Osmanlı tarihinde sadrazamlık yapmış şahsiyetlerin, hele de İmparatorluğun en görkemli döneminde bu görevi ifa edenlerin, çoğunun vakfiyesi araştırılmış, bulunmuş ve yayınlanmıştır. Vakıf senetleri, sadece vakfeden kişinin ne tür hayır işleri yaptığının öğrenilmesi açısından değil, hangi yerlere ne tür kamu hizmeti götürüldüğü, sosyal doku, ihtiyaçların belirlenmesi ve giderilmesi vb. çokça konunun açığa çıkması açısından da tarihçi için zengin bilgi kaynaklarıdır. Örneğin, kolay yollu bir çok önyargı, vakfiyeler incelendiğinde yıkılabilmektedir. Bu önyargılardan birisi, Anadolu’ya Osmanlı döneminde hiç yatırım yapılmadığı önyargısıdır, ki vakıfları incelediğinizde bu önyargının içinin boş ve hiçbir inandırıcı değeri olmadığını hemen anlarsınız.
Hersekzade Ahmed Paşa vakfiyesi ise, Türkçe yayınlarda yeterince incelenmemiş, yayınlanmamış ve araştırılması gerekli konulardan birisidir. Bu vakfiyenin incelenmesi, aynı zamanda da, Yalova tarihinin 16. ve sonraki yüzyıllarına da eşsiz bir ışık tutacaktır.
Şimdi, elde olan ana kaynakları tarayarak, mevcut yayınlanmış bilgilerin geniş bir özetini sunacağız.
Konu ile ilgili ilk ciddi bilgi aktarımı, M. Tayyip Gökbilgin’in başyapıtı olan XV. ve XVI. Asırlarda Edirne ve Paşa Livası, Vakıflar-Mülkler-Mukataalar adlı eserinde karşımıza çıkmaktadır[1]. Gökbilgin, kitabının “Ahmed Paşa (Hersekzade) vakfı” başlıklı bölümüne şu uyarıyla girmektedir: “Hersekzade Ahmed Paşanın 917 tarihli vakfiyesi 1940’da Londra’da neşredilmiş ve Paşanın Yalova civarındaki Hersek köyünde (Dil köyü) yaptırdığı imaret ile Keşan’a tabi Rus köyündeki camii için Anadolu ve Rumeli’de yaptığı vakıflar malum olmuştu. Ancak, Ahmed Paşanın vakıf, mülk ve tekaüd (oturak) timarı olarak tahrir defterlerinde geçen kayıtlar tamamen bu vakfiye münderecatına tetabuk etmemekte ve bazı malumatı da ihtiva eylemektedir ki, biz, bunlardan, sadece, Rumeli’ye ait olanları zikredeceğiz”[2]. Gökbilgin’in araştırmasına sınırlama koyması gerekir, çünkü eserine konu olan alan Edirne ve Rumeli bölgesidir.
Kısıtlı bir bilgi de olsa, vakfiyeye Rumeli yöresinden tahsis olunan yerler ilgi çekicidir: “Vakfiyede Keşan’a (Gelibolu livasında) tabi Rus köyü, onun sınırındaki Arnavud-çiftliği, Kayacık, Kırımlu, Yapıldak, Sığırlar, Sekillü köyleri ve Dimetoka’ya bağlı Balılu (Balbalu, Balabanlu) köyü vakfa tahsis olunmuş görünmektedir. Bunlardan sonuncusunu Çirmen mirlivası Husrev Bey bin Ali Beyden satın almış ve imarete vakfetmişti”[3]. Bu yerlerden Sekillü köyünün Paşa’nın zevcesi Şehzade Hundi Hatun mülkü olarak tahrir kayıtlarına işlendiğini özellikle de ekler Gökbilgin. Gökbilgin’in eserinde doğrudan bizi ilgilendiren bir bilgi de, “Ahmed Paşanın Dil’deki imareti için Cisr-i Ergene’de satın aldığı köy” ibaresi ile karşımıza çıkmaktadır[4].
Hersekzade Ahmed Paşa vakfiyesi ile ilgili bilgi bir başka dev eserde de karşımıza çıkar. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin başlatıp, İ. Aydın Yüksel’in devam ettiği bu ciltler dolusu çalışmanın adı, kısaca, Osmanlı Mimarisi diye literatüre geçmiştir.
Önce, Ekrem Hakkı Ayverdi’ye göz atalım: “Hersek Eserleri” başlığı altında konuyu incelerken, önce, Evliya Çelebi’nin anlatımının bir özetini verir. Arkasından, hiçbir mesnede dayanmadan, yapıları, “Fatih devrine aid olanlar” diye tasnif eder. Bu iddia, bize göre, doğruluğu çok su götürür bir iddiadır ve sanırım Ayverdi’nin yapıtını tamamlayamayacağı kuşkusu ve Hersekzade’nin bıraktığı eserlerin de dikkat çekici özellik arz etmesi nedeniyle, konuyu bu şekilde eserine almıştır. Fatih devri, 1481 yılında son bulan bir devirdir. Elimizdeki bilgiler ise, Ayverdi de farklı bir tarihlendirme yapmamaktadır üstelik, oldukça sonra Hersek köyünde bu yapıların inşa edildiğini göstermektedir.
Ayverdi, eserinde, vakıfla ilgili şu bilgileri verir: “Umum vakfa ait iki hadiseyi nakledelim: Vakfın Bursa’da Kuru Çeşme’de kırk odası olduğu anlaşılıyor. Vakfın nazırı Bostancı Başı ve mütevelli Ömer kaldırılıp yerlerine Dergah-ı Mu’alla kapıcılarından Hacı Haydar’ın 20 akçe vazife ile ta’yinine aid ferman vardır”[5].
Ayverdi, bu sunuştan sonra, Hersekoğlu Ahmed Paşa Cami’i alt başlığı ile, camiyi, gözlemlerine dayanarak, anlatmaya başlar. Bu son derecede önemli anlatımı aynen aktarıyoruz: “13,15 m. tek kubbeli, üçlü revaklı, çok yüksek bedenli bir cami’dir. 1179 zelzelesinde yıkıldıkdan sonra duvarlarının üstünden 4,0 m. kadarı alınıp çatı ile örtülmüşdür. Bir zeman bu çatı da yıkılmış, revak sütunları devrilmiş bir halde duruyordu.”
Ayverdi’nin camiyi anlatımında, şimdilerde sürdürülen hatalı restorasyon çalışmasını da ilgilendiren, şu satırların değerlendirilmesi gerektiğinin önemi açıktır: “Ta’mir kitabesinden ve binanın kendisinden anlaşılıyordu ki maalesef bir zelzele geçirmiş, kubbesi yıkılmışdır. Kubbe müselles-i kürevilerinin alt ucundan 2,0 m. kadarı mevcuddur. Halbuki, kubbe açıklığına göre müselles-i küreviler en az 6,0 m. irtifa’da olacakdır. Demek 4,00 (m.) daha duvarlar yüksek idi. Bu takdirde bir üçüncü sıra pencere olması tabi’idir. Revak yıkılmış, kıble duvarından minare yanından ilk pencerenin silmeli çerçevesinin kenarına kadar olan kısım kalmış, oradan sonrası kamilen yeniden yapılmışdı. İzlere nazaran da revak, kubbe yerine bir çatı ile örtülmüş, kıble duvarındaki üstlük pencereler ihya olunmamışdı. 1966’dan sonra cami temiz işçilikle ta’mir edilmişdir. Fekat bu ta’mir, ön cebhenin yeniden yapılması, hiç değilse, zengin silmeli pencerelerin ve üstlüklerin ihyası, yanlarda pencerelerin eskiye uygun inşası gibi hakıykate ve asla muvafık bir usul tutulmadan, şöylece bir takviye ve yenileme olmuşdur. Revak direkleri de dikilmişdir amma neye yarar? Öylece bırakılmışdır; zira bunların üstüne kemer ve kubbe yapılsa cami’i 3.00 m.den fazla geçer; çatı ile de örtemezler. Bu kere yan pencere kemerleri taşdan yapılmışdır; halbuki arka cebhede asıldan olanlar tuğladandır. Revakın dört direği yeni mermerden dikilmiş, esasen mevcud olduğu görülen kaa’ideleri ve enkaz arasında iki başlık bulunup diğer ikisi yapılarak yerine konmuşdur”.
Ayverdi, 1966 yılındaki restorasyonu hem temiz işçilik örneği olarak gösterir, hem de eleştirmekten kendisini alamaz. Ama, eserin 1966 öncesi halini de gördüğüne ve hatta fotoğraflarını çekmiş olduğuna göre de, bu gözlemleri son derecede kıymetlidir. Ayrıca, belirtmek gerekir ki, 1766 depremi öncesinde caminin esas haliyle ilgili çok yerinde önermeleri, Paşa’nın Keşan’daki camii ile Hersek’deki camiinin mimari benzerliği dikkate alınarak yapılmaktadır ve yerindedir. Muhtemelen her iki cami de aynı mimarın elinden çıkmış ve aynı zaman dilimi içinde inşa edilmiştir.
Devam edelim: “Cami’in kapısı 1187 (1773) ta’mirinde yapılmış olup barok üslubundadır. Mihrab kamilen mermerdir; zengin silmeli çerçeve ortasında, kum sa’ati, sekiz sıra istalaktit yaşmağıyle, gülleleriyle nefis bir eserdir. En üstde beş dilimli bir tac vardır. Mihrab Fatih devrinin en güzel eserlerinden dense yanlış olmaz.”
“Minber de esas i’tibariyle asıldandır ve kamilen mermerdendir yalnız kapısı barokdur. 1960’da yan korkulukları ve basamakları eksik olarak duruyordu. Son ta’mirde bunlar ikmal edilmiş ve otlar arasında bulunan barok kapısı yerine konmuşdur. (..) kürevi müselleslerin ve yan sağır kemerlerin sarkmaları ve pencere kemerlerinin tuğla olduğu görülmektedir. Mermer sövelerin içden ve dışdan çoğu yenidir ve düzdür. Aslında da öyle idi. Minarenin kaa’disinden başka, temamı yenidir. Mahallen naklolunduğuna göre, gövde evvelce tuğla ve taşdan yapılmış iken 1896 zelzelesinde [1894 olmalı, 1896 yılında yörede yıkıcı bir deprem kaydı bulunmamaktadır] ufkan bir kütük gibi kayıp yuvarlanmış ve bu yeni minare yapılmışdır. Minarenin peteği ise 1968’de bitmişdir. Evvelce cami’in haziresi pek genişdi ve bir çok mütevellilerin mezarı burada idi. Son zemanlarda bunların ortadan kaldırıldığını gördük.”
Aydemir, camiye ve imarete vakfedilen köylerin çoğu Rumeli’ndedir diyerek, yörede olan ya da olduğu rivayet edilen diğer yapılarla ilgili de bilgi vermektedir[6]. Yörede nelerin, zamanın akışı içinde, kaybedildiğini anlatması bakımından bu açıklamaları aynen aktaralım:
“Hersekoğlu Ahmed Paşa Medresesi: Evliya’nın bahsetdiği medrese şimdi yoktur. İmaret ve hamamın enkazı zemanımıza intikal etmiş ise de medresenin yeri dahi belli değildir.
“Hersekoğlu Ahmed Paşa Mektebi: Bu da medrese gibi temamen mechul bir haldedir.
“Hersekoğlu Ahmed Paşa İmareti: 1960 senesinde Ahmed Paşa kabrinin soluna doğru imaretin enkazı mevcud idi. Şimdi onlar da kaldırılmışdır.
“Hersekoğlu Ahmed Paşa Hanları: Bunlardan da eser yoktur. Yeri bilinmiyor.
“Hersekoğlu Ahmed Paşa Hamamı: Kabrin sol arkasında dar bir medhalli, iki halvetli hamamın enkazı 1960 senesinde de duruyordu. Şimdi o da kaldırılmışdır.
“Kasaba ve Hamam Suyu: 15 km. mesafeden iki terazi ile gelen su ve çeşme vardı. O da yokdur.”
Ayverdi’nin hamamın enkazı kaldırılmıştır ifadesi yanlıştır ve aksine yerinde durmaktadır. Yanı sıra, küçük su deposu da yerinde durmaktadır. Hamam ve su deposu, nasıl olduysa, özel mülkiyet içinde kalmış olup, restore edilerek koruma altına alınması gereken yapılardandır.
Osmanlı Mimarisi’nin son ciltlerini kaleme alan Dr. Y.Mimar İ. Aydın Yüksel de Hersekzade Ahmed Paşa’nın eserlerine ve vakfiyesine geniş yer ayırır. Ayverdi’nin verdiği bilgileri aktaran Yüksel, yeni bilgiler de vermektedir. Vakfiyenin metnini gördüğü anlaşılan Yüksel’in eserinden ilgili bahsi aynen aktaralım:
“Hersek-zade Ahmed Paşa’nın vakfiyesi 917 Ramazan başları/ 1511 Aralık ayında yazılmış ve Kazasker Abdurrahman b. el Müeyyed tarafından imzalanmışdır.
“Bu vakfiyeye göre, Keşan’a tabi Rus köyünde bir mescid ve Kocaili livasında Yalakova (Yalova) kasabasına tabi Dil köyünde bir mescid ve imaret yaptırarak çeşitli vakıflarda bulunmuşdur.
“Rus köyünü ve bu köyün sınırındaki Arnavud çiftliğini kendisi için ayırmış, ancak vefatından sonra bu köyün ve çiftliğin gelirinin diğer evkafına zam olmasını istemişdir. Vakfettiği köyler ve binalar şunlardır: Keşana tabi Kayacık, Kurılar (?), Yapıldak, Sığırlar, Sekilü köyleri, Ömer mezreası ve dört köy, bir mezrea, Dimetoka’ya bağlı Balılu (Balyolu) köyü ki satın alınmışdır. Anadolu tarafından Kocaeli Sancağında Yalova’ya bağlı Dil köyü, Karasi sancağında Balıkesir’e tabi Ayşe Bacı köyü (bu köy, Piri Çelebi bin merhum İshak Paşa’nın varislerinden satın alınmış), Aydın Livasında İzmir kazasına tabi Bornova’da halis malıyla yaptırdığı bir hamam, yine Bornova’da müteaddid dükkanlar, Güzelhisar (Aydın) kazasına tabi köşk kasabasında kendisinin bina ettirdiği üçyüz bab dükkan, İzmir’e tabi Urla’da bir hamam, Uşak kazası Beypazarı’nda ikiyüz bab dükkan, Kütahya’da Köprübaşı’ndaki kervansaray, Bursa’da Çölmekçiler denilen yerde Hammal-zade Hoca Muhiddin Mehmed’den satın alınan tahtani ve fevkani ev ve hücreler vakfetmişdir.
“Bu vakıflardaki vazifeliler ve aldıkları ücretler şunlardır:
“Dil’deki camide: İmam (ve hatibe) günde 6 akçe, müezzin (ve muarrif)e günde 4 akçe, iki hafıza 2’şer akçe (her biri günde bir kere en’am suresini okuyacak ve vakıfın ruhuna gönderecek), altı kişi (her gün vakıfın ruhu için bir cüz okuyacak) her birine 2’şer akçe, çerağ, kandil yağı ve hasır için günde 2 akçe;
“Rus köyündeki camide: 1 imam (ve hatib) günde 4 akçe, müezzin (aynı zamanda muarrif) 1 akçe, sermahfile ve 4 hafıza yevmi 2’şer akçe, yağ, hasır için günde 1 akçe;
“Dil’deki imarette vazifeli olanlar için: Bir şeyhe günde 4 akçe, bir nakibe günde 3 akçe, bir kilerdar (ücreti belirtilmemiş), buğday döğüp çanak yıkayana 1,5 akçe, her gün 45 koyun, pişirme için günde 15 akçe, her gün bir kile buğday pişirilecek, her gün 1,5 kile buğday unundan ekmek pişirilecek ve her ekmek 100 dirhem olacak, eşraf ve ulemaya ziyafet için günde 7,5 akçe, misafirler için günde 1 vakıyye bal, nohud, soğan, milh (?) için günde 2 akçe, odun için günde 6 akçe, Rumeli cabisine günde 3, Anadolu cabisine 4 akçe, 1 katib (ücreti belirtilmemiş), mütevelliye günde 10, nazıra 10 akçe tayin edilmiştir.
“Şahid imzaları: Sinan Paşa bin Abdülhay, Pir Mehmed Paşa el Cemali, Kıvamüddin el Defteri, Divan katibi Seydi Bali.
“Bütün bu ücretler günlük 118 akçeye ulaşmaktadır.”[7]
İ. Aydın Yüksel, 925/1519 tarihli tahrir defterini inceleyerek de vakıfları ve gelirlerini tekrar sıralar: “1- Balbanlu köyü ki, Sultan Bayezid tarafından Çirmen mirlivası Ali Bey oğlu Hüsrev Bey’e temlik edilmiş, Hersek-zade de satın alarak ‘.. Dil’de bina itdüğü imaretine vakf’ etmişdir; 4100 akçe hasıl olmaktadır. 2- 7200 akçe iradlı Rus köyü; 3- 2257 akçe varidatlı Kırımlı (Kuğlu) köyü; 4- 1500 akçe varidatlı Döledir köyü; 5- 4339 akçe varidatlı Kalamiç köyü. Bu köy, Cem Sultan’ın kızı Gevher (Güher) Melek Hatun’a 912 / 1506’da temlik olunmuş ve Ahmed Paşa ondan satın alıp vakf etmişdir; 6- 3757 akçelik Kızılca, diğer adıyla Dursun köyü; 7- 3788 akçelik Kayacık köyü; 8- 7202 akçe varidatlı Yapıldak ve Gündüzler köyü.”[8]
Ayverdi’nin camiyle ilgili verdiği bilgileri, biraz da kendi üslubunda renklendirerek tekrar eden Yüksel, Paşa’nın ölümüyle ilgili olarak da hayli dikkat çekici bir bilgiyi de aktarmaktadır: “2 Recep 923 / 21 Temmuz 1517’de, Bursa’da vefat etmişdir”. Burada düştüğü notta ise şu açıklamayı yapar: “Vefat tarihi ve yerinde de ihtilaf vardır. Danişmend, yukarıdaki tarih ve yeri verirken, Uzunçarşılı, 924 / 1518’de Mısır Seferi dönüşü Dulkadir Eyaletinde Kızılçul yaylağında vefat ettiğini yazar. Sicil ise, Bursa’da 922’de öldüğünü ve oraya gömüldüğünü yazar”[9].
Diğer bilgiler de, Ayverdi ile çakışır.
Yüksel, yapıtında, Hersekzade Ahmed Paşa’nın Keşan’da yaptırdığı ve yine kendi adıyla anılan camiden de bahsetmektedir. Burada ise, vakfiye ile de alakalı bir bilgi daha karşımıza çıkmaktadır: “Bu vakfiyede ‘Rus’ veya ‘Ros’ adıyla geçen köy Keşan’ın kalesidir”[10]. Zaten camii de, Keşan’ın batı tarafında yer almaktadır ve kasabanın artık tamamıyla içindedir.
Kitabında, ayrıca, Kütahya Köprübaşı’ndaki Hersekzade Ahmed Paşa Kervansarayı[11] ve İzmir Urla’da yaptırdığı hamam[12] hakkında da fasıllara yer verse de, bu yapılardan günümüze herhangi bir eser, iz kalmamıştır.
Gerek Tayyip Gökbilgin, gerek Ekrem Hakkı Ayverdi, gerekse de İ. Aydın Yüksel, vakfiye ile ilgili İngiltere’de yayınlanmış bir araştırmadan bahsetmektedirler. Muhammed Ahmed Simsar’ın Londra’da 1940’da yayınlanmış bu araştırmasını bulup, okumak, incelemek, sanırım, işin başlangıç noktasını oluşturacaktır. Buradan sonrası ise, ciddi bir arşiv araştırmasını zorunlu kılmaktadır ki, bizlerin boyunu aşar. Konuyla ilgili bir lisansüstü tez çalışması başlatıldığını sevinerek haber aldık. Vakfiyenin orijinali ise, ABD’de bir kütüphanededir.
Arif Ekim
14 Mart 2008
[1] M. Tayyip Gökbilgin, XV. ve XVI. Asırlarda Edirne ve Paşa Livası, Vakıflar-Mülkler-Mukataalar, 2. Baskı, İşaret Yayınları, İstanbul 2007. Kitabın ilk baskısı 1952 yılında gerçekleşmiştir.
[4] Age, s. 393, dipnot: 620.
[5] Ekrem Hakkı Ayverdi, Osmanlı Mi’marisinde Fatih Devri, 855-886 (1451-1481), Cilt III, 2. Baskı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayını, İstanbul 1989, s. 284. Ayverdi’nin kitabından yapacağımız alıntılarda, onun Türkçe konusundaki nevi şahsına münhasır anlayışından dolayı, okunmasında hayli zorluk çıkartsa da, metne sadık kalıp, mümkün olduğunca aynen aktaracağız. Bu esere dikkatimi çeken sayın Mahmut Günay’a teşekkür ederim. Ayrıca, bu ve takip eden, yazımızın devamında özetini sunacağımız, İ. Aydın Yüksel’in eseri, gerek 1960’da tamirat öncesi halini gösteren fotoğrafları, gerek ise camimizin planı ile oldukça zengin ve dikkate alınması gereken görsel malzeme de sunmaktadır.
[7] İ.Aydın Yüksel, Osmanlı Mimarisinde II. Bayezid, Yavuz Selim Devri (886-926 / 1481-1520), Cilt V, 2. Baskı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayını, İstanbul 2006, s. 148-149.
[9] Age, s. 150, dipnot: 7.