
Laik Türkiye İçin Yükselen Alevilik -Teolojik Savunma ve Sosyo Kültürel Tahlil- 1
-Mustafa Cemil Kılıç-
GİRİŞ Din ve mezhep farklılığı tarih boyunca insanlar için çoğunlukla bir çatışma ve kavga sebebi olmuştur. İnsanlık tarihi bu türden olayların acı hatıralarıyla doludur. İnsanlık için çok hazin olan bu durum onun ezeli diyebileceğimiz bir parçası olan halk / ulus / millet gibi etnik ve sosyo kültürel yapıların iç bünyesinde daha hazin boyutlarda cereyan edebilmiştir. Ne üzücü ki bu kara talihten en çok nasiplenen halklardan biri de Türklerdir. Türkler tarihleri boyunca pekçok kez din değiştirmişler ve bir dinin farklı mezheplerine mensup olagalemişlerdir. Türk tarihindeki en büyük dinsel değişim hiç kuşkusuz İslam’ın kabulüdür. Türklerin İslamlaşması uzun zaman almıştır. Bu uzun zaman zarfında çok büyük olaylar yaşanmış, Türklerin gelecekteki kaderinin oluşumu noktasında doğrudan etkiye sahip bölünmeler meydana gelmiştir. İslamlaşma, İslam tarihindeki sosyopolitik olayları Türk tarihinin de bir parçası haline getirmiştir. Türklerin İslamlaşmasından asırlar evvel cereyan eden ve özünde siyasal kaygıların yattığı hilafet kavgaları sonradan Türklerin de taraf haline geldiği hadiseler hüviyetine sahip olmuştur. Bu bağlamda hilafet sorununun etrafında şekillenen mezhepleşme, zamanla inançsal özellikler de kazanarak Türk tarihinin, İslamlaşma süreci ve sonrasındaki dönemine damgasını vurmuştur. Türklerin İslamlaşma süreci, önce temel bir ayrılığa zemin oluşturmuştur. Bu ayrılık eski inançları terketmek istemeyen geniş halk yığınları ile İslamlaşmayı hararetle isteyen elit / aristokrat kesim arasında cereyan eden ayrılıktır. Bu sürecin ardından İslam’ı kabulde tercih edilen kanat / mezhep hususunda yeni bir ayrılık zuhur etmiştir. Sonuçta, başlangıçta İslam’a direnen kitleler, İslam’ı kabul noktasına geldiklerinde direnişlerini yeni dinin muhalif kanadını tercih etmek suretiyle devam ettirmek istemişlerdir. Nihayetinde Türklerin ezici çoğunluğu İslam’ı kabul etmiş fakat farklı yorumlar etrafında şekillenen farklı mezheplere / ekollere dahil olmuşlardır. Bilindiği gibi bu mezhepsel ayrılık Alevilik ( Ya da Şiilik ) ve Sünnilik adıyla anılagelmiştir. Alevilik başlangıçta Şiilik şeklinde tezahür etse de sonradan Anadolu’da yepyeni bir veche ve içerik kazanarak bugünkü özgün kimliğini oluşturmuştur.
Alevilik özellikle göçebe halk yığınları arasında taraftar edinirken Sünnilik yerleşik / şehirli ve elit kesim arasında yayılmıştır. Aleviliği benimseyen kitlelerin İslam öncesi özgün Türk kültürüne daha yakın ve aşina topluluklar olduğu Sünniliği benimseyenlerin ise bunun zıddına Arap ve Fars kültüründen yoğun şekilde etkilendiği bilinmektedir. Bu durum bugün dahi çok canlı bir şekilde geçerliliğini sürdürmektedir. Alevilik ve Sünnilik ayrışması doğal olarak sadece kültürel ve inançsal düzeyde kalmamış aynı zamanda siyasal kavgalara da zemin oluşturmuştur. Bu bağlamda Aleviliğin siyasallaşması ile Kızılbaşlık hareketi doğmuştur. Türk tarihinin son bin yıllık dilimi dinsel / mezhepsel argümanların sıkça kullanıldığı siyasal ve sosyal çatışmalarla hatta savaşlarla geçmiştir. Anadolu ve İran’da Türk toplulukları son bin yıldır mezhepsel / dinsel farklılıklar zemininde bir iç çatışma yaşamış ve bu çatışmanın etkileri keskinliğini yitirmeksizin günümüze değin sürmüştür. Ancak modernizm çağında artık en azından ulus içi mezhepsel ve dinsel kavgalar sona ermelidir. Bu da ancak uluslaşma sürecini tamamlayabilmiş olmakla mümkündür. Türk toplumu henüz bu süreci tamamlayabilmiş değildir. Mezhepsel / dinsel farklılıklar halen toplumumuzu yönelendirebilmektedir. Her türlü dinsel, mezhepsel ve diğer alt kültürel özelliklerin üstünde bir ulus kimliği oluşturmayı maalesef başarabilmiş değiliz. Bizce bunu başarabilmek için Türkiye’de aşmamız gereken en önemli sorun Alevi – Sünni sorunudur. Sorunun aşılabilmesi için her yönüyle kavranması, tanınması ve teşhisin doğru yapılması gerekmektedir. Ne hazin ki ülkemizde ne Alevilik ne de Sünnilik tam anlamıyla ve doğru bir biçimde bilinememektedir. Her iki kesim birbirleri hakkında ve birbirlerinin inançları konusunda doğru ve yeterli bilgiye sahip değildir. Dahası pekçok yanlış, yalan ve hurafeler etrafında oluşmuş geleneksel önyargılara dayalı sosyo kültürel ortam tüm ağırlığı ve tüm soğukluğuyla mevcudiyetini halen sürdürmektedir. Bu çalışmanın birincil amacı Alevi / Bektaşi inancını ideolojik saptırmaların zararlı etkilerinden arındırarak insanımıza tanıtabilmektir. Günümüze değin çeşitli siyasal maksatların yanında bu amaçla da pekçok çalışmanın yapıldığı malumdur. Fakat yapılan çalışmaların bir kısmının Alevi / Bektaşi kimliğini asimile etmeye yönelik olduğu da malumdur. Bu çalışma, gerek yetkinlik bakımından gerekse Alevi / Bektaşi bir gelenekten gelmediği halde Alevi / Bektaşi inancını ve felsefesini benimseyen, Sünni İslam anlayışına göre verilen dinsel eğitimin tüm evrelerini ( Kur’an Kursu, İmam Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi ve Din Sosyolojisi Masteri ) tamamlamış olan bir kişinin Alevi / Bektaşi inancını teolojik açıdan savunması anlamında bir ilktir. Dolayısıyla bu çalışmanın amaçlarından biri de başka inançlara saygı çerçevesini muhafaza ederek Alevi / Bektaşi inancının yayılmasına katkı sağlamaktır. Bilindiği üzere Türklerin büyük çoğunluğu başlangıçta İslam’ın muhalif kanadı olan Şii / Alevi inancını tercih etmişlerdi. Zaman ilerledikçe bu durum tersine dönmeye başlamış dolayısıyla Aleviler sürekli asimile olmuşlardır. Yaklaşık 100 – 150 yıl önce Anadolu nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Alevi / Bektaşi toplumu bugün nüfusun sadece üçte birlik bir kısmından müteşekkildir. Bu durum asimilasyonun ne denli şiddetli yaşandığını gözler önüne sermeye kafidir. Artık bu süreç durmalıdır. Durdurulmalıdır. Alevi / Bektaşilerin asimilasyonu büyük bir cinayettir. Diliyle, nefesiyle, deyişiyle, bağlamasıyla, dede / babalarıyla, cemleri ve semahlarıyla hemen hemen tüm dinsel ritüelleriyle Türk ulusunun ve 300 milyonluk Türk dünyasının en nadide topluluklarından birini oluşturan Alevi / Bektaşi toplumunu ulusal birliği tehdit unsuru olarak görmek ve bu nedenle asimile olmalarını sağlamaya çalışmak Türk kimliğini katletmeye çalışmakla müsavidir. Alevi / Bektaşilerin asimilasyonuyla eş zamanlı olarak yaşanan bir diğer süreç de geleneksel Türk Sünniliğinin dejenerasyonudur. İslamcı / şeriatçı devinimler aslında Anadolu Aleviliğine çok da uzak olmayan ve daha ziyade kırsal kesimde yaşanan geleneksel Türk sünniliğini de asimile edip yerine Vahhabilik tarzı bir sünnilik anlayışını ikame etmeye çalışmaktadırlar. İlerlemekte olan bu süreç laik cumhuriyetimizi ve ulus / devlet yapımızı da sarsmaya adaydır. Öyle ki, siyasal İslam’ın etkili olmaya başladığı yıllardan beri köylere dek inen İslamcı propaganda Türk sünniliğini milliyet kaşıtı ve anti laik bir kalkışma için lazım gelen evrime tabi tutarak ritüel ve inanç merkezli din anlayışını fundemantalist ve ihtilalci dinciliğe çevirmek noktasında çok büyük bir ilerleme sağlamış durumdadır. Bu gidişe karşı oluşan / oluşması gereken cephenin temeli, tarihsel olarak daima Türk kültürünün en tabii uzantısı olma kimliğine sahip Alevi / Bektaşi inanç ve felsefesidir. Alevi / Bektaşi inanç ve felsefesi laik / seküler toplum projesi için Türkiye koşullarında kesinlikle birincil planda değerlendirilmesi gereken bir olgudur. Alevi / Bektaşilerin şeriat karşıtı duruşları dinci akımların önünde bir set oluşturmaktadır. Türkiye’deki laik sistemin tüm eksikliklerine rağmen hala yaşıyor olabilmesi Alevi / Bektaşilerin varlığıyla doğrudan ilintilidir.Bu cümleden olarak belirtelim ki, güçlenen Alevi / Bektaşi kimliği laikliğin ve ulus / devlet yapımızın da güçlenmesi anlamına gelmektedir. Bu gerçeği keşfeden dinci çevreler Alevi / Bektaşi toplumuna yönelik olarak çok yoğun bir asimilasyon politikası izlemektedir. Bu politikayla mücadele edebilmek için dinci argümanların tam yetkinlikle öğrenilmesi ve bu sayede mücadelenin muvaffakiyeti için lazım gelen isabetli tedbirlerin alınması şarttır. Ne var ki Alevi / Bektaşi inancına yönelik dinci saldırılara karşı, teolojik açıdan yetkinliği bulunmayan kişilerin ürettiği, zayıf ve yanlış veriler üzerine kurulu savunmalar, Alevi / Bektaşi inancının teolojik zeminini zayıflatmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır. Yüzyıllar boyunca geleneksel olarak yaşanan Alevi / Bektaşi inancı, kurumlaşmış ve otoriteleşmiş Sünni İslam inancı karşısında teolojik paradigmasını henüz tam anlamıyla sistematize edebilmiş / oluşturabilmiş değildir. Bundan dolayıdır ki, bizce teolojik yapının sağlam bir biçimde ortaya konulabilmesine yönelik çalışmalar, Alevi / Bektaşi kimliğinin korunması noktasında en yaşamsal alanı meydana getirmektedir. Nitekim, bu çalışmanın temel hedeflerinden biri de budur. Alevi / Bektaşi toplumu üzerinde sürdürülen asimilasyoncu politikalar sadece teolojik saldırılarla kalmamaktadır. Zira Alevi / Bektaşi kimliği sadece dinsel / mezhepsel bir kimlik değildir. Her yönüyle kavranmaya çalışıldığında görülecektir ki bu kimlik aynı zamanda Türk etnisitesinin binlerce yıllık özünü de muhafaza eden etnosantrik bir kimliktir. İlk bakışta dinsel / mezhepsel yön öne çıksa da bu kimliğin sosyo kültürel derinliklerinde etnolojik unsurların çok güçlü bir biçimde mevcudiyet içerdiği görülmektedir. Fakat Alevi / Bektaşi toplumu, kendi kimliğinin etnolojik unsurlarının yeteri düzeyde bilincinde değildir. Bu bilinç zayıflığı teolojik alanın dışında uygulanagelen asimilasyoncu saldırıların doğal sonucudur. Sözkonusu saldırları ve asimilasyoncu politikaları etnik kimlik dejenerasyonu olarak adlandırabiliriz. Alevi / Bektaşi inanç ve felsefesindeki kadim Türk inançlarına ve topyekün Türk kültürüne ait izleri reddedip Aleviliği başka etnik kimliklerle ilintilendirmeye çalışmak etnik kimlik dejenerasyonunun temel stratejisini oluşturmaktadır. Alevi / Bektaşiliği, mezepotamya kökenli din ve inançlarla irtibatlandırmak nihai aşamada Alevi / Bektaşi toplumunun o bölgenin kadim halklarının devamı olduğu fikrini kabul ettirme amacını haizdir. Ne üzücü ki Alevilik üzerine yapılan kimi çalışmalar öz be öz Türk / Türkmen kökenli olan bu toplumun gençlerine Kürtlük veya Zazalık bilinci aşılama amacına hizmet için yapılmaktadır. Bu bağlamda etnik dejenerasyonun / asimilasyonun varacağı nokta tabiatıyla Kürtleşme veya Zazalaşma olacaktır. Teolojik dejenerasyon / asimilasyon, sünnileşme veya şiileşmeye ya da ateistleşmeye yol açarken etnik dejenerasyon da bölücü akımlara zemin kazandırmaktadır. Oysa ki Alevi / Bektaşilerin ezici çoğunluğu etnik anlamda Türk / Türkmen kökenlidir. Türklük / Türkmenlik bilinci Alevi / Bektaşi kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Nasıl ki İslamiyet Arap kültüründen müstakil değilse Alevi / Bektaşi kimliği de Türk / Türkmen kültüründen ayrı düşünülemez. Bu hususiyet, Alevi / Bektaşiliğin Türklere özgü olduğu / yerel / milli olduğu anlamına da gelmez. Alevi / Bektaşilik her şeyden önce bir inanç olması keyfiyetinden ötürü evrenseldir. Bununla birlikte Türk kültürü içinde oluştuğu için Türklere özgü nitelikler içerdiği de aşikardır. Alevi / Bektaşiliğe dair yapılan tanımlamalarda kullanılmak istenen İslam dışı olup olmama keyfiyeti aslında teolojik saldırıların hangi boyuta vardığının da bir göstergesidir. Alevilik / Bektaşilik, Sünni İslam’ın elbetteki dışındadır. Sünnilik de Alevi İslam’ın dışındadır. Alevilerin, İslam olmayı sadece Sünnilere veya Şiilere bırakmaları asla doğru bir tutum olamaz. Nitekim bu tanımlama Alevi / Bektaşi toplumunun ezici çoğunluğu tarafından itibar görmemektedir. Aleviliğin İslamiyetle ilişkisi Sünniliğin veya Şiiliğin İslamiyetle ilişkisiyle kıyaslanamayacak derece nettir. Alevilik İslam’ın özüdür. Sadece islam’ın değil, İslam’dan önce gelen ilahi dinlerin de özüdür. Ard niyetten arınmış, nesnel ve yüzyılların getirdiği Sünnici ve Şiici önyargılardan kurtulmuş bir bakışla bakıldığında bunu görmek mümkündür. Bu tartışmalar teolojik çalışmaların ne denli önem arzettiğinin de kanıt olmaktadır. Bu nedenle Alevi / Bektaşi inancına yapılabilecek en büyük hizmet onu teolojik açıdan güçlü bir biçimde savunabilmektir. Tekraren ifade edelim ki, bu çalışma bu hizmeti görme amacındadır. “ Laik Türkiye İçin Yükselen Alevilik, Teolojik Savunma ve Sosyo Kültürel Tahlil “ adını verdiğimiz bu çalışma, beş bölümden müteşekkildir. Birinci bölümde ana hatlarıyla Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisi tanıtılmaktadır. İkinci bölümde Alevi / Bektaşi İnanç ve öğretisinin önderleri ele alınmakta, Alevi / Bektaşi inanç ve öğretisine olan hizmetleri işlenmektedir. Aynı zamanda bu önderlerin inanç ve öğretinin oluşumundaki yerleri ve konumları yine ana çizgilerle irdelenmektedir. Üçüncü bölümde Alevi / Bektaşiliğin Türk kültürü ile olan derin ve sarsılmaz bağları ele alınmaktadır. Özellikle kadim Türk inançlarının Alevi / Bektaşilikle nasıl devam ettiği gözler önüne serilmeye çalışılmaktadır. Dördüncü bölümde ise, Alevi / Bektaşiliğin siyasal vechesi ve geçmişi irdelenerek bugüne ve yarına ilişkin bir perspektif çalışması yapılmaktadır. Çalışmanın son bölümünü oluşturan “ Alevilerin Asimilasyona Direnişi “ başlığı altında ise, Alevi / Bektaşi toplumunun yaşadığı asimilasyon süreci geçmişi ve bugünüyle değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmenin ardından değişen koşullarda değişmesi ve yenilenmesi gereken direniş yöntemleri irdelenmektedir. Alevi / Bektaşi kimliğinin sadece yaşatılması değil, yayılarak güçlenmesi için takip edilmesi gereken yollara dair fikirler sergilenmektedir. Alevi / Bektaşi kimliğini yaşatma ve korumanın en doğru yolunun bu kimliği taşıyan insanların sayısını çoğaltmaya çalışmak olduğu savunulmaktadır. Bunun için de tabiatıyla sadece savunmaya dayalı değil aynı zamanda tebliğci ve misyonerce bir politika izlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Henüz Alevi / Bektaşilerin en doğal insanlık hakları noktasında dahi mahrumiyetler yaşadığı ortadayken böylesi bir çalışmanın lüzumsuzluğu veya yararsızlığına kanaat getirenler olabilir. Oysa bu tarz çalışmalar aslında doğal hakların temini için de yapılması gereken en etkili mücadele olacaktır. Bu çalışma boyunca pek çok kez başvurduğumuz Kur’an ayetlerinin çevirileri şahsıma aittir. Bilindiği üzere Kur’an çevirileri konusunda tam bir netlik bulunmamaktadır. Çeviriler, çevirmenlerin din anlayışlarının izlerini taşımaktadır. Kur’an‘ın batıni / içsel anlamlarla yüklü bir kitap olduğu gerçeği de anımsandığında çevirmenlerin kişisel yorumlarının ne denli etkiye sahip bulunduğu anlaşılacaktır. Bu gerçekten dolayı Sünni İslam veya Şii İslam anlayışına sahip kimselerin Kur’an çevirilerinin Alevi / Bektaşi teolojisini açıklamada isabetli sonuçlar doğurmayacağı aşikardır. O halde bu çeviriler Alevi / Bektaşi inancını incelemede referans olarak kullanılamaz. Alevi / Bektaşilerin Sünniliğe göre yapılmış Kur’an çevirilerine bakarak kendi inançlarını sorgulamaları elbetteki yanlış kanıların ve düşüncelerin oluşumuna sebebiyet verecektir. Nitekim vermektedir de… Alevilik / Bektaşilik, Sünni veya Şii bakış açısıyla ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulamaz. Zira; Alevilik / Bektaşilik, tamamen özgün bir teolojik çerçeveye sahiptir. Bu nedenle başka inançların teolojik kalıplarına hapsedilmiş bir Alevi / Bektaşi inancı gerçek Alevi / Bektaşiliğin anlaşılmasına imkan vermeyecektir. Nitekim bugün pekçok kimse bu yanlış metedoloji nedeniyle Aleviliği yanlış tanımlamaktadır. Bu yanlış tanımlamaların en feci türü de Aleviliği İslam dışı bir inanç olarak tanımlama çabasıdır. Oysaki ortada tek bir İslam yoktur. Mezhepler bağlamında teşekkül etmiş “ İslamlar “ vardır. Yani hangi İslam ? şeklinde bir soru tek bir İslam vardır, biçiminde bir inkarcılıkla yanıtlanamayacak derece bir realite haline gelmiştir. Bu yeni bakış açısının zamanla taraftar bulacağından kuşku duymuyorum. Bahsi bağlarken bir kez daha önemine binaen tekrar edelim; Alevilik yükselmelidir. Alevi nüfus çoğalmalıdır. Bizce Türkiye’nin aydınlık geleceği ve kadim Türk kültürünün ilelebet yaşayabilmesi için buna şiddetle gereksinim vardır. Bu cümleden olarak, laik ve ulusal cumhuriyetimizi daha sağlam bir sosyal zemine oturtabilmek için güçlü ve nüfusça daha kalabalık bir Alevi / Bektaşi toplumu inşa edilmelidir. Umarız bu çalışma bu yolda üzerine düşen görevi liyakatle yerine getirir. Hiç kuşku yok ki, başarı Tanrı’dandır. 1. BÖLÜM 1. ANA HATLARIYLA ALEVİLİK / BEKTAŞİLİK Alevi Sözünün Sözcüksel Anlamı Alevi; Ali yanlısı, Alici gibi anlamlara gelmektedir. Ali’ den kastedilen, Ali adında her hangi bir kişi değil, Hz. Muhammed’in damadı ve amcaoğlu olan imam Ali’dir. Alevi sözü aynı zamanda Ali’ yi seven, ona bağlı olan veya onun soyundan gelen kimse demektir. Alevi Söznün Terim Anlamı Alevilik başlangıçta sadece siyasal bir devinimdi. Ancak buradaki siyasallık salt bir siyasalıktan öte inanç temelli ve inançtan güç alan bir siyasallıktır. İslam’ ın tanrı elçisi Hz. Muhammed ‘ in ölümünün ardından onun işaret ve telkinine karşın İmam Ali yerine Ebubekir ‘ in halife seçilmesi olayı, Aleviliğin doğuşudur. İmam Ali’nin halifeliğini isteyenlerin başlattıkları siyasal bir devinim olarak Alevilik, İmam Ali’ nin ve onun soyundan gelenlerin halifeliğini inançsal / imani bir zorunluluk kabul etmektedir. Tarihsel süreçte Alevi sözü yerine daha çok Şİİ ve Alevilik yerine de ŞİA tabirleri kullanılmıştır. Emeviler ve Abbasiler zamanında bir dönem Alevi sözü doğrudan doğruya Hz. Ali’nin soyundan gelenleri anlatmak için de kullanılmıştır. Ancak, Alevi sözü gerçekte Türk kültürünün ürettiği ve yön verdiği bir adlandırmadır. Nitekim günümüzdeki anlama gelmek üzere Alevi sözünü ilk olarak Türkler kullanmıştır. Bu kullanım Orta Asya Türklüğüne aittir. Ehlibeyt soyuna mensup pek çok kimse Orta Asya’ya göç ederek Türklere sığınmış ve Türkler onlara büyük saygı göstermişlerdir. Uygur devleti döneminde Alevilik devletçe tanınan ve korunan bir inançtır. Alevilik, Samaniler döneminde ( 874 – 999) Orta Asya’da hızla yayılır. Bu dönemde Alevi sufiler, İslam’ı Türk kültürü ile sentezleyerek Türklerin arasında müslümanlığı yayarlar. Orta Asya’ya göç eden ehlibeyt soyuna mensup kişilerle Türkler arasında evlilikler yapılır. Böylece seyyidlik olgusu Türklere de geçer. Yani Türk soyu ile ehlibeyt evlilik yoluyla akraba haline gelir. Tüm veriler göstermektedir ki, Aleviliğin kaynağı Orta Asya’dır. Nitekim bu gerçeği doğrulayan en önemli kanıtlardan biri de Hoca Ahmet Yesevi’nin hikmetler’inde geçen terimlerdir. Sema, pir, hak rızası, hü hü, pir rızası, miraç, kul gibi terimler bugün Anadolu Aleviliğinin aynı içerikte kullandığı terimlerdir. Alevi sözünün bugünkü anlamda ilk kez Türkler tarafından kullanıldığını 941 – 942 yıllarında bölgeyi gezen gezgin Abu Dulaf nakletmektedir. Türklerin İslamlaşmasıyla birlikte gerçek Aleviliğin oluşmaya başladığını görmekteyiz. Burada gerçek Alevilikten kastettiğimiz şey Anadolu Aleviliğidir. Bu çalışmanın temel konusunu da Anadolu Aleviliği oluşturmaktadır. Türkler, İslam’a girerken onun muhalif kanadını yeğlemişlerdir. İslam’ ın muhalif kanadı ise Ali yandaşlığıdır. Fakat Türkler, Ali yandaşlığını da kendilerine özgü bir biçime büründürmüşler, Şia’ dan farklı olarak Türk kültür ve inancının ağır bastığı yeni bir bireşim yaratmışlardır. Bu bireşimde eski Türk dininin ( Gök Tanrı İnancı ve Şamancılık / kamcılık ) inançsal özelliklerinin ve tarihsel süreç içerisinde etkilendikleri Zerdüştlük, Maniheizm ve Budizm gibi dinlerin çok istisnai ve zayıf kimi izlerinin baskın öğe olduğunu da görmekteyiz. Bu bağlamda Anadolu Aleviliği dünyanın en büyük ve en etkili dinlerinin ahlak ilkeleriyle yoğrulmuş, evrensel değerlerle örülmüş bir inanç olmakla birlikte özünde ve merkezinde yüce Tanrı’ nın gönderdiği son din olan İSLAMLIĞIN yer aldığı bir iman yoludur. Alevilikteki başat öğelerden olan Ali sevgisi ve ehlibeyte bağlılık, Aleviliğin “ İslam’ın özü “ biçiminde nitelenmesinin en temel nedenlerindendir. Çünkü; Hz. Muhammed, Veda Haccında, ümmetine iki emanet bıraktığını, bunların Kur’an – ı kerim ve ehlibeyt olduğunu belirtmiş ve inananların bunlara sımsıkı sarılmaları halinde doğru yoldan ayrılmamış olacaklarını bildirmiştir.(1) Aleviler, hem ehlibeyet’ e olan bağlılıkları ile hem de Kur’ an’ ı doğru ve gerçek amacına uygun bir biçimde yorumlayıp uygulamaları nedeniyle bütün tarihsel süreç içerisinde İslam’ ın çağdaş yüzünün temsilcileri olarak Hz. Muhammed’ in vasiyetini yerine getirmişlerdir. Aleviler, Hz. Ali’ yi sevmenin, Hz. Muhammed’ i sevmek demek olduğunu bilmekte ve peygamberin soyuna gösterdikleri sevgi ve bağlılığın temeline Hz. Muhammed’e olan sadakatlerini koymaktadırlar. Çünkü, Hz. Muhammed, “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Ona dost olana dost, düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et. Onu horlayanı horla. Nerede olursa olsun gerçeği onunla birlikte kıl. “ (2) şeklinde dua etmiştir. Hz. Muhammed, Hz. Ali için; “ Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır. Şehri dileyen kapıya gelsin ”, “ Ali insanların hayırlısıdır. Kim bunu kabul etmezse, gerçekten kafir olmuştur. “ , “ Ümmetimin en ileri geleni ve gerçek hüküm vereni Ali’ dir. “ şeklinde hadisler söylemiştir.(3) Alevilerin kendilerini tanımlarken söyledikleri şekilde Alevi; Allah’a kul, Muhammed’de ümmet, Ali’ye talip olan kimsedir. Bektaşi Sözünün Anlamı Anadolu Aleviliği, 13. Yüzyılda yaşamış olan Hacı Bektaş Veli tarafından sistemleştirilmiş bir inanç ve kültür iklimidir. Hacı Bektaş Veli’ ye ithafen şehirli Alevilere “Bektaşi” denilmiştir. Sonradan Alevi sözü kırsaldakileri ifade için kullanılmaya başlanmıştır. Fakat Alevi sözü Bektaşileri de kapsamakta ve günümüzde her iki kesim de Alevi tabiriyle ifade edilmektedir. Alevilikte, Alevi olmak için Alevi anne – babadan dünyaya gelinmesi gerektiği tarzında bir yaklaşım varken Bektaşilikte (Babağan kolunda) bu koşul ortadan kalkmıştır. Alevi / Bektaşi anne – babadan olmayanlar da Bektaşi olmaya başlamıştır. Günümüzde Alevilik ve Bektaşilik tümüyle özdeşleşmiştir. Bugün için geçmişteki, Alevi anne – babadan olma koşulunun gerekçesi ortadan kalkmıştır. Aleviler geçmişte güvenlik endişesinden kaynaklanan böyle bir yaklaşım geliştirmişler ancak bu yaklaşım artık geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü; Alevilik bir inançtır. Bundan dolayı da ırki kimliklerde gözetilen soy koşulu mantık olarak inançlar için söz konusu olamaz. Aynı zamanda, Alevilik milli bir inanç değil, evrensel bir inançtır. Evrenselliğin zorunlu bir sonucu olarak da Alevi olmak için Alevi bir anne – babadan dünyaya gelme koşulu anlamsızdır. Tekrar ifade edelim ki; geçmişte bu koşulun kabulü tamamen güvenlikle ilgilidir. Alevi tarihi bir mazlumiyet tarihidir. Aleviler yüzyıllar boyu dışlanmış, horlanmış, sürülmüş ve haklarında ölüm fetvaları verilmiş bir topluluk olarak mümkün olduğunca gizlenerek yaşamayı ve ibadetlerini gizlice yapmayı tercih etmişlerdir. Bu gizliliğin ve içe kapanık bir topluluk olmanın getirdiği tedirginlikle dışarıdan sızmalara karşı böyle bir soy koşulu ihdas edilmiştir. Fakat artık bu koşul ortadan kalkmalı ve Aleviliğin tebliği ve yayılması için Alevi anne – babadan olmayanları da kuşatan bir açılım geliştirilmelidir. Alevilikte dedelik soydan geçerken, Bektaşilerde ( Babağan kolunda ) soy şartı yoktur. Alevi / Bektaşilerde dede kavramının yanı sıra çelebi, dede, dedebaba gibi adlandırmalar da kullanılmaktadır. Alevi ve Bektaşiler arasında yöntem farklılıkları bulunmakla birlikte inanç, düşünce ve anlayışta bir fark yoktur. Alevi / Bektaşilerin sıkça kullandığı bir tabirle “ yol bir, sürek binbir “ anlayışı bütün Alevi / Bektaşi kitleyi “ yol “ da birleştirmektedir. Bektaşiliğin gelişimi, Balım Sultan etkeni ve Hacı Bektaş Veli’nin yaşam öyküsünü başka bir başlık altında daha sonra tekrar ele alacağız. Çelebiler ve Babalar şeklindeki ayrıma da daha ayrıntılı bir biçimde değineceğiz. Hacı Bektaş Veli, geliştirdiği ; “ dört kapı, kırk makam “ kavramıyla Aleviliği sistemleştirmiştir. ( Kırk makam kavramı Hoca Ahmet Yesevi’ nin kurduğu Yesevilik’te de vardır. ) Alevi – Bektaşi düşünce ve inancında yer alan dört kapı, sırasıyla; Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapılarıdır. Şeriat kapısı diğer kapılar gibi 10 makamdan oluşmaktadır. Bu kapı İslam’ın başlangıç yerini ve zahiri yönünü anlatır. Kur’ an – ı Kerim’ in biçimsel / zahiri anlamıyla eş değerdedir. Şeriat kavramı, dünyaya ve akla ait bütün bilgileri içine alır. Şeriat kapısında bulunan 10 makam şunlardır: 1. Tanrı’ ya inanmak, 2. Tanrı elçisi ( peygamber ) ni tanımak, 3. Bilim öğrenmek, 4. Bağışlayıcı olmak ( ihsan), 5. Evlenmek, 6. Helal yemek ve giyinmek, 7. Toplumdan kopmamak, 8. Sevme ve acıma duygularına sahip olmak, 9. Haksız kazançtan sakınmak, 10. İnsanları iyiliğe yönlendirmek, kötülükten sakındırmak. İkinci kapı tarikat kapısıdır. Tarikat kapısı, Kur’ an’ ın asıl anlamına / batıni manasına ulaşmak için tutulan özel yolun adıdır. Şeriat kapısında yer alan kitlesellik, Tarikat kapısında bireyselliğe dönüşür. Kişinin dürüst yaşaması, hatalarından arınması ve kendini yenilemesi bu aşamada başlar. Tarikat kapısında bulunan 10 makam da şunlardır: 1. Her işi aşkla ve kanaatkarlıkla yapmak, 2. Toplumdan kopmamak, 3. Tutum ve davranışlarında ölçülü olmak, 4. Yalnızca Tanrı’ ya bağlı olmak, 5. Nefsle savaşmak, 6. Karşılıksız hizmet etmek, 7. Korku ile umut arasında bir noktada durmak, 8. Giyimine özen göstermek, 9. Bir yol göstericiye bağlanmak, 10. Yola girmek. Üçüncü kapı marifet kapısıdır. Bu kapıda kişi bilgisinin ürününü almaya başlar. Yurduna ve insanlığa yararlı bir birey haline gelir. Bu kapı aynı zamanda bireysel olgunlaşmayı ifade eder. Marifet kapısının on makamı da şunlardır: 1. Edep sahibi olmak, 2. Başkalarının hakkını yemek ve adaletsizlik gibi işlerden korkmak, 3. Tok gönüllü olmak, 4. Doğru gördüğü her şeyin doğruluğunu her yerde söyleyebilmek, 5. Utanmak, 6. Cömert olmak, 7. Bilim sahibi olmak, 8. Hemen karar vermekten sakınıp sakin olmak, 9. Kalp ve gönül gözüyle görmeye çalışmak, 10. Kendini bilip tanımak. Dördüncü ve son kapı olan hakikat kapısında ise dinin gerçek anlamına ulaşılması söz konusudur. Burada amaç kişinin mükemmelleştirilmesidir. Tanrı’ya ulaşmak ve “ insan-ı kamil / olgun insan “ düzeyine yükselmek bu kapıda mümkün olur. Bu aşamaya ulaşan insan artık evrenin gizemini bilen ve hiçbir canlıya elinden ,dilinden ve belinden zarar gelmeyen bir kimliğe bürünür. Böyle bir insan “ yaratılmışların en seçkini / eşref-i mahlukat “ tır. Bu kapıdaki on makam da şunlardır: 1. Alçak gönüllü olmak, 2. İnsanları iyilik ve kötülükleriyle yargılamamak, 3. Yiyecek ve içeceğini başkalarıyla paylaşmak, 4. Nefsi tümüyle yok etmek, 5. Yaratılmışların hiçbirine zarar vermemek, 6. Gerçekleri söylemek ve gerçeklere göre davranmak, 7. Doğru insanları örnek almak, 8. Keramet veya mucize göstermemek, 9. Sabretmek, 10. Gönül gözüyle gözlem yapmak Hacı Bektaş Veli’nin “ Makalat “ adlı eserinde bugün Sünni İslam bilginlerince dikkat çekilen hususlar; beş vakit namazın, Ramazan orucunun, Hacca gitmenin buyrulmuş olmasıdır. Bunlardan hareketle Hacı Bektaş Veli’nin aslında Sünni bir sufi olduğu, bugünkü Alevi / Bektaşiler gibi bir inanç ve ibadet anlayışına sahip olmadığı iddia edilmektedir. Yine aynı eserde geçen süci / alkollü içki yasağına yapılan gönderme ve sücinin murdar olduğu yönündeki sözler de Alevi / Bektaşi cemlerinin çoğunun temel özelliklerinden biri olarak öne çıkan dem / dolu alma geleneğinin ya da ritüelinin terkedilmesi için dayanak yapılmaya çalışılmaktadır. Bu türden yaklaşımlara vereceğimiz yanıt şudur: Hacı Bektaş Veli, Alevi / Bektaşilerin serçeşmesidir. Ancak; Alevilik / Bektaşilik sadece onun görüşleri çerçevesinde oluşumunu tamamlamış bir yol değildir. Alevi / Bektaşi yolu dinamiktir, statik değil. Asli kimliğini bozmadan yeni unsurlarla zenginleşerek büyüyen ve sürekli gelişen bir yoldur. Temlinde insan sevgisi ve insan merkezli bir Tanrı anlayışı vardır. Beş vakit namaz kılınması gerektiğini söyleyen Hacı Bektaş Veli aynı zamanda “ Ellerin kabesi var. Benim kabem insandır. Kuran da kurtaran da insanoğlu insandır.” da demektedir. Hacca gitmeyi de buyurmaktadır. Ama yanısıra şöyle demektedir: “Hararet nardadır, sacda değil. Keramet baştadır, tacda değil. Her ne ararsan kendinde ara, Mekke’de,Kudus’te Hacda değil.” Makalat’taki Sünni izleri dönemin koşullarına bağlamak gerekir. O dönemde Sünni bir tarikat olarak Mevleviliğin, ya da bu tarikatın ulusu olarak Mevlana’nın mevcudiyetini de bilmekteyiz. Hacı Bektaş ile Mevlana arsında bir rekabetin olması büyük bir olasılıktır. Ne varki bu rekabette Sünni yönü daha belirgin olan tarafın egemen çevreler nezdinde ağırlık kazanması ve üstelik Bektaşilerin batıni / şamani özellikleri dolayısıyla kimi Sünni İslam ritüellerini terk etmeleri veya onlara kayıtsız kalmaları nedeniyle tenkide uğradıkları anlaşılmaktadır. Bu tenkidleri göğüsleyebilmek için Makalat’ta Sünni ritüellere vurgu yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu tenkidin veya hücumun ne denli etkili olabileceğini anlayabilmek için Babailer İsyanını anımsamak gerekir. Bilindiği gibi Babailer isyanı bastırıldıktan sonra Babailerin büyük çoğunluğu Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye intisap etmiştir. Batıni / Alevi / şamani özellikleri tartışma götürmez olan Babailerin bir anlamda Bektaş Veli’ye sığınmaları karşısında egemen Sünni otoriteyi ve çevreleri ürkütmemek ve onlardan gelebilecek saldırıları önleyebilmek için egemen Sünni anlayışın hoşuna gidecek söylemlerde bulunmak bir kaçınılmazlık olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer Bektaş Veli bu sözlerinde samimi olsaydı onun ölümünün ardından çok kısa bir zaman geçmemiş olmasına karşın izleyicileri / müridleri hemen sözde onun yolunu, yani Sünni ritüelleri terkettiklerini ima eden tarzda şiirler yazmazlardı. İşte önceleri Bektaş Veli’ye müntesip değilken sonran ona intisap etmiş olan Molla Sadeddin / Said Emre’ye ( Maklat’ı Türkçe’ye çevirmiştir.) ait bir şiir: “( … ) Unuttum namazımı, dosta tutdum yüzümü, Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi. Ne taat var ne salat, ne zikir var ne tesbih, Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi. ( …) Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş Veli, Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi.” Ayrıca Hacı Bektaş Veli ve ona intisap edenlerin maruz kaldıkları hücumu göstermesi bakımından aşağıya aldığımız şiir de anlamlıdır: "Kılarız namazı kılmayız değil. Biz Hakk'ın emrini bilmeyiz değil. Kur’an kitabımız, İslâm dinimiz. Hadisten, âyetten almayız değil. Bildik rumuzunu savm ve salâtın. İsteyip ıssını bulmayız değil. ( …) Sidle ile mihraba tuttuk yüzümüz. Yönümüz Kıble'ye salmayız değil. Muhittin ağlarız bir dost için biz. Bir zaman güleriz, gülmeyiz değil.” ( 4 ) Şiirde geçen “ Bildik rumuzunu savm ve salatın. “ sözü de gerçekten çok manidardır. Savm ve salat yani oruç ve namazın, Bektaşi anlayışına uygun bir biçimde bir rumuz / simge olduğu vurgulanmaktadır. Makalat’ta Sücinin / şarabın murdar olduğunun söylenmesi de tamamen Sünni anlayışın etkisiyle ve egemen Sünni paradigma çerçevesinde verilen bir örnekten ibarettir. Bir Alevi / Bektaşi ozan olan Edip Harabi’nin şu şiiri gerçekten çok dikkat çekicidir: “Ey zahid şaraba eyle ihtiram Müslüman ol terk et bu kıy-lü kali Ehline helaldir, na ehle haram Biz içeriz bize yoktur vebali. Sevaba girmekçün içeriz şarab İçmezsek oluruz düçar – I azab Aklın ermez senin, bu başka hesab Meyhanede bulduk biz bu kemali.” Edip Harabi’nin bu şiiri aslında katı dinciliğe ve zahiriliğe bir tepkiden başka bir şey değildir. Yani burada alkollü içkiye cevaz verme çabası yoktur. Zaten, “ Aklın ermez senin, bu başka hesap “ demekle sözlerinin aslında tepkisel olduğunu da ortaya koymaktadır. Kur’an’da alkollü içki ile ilgili ayetler bir arada düşünüldüğünde alkollü içkinin, ibadetlere engel olacak, bilinç dağınıklığına yol açacak şekilde içilmesi nedeniyle yasaklandığı anlaşılmaktadır. “ Ey inananlar! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan çirkinliklerdendir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah’ı anmaktan ve salat / namaz kılmaktan alıkoymak ister. “ ( 5 ) “ Ey inananlar, sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye değin salat / namaza yaklaşmayın…” ( 6 ) Görüldüğü gibi iki ayet birlikte ele alındığında alkollü içkinin yasaklanma nedeninin bilinç dağınıklığı olduğu ortaya çıkmaktadır. Sarhoşluk, bilinç dağınıklığı olduğundan ibadetlere manidir. Buradan da anlaşıldığı gibi alkollü içki ibadetlere mani olacak derecede içildiğinde yasaktır. Oysa Alevi / Bektaşi cemlerinde / muhabbetlerinde dem / dolu almak zaten ibadetin bir parçasıdır. Dem / dolu alma olayı sarhoş olma dercesine varmamaktadır. Kırklar Ceminde içilen üzüm suyunu / şarabı simgelemektedir. Günümüz radikal İslamcı Sünnilerinin Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ını ve Hoca Ahmet Yesevi’nin Divan – ı Hikmet’ini esas alarak onları Sünni ilan etmeye çalışmaları, aslında yüzyıllardır süren Alevi / Bektaşileri asimile etme çabalarının vardığı yeni bir noktadır. Bu nedenle Alevi / Bektaşilerin çok uyanık olmaları, yüzyıllar boyunca ozanlarımız ve velilerimiz tarafından işlene işlene zenginleşen, büyüyen ve gelişen Alevi / Bektaşi erkanına sahip çıkmaları yaşamsaldır. Bu asimilasyoncuların çabalarına ve iddialarına karşılık olarak şunu söylemek lazımdır: Eğer Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli’nin pratikleri / yaşamları sünnilikse bütün Alevi / Bektaşiler Sünnidir. Ama o zaman siz sünni değilsiniz demektir. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin de manen bağlı olduğu Ahmet Yesevi Hazretlerinin meclislerinde kadınlarla erkeklerin bir arada oldukları, müzik eşliğinde raks ( semah ) ettikleri, dem / dolu aldıkları ve şamani gelenekleri yaşattıkları, bütün ciddi bilimsel kaynaklarda belirtilmektedir. Bugünkü sünniler de eğer Ahmet Yesevi gibi sünni olmak istiyorlarsa, onun meclislerinde icra edilen ritüelleri icra etmelidirler. Tüm zorlama yorumlara karşın şurası bir gerçek ki, Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli, bugünkü radikal İslamcı sünniler gibi bir yaşam sürmemişlerdir. Eski Türk inançlarını yani kamcılığı İslami bir vecheye büründürerek devam ettirmişlerdir. Onların yaşamı İslam ile kamcılığın bir bireşimidir. Batıni / mistik / tasavvufi bir yaşamdır. Kızılbaş Sözünün Anlamı Tarih boyunca Kızılbaş sözü Alevileri aşağılamak için kullanılmıştır. Bu söz çerçevesinde Alevilere çeşitli iftiralar atılmıştır. Hatta öyle ki, Kızılbaş sözü küfür / sövme sözü olarak dahi kullanılmıştır. Ahlaksız, edepsiz, asi gibi anlamlar yüklenilen bu söz aslında Aleviliğin Şah İsmail Hatai ile birlikte başlayan siyasal devinimini ifade etmektedir. Başka bir deyişle Kızılbaşlık Aleviliğin siyasal alandaki adıdır. Anadolu Türkmenlerinin başlarına kızıl börk giymeleri zamanla onlar için siyasal bir simge haline gelmiştir. Anadolu’ da Baba İlyas ve Baba İshak ‘ tan beri bütün Türkmen ayaklanmalarını “ kara libaslı, kızıl börklü “ Türkmen önderleri gerçekleştirmişlerdir. Bu ayaklanmalar, sadece dinsel değil, siyasal talepleri olan toplumsal başkaldırı devinimleri olarak, Anadolu Türkmenlerinin, zalim yöneticilere, haksız ve ağır vergilere ve Türkmenlerin yönetimden uzaklaştırılmalarına karşı Kızılbaşlık hareketini doğuran ve sonradan “ KIZILBAŞ SAFEVİ TÜRKMEN DEVLETİNİ “ kurulmasına zemin hazırlayan destansı olaylardır. Nitekim ŞAH İSMAİL HATAİ ‘ nin askerleri ve Anadolu’ ya gönderdiği tebliğcileri / propagandacıları kırmızı renkli börk giymişlerdir. Kızılbaş sözü sonradan siyasal anlamının yanısıra dinsel anlam da kazanarak Alevilik / Bektaşilik ile özdeş hale gelmiştir. Süreç içerisinde bu söz Türkmen Aleviliğinin özel adı olmuştur. Yani Türk Aleviliği eşittir Kızılbaşlıktır.(7) Kızılbaşları, Alevi / Bektaşilerden ayrı bir toplulukmuş gibi sunanlar da olmuştur. Ancak bu savların hiçbir bilimsel ve tarihsel geçerliliği yoktur. Kızılbaşlık, Aleviliktir, Bektaşiliktir. Ayrıca Pir Sultan Abdal’ ın bir nefesinde belirtildiğine göre H.z. Ali’ nin başına kırmızı bir bez bağlaması nedeniyle onun izinden gidenlere Kızılbaş denmiştir.(8) Kızılbaş sözünü bir aşağılama olarak kullananlara karşı Derviş Mehmed’ in şu dizeleri gerçekten ilgi çekicidir: “GİDİ YEZİT BİZE KIZILBAŞ DEMİŞ, BAHÇEDE AÇILAN GÜL DE KIRMIZI. İNCİNME EY GÖNÜL NE DERSE DESİN, KUR’AN’I DERC EDEN DİL DE KIRMIZI.” Kızılbaşlık, Türkmen Aleviliğinin özel adı olmakla birlikte artık Alevi / Bektaşiler için bir şeref ifadesidir. Ben Aleviyim, diyen herkes aynı zamanda büyük bir şerefle “ Ben Kızılbaşım ! “ demektedir, demelidir. Ancak şunu da hemen belirtelim ki, büyük Kızılbaş önder Şah İsmail Hatai; “ Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir. “ demektedir. Elbette bu söz o dönemin siyasal koşullarının doğurduğu zorluğu ifade etmektedir. Çünkü o dönemde bu söz Alevi / Bektaşi inancının siyasal öğreti haline taşınması sürecinde doğmuştur. Yani bir anlamda Kızılbaşlık bir ideolojidir. Zulme, haksızlığa ve adaletsizliğe başkaldırma ideolojisidir. Bir ideolojiyi savunmak ve yaşama geçirmek, bir inancı savunmaktan daha tehlikelidir. Bu tehlikenin yol açtığı güçlük Kızılbaş olmayı ve Kızılbaşım demeyi son derece zorlaştırmaktadır. Bu gün için öylesi zorluklar yoktur. Artık her Alevi / Bektaşi büyük bir övünçle “ BEN KIZILBAŞIM ! “ demelidir. Günümüzde Anadolu dışında Balkanlarda, İran’ da, Afganistan’ da ve Orta Asya’ da kendini Kızılbaş olarak tanımlayan milyonlarca insan mevcuttur. Bu insanların hemen hemen tamamına yakını soyca Türk / Türkmen kökenlidir. Genel kitle ile karşılaştırıldığında az sayıda da olsa Arnavut, Kürt, Zaza ( ki Alevi Zazaların ve Alevi Kürtlerin büyük bölümü aslen Türkmendir.) Boşnak orjinli Alevi / Bektaşiler de mevcuttur. Kızılbaşlık, günümüzde de ( özellikle de Türkiye’ de ) siyasal bir anlama sahiptir. Geçmişteki siyasal / inançsal Türkmen ayaklanmalarının doğurduğu Kızılbaşlık deviniminin bugünkü devamı; laiklik yanlısı, cumhuriyetçi, Atatürkçü, devrimci Türk ulusçuluğudur. Bu konuyu ayrı bir başlık altında daha sonra tekrar ele alacağız. 2. ALEVİLİKTE TEMEL KAVRAMLAR Ehlibeyt Sözcük olarak “ ev halkı “ anlamına gelen bu Arapça tabir, Alevi / Bektaşi inanç sistemindeki en temel kavramlardan biridir. Ehlibeyt’ e “ Al – i Aba” ve” Pençe – i Al – i Aba” da denmektedir. Hz. Muhammed’ in soyundan gelenleri ifade eden ehlibeyt kavramının içine; başta Hz. Ali olmak üzere Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve bunların neslinden gelenler girmektedir. Sünniler, Ehlibeyt’in kimlerden oluştuğu konusunda da Alevi ve Şiilerden farklı düşünmektedirler. Onlara göre Hz. Hatice ve Hz. Muhammed’in bir başka eşi olan ve Sünnilerce “ Hz.“ diye nitelenen Ayşe de ehlibeyt’tendir. Oysa Aleviler ve Şiiler Ayşe’ nin ehlibeyt’ten sayılmasına şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Çünkü Ayşe, Hz. Ali’ ye karşı savaşmıştır. ( Cemel Olayı’nı anımsayalım.) Bir gün, Hz. Muhammed, abasının altına Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i alarak ” Bunlar benim ehlibeytimdir. ” demiştir. Bu sırada : “ Ey Ehlibeyt ! Tanrı sizden Kuşkuyu gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.”(9) Şeklindeki Ahzab Suresi 33. Ayeti gelmiştir. Bu olaya istinaden ehlibeyt kavramına sadece, o gün peygamberin abasının altında bulunanlar dahil edilmektedir. Ehlibeyt’ e sevgi ve bağlılık Alevi / Bektaşi inancında en başat öğelerdendir. Peygamber Muhammed’ in soyuna olan bu bağlılık Alevi / Bektaşileri diğer İslam kökenli topluluklardan ayıran en önemli özelliklerden olup Şiilerle ortak bir nokta oluşturmaktadır. Ancak ehlibeyt’ e yönelik sevgi ve bağlılığın içeriğinde Aleviler, Şiilerden de ayrılmaktadır. Şiiler, ehlibeyt’i masum ( günahsız ) addederken Aleviler masumiyetten öte bir olağanüstülük ve kutsiyetle ehlibeyt’ e mensup olanları ululamaktadır. Hatta onları çoğu kez insanüstü kişilikler olarak görmektedir. Başkaları tarafından aşırı kabul edilen bu bağlılık ve sevgi nedeniyle de Aleviler kimi ithamlara maruz kalmışlardır. Sözgelimi; onları putlaştırma ve ilahlaştırma gibi. Aslında bu sevgi ve bağlılığın aşırılık olarak nitelenmesi yanlıştır. Çünkü; güzel ve doğru olan bir şeyin aşırılığı olmaz. Alevilerdeki, ehlibeyt’ e olan bu candan ve samimi bağlılığın temelinde yatan gerçek etken Ali soyunun yüzyıllarca maruz kaldığı haksızlık ve uğradıkları zulümdür. Ehlibeyt, hep zulme, haksızlığa, katliama uğramış ve yurtlarından sürülmüştür. Bu hazin olayların yoğurduğu tarihsel süreç yoğun ve ödünsüz bir ehlibeyt yandaşlığı üretmiştir. Ehlibeyt’ e ve Ali soyuna yapılan zulümler arttıkça onlara olan bağlılık ve sevgi de artmıştır. Tevelle ve Teberra Tevella, Ehlibeyti ( H.z. Muhammed ve 12 İmam, 14 masum ve 17 kemerbest ) ve onları sevenleri sevmektir. Teberra ise Ehlibeyt’ e düşman olanlara düşman olmak ve onları lanetle anmaktır. Tevella ve Teberra kavramları Alevilikte son derece önemli kavramlardır. Alevi / Bektaşi inancının omurgasını oluşturan kavramlardandır. Oniki İmamlar Ali yanlıları, H.z. Muhammed’ in ölümünün ardından onun vasiyeti gereği, onun en yakını olan H.z. Ali’nin halife olması gerektiğini savunmuşlardır. H.z. Muhammed Veda Haccında Gadir-i Hum’ da verdiği hutbede açıkça H.z. Ali’ yi kendisinden sonra halife olması için işaret etmiştir. H.z. peygamber şöyle demiştir: “ Benden sonra imam olarak halka doğru yolu göstermek üzere seni seçtim, senden razı oldum, ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Özünüz doğru olarak uyun ona. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.”(10) Alevi / Bektaşi inancında H.z. Ali’ den sonra imam olma hakkı bulunanlar onun soyundan gelenlerdir. H.z. Ali ile birlikte bu kişiler ONİKİ İMAMLAR’ ı oluşturmaktadır. Sırasıyla ONİKİ İMAMLAR şunlardır: 1. İmam Ali, 2. İmam Hasan, 3. İmam Hüseyin, 4. İmam Zeynelabidin, 5. İmam Muhammed Bakır, 6. İmam Cafer Sadık, 7. İmam Musa Kazım, 8. İmam Ali Rıza, 9. İmam Muhammed Taki, 10. İmam Ali Naki, 11. İmam Hasan Askeri, 12. İmam Muhammed Mehdi. İmam Muhammed Mehdi, gizlenmiştir. Alevi / Bektaşi inancına göre o ölmemiştir. Şiiler de aynı inançtadır. İmam Muhammed Mehdi bir gün ortaya çıkacak ve yeryüzünden zulmü ve haksızlığı kaldıracak, adaleti egemen kılacaktır. Mehdi inancı, İslam dünyasında ezilenlerin ve sömürülenlerin yaşam kaynağı ve umudu olmuştur. Müslümanlar ve özellikle Şii ve Alevi Müslümanlar yüzyıllarca MEHDİ’ yi beklemişlerdir. Maruz kaldıkları zulüm ve haksızlıklara karşı direnme gücünü Mehdi İnancından almışlardır. Ondört Masum-u Pak Masum – u pak sözünün Türkçe anlamı günahtan arınmış ve duru demektir. Alevi / Bektaşiler 14 çocuğu günahsız addederek onları hürmetle anarlar. On dört masum – u pak, Alevi / Bektaşi nefes ve deyiş ( deme ) lerinde sıkça geçer. Çocuk yaşta şehit edilen on dört masum – u pak’ ın adları şöyledir: 1. Muhammed Ekber: İmam Ali’ nin oğludur. Kırk günlük çocuk iken üzerine kapı devrilmiş ve şehit olmuştur. 2. Abdullah: İmam Hasan’ ın oğludur. Yedi yaşında iken Talha bin Amir tarafından şehit edilmiştir. 3. Abdullah: İmam Hüseyin’ in oğludur. Kerbela’ da Utbe bin Ezrak tarafından şehit edilmiştir. 4. Kasım: İmam Hüseyin’ in oğludur. Üç yaşında iken Kerbela’ da şehit edilmiştir. 5. Hüseyin: İmam Zeynelabidin ‘in oğludur. Altı yaşında iken şehit edilmiştir. 6. Kasım: İmam Zeynelabidin’in oğludur. Üç yaşında iken şehit edilmiştir. 7. Abdullah – ı Asgar: İmam Cafer Sadık’ ın oğludur. Üç yaşında iken şehit edilmiştir. 8. Yahya – i Hadi: İmam Cafer – i Sadık’ ın oğludur. Üç yaşında iken halifenin önünde şehit edilmiştir. 9 Salih: İmam Musa Kazım’ ın oğludur. Üç yaşında iken şehit edilmiştir. 10 Tayyib: İmam Musa Kazım’ın oğludur. Yedi yaşında iken şehit edilmiştir. 11. Cafer – i Tahir : İmam Muhammed Taki’ nin oğludur. Dört yaşında iken şehit edilmiştir. 12. Cafer: İmam Ali Naki’nin oğludur. Bir yaşında iken şehit edilmiştir. 13. Kasım: İmam Ali Naki’ nin oğludur. Üç yaşında iken şehit edilmiştir. 14. Zeynelaba: 14 Masum – u pak’tandır. Küçük yaşta şehit edilmiştir. On dört masum – u pak H.z. Muhammed’ in torunlarıdır. Onlara duyulan sevgi ve bağlılık yüce peygambere duyulan bağlılıktır. Alevi / Bektaşilerin on dört masum – u pak’ a duydukları sevgi ve bağlılık onların İslam’ ın yüce peygamberi H.z. Muhammed’ in soyuna gösterdikleri saygının ne derece büyük olduğunun kanıtlarındandır. Aleviliği İslam’ ın dışında göstermeye çalışanları bu gerçekleri görmeye çağırırız. Onyedi Kemerbest Alevi / Bektaşilerce ululanan on yedi kişidir. Adları şöyledir: 1. Selman – ı Farisi: 150 yaşında iken eceliyle ölmüştür. 2. Muhammed Bin Ebu Bekir: Muaviye Bin Medih tarafından şehit edilmiştir. 3. Malik–i Ejder: Muaviye’ nin gönderdiği zehirli bal ile konuk olduğu evin sahibi tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. 4. Ammar Bin Yaser: Sıffın savaşında şehit olmuştur. 5. Veys’el – Karani: Sıffın savaşında şehit olmuştur. 6. Ebu Zer Gıfari: Halife Osman tarafından sürgün edilmiştir. Sürgünde ölmüştür. 7. Huzeyme Bin Haris: Sıffın savaşında şehit olmuştur. 8. Abdullah Bin Bedi – i Hazai: Sıffın savaşında şehit olmuştur. 9. Abdullah Bin Adil Haris: Sıffın savaşında şehit olmuştur. 10. Ebu Heyşemu’t – Tihani: Sıffın savaşında şehit olmuştur. 11. Haşim Bin Utbe Bin Ebi Vakkas: Sıffın savaşında şehit olmuştur. 12. Muhammed Bin Ebi Huzeyfe: H.z. Ali tarafından Mısır’ a görevlendirilmiştir. Şam’ da bir ihbar üzerine yakalanmış ve şehit edilmiştir. 13. Kanber Ali Sultan: Haccac – ı Zalim tarafından şehit edilmiştir. 14. Mürtefi Bin Vezza: Sıffın savaşında şehit olmuştur. 15. Sa’d Bin Kays – ı Hamedani: Sıffın savaşında şehit olmuştur. 16. Abdullah Bin Abbas: Din yorumcularının piri olduğuna inanılır. Nerede ve nasıl öldüğü bilinmemektedir. 17. Haris – i Şeybani: Sıffın savaşında şehit olmuştur. Yedi Ulu Ozan Yedi ulu ozan, Alevi / Bektaşilerin ululadığı TÜRKMEN / TÜRK şairleridir. Bütün Alevi / Bektaşi cemlerinde bu ozanların nefesleri / deyişleri ( demeleri ) söylenir. Bu yapıtlarda Alevi / Bektaşi inancının ve dolayısıyla KIZILBAŞLIK davasının öğretileri, ilkeleri, inançları işlenmektedir. Gerçekte bu şiirler adeta Alevi / Bektaşi İslam’ının kutsal kitabı ( Kur’ an ile birlikte ) hükmündedir. Alevi / Bektaşi cemlerinde bu ozanların muhteşem bir Türkçe ile yazılmış / söylenmiş şiirleri ana unsurdur. Bu eserler cemlerin dilini de belirleyen Türklük değeridir. Ve büyük bir kararlılıkla söyleyelim ki, bu yapıtlar ve onların yaratıcıları olan ulu ozanların yaşam ve mücadeleleri Türklük duygusunun yön verdiği KIZILBAŞLIĞIN doktrinini meydana getirmektedir. İşte bakın, SEYYİD NESİMİ ne diyor? Gel gel hey dost kamu müddeinin körlüğünü Sana asan kılayım bunca bu düşvar nedir? TÜRK evine gelesin, hem çü Nesimi olasın Bir gün ola diyesin cübbe vü destar nedir? Bugünün Türkçesiyle söyleyecek olursak; Gel gel hey dost bütün iddiacıların ( şeriatçıları kastediyor ) körlüğünü Sana kolay kılayım ( açıklayayım ) , bunca güçlük ( şeriat kaynaklı dinsel zorlukları kastediyor ) nedir? TÜRK evine gel ve Nesimi gibi ol. İşte o zaman dersin ki bu sarık, bu cübbe de neymiş? Diğer bir ifadeyle; TÜRK gibi ol, Türk gibi yaşa, Türk gibi giyin, diyor Nesimi. İşte KIZILBAŞLIK budur. Yani bir anlamda Emevi / Arap emperyalizmine karşı Türk kimliğinin direnişidir, varlık mücadelesidir. Şimdi yedi ulu ozanı kısaca tanıtalım: 1. SEYYİD NESİM: Bağdat’ ın Nesim kasabasında yetişmiş, Diyarbakır yöresine yerleşen Türkmenlerdendir. Halep’ te Hallac – Mansur’ un düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılmış ve derisi yüzülerek öldürülmüştür. Nesimi Azeri asıllı TÜRKMENLERDENDİR. Türkçe ve Farsça divanları vardır. Vahdet- i Vücud ( Tanrı ile varlığın birliği ) ilkesinin savunucularındandır. 2. ŞAH İSMAİL HATAİ: 1487 yılında Güney Azerbaycan’ ın Erdebil kentinde doğmuştur. Anadolu Alevilerinin cemlerinde nefesleri en sık yer alan ululardandır. Azeri asıllı TÜRKMENDİR. Babası Şeyh Haydar, anası Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ ın kızı Alemşah Halime Begüm Sultan’ dır. Şah İsmail Hatai, 1500 yılında Erzincan’nın Sarıkaya Yaylasında Seyyid ocakları mensubu dedeler ile Türkmen aşiret ve oba beylerinin katıldığı büyük Türkmen kurultayına başkanlık etmiş ve 9 Eylül 1502 tarihinde de Tebriz’de “ SAFEVİ TÜRK KIZILBAŞ DEVLETİ” ni kurmuştur. Osmanlı padişahı Yavuz’ la 19 Mart 1514’ te yaptığı Çaldıran Savaşını kaybetmiş, 1524 ‘ te 37 yaşında iken Azebaycan’ da Hakk’a yürümüştür. Cenazesi Erdebil’ de toprağa verilmiştir. 3. FUZULİ: Asıl adı Mehmet olan FUZULİ, 1504’ te KERKÜK’ te doğdu. KERKÜK’ te Bayat Türkmen boyunun Karyağdı soyundan gelmektedir. Kitaplar, Fuzuli’ nin en büyük dileğinin Kerbela’ da ölmek olduğunu yazar. Fuzuli, yakın çevresine en büyük dileğinin H.z. Hüseyin’ in türbesinin yanında toprağa verilmeyi vasiyet etmiştir. Kendisi veba hastalığı salgını sırasında Hakk’ a yürümüş ve vasiyeti yerine getirilmiştir. Fuzuli’ nin en önemli yapıtı Kerbela olayını anlatan “ Hadikat’ üs – Süeda “ ( Mutluların Bahçesi ) adını taşıyan çalışmasıdır. 4. YEMİNİ: 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın ilk yarısında Tuna Irmağı bölgesinde yaşadı. Hz. Ali’ nin mitolojik yaşamını konu edinen “ Faziletname “ adlı kitabı 7300 beyitten oluşmaktadır. Bir erdem kitabı olan bu kitap, Hz. Ali’ nin yaşamının, ehlibeyt ve Ali sevgisinin yoğun bir biçimde işlendiği temel yapıtlarından biridir. 5. VİRANİ: 16. yüzyılda Eğriboz adasında doğmuştur. Hurufiliği benimsemiş bir Bektaşi ozanıdır. Bir süre Necef’ te Hz. ALİ’nin türbesinde türbedarlık yapmıştır. Virani, Balkanlarda Demir Babadan babalık icazeti almış, Hz. Ali’ ye olan aşkını dile getiren çok sayıda şiir yazmıştır. Virani’ ye göre, evrende ve bütün nesnel varlıklarda görünen Hz. Ali’ dir. 6. PİR SULTAN ABDAL: 1500 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor. Asıl adı Haydar olan Pir Sultan Abdal’ın Sivas’ ın Yıldızeli ilçesine bağlı Banaz köyünden olduğu söylenir. Pir Sultan Abdal’ ın yaşam öyküsü Alevi / Bektaşi toplumun söylencelerine dayanır. Pir Sultan, döneminin toplumsal sorunlarına eğilerek bunları kendisine konu edinmiş, çıkış yolları aramış ve şiirlerini bu uğurda aracı yapmıştır. Osmanlı imparatorluğuna karşı SAFEVİ TÜRK KIZILBAŞ DEVLETİ’ ni savunmuştur. 7. KUL HİMMET: Tokat’ a bağlı Almus ilçesinin Varsıl köyündendir. 16. Yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. Bütün nefeslerinde H.z. Ali, 12 imamlar ve Hacı Bektaş Veli’ yi büyük bir içtenlikle anlatır. Kul Himmet’ in nefesleri Alevi cemlerinin vazgeçilmez nefesleri arasındadır. İyi bir tekke eğitimi gören Kul Himmet’ in, Pir Sultan Abdal’ a bağlı olduğu, onun çevresinde yetiştiği, onun müridi olup onu izlediği şiirlerinden açıkça anlaşılmaktadır. Kırklar Meclisi Alevi / Bektaşi inancında kırk ulu kişiden oluştuğuna inanılan meclistir. Bu kırk kişinin arasında H.z. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Selman Farisi gibi önder kişilikler vardır. Sünni İslam anlayışında hiç söz edilmeyen Kırklar Meclisi, Alevi / Bektaşi inancında çok önemlidir. Kırklar Meclisinin başkanı H.z. Ali’dir. Anlaşıldığı kadarıyla “Ashab – ı Suffa “ nın temelini oluşturduğu bu meclis, İslam öğretisinin öğrenildiği bir kutsal kurumdur. Alevi / Bektaşi inancındaki temel ibadet biçimi olan cem ayininin ve bu ayinin en önemli unsuru olan semahın kaynağı Kırklar Meclisidir. Diğer bir ifadeyle ilk cem ayini Kırklar Meclisini oluşturan bu kırk ulu kişi ve Hz. Muhammed tarafından icra edilmiş, ilk semah da bu cemde dönülmüştür. Hz. Muhammed’in bu meclise miraç dönüşü katılması Alevi / Bektaşi nefeslerinde / deyişlerinde sıkça işlenmiştir. Bu nefeslere “ Miraçname “ ya da “ Miraçlama “ denilmektedir. Alevi / Bektaşi inancının teolojik kökenini oluşturan Kırklar Meclisi inacına dair geliştirilen eleştirel yaklaşımlara; İslami kaynaklarda ( Kur’an ve Hadisler kastediliyor. ) kendisinden hiçbir şekilde bahsedilmemiş olduğu yönündeki savlara çalışmamızın ileriki bölümlerinde yanıt vereceğiz. Şimdi Aşık Geda Feyzi’nin uzun miraçnamesinden bazı bölümleri örnek olarak sunalım: Miraç okudu Cebrail, Muhammed Mustafa mahi. Hak emrine oldu kail, Eyledi hem azm-i rahi. Gaipten yandı bir çerağ, Çünkü yakın oldu ırak, Cebrail getirdi Burak, Bindi ol habibullahi. Burak kadem bastı arşa, Erişti fevk ile Ferş’e, Hak kadirdir cümle işe, Eyledi gez nigahi. (…) Yolda irast geldi bir şir, Ya nedir bu işe tedbir, Hatemini ağzına vir, Sundu iki cihan şahi. (…) Anda gördü bir nevcivan, Yüzü şems-i mah-i taban, Cemaline oldu hayran, Nazar kıldı ol Allahi. (…) Vardı Kırkların cemine, Oturdu hak makamına, Hüü dedi gerçek demine, Dem be dem Resulullahi. (…) Kırklar bir şerbet içtiler, Can ile baştan geçtiler, Cezbe- i aşka düştüler, Ettiler Kırklar Semahi. (…) Musahiplik Musahiplik, Alevi / Bektaşi toplumunun toplumsal yaşamının temel taşlarından biridir. Kısaca iki insanın ya da iki ailenin kıyamete dek kardeşlik bağlarıyla bağlanması demektir. Musahiplik, Bektaşilerde iki kişi arasında olurken Alevilerde iki aile arasında olmaktadır. Alevi / Bektaşi inancına göre musahiplik her türlü karşılıklı sorumluluk bağıdır. Bir insan kendi davranışlarından topluma karşı nasıl sorumlu ise, aynı ölçüde musahibinin davranışından da sorumludur. Yanlış davranışta bulunan, bir suç işleyen kimse nasıl toplum tarafından kınanır ve ayıplanırsa, aynı şekilde musahibi için de bu hata bir utanç sebebidir. Bir kardeşin çocuğu diğer kardeşin çocuğu ile evlenirken, musahiplerin çocuklarının birbirleriyle evlenmesi yasaktır. Yine kişinin, ölen musahibinin eşiyle evlenmesi de yasaktır. Musahiplik bağı aile bağından daha sıkıdır. Çünkü musahip olan insanlar kendi istekleriyle ve özgürce birbirlerini seçerler. Birbirlerine kefil olurlar. Bu nedenle musahiplik üstlenilmesi çok zor bir yükümlülüktür. Musahip olmak için belli bir tören düzenlenir. Tören başlarken musahip olacak kişilere musahipliğin zorlukları anımsatılır. Tekrar düşünmeleri için süre verilir. Kişiler bu düşünmenin sonunda da ısrarlı olurlarsa tören devam eder. Musahiplik kurumunun kaynağı Türkmenlerdeki “ anda “ olma geleneği ve H.z. Muhammed’in Mekke’den Medine’ ye göçten sonra muhacir ile ensardan kimi aileleri kardeş ilan etmesidir. Düşkünlük Alevi / Bektaşi inancının yasaklarını yapan, edebin, ahlakın dışına çıkan insana düşkün denir. Bu suçlu olma durumuna da düşkünlük denir. Düşkün insan çeşitli cezalara çarptırılır. Kişi önce düşkün ilan edilmeden dede, rehber veya mürşid tarafından uyarılır. Uyarılara karşın kabahatten dönülmüyorsa düşkün ilan edilir. Düşkünlere verilen cezalar yöreden yöreye farklılık arzetmektedir. Suçun ağırlığına göre ceza süresiz olabileceği gibi belli bir süre dahilinde de olabilir. Düşkünlere verilen cezaların en ağırı toplum tarafından dışlanmaktır. Düşküne selam verilmez, onunla konuşulup görüşülmez, alış veriş yapılmaz, kız alıp kız verilmez ve törenlere alınmaz. Düşkünlük cezasının ağırlığı nedeniyle Alevi / Bektaşi toplumunda çok yüksek bir ahlaki yaşam egemendir. Adli vakalar yok denecek kadar azdır. Düşkünlük utanç verici bir durum olduğu için suç oranı çok düşüktür. Dar Dar, bir Alevinin canlara ve dedeye saygısının açıklanmasını anlatan bir duruş biçimidir. Alevilik, insanı Allah’ ın Kabesi saydığından, dar insana ve insanın kişiliğinde Tanrıya gösterilen bir saygıdır. Dar, cem ayini sırasında icra edilir. Dört çeşit dar vardır. Bunlar sırasıyla; Mansur Darı, Nesimi Darı, Fazlı Darı, Fatma Darıdır. Talip Alevi / Bektaşi yoluna giren kişiye ( cana ) talip denilir. Talip, Arapça bir sözcüktür. Arapçadaki anlamı öğrenci demektir. Bu anlamı dikkate alındığında talip sözcüğü, Alevi / Bektaşi inancını öğrenmeye çalışan, bu inancın gereklerini yerine getirmek için uğraşan ve bunu yaparken bir dede / babaya bağlanan yani ikrar veren kişiyi anlatmaktadır. Aslında her Alevi / Bektaşi Hazreti Ali’nin talibidir. Dede / babalar, Alevi / Bektaşi toplumunun en aydın, en bilgili,en kültürlü kişileri olarak geçmişte toplumun yol göstericileri olmuşlar, her anlamıyla Alevi / Bektaşilere önderlik etmişlerdir. Bugün dede / babaların geçmişteki kadar bilgili olmadıkları ve eğitim düzeylerinin düşük olduğu gerçeği de ortadadır. Üniversite okuyan ve dolayısıyla yüksek bir kültür düzeyine erişen Alevi / Bektaşi gençlerinin dede / babalara bu nedenle bağlanmadıkları ve itaat etmedikleri bilinmektedir. Bu gençlerin büyük bir bölümü maalesef kendi inançlarını öğrenme olanaklarının yok denecek kadar az olması nedeniyle ateizme sürüklenmektedir. Yani diğer bir deyişle bugün neredeyse talip konumunda bulunan kişiler mürşid konumunda bulunan kişilere göre daha bilgili durumdadır. Bu da işaret ettiğimiz sorunlara yol açmaktadır. Bugün aydınlanmış yani kültür ve bilgi düzeyi son derece ilerlemiş bir bireyin bir dede / babaya gidip talip olması ve ikrar vermesi pek mantıklı değildir. Dede / babalar artık ruhsal / manevi bir yol gösterici ve öğreticilikten ziyade cemlerin yöneticileri ve ayinlerin nasıl yapılacağını öğreten kılavuz kişiler olmalıdırlar. İkrar verme olayı da artık simgesel bir anlama bürünmelidir. Yani mürşide bağlılıktan ziyade yola bağlılık bakımından önem arzetmelidir. Alevi / Bektaşi dede / babaları son yıllardaki hızlı kentleşme ve bilgi kaynaklarının belli tekellerin denetiminden çıkmış olmasının yarattığı elverişli ortamdan yararlanarak süratle bilgi ve kültür düzeyleri artan kişiler olmaya başlamışlardır. Bu, yeni ve Alevi / Bektaşi toplumu açısından gerçekten sevindirici bir durumdur. İkrar Alevi / Bektaşi yoluna girecek kişinin veya kişilerin dede / babaya söz vermeleri, bağlanmaları ve böylece Alevi / Bektaşi inancının gereklerinden yükümlü olmaları anlamına gelir. İkrar vermek için belli bir yaş sınırlaması olmamakla birlikte kişinin reşit olması koşulu vardır. Yani kişi, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırtedebilecek bir yaşta ve zekada olmalıdır. Evli olan bacılar, kocalarının izni olmadan, bekar olanlar ise velilerinin izni olmadan ikrar veremezler. Bektaşilerde karının ayrı, kocanın ayrı ikrarı alınabilir. Ama Alevilerde karı koca birlikte ikrar vermek zorundadır.(11) Gülbank / Gülbenk Alevi / Bektaşi dede / babalarının cem ayini sırasında veya dğer zamanlarda taliplere verdiği dualara bu ad verilir. Örnek olarak bir gülbenk verelim: “ Bismişah ! Allah, Allah!.. Akşamlar hayrola ! Hayırlar fethola ! Şerler defola ! Oniki İmamın himmeti üzerimizde hazır ve nazır ola ! Erenler bizi Oniki İmam katarından ayırmaya ! Nefsimiz ruh, nutkumuz can bula ! Hak erenler iftiradan saklayıp gözcümüz, bekçimiz ola ! Muratlarımız hasıl, niyazlarımız kabul ola ! Nur - u Nebi, Kerem - i Ali, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli ! Hazır ve gaib, zahir ve batın gerçekler demine hu ! diyelim huu !... “ Oniki Hizmet On iki hizmet, Alevi / Bektaşi inancının temel ibadet biçimi olan cem ayinlerinin en önemli unsurlarındandır. Cem Ayininde icra edilen görevleri ve bu görevleri yapan kimseleri ifade etmektedir. Bunlar sırasıyla şöyledir: Dede / Baba: Bektaşilerin bir kolunda ( Babağan kolu ) cemi Baba yönetir. Bu kolun dışında kalan Alevilerde ( Ocaklı, Musahipli, Hacı Bektaş Veli’ ye bağlı Alevilerde ) dede yönetir. Dede veya Baba sadece birer cem yöneticisi değil aynı zamanda topluluğun önderidir. Ancak günümüzde şehirleşmeyle birlikte dede / babaların konumu sadece cem yöneticiliği ve Alevi / Bektaşi inancının yalın ve yüzeysel öğreticiliği düzeyine inmektedir. Yani bir anlamda Sünni Müslümanlarda cami imamlarının konumuyla aynı mertebededir. Artık Alevi / Bektaşi toplumunun toplumsal önderleri daha ileri düzeyde eğitim almış ve toplumda çokça tanınıp sevilen akademisyenler v.b. kişilerdir. Bir dede / baba da bu özelliklere sahip olabilir ( ki aslında olmalıdır ) ve bu anlamda tarihsel bağlamda gerçek bir dede / baba yani her açıdan topluluğun önderi olma özelliğini bugün de sürdürebilir. Rehber: Dede / Babanın yardımcısıdır. Dede / babanın olmadığı yerde vekilidir. Rehber talibi yola hazırlar. Ayrıca dedenin olmadığı yerlerde cem törenini yönetir. Gözcü: Cem ayininin genel düzeninden sorumludur. Törene uygun davranmayanları uyarır. Çerağcı: Çerağ ( ateş ) yakılması ve meydanın aydınlatılması ile görevlidir. Çerağ yakılmasına, çerağ ( delil) uyandırma da denilmektedir. Çerağcı, çera
|