Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

31 Ocak 2007

Kemal Tahir

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Edebiyat


Deli Yağmur


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Yağmur hâlâ yağıyordu...

 

Sarı Durmuş, yanından geçen atlılara bakmak bile istemiyordu. Gözlerini atının yelelerine dikmiş; yarı uyuyor, yarı uyanık haldeydi.

 

Her tımar çerisi gibi, onun da başı öndeydi; ordudaki her tımarlı gibi o da; hüzün ve utanca boğulmuştu.

 

Sarı Durmuş Bozok’lu bir Tımarlı Sipahi idi.

 

Fermana uymuş; boynuna borç olan Viyana Seferi’ne katılmıştı. Bu ilk seferi de değildi; şunca yıldır nice seferler görmüştü. Her seferden de yüzakı ile köyüne dönmüştü.

 

Şimdi de dönüyordu.

 

Dönüyordu; ama, gönlü bu zamana kadar hiç tatmadığı duygularla doluydu...

 

Yorgun atının üstünde büzüşmüş biçimde oturuyordu. İki büklüm olması yetmiyormuş gibi; vücudunu daha da küçültmeye; özellikle yüzünü saklamaya çalışıyordu. Aslında herkes birbirinden saklıyordu yüzünü. Tüm sipahiler Viyana’dan değil, birbirlerinden kaçıyorlardı sanki. Kimse kimseyle konuşmuyor; bakışlar donuk, yüzler asıktı.

 

Ne tuhaf ki, dünkü bozgundan sonra, orduda yalnız Yeniçeriler, hiçbir şey olmamış gibi rahat hareketler içindeydiler.

 

Sarı Durmuş, Yeniçerilerin bu durumuna bir türlü anlam veremiyordu.

 

Bir ara atının yorgunluğunu anımsadı. İnmeyi, atının yanında yürümeyi geçirdi aklından. Tam inmeye hazırlanıyordu ki, yağmur daha da şiddetlendi. İnmekten vazgeçti. Düşünceleri karmakarışıktı. Birden, içinde hesaplaşma isteği uyandı. Kiminle hesaplaşacaktı? O da bilmiyordu! Serdar-ı Ekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’sına söz söylemeye dili varmazdı; tüm ordunun söylediğini o da kendi kendine tekrar etti: “El hak, Osmanlı şanına yakışır cenk etmişti küffar ile...”

 

Sol omuzuna dayadığı başını kaldırmadan, gözlerini kaydırarak göğe baktı. Gök delinmiş; sanki, sel boşalıyordu yukarıdan.

 

Atını durdurdu. Vücudunu doğrultu. Başını yavaşça çevirerek çevresine bakındı. Sağından solundan, çoğunluğu Bozok tımarından olan Sağ Kanat Sipahileri geçiyordu. Hepsi de atlarının üstünde büzüşmüş; öylece yol alıyorlardı.

 

Yine göğe baktı. Birden kararını verdi; evet, hasmını bulmuştu. Yağmurla hesaplaşacaktı!

 

Öfkenin doruğundaydı; ama, sakin sakin konuşmaya başladı:

 

-Hani düşerdin bağıma-bahçeme; sevinirdik çoluk-çocuk... Bahar vakti her yağışında yüzümüze renk gelirdi. Yağdığın günler: “Bu yıl mahsul eyi olacak” der, bayram ederdik. İyi de olurdu; ambarlar dolup taşar, çuvalları koyacak yer bulamazdık... Bazen naz ederdin; uğramazdın bizim köye. Dualarla çağırırdık; gelirdin. Sevinirdik yine. Ismayıl’ım kapıya çıkar:“Yağ yağ yağmur / Teknede hamur / Ver Allah’ım ver / Selli-sulu bir yağmur” tekerlemesiyle oynardı damlalarının altında. Bazen de tez canlılığın tutar, at gibi parlardın! Bardak ne ki? Kovadan boşalırcasına inerdin yere. Bir coşkun sel olurdun; basardın bağımızı-bahçemizi; üzülürdük... Yine de sevindirmen; yerindirmenden çok olurdu.

 

Hikmetinden sual edilmez Tanrı’nın. Biz bunu bilenlerdeniz! Ancak, iki çift sözüm var senin için Tanrı’ya: Ey yüce Tanrım... Yücelerden yücesin; kimse bilmez nicesin? Bil ki görklü Tanrım; şu gavur ellerinde, Ali Osman Ordusu’nun şanını sele verdi şu deli yağmur! Heey deli yağmur! Neydi o dünkü celâlin? Cenk yerinde, frenk ellerinde bizi bulmanın yeri miydi; zamanı mıydı? N’ola, gidip, olanca hızınla, pür şiddetinle köyüme yağaydın; bağımı-bahçemi sele vereydin. “Hatçen, Ismayılın sele getti” deyu mektuplar geleydi... Geleydi de, boynumuzu bükmeyeydin küffar önünde! Köyümde çok deliliğini gördüm... Hani, buğdayımı kaldırmadan göl etmiştin harmanımı! Amma, şu dünkü Beç* muhasarasındaki gibi zalımlığını görmedim! Biz Osmanlıyız! Allah içün cenk ideriz. Özge derdimiz yoktur bundan geri. Şu ellerde Haç önünde, mübarek hilâli parlatmaktır muradımız! Dün ırmak oldun deli yağmur... Irmak oldun da, tepemizden boşaldın! Toplarımızın kamaları ıslandı... Fıçılarda su oldu barutlarımız... Dualı yaylarımız gevşedi... Elimizi kolumuzu bağladın deli yağmur; belimizi kırdın! Alışmadığımız hâle tutsak ettin bizi... Hiç yenilmemiştik; arkamızı şunca yıldır düşman görmemişti! Ben nasıl giderim şimdi köyüme? Her seferden Doru’yu kişneterek, oynatarak köye giren Sarı Durmuş, ne eder şimdi? Senin az değil bize yaptıkların. Atam-dedem derdi: Bir zamanlar Vey’i fitlemişsin, kudurtmuşsun; boğmuşsun Göktürk’ün umutlarını... Şimdi Beç’ten kovdun bizi! Deli yağmur öcüm var sende! Beç’in lekesi senin lekendir! Var git, en duru bulutlarla temizlen! Bu sondur deli yağmur; bu sondur! Son kez ettin bize edeceğini. Bil ki; bir gün, kıskıvrak bağlayacağım bulutlarını hâlâtlarla. Seni çorak topraklara, çöllere dökeceğim. İstemesen de kucaklayacaksın susuzluğu. Öcümü alacağım deli yağmur; öcümü alacağım!

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

31 Ocak 2007

 

* Beç: Viyana



Altınordu ve Kilise -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Altınordu Hanı Özbek Han’ın sarayına yaklaştıklarında genç papaz, arabayı çeken atların kişnemeleri arasında Metropolit Aleksey’e sordu:

- Ya bizi dinlemezler ise?

Eleksey durdu. Dönüp, elini genç papazın omuzuna koyup, ‘daha öğreneceğin çok şey var” dercesine, gülümseyerek baktı:

- Hiç merak etme... Altınordu’yu yönetenler Türk. Biliyorsun, biz Hıristiyanlar, Hıristiyan devletlerinden daha itibarlıyız burada, dedi.



Fuzûlî ile Kerkük sohbeti... -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Ey Fuzûlî, şimdi o diyârda yaşamak ölümden beter! 1959 yılındaki Türk katliâmı 2000’li yıllarda da devam ediyor. Okyanus ötesinden gelen insan kılıklı yaratıklar, eşkıyayı dağdan indirdiler; Türkmen’imi Kerkük’te ve tüm Irak’ta sindirdiler! Sen o çağda Hadikat-üs Suadâ’nın girişinde “Dünyanın en büyük ve erdemli halk zümresini teşkil eden Türkler” için övgüler dizmişsin… Doğru demişsin! Büyüklük nasıl olur? Türk budunlarının birbiriyle kardeşçe yaşamasıyla, bilimde, teknikte, ileri gitmekle… Senin çağından beri yatan ulu Türk Kültürünü ayağa dikmekle!



"Ortadoğu" Düşünceleri -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Hemen yanıbaşımızdaki bir coğrafya, bize, Türkiye’ye göre, Doğu’nun ‘ortası’ olabilir mi? Bu mümkün mü? Mısır, İsrail, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün, Arap Yarımadası, güneyimizde, İran ise Güneydoğumuza düşmekte... Ve bizler buraları, ne tuhaftır ki  “Ortadoğu” diye tanımlamaktayız. Bu tanımlama, Avrupa’nın ‘batısında’ olan devletler için doğru. Gerçekten, söz gelişi; İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya için bu bölge Doğu’nun ortasında... Ama Türkiye’ye göre bu bölge Doğu’nun ortasında değil. Ortadoğu sözcüğü Avrupa için doğru, bizim için yanlış!


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar