Çöl kurusu amansız ayaz, Ankara’nın tepesine bir fanus gibi geçmişti. Dışarı çıkmak, caddelerde dolaşmak babayiğitlikten de öte bir direnç istiyordu. Kahvehane tiryakileri bile evlere tıkılıp kalmıştı. Herkes sözbirliği etmişçesine, “Aralık ayı bu ayazı 1930’un ocağına taşırsa, vay halimize!” diyordu.
Dudak çatlatan soğuğa rağmen tren garı tıklım tıklımdı. Yakınlarının gelişini bekleyen esnaf, tüccar Ankaralılar, salondaki yoğun kalabalıktan gelecek trende önemli bir kişinin varlığından söz ediyorlardı. Tahminleri doğruydu. Askerî Şûra Üyesi Yakup Şevki Paşa beklenen trenin içindeydi. Paşanın sevenleri Ankara Garı’nın yolcu salonunda toplanmışlardı. Bekleme salonundaki kalabalığın yoğunluğu bu yüzdendi.
Trenin gelişi beklenirken, her köşede üç-dört kişilik gruplar ayaküstü sohbet ediyordu. Yakup Şevki Paşa için gelenlerin sohbet konusu belliydi; Paşa konuşuluyordu. Kimi, “Atatürk’ün Paşa’yı göz ameliyatı için Viyana’ya göndermesinin ne kadar yerinde bir hareket olduğundan” söz ediyor; kimileri de Paşa’nın Osmanlı Kurmay Mektebi’ndeki öğretmenliğini dile getiriyordu… Tüm sohbetler Paşa’ya duyulan derin sevgi ve saygıyla örülüydü.
Kulaklar sohbetteyken, gözler arada bir pencerelere kayıyor; trenin geliş yönünü yokluyordu.
Sonunda lokomotifin iç ürperten çığlıkları kapıları kapalı Bekleme Salonu’na kadar ulaştı. Bu adeta ses ‘yürü’ buyruğu yerine geçti; kalabalık kapılara doğru hareketlendi. Bekleme salonu kısa sürede boşaldı.
Tren boyunca çok yavaş ilerleyen kalabalıkta herkesin gözü gelen trenin vagon kapılarındaydı. Gözler, soğuğun çelikleştirdiği havayı yırtarcasına treni tarıyordu. Paşayı bekleyenler hep bir aradaydı. Bu topluluğun davranışlarında bir ağırlık vardı. Bu da doğaldı. Çünkü, hepsi devlet umuru görmüş insanlardı. Karşılamaya gelenlerin çoğunluğu Kurtuluş Savaşı’nda Paşanın ordusunda çarpışan emekli subaylardan oluşuyordu.
Bir süre sonra Yakup Şevki Paşa, trenin merdiveninde göründü. Gözü sargılı değildi; demek ki bu bir aylık sürede ameliyat yarası iyi olmuştu. Her basamağa, buz üzerinde yürüyen insanların dikkat yoğunluğuyla basarak indi. Yine temkinli adımlarla kendisini bekleyen kalabalığa doğru yürüdü. Gördüğü herkesle selamlaştı. Sonra hiç beklemeden toplu halde Gar binasının içinden geçip, garın Ulus’a bakan kapısından dışarı çıktılar. Karşılamak için gelenlerin hepsi, otomobillere binmeden önce Paşa’ya ayaküstü geçmiş olsun dileklerini iletmek için sıraya girdiler. Yakup Şevki Paşa hepsiyle kucaklaştıktan sonra eve gitmek üzere otomobiline doğru yürüdü. Kalabalıkta arkasından yürüyordu. Belli ki otomobiline binene kadar Paşa’dan ayrılmak istemiyorlardı. Önde Paşa, arkada karşılamaya gelen kalabalık yürürken, Paşa, birden durdu. Aklına bir şey gelmişti. Elini paltosunun iç cebine soktu. Bir zarf çıkardı. Baş işaretiyle yaverini yanına çağırdı. Kalabalıktan izin istedi ve birkaç adım uzaklaşarak yaveriyle konuşmaya başladı. Yaver’ine bir şeyler söylerken bir yandan da zarftan çıkarttığı belge ile bir demet parayı Yaver’inin eline tutuşturmaya çalışıyordu. Paşanın vermek istediklerini almada Yaver’in isteksiz olduğu uzaktan belli oluyordu. Onları seyredenler bu duruma bir anlam veremiyorlardı. Ancak, Yaver’in yüz hatlarından Paşaya yalvarırcasına konuştuğu, Paşanın da kararlı olarak bir iki söz söylediği anlaşılıyordu. Paşa ve karşılamaya gelenler otomobillerine binerken Yaver ayrı bir otomobille Millî Savunma Bakanlığı’nın yolunu çoktan tutmuştu.
Yaver, doğruca Muhasebe Müdürünün odasına girdi. Oda da Maliye Bakanlığı’nın üst düzey memurları konuk olarak bulunuyorlardı. Hepsine selam verdi. Sakin adımlarla Müdürün masasına yaklaştı. Müdüre, Yakup Şevki Paşa’nın sözlerini aktardı ve elindeki belgeyi ve paraları masaya koydu. Yaverin konuşmasıyla beraber odaya sessizlik egemen oldu. Soluklar sanki tutulmuştu. Tüm konukların gözleri Yaver’in üzerindeydi. Sözleri biten Yaver’e Müdür oturması için ricada bulunduktan sonra bastığı zil ile gelen görevliye masa üstündeki paraları vezneye götürmesini söyledi.
Yaver, konukların karşısındaki boş koltuğa oturdu.
Henüz oturmuştu ki, konuklardan yaşlıca olanı, kendisine Paşa ile ilgili sorular sormaya başladı:
- Hep merak ederim. Yakup Şevki Paşa’yı herkes hürmetle anıyor. Yaşından başka bu durumun önemli bir sebebi var mıdır?
Böyle bir soruyu bir subay elbette sormazdı; çünkü, tüm ordu personeli Paşa’nın nasıl birisi olduğunu bilirdi. Ama bir sivili Paşa hakkında bilgilendirmenin doğru olacağını düşünerek yanıt verdi.
- Beyefendi, Yakup Şevki Paşa, kahraman bir askerdir. Mesela, I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesinde Ordu Komutanı iken, 1917 yılında Rusların safında çarpışan 17 bin mevcutlu Ermeni ordusuna saldırmış ve bu orduyu dağıtmıştır. Ayrıca, Kurtuluş Savaşı komutanlarının hemen hemen hepsinin öğretmenidir.
Soruyu soran konuk heyecanla atıldı:
- Atatürk’ün de mi?
- Evet! Atatürk’ün de öğretmenidir! Paşamız içten, samimi bir insandır. Onun konuşmalarında ima yoktur. Açık konuşur. Bu konuda bir örnek vermeliyim. Paşamız, Kurtuluş Savaşı’nda Ordu Komutanı idi. Yunan tahkimatının sıkılığını bildiği için, ordumuz yok olur endişesiyle, Büyük Taarruz’un baskınla yapılmasına muhalefet etmişti. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın baskında ısrar etmesi üzerine, bir daha o konuda hiç konuşmadı ve kendisinden yaşça ve rütbece küçük olan İsmet Paşa’nın emrinde ordusunu kahramanca savaştırdı.
- Zafer kazanılınca yanlış düşündüğü için hiç pişman oldu mu?
- Beyefendi, ben şahidim. Dumlupınar Meydan Savaşı’nı kazandığımızın 7. günü idi. Askerden başka her şeye benzeyen Yunan sürülerini ordularımız kovalarken Eşme yakınlarında Başkomutan Gâzi Mustafa Kemal Paşa’nın yanına vardı.
- Kim vardı?
- Yakup Şevki Paşa tabii... Yanına vardı ve saygıyla “Paşam, ver elini öpeyim. Sağ ol! Ben bunların bu hale düşeceğini hiç tahmin edememiştim” dedi. Bunun üzerine Gâzi Paşa “Aman estağfurullah Paşam! Ben sizin ellerinizden öperim. Sizlerin sayesinde düşman bu hale geldi. Memleketi kurtardık!” diyerek hocasına saygıda kusur etmedi.
- Vallahi insanın aklı karışıyor.
- Hiç karışmasın! Şu şahit olduğunuz para iade meselesine de aklınız karışmasın. İstiklâlimizi kurtaran bu komutanların hepsi böyledir.
- Sizi çok yordum. Affınıza iltica ederken, şahit olduğumuz şu meseleyle ilgili bir sual daha tevcih edeceğim. O da şudur: Bu paşamız, devletin Viyana’da tedavi için verdiği tahsisatın yarısını sizinle göndererek iade etti. Güzel... Pekiyi, bir ay boyunca Viyana’da nasıl yaşadı? Böyle bir şey nasıl olabilir? Biz maliyeciyiz, biliriz. Yüksek devlet memurunun kalacağı otellerin fiyatları belli. 1929 yılındayız. İktisadî bunalım fiyatları katladı. Ona göre tahsisat verilmiştir kendilerine. Bu parayı nasıl artırmış?
- Beyefendi, o mesele şöyle. Yakup Şevki Paşamız, Viyana’da sizin kalmasını beklediğiniz lüks otellerde kalmadı. Hastaneye yakın sokak arasında, ucuz bir otelde kaldı. Bir ay boyunca yemeklerinde hiç aşırıya kaçmadı, hiç israf etmedi. Böylece verdiğiniz tahsisatın yarısı harcanmadı.
- Siz yaveri olarak bir şey demediniz mi? Hani hasta nihayet...
- Dedim. Dedim ama, o da bana, “Oğlum, bu parada saçı bitmemiş yetimlerin hakkı var” dedi ve israftan kaçındı.
Yaverin son sözleri üzerine odaya kısa bir sessizlik egemen oldu.
Sessizliği Yaver dağıttı:
- Bana müsaade... Paşamın bir ihtiyacı olabilir. Yanına gitmeliyim.
Soruyu soran yaşlı Maliye memuru heyecanla atıldı:
- Ellerinden öptüğümü söyleyiniz. Bizzat geçmiş olsun ziyaretine geleceğimi de lütfen arz ediniz, dedi.
Yaver odadan çıkarken, o hâlâ arkasından bakıyordu.