Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

5 Ocak 2007

Babür Şah

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Kültür

 


Akıl Tutulması ve Hac


-Mustafa Cemil Kılıç-


Ortodoks İslam'ın ibadet biçimlerinden olan hac konusundaki görüşlerimizi sergileyerek "Akıl Tutulması" adını verdiğimiz yazı dizimize devam edelim.

Hac sözcüğü anlam itibariyle ziyaret demektir. Kelimenin terim anlamı herhangi kutsal bir yeri belli kurallar çerçevesinde ziyaret etmektir. Ortodoks İslam literatüründe ise Kabe’yi belli kurallara uyarak ve belli ritüeller çerçevesinde ziyaret etmeye hac denmektedir.

Kabe’yi ziyaret etmek suretiyle hac ibadeti yapmak İslam öncesi dönemden kalma bir Arap geleneğidir. Hanif yada müşrik tüm Araplarca Kabe, kutsal bir mekan olarak görülmekteydi. Hac sırasındaki en önemli dinsel ritüellerden biri olan tavaf yani Kabe’nin etrafında dönmek de İslam öncesinden kalma bir ritüeldir. İslam öncesinde hacca gelen Araplar Kabe’nin etrafında çıplak bir vaziyette tavaf ederlerdi.

İslam diniyle birlikte hac ibadeti de bir kısım yeni düzenlemelerle devam ettirildi.

Kur’an’ın Al – i İmran Suresi 97. ayetinde; “ Gücü yeten kişinin Kabe’yi ziyaret etmesi Tanrı’nın insanlardan istediği bir davranıştır. “ denilmektedir.

Hacla ilgili başka ayetler de var:

“Haccı Allah için tamamlayın…” ( Bakara Suresi, 196.)

“Hac bilinen aylardadır…” ( Bakara Suresi, 197.)

“İnsanlar içinde haccı ilan et ki, gerek yaya olarak ve gerek uzak yoldan gelen yorgunluktan incelmiş develer üzerinde sana gelsinler.”(Hac suresi. 27. )


Tüm ibadetlerde olduğu gibi hac ibadetinde de zamanla bir kısım yeniliklere ve değişikliklere gidilmiştir. Hac ibadetinin yapılması sırasında mezhepler arası kimi farklılıklar da göstermektedir ki, hiçbir ibadette olmadığı gibi hac ibadetinde de değişmez kurallar yoktur.

Sözgelimi, Kur’an’ın ifadesine göre hac “bilinen aylarda” yapılması gereken bir ibadet iken uygulamada birkaç güne çekilmiştir. Bu durum kimi değişikliklerin yapılabileceğinin göstergelerinden biridir. Nitekim haccın zamanı konusunda bir değişikliğin yapılmış olduğu uygulamayla sabittir.

Yine hacca davetin yer aldığı ayette insanların hacca “yaya olarak yada yorgunluktan incelmiş develer üzerinde derin vadilerden geçerek “ gelinmesi istenirken hiç kimse bu isteğe uymamaktadır. Çünkü denilmektedir ki, “ önemli olan hacca gidip ibadet etmektir. Hacca gitmek için kullanılacak araçların önemi yoktur.” Bu yaklaşım doğru ve mantıklıdır. Aslında bu yaklaşım Alevi inancının özünün dayandığı bir ilkeyi de dile getirmektedir. Alevi inancına göre ibadetlerde şeklin, zamanın vb. vasıtaların önemi yoktur. Önemli olan Allah için ibadet etmektir.

Unutulmaması gereken en önemli konulardan biri de yüce Allah’ın hiçbir şeyi boş yere emretmemiş olduğudur. Allah’ın tasarruflarında mutlaka bir hikmet vardır. Allah boş işle uğraşmaz. O halde hac ibadetini emretmekle yüce Allah’ın amacı nedir ?

Kuşkusuz hac ibadeti ile Allah’ı anmanın yanı sıra değişik bölgelerden gelen Müslümanların kaynaşması, toplumsal dayanışma ve kardeşliğin yaygınlaşması amaçlanmaktadır. Hac, insanların tüm makam ve mevkilerinden sıyrılarak Tanrı’nın evi olarak nitelenen Kabe’nin etrafında eşitlenmenin ve kardeşleşmenin provasını yapmaktır. İslam kimliği çerçevesinde başkaca her çeşit kimliğin üzerine çıkarak bir insanlık dayanışmasını sergilemektir. Hac aynı zamanda Müslümanlar için bir kültür ve bilim şölenidir. Hazreti Muhammed’in döneminde tüm bu işlevleri yerine getiren hac etkinliği sonraki yıllarda gitgide amacından uzaklaşmıştır. Hatta Emevi, Abbasi döneminden itibaren siyasi bir güç gösterisine dönüşmüştür. Hac için Kabe’nin çevresinde toplanan yüz binlerce insan üzerinden güç gösterisi yapmaya çalışan sultanlar ibadeti siyasete alet ederek istismarın en acımasızını sergilemişlerdir.

Bu istismar kimi zaman öyle bir boyuta taşınmıştır ki, siyasi hırs yüzünden Kabe pek çok kez saldırıya uğramış hatta karşıt Müslüman orduların gülleleriyle yerle bir olmuştur. Dahası Hacerülesved kırılmak istenmiş, ona el konulmuş ve kaçırılmıştır.

Kabe’ye egemen olmak Müslümanların lideri olmanın da göstergelerinden bir olarak görülmüştür. Görüleceği üzere bir ibadet mekanı olan Kabe zamanla neredeyse siyasal kavgaların unsurlarından bir haline getirilmiştir.

Öte yandan hac sırasında aynı mekanda ibadet eden farklı mezheplerden binlerce insan ülkelerine döndüklerinde mezhep farklılığı nedenine dayanarak birbirlerini boğazlamayı sürdürmektedirler. Irak, Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da Sünni – Şii kavgalarının camileri kundaklama noktasına kadar vardığını, insanların birbirlerini boğazladığını üzülerek görmekteyiz. Bir barış etkinliği olması gereken hac onlar için maalesef bu anlamda hiçbir olumlu sonuç doğuramamaktadır.

Günümüzde Suudi krallarının kendilerini “ hadim’ül – harameyn “ / “ iki kutsal yerin hizmetçisi “ olarak nitelendirmeleri de benzer maksatların hala mevcut olduğunu göstermektedir. Her ne kadar kendilerine “ hizmetçi “ deseler de kastedilenin hizmetçilikten ziyade hakimlik / egemenlik olduğu aşikardır. Suudi kralları tüm Müslümanların ortak toprağı olan bir bölgeyi kendi mülkleri gibi görmektedirler.

İslam dünyasının pek çok bölgesinde milyonlarca hatta yüz milyonlarca Müslüman’ın açlık ve sefaletle kıvrandığı gerçeği ortadayken hiçbir hac ibadeti sırasında bu tür sorunlarla ilgili hiçbir bilimsel çalışmanın, hiçbir ekonomik etkinliğin gündeme bile gelmemesi de haccın anlamını yitirmeye başladığını ilan ediyor.

Hac ibadeti sayesinde zenginleşen binlerce “din görevlisi” nedeniyle tamamen bir ranta dönüşmüş olan bu etkinlik zaman zaman Sünni ve Şii siyasal İslam projelerinin nemalandığı ticari kaynak hüviyetine de bürünmektedir. Hac ibadetinin istismar edilerek seyahat şirketleri yoluyla çok büyük miktarda maddi kaynak köktenci, dinci, şeriatçı örgütlere aktarılmaktadır. Suudi Krallığı da bu işte yönlendirici bir rol üstlenmektedir.

Elbette ki, samimiyetle inanıp inancını yerine getirmek için hacca giden içtenlikli Sünni ve Şii Müslümanları bundan tenzih ediyoruz.

Hacca gidip Kabe’yi ziyaret ederek Allah’ın evini ziyaret ettiklerini düşünen insanlara Alevi uluları yüzyıllardır Allah’ın gerçek evinin insanların kalbi olduğu gerçeğini haykırıyor.

Alevilik, Türkmen mistisizmi ile örülmüş bir inanç olarak hemen hemen her dinsel konuda olduğu gibi hac ibadeti konusunda da batıni / içsel yorumlarıyla vücut bulmaktadır. Bu açıdan bakıldığında belli bir şekle dökülmüş / kalıplara hapsedilmiş bir ibadet batıni bir dinsel yaşantıyı benimseyenler için kuşkusuz tatminkar olmayacaktır.

Alevi ve Bektaşiler için Kabe kutsal bir mekandır. Her şeyden evvel Hazreti İmam Ali’nin zahir alemine geldiği / doğduğu bir mekan olarak da kabul edildiğinden Kabe Aleviler için kutsallığında kuşku bulunmayan bir binadır. Kaldı ki Alevi inancına göre tüm ibadethaneler kutsal ve saygındır. Kabe, zahir aleminde Tanrı’nın evidir. Ancak batında Allah’ın evi hiç kuşku yok ki insanın kalbidir.

Bu nedenle Allah’ın gerçek evi olan binlerce, milyonlarca insanın kalbi, yaşanan açlık ve sefaletle kıvranırken Kabe yollarında büyük meblağlarda para harcamak Allah’ın razı olabileceği bir şey olabilir mi ? Dış borçlar düşünüldüğünde doğan her çocuğun binlerce dolar borçla doğduğu ve nüfusunun yüzde onunun açlık sınırında yaşadığı bir ülkenin yurttaşlarının büyük maddi harcamalarla hacca gönderilmesi, yönlendirilmesi ne derece akli ve dinseldir ?

Bu durum aslında tam bir akıl tutulması değil midir ?

İşte bu nedenle büyük Alevi ozanı Yunus Emre;

“Çalış, kazan, ye, yedir.
Bir gönül ele getir.
Yüz Kabe’den yeğrektir.
Bir gönül ziyareti…”

Demektedir. Yine Yunus Emre bir başka nefesinde ise şöyle demektedir:

“Yunus Emre der ey hoca
İstersen var bin hacca
Hepsinden iyice
Bir gönüle girmektir…”


Aleviler Allah rızası için bir yolculuğa çıkıp belli kutsal mekanları ziyaret etmek suretiyle de hac ibadetlerini yerine getirdiklerine inanırlar. Bu maksatla her yıl yüz binlerce Alevi Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesindeki Hünkar’ın türbe ve dergahını ziyaret etmekte, orada dua edip kurban kesmekte, düzenlenen cem ayinlerine katılmaktadırlar. Ayrıca haccın ruhuna tam bir uygunluk içerisinde Hacıbektaş’ta paneller ve konferanslar da düzenlenmektedir.

Bu husustaki görüşlerimizi büyük Türkmen piri Hünkar Hacıbektaş Veli’nin görkemli sözleriyle sonlandıralım:

Hararet nardadır, sacda değil.
Keramet baştadır, taçda değil.
Her ne ararsan kendinde ara,
Mekke’de Kudüs’te, hacda değil…


Mustafa Cemil Kılıç

İstanbul, 5 Ocak 2007



Akıl Tutulması ve Oruç -Mustafa Cemil Kılıç-


İslam'ın belli bir coğrafya, belli bir kültür ve belli bir zaman dilimine hapsedilmesinin doğurduğu yanılsamaların İslam toplumları üzerindeki olumsuz etkilerini akıl tutulması olarak niteleyip bu tutulmayı ortadan kaldırmak adına giriştiğimiz çalışma; bizce tarihsel bir etkinlik hüviyetindedir.



Akıl Tutulması ve Namaz -Mustafa Cemil Kılıç-


Sünni ve Şii misyonerler tarafından Alevilere yönelik gerçekleştirilen en önemli tacizlerden biri de namaz ibadeti ile ilgilidir. Buna göre Sünni ve Şii kimi çevreler, gerçeğin hilafına, bilinen şekil ve kalıplara dökülmüş namazı İslam’ın bir buyruğu olarak gördüklerinden, Alevileri kendi anladıkları biçimiyle namaz kılmadıkları ve böyle bir şekilsel zorunluluğu kabul etmedikleri için tekfir etmekte yahut cehaletle suçlamaktadırlar. Oysa gerçek bambaşkadır. Hiç kuşku yok ki, bu gerçeği savunmak konusunda Alevi inanç ve kültürü gereken donanıma sahiptir. Biz bu çalışmamızla o donanımı gözler önüne sermek istiyoruz.



Tek Bir Alevilik Vardır -Mustafa Cemil Kılıç-


Yüzyıllardır baskı, sürgün, katliam ve başkaca her türlü yol kullanılarak sindirilmek istenen Alevilik, nihayet tam yok oldu denilirken yeniden doğuyor. Kim ne derse desin günümüzde Alevilik açısından tam bir rönesans yaşanıyor. Bu rönesansı engellemek artık hiç bir biçimde mümkün değildir. Ancak yine de Alevilik karşıtlarının son bir hamle ile ona kendi inançsal ve siyasal kimlikleri doğrultusunda yön verme çabalarının yaşanmakta olduğu da yadsınamaz. Biz buna "Aleviliği başkalaştırma çabaları " diyoruz. Söz konusu başkalaştırma çabalarının dayandığı en önemli savlardan biri de Aleviliğin homojen olmadığı / birden fazla Aleviliğin olduğu savıdır. Kesinlikle biliyoruz ki, son tahlilde bu çabalar da başarılı olamayacaktır.


 

Cemil Kılıç


İlahiyatçı / Sosyolog

1975 İstanbul doğumludur. Sinop nüfusuna kayıtlıdır. İlk öğrenimini Sinop ve İstanbulda tamamladı. İstanbul^da Küçükköy İmam Hatip Lisesi^nin ardından Marmara Üniv. İlahiyat Fakültesinin Kelam ve İslam Felsefesi Bölümünü bitirdi. 1998 de aynı Üniversitenin Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü, Sosyoloji ve Sosyal antropoloji Anabilimdalında master eğitimine başladı.1999 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliğine atandı. 2001 yılında master eğitimini tamamladı. 2005 Yılında " Laik Türkiye İçin Yükselen Alevilik " adlı kitabını yayımladı. Kitabı nedeniyle soruşturma geçirdi. Sürgün edildi. 2006 yılında 2. kitabı olan "Türk Ulusçuluğunun Yeniden Doğuşu" adlı yapıtını yayımladı. www.turkcutoplumcu.com ve www.sultangaliyevinyolunda.com adlı web sitelerinin yöneticiliğini yapmaktadır. Halen eğitimcilik görevini sürdürmektedir.


 Alevilik



Alevilik İslam'ın Türk'e Özgü Yorumudur


Alevilik / Bektaşilik, İslam’ın ve İslam’dan önce gelen bütün göksel dinlerin özüdür. Alevi / Bektaşi inancını İslam dışı olarak nitelemek olanaksızdır.

 

Alevilik / Bektaşilik, İslam’ın Türke özgü yorumudur. Bir anlamda “ İslamiyetin Türkçe konuşmasıdır.” Kadim Türk inançlarının tanrısal vahiyle birleşimidir.


 21 yy'a Girerken Türkçülük



Türk Tanımı


Türk, Türklük soyundan gelen ve Türklük soyundan gelenler kadar Türkleşerek kendini TÜRK BİLENDİR. Başka bir kimliğe sahip olduğu halde kendini Türk hisseden veya hissettiğini söyleyen kimseleri Türk kabul etmeye imkan yoktur. Çünkü; böylesi kimseler bilinçaltlarında bir yerde o gayri Türklük kimliğini muhafaza etmektedir. Bu ise daima potansiyel bir kopuşun mevcudiyetini bildirmektedir. O halde biz, tıpkı Yusuf AKÇURA gibi Türklüğü ırk temelli tanımlıyoruz ki, gerçekten bilimsel olan da budur.


 Tarih Algısında Seçkincilik Sona Ererken



Tarih Algısı


Türk tarihi, içinden çıktıkları Türk / Türkmen halkına yabancılaşmış olan, Türkmenlerden “ Etrak-ı Bi İdrak “ Araplardan ise “ Kavm-i Necib-i Arap “ diye bahseden kimi Osmanlı Sultanlarının ve elitlerinin tarihi değil, Türk ve Moğol halklarını bir devlet altında toplayıp Emevi / Abbasi zulmünün öcünü kanırta kanırta Araplardan alarak Türkün yanan bağrına soğuk sular serpen Cengizlerin, Türk katliamlarının planlandığı Bağdat’ı yakan Hülagu'ların, Sekizinci yüzyılda Azerbaycan’da  Arap ordularına ve Arapların satın aldığı Türk soylu Afşın ile onun satılmışlar ordusuna karşı kahramanca direnen Babek'lerin, “Biz Türkün başbuğuyuz !” diye haykıran Timur'ların, Uzun Hasan'ların tarihidir…


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar