Yazar | 
Mevlüt U. Yılmaz |  | | Kişisel Web | Ekim 1910, Yusuf Akçura ----------------------- "...Avrupa sermayedarlığının geceli gündüzlü çalıştırdığı iki kölesinden birisi Garb`ın amelesi ise, diğeri de Şark`ın bütün ehalisidir..." ----------------------- Sırat-ı Mustakim Dergisi |  | |  | Maksim Gorki ----------------------- "Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte."----------------------- Ekmeğimi Kazanırkeni | | |
| 
Yandım Anam!
-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Dün gece bir düş gördüm ki, ulu Tanrı düşmanıma göstermesin. Uysalistan adlı bir ülkede yaşıyormuşum. Sağlığımda Karabayraklar adlı bir şirketin yetkilisiymişim. Sağlığımda diyorum, çünkü gördüğüm düşte ölmüşüm ve öbür dünyadayım. Mezara girdiğim gece; Münkir, Nekir meleklerinin sorduğu her soruyu anında, hiç duraksamadan cevapladım. Kendi kendime “tamam, dosdoğru cennete gideceğim” diyorum. Ben böyle hayaller kurarken, kendimi birden Sırat Köprüsü’nün ucunda buldum. Köprünün önü kalabalık. Başımı biraz kaldırıp bakınca, önümdekiler arasında bizim şirketten rahmetli olan işçileri de gördüm. Benden bir gün önce ölen şoförüm Burhanettin de oradaydı. Sadece onlar değil, Uysalistan’dan pek çok tanıdık köprünün önündeydi. Ben böyle çevreye merakla bakınırken, birden “köprüden geçin!” diye içimi ürperten sesi duydum. Kalabalık hareketlendi. Belli ki ön taraftakiler Sırat köprüsünden geçmeye başlamışlardı. Bu arada tekrar başımı uzatıp öne doğru göz gezdirdim. Bir de ne göreyim? Bizim işçilerle beraber pek çok kişi sırat köprüsünden koşarak geçmesin mi? Şoförüm Burhanettin’i seçemedim. Kendi kendime “O geçemez, aşağıya düşer” dedim. Niye düşer? Niye böyle düşündüm biliyor musunuz? Anlatayım: Burhanettin saygıda kusur etmez, işini tam yapar; ammavelâkin iki de bir, başından büyük lâflar ederdi. Bir ara Allah’ın evi camilerin duvarlarına kafayı takmıştı. Bir gün, şirketten eve dönüyorduk. Ben her zaman olduğu gibi dinimizin emirlerini kendisine anlatıyordum. Birden, “Beyim, neden bu cami duvarlarına çoğunlukla “İçki kötülüklerin anasıdır” “Sarhoşluk veren her şey haramdır” benzeri sözler yazıyorlar?” deyince, kendi kendime “cahil adam” dedim. Ama, içime bir kurt düştü. Niyetini öğrenmek için “Ne yazılmalı Burhanettin?” diye, yumuşak sesle sordum. Sormamla beraber dili açıldı. “Beyim, içki elbette haram. İçkinin içen kişiye zararı var. Yazılsın. Amma, dinimizin bütün insanları ilgilendiren bundan başka güzel emirleri, peygamberimizin toplumun tümünü ilgilendiren sözleri de var. Mesela; “Komşusu açken tok yatan bizden değildir”, “İki günü birbirine eşit olan zarardadır”, “İşçinin ücretini alnının teri kurumadan veriniz” “Müslümanın malı ortak” gibi sözler. Niçin bunlar yazılmaz ki?” dedi. Şuna bak… Kafayı taktığı şeylere bak! Ukalanın biriydi vesselam. Onun Müslüman olduğundan bile şüpheliyim. Akrabam olmasaydı çoktan işten çıkarırdım. Neyse ki, benden bir gün önce öldü. Ben böyle kalabalığın arkasında dalmış düşünürken, birden Burhanettin’i gördüm. Görmemle beraber küçük dilimi yutayazdım. Burhanettin Sırat Köprüsünden güle-oynaya geçti gitti! Onun, o dinsizin Sırat köprüsünden asfalt yolda yürür gibi geçmesi aklımı yerinden oynattı. Şaşkınlığım geçince, içim biraz rahatlamadı da değil. Öyle ya, Burhanettin gibi ukala geçerse, ben haydi haydiye geçerim, diye düşündüm.
Önümdeki kalabalık gittikçe azaldı. Sıra bana geldi. Başımı kaldırıp köprüden aşağıya bir göz atmamla başımı çevirmem bir oldu. Aşağıda cehennem zebanileri tuttuğunu ateşe atıyor. Bu korkunç durumu görünce, biraz önce köprüden düşenleri hatırladım, içim sızladı. Yazık, onlarda ah benim gibi bir Müslüman olsalardı. Olsalardı da, biraz sonra rahatça geçebileceğim gibi, bu köprüden geçselerdi, diye mırıldanarak köprünün ucuna vardım. Adımımı atmaya hazırlanırken, yürüyeceğim yola baktım. Şaşırdım. İncecik, kıl gibi bir şey... Geçenler nasıl geçti acep, diye biraz korkuluca düşündüm. Sonra da korkuma, kendim güldüm. Öyle ya, Burhanettin gibi ne şeyh, ne pir tanıyan birinin geçtiği yerden ben kuş gibi geçerim deyip, adımımı attım! Atmamla beraber aşağıya düştüm! Hemen yanımda bir zebani belirdi. Kolumu koparırcasına tuttu, kızgın sacların yanına doğru sürüklemeye başladı. Dilim, tutuldu, tir tir titredim. Bir ara tüm gücümü toplayıp, Zebaniye, “Kardaş, yanlışlıkla cehenneme düştüm. Cennetin yolu ne tarafta?” deyince; Zebani: “Doğru yere geldin, senin yerin burası” dedi. Ben ısrar ettim: “Bak kardaşım, ben buraların adamı değilim. Sonra suçum nedir?” diye yalvardım. Zebani, yüzüme bakmadan “Söylemek benim görevim değil ama, hadi söyleyeyim. Pek çok kul hakkı var senin omuzlarında. Kimse sana hakkını helal etmedi. En son öldüğün gün Beytülmal’dan para çaldın.” deyince, bağırdım: “Ben memur değilim, devlet adamı değilim. Karabayraklar adlı şirketim var” dedim. Zebani yine yüzüme bakmadan, “Doğru, devlet adamı değilsin ama devlette adamların var. Son günahı da onlarla beraber işledin. Senin kullandığın o adamlar da benim elimde” dedi. Titreyerek, “Neymiş o son günahım?” der demez, Zebani yüzünü bana döndü. Zebaninin gözlerine bakamadım. Konuştu: “Sen, üç buçuk milyon dolara satılmayan bir özel mülkün sahibiyle anlaştın. En fazla beş milyon dolar değeri olan o mülkün, devlet tarafından 12 milyon dolara satın alınmasını sağladın. Sahibine beş milyon dolar verdin. Geri kalan yedi milyon doları kendin aldın. Yaşadığın ülke olan Uysalistan 70 milyon. Sen yetmiş milyon insanın hakkını gasp ettin. Ne cennetinden bahsediyorsun? Sen ve senin gibilerin yeri burası!” deyince dilim kamaştı, zangır zangır titremeye başladım. Kendimi toparlayıp son bir gayretle, “Uysalistan Darülharp’ dir; para gerekli, imansızlar var... ” diyecek oldum. Zebani hemen sözümü kesti: “Uysalistan’da yaşayanların büyük çoğunluğu Müslüman. Orası Darülharp değil. Hırsızlığına kılıf ayarlama. Kendini Tanrı yerine koyup, insanların imanını ölçmek sana mı düştü bire vicdansız!” derken kolumu daha kuvvetlice sıkıp “Yetmiş milyon yıl bu kızgın sacın üstünde duracaksın” deyip, beni cehennemin ateşine fırlattı. Yatakta gözümü açtığımda, eşimin yuvasından fırlamış gözleriyle karşılaştım. Korku ile beni sarsıyordu: “Kendine gel! Ne yanması? “Yandım anam…Yandım anam! diye bağırıyorsun, kâbus mu gördün? demiş. Söylediklerinin hiçbirini hatırlamıyorum. Yine korku içinde “Neredeyim, neredeyim?” diye sormuşum. Eşim, “evdesin” demiş.
Kan-ter içinde kalmıştım. Bir bardak su içtikten sonra biraz kendime gelebildim. Eşime yaşadığım ülkenin adını sorup “Türkiye” cevabını alınca daha bir rahatladım. Uysalistan ülkesinde yaşamadığıma, Karabayraklar adlı şirketle ilgimin olmadığına, 25 yıl 2 aylık memuriyet hayatımda devlet malına el uzatmadığıma, kimsenin hakkını gasp etmediğime, emek hırsızı olmadığıma şükrettim. Bir daha böyle bir düş görmemek için ulu Tanrı’ya dua ettim. Mevlüt Uluğtekin Yılmaz 1 Haziran 2007
|
Bir ‘İstismar’ Öyküsü -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
İnanmadığı halde, inanmış gibi görünüp karşısındaki saf, duru inançlı insanları, kişisel çıkarı için kullananlara, gençlik yıllarımdan beri öfke duydum. İstismar edilen; dinî inanç da olur, ideoloji de olur. Aralarında hiç fark yoktur. İkisinin de ortak paydası ‘istismar’dır. İnsan kılıklı yaratıklar, yeter ki istismar etmeyi kendisine kazanç yolu seçmesin; biri ‘din’ adına istismar eder; diğeri ‘ülkü’ adına, bir diğeri ‘devrim’ adına istismar eder. Şimdi size bir askerlik anımı aktarmak istiyorum...
|
Kaçış -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Uzaklardayım Gemsiz, eğersiz yılkı atı özgürlüğündeyim Bir ayağım Çin’de, bir ayağım Maçin’de Ulaşamazsınız bana! Göz değmemiş doruklarda dolaşıyorum Bulutları okşuyorum çocuk saflığıyla Ufuklar apaydınlık, Her şey çırılçıplak burada Maskesi yok gerçeğin Yüreğim ayak altında değil!
|
“Cepheden Cepheyi Soran” Bir Kahramanın Anıları -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Ürgüplü Mustafa Fevzi Taşer, o fırtınalı yıllarda, cepheden cepheyi soran, tutsaklığı iki kez yaşayan Türk çocuklarından birisi... Çanakkale Savaşları’na katılmış. Doğu Cephesi’nde Ruslara tutsak düşmüş... Dünya Savaşı sonunda yurda geldiğinde, işgal ile tanışmış; Kuvayı Milliye’de görev almış. Kurtuluş Savaşı’nda yeniden asker olmuş savaşlara katılmış. Bu kez de Yunanlılara tutsak olmuş. Zafer’den sonra yurda geldiğinde Cumhuriyet’in aydınlık ufkunda görev alıp, ölene kadar hizmet vermiş...
|
| | 
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı. 1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı. 1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002), Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır. Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.
|
| 
| Türk Liderleri |

| Atatürk
Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!
|
| 
| Gelecek |

| Avrasya
Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)
|
| 
| Arayış |

| Çağdaş Uygarlık
Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..
|
|  | Okumakta Olduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |  | Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
|
|