ile yüksek kertede ödeme yapmalarını gerektirebilir.


 Kimlik



Orta Asya'daki "Köktendinci" Kimlik Üzerine Düşünceler


Kimlik bileşenleri güçlü bir şekilde kültürden etkilenmişlerdir. Kültür gerçek anlamda aklın geliştirilmesidir. Bu yer ve zaman açısından kesindir. Kuşaktan kuşağa, babadan oğula devredilen neydi? Bir jenerasyondan diğerine aktarılan değerlerin bileşeni muayyen bir yönetim şeklinin genel kültürünü belirlemektedir. Bu hem değişken, hem de sabittir. Söz konusu olan bu çelişki en iyi belirli bir kültürü öğrenmekle anlaşılabilir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar