
Çıplakça
-Emine Yavuz-
Bu, bir kadın.
Erkek, bu.
İşte.
İnsan.
Çalıştığım hastanede ameliyat olmuştu. Öteden beri çok güler, çok
konuşurdu. Geçenlerde gülümsemenin çene kaslarını geliştirdiğini
anlattı. Bir bedenin uyarılışa geçmesi üzerine de bir şeyler
söylemişti; şimdi ne söylediğini çıkaramayacağım. Susmak nedir
bilmezdi. Ameliyattan çıkartıldıktan hemen sonra bile konuşup durdu.
Gerçekten ne konuştuğunu bilemiyorum. Bildiğim, o konuştukça
keyifli
keyifli
gülmeye başladığımdı; onu dinlerken gülmemek elde değildi. Zaman
zaman saçmalasa da sevimli biriydi. Geçimsiz değildi. Abartının
dozunu iyi ayarlar, kimseleri kırmazdı. Kendisi çocukluk
arkadaşımdı; sevgilim değil. Benim ailem, işim var. Eşime dostuma
sorumluluklarım var. Adımın bu olaya karışmasını istemezdim.
Tanıdıklara bu durumu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Mahkemeye
çağrıldığımda buza kestim, ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim
hakim bey.
* * *
Ameliyat sonrası çok üşüyordum. Kendimi toparlamak için
konuşmalıydım. Ne söylemek istediğimi biliyordum. Bilincim
yerindeydi. Koluma takılan seruma, yanlarımdan sarkıtılan şişelere,
yatağımda yarı ölü yatıyor oluşuma aldırmıyordum. İnanın, konuşmaya
başladığımda titremem geçti. Havadan sudan, ondan bundan anlattım.
Başımdakilerin şaşkınlığına için için gülmek, hem ruhuma hem de
yaralı bedenime iyi geliyordu. Kimi duyuların beklenmedik anlarda
açık seçik ortaya çıkacağı ve daha atik olacağı unutulur. İnsanın
duyuüstü algılamalarıyla bir merkeze çekilip yoğunlaşabileceği anlar
vardır; elde olan bulguları algıların süzgecinden geçirip
değerlendirebileceği anlar.
İşte
böyle yoğun bir anın dininden sıyrılıp
gözlerimi açtım;
bakışlarımı gözlerine dikerek kendisiyle
öteden beri
sevişmek istediğimi söyledim ve gözlerimi kapadım. Gülmesini
bekliyordum. Daha doğrusu güleceğini biliyordum. Güldü. Gülerken
bir-iki adım gerileyecekti. Yanılmadım. Bakmadan görebilmek içimi
açıyordu... Daha daha anlatabilirdim ama. İçim bulanıyordu. Kendime
pek yakın, bir o denli de bağımsız, yumuk yumuk elleri olan bir
bireyin, bedenimde büyümeyeceğini, böylesine kesin bilmenin
bulantısıydı bu. Bu bulantının içinden bir sincap çıktı. Sincap
hoplayıp zıplayarak karşıma geçti. Bir şeyler kemirmeye başladı.
Kıvraklığı kıskançlığımı artırdı. Kıskançlık duygusu herkese,
her şeye
karşı yükseliyordu. Yüreğimin içine yeşil, ağılı bir diken
batırılıyordu sanki. Hem bana hem de başkalarına acı verebilecek bu
duyguyu yok saymalıydım. Kendimi kıskançlık dalgalarına kaptıracak
değildim. O saplantıyı yok saymak yetti; hatta arttı da; bu duygu
hiçlikte gömüldü gitti. Uyumuş olmalıyım.
Ölümün
pek yakın olmadığını ziyaratçilerime, çevremdekilere söyleyecektim.
Kimi ne denli tanıdığımın önemi yoktu. Konuşmak istiyordum. Nasıl ki
düşünme yetisini yok sayamazsam, konuşma istemini de durduramazdım.
O gün içimden geçenleri anlatmam gerekiyordu. Anlatacaklarımı
düşüncemde toparladıkça; ki ayrıntıyı ve işin dalgasını birbirinden
ayrıştırabildiğimde özü gizleyebilecektim. Bu düşünce kısmen de olsa
acılarımı dindiriyordu. Ayrıca maskaralık yaparak peçe takacaktım.
Oysa, maskaralık için dişe değer bir neden, tutarlı bir dayanak
hatta önemsenen bir gerekçe olmalı veya oldurulmalıydı. Üstelik
zaman da pek uygun değildi. İçimden ne bir gerekçe aramak geçiyordu,
ne de zamanın uygunsuzluğu umurumdaydı.
Bence,
dengine getirip maskaralık yapmak gerekir. Mutluluğun sırrı
maskaralıktır. İnsan maskara olduğu derecede başaralı, başarılı
olduğu düzeyde maskaradır. En azından göreceli bir mutlulukla içli
dışlıdır maskaralık. Tamlık olmadığına göre. Yoksa var mı?
Bilemiyorum. İnsan maskaralık yaparken karşısındakilerin ortak
düşüncesinin ne olabileceğini kestirdiği anlar vardır. Neler
düşünülmesini istediği anların olduğu gibi. Ne düşünülmesini
istediğimde ses tonumu ve mimiklerimi ona göre kısıp açarak
ayarlarım. O gün yine maskaralığa başlamıştım. Ama ne
maskaralıklar...
Oysa
kuyruk sokumundan kaburgalarıma değin enine boyuna yarılmış, omurga
kemiğimi tümden çıkarttırmış, açıkçası omurgasız kalmıştım.
Açtıkları yarayı kapatmayı unutmuş olmalıydılar. İçimdeki
her bir
hücrenin üşümekten gözeleri morarıyordu. Hiç olmazsa döşeğimin
altından tünel geçmeseydi. Tünelden dalgalar halinde yayılan hava
akımı, öncelikle beynime hücum ediyor, bilincimi donduruyor,
dişlerimi şakırdatıyordum. Hastaneye yatmamış olmayı istedim. Belki,
diğer hastanelerde yaramı açık bırakmazlardı. Bir de yatağımın
altından geçen tünel, beni ürkütüyordu. Bütün acılar burada bana
askıntı oldu. Hastaneden sonra iki yakamın bir araya
gelmeyeceğini,
nedense kestirememiştim.
Odama
bir başka sincap daha girdi. Sincabın kuyruğu ışıktan görünmüyordu.
İlk kez böylesini görüyordum. İçimden gülmek geçti. Gülmek acı
veriyordu. Gülmemeliydim. Sincabın kuyruğu yoktu! Var. Kuyruğu
gördüm. Ancak, upuzun kuyruğun üzerinde tüyden bir eser yok. Cıbıl.
Görünüm hiç de iç açıcı değil. Sincap başını çevirip kuyruğuna
baktı, tüysüzlüğünden korktu, hoplayıp sıçrayarak kendi kuyruğundan
kaçmaya başladı. Sincabın durumuna hem acıdım, hem de güldüm.
Böylece yasaklardan birini çiğnemiş oldum. Bütün karın kaslarım
kasılarak ağrımaya başladı. Ağrımak da söz mü, canım çekiliyordu.
Tiz bir çığlık atıvermişim. Çığlık daha çok acı verdi. Daha
sonraları acıyı artırmadan gülmesini kendime öğrettim. Üstelik bunu
uygulamak için çaba harcamadım. İnsan kendini dinlediğinde iyice
tanıyabiliyor. Bir eylemin acı verirken bilinci olgunlaştıracağını,
ruhun olgunlaşma sürecinde gençleşeceğini
nereden
bilebilirdim.
Bir
ara telefon çaldı, onunla konuştum;
keyifli
keyifli
gülerken, birkaç adım gerileyen çocukluk arkadaşımla. Oysa kaldığım
odanın telefonunu açtırmamıştım. Cep telefonum da kapalıydı. Buna
karşın telefon görüşmesini anımsıyorum. Ayrıca telefon konuşmaları
dinleniyor. Dinlesinler. Sonuçta onlar da ölecekler. Peki bu sincap
neyin nesi? Gizli servisler başıma birkaç sincap sarmış olmasınlar.
Hayır. Onların işleri başlarından aşkın. Benimle mi uğraşacaklar! Bu
tür işler siyasetçilerin başının altından çıkar. Evet, onların
işidir. Siyasetçilerin kafalarını bulandırmayı isterim. Benden
harika bir siyasetçi olurdu. Onlara gülümseme dersleri
verirdim.
Başka
bir olasılık daha var. Bilimsel araştırma merkezleri beni biriyle
karıştırmış
olmasınlar!..
Eğer durum böyleyse, büyük bir yanılgı içindeler. Onların adına
üzgünüm. Son zeka testini unutmak istiyorum. Bu testler beni hayal
kırıklığına uğrattı. Daha saygın, daha az çetrefilli ve parlak bir
belleğe sahip olmayı isterdim. Kim istemez. Ancak kendime
kızamıyorum. Kendimi kendim yaratmış olmamak beni avutuyor.
Ben,
eğlence ortamlarını yeğlerim. Bir bahçede ateş yakıp çevresinde dans
etmek ve uyduruk konular üzerine tartışmak, özel ilgi alanıma girer.
Ciddi konular beni sıkar. Memleketi kurtaranlar, varsın dünyayı da
kurtarsın. Bana ne!... Büyük bir olasılıkla başaracaklar. Sözüm ona
başaracaklar...
Peki
bu telefon konuşması nasıl gerçekleşti ki.
Keyifli
keyifli
gülenle konuştum. Yine de ona kendisiyle konuşup konuşmadığımı
soracaktım. Sormadım. Soru ağzımdayken geri adım atma isteği
belirdi. Bu istemin herhangi bir nedeni olduğundan değil. İçimden
öyle geldi. Nedensiz de, insanın içinden öylesine bir şeyler gelip
geçebiliyor. Narkozun etkisiyle sersemleyip ne söylediğimi bilmiyor
numarası çekecektim, soruyu yuttum. Ona, neler anlattığımı
sorduğumda »hiç« diyecekti. Ya da »boş
ver.«
Gerçekten, en ufak bir sapma olmadı. Her iki sözcüğü ardı ardına
söylediğinde için için güldüm.
Şu
sincap diyorum.
Cıbıldan
olanı var ya. Kendisine odama nasıl girdiğini sordum. Pencereler
kapalıyken. Titrek bir ses söze karıştı. Kendisinden başka içeri
giren bir kişi olmamış. Sinirlendim. Bütün ağrı ve sızılarım arttı.
Gölgelerin içinden sıyrılıp
yanılsatan
tüm acılar içimde hopladı. Çok sürmedi.
iyi ki,
gittiler. Acıların dinlenme zamanı gelmiş olmalı. Geriye uyuşukluk,
sersemlik kaldı. İğne de tesir etmişti...
Ayağa
kalktım. Kalkmalıymışım. Yürüdükçe açılırmışım. Yürüdükçe ölüme
yaklaştığım, öleceğim kanısı yayılırken. Kandırmacaya bakın...
Anlatılan masala bakın... Ölüm birkaç adım ilerde titrek bir sesle
beni dikizliyordu. İnadına gür bir sesle konuşmaya başladım.
Susmayacaktım. Susmak kim, ben kim.
Koridorda beni sevip sevmediğini sordum. En azından soruyu sevdiğini
duyumsattı. »Severim« derken başı eğikti. Takındığı tavır, söylediği
sözlerden çok daha etkileyiciydi. Beni sevdiğine inanmak istedim.
Ürperdim. »Saçların« dediğinde, koridordaydık. Saçlarımı açtım.
Saçların upuzun, gür, başak sarısı dedi. Hoşlandığımı belli
etmedim. Nedense.
Boş bir numara. Gizemin kendine özgü doyurucu evreleri vardır;
insanın gönlünde devinir durur. Belki de bu yüzden kimi numaralar
boş değildir. Sonunda, dizginlenmesine öyle kolay izin vermediğim
başına buyruk yanım onu tanımaya karar verdi. Çok değil birkaç ay
gerekecekti...
* * *
Aradan
birkaç ay geçmişti. Bir spor
kulübünde
oturuyorduk. Benim masamda nasıl olur da, böyle oturulurdu? İkisinin
de yüzleri asıktı. Karşı masadaki orta yaşlı kadınların ne
anlattıklarını kestirmeye çalışıyordum. Kahkaha atıyorlardı.
Kahkahaları öylesine canlı, dolu doluydu ki. Bizim masamızı
şenlendirme kararı aldım. Fıkralar mı anlatmadım, öykünmelere mi
girişmedim! Var ya, çene kaslarımı ağzım kilitleninceye değin
çalıştırdım durdum. Boşuna. Takla bile atabilirdim. Attım da. Az
çabalamadım. Bütün çabalarım, »denemedim« dememek içindi. Benim
yerimde kim olsa, çekip giderdi. Ben de öyle yaptım. Çantamı
kaptığım gibi çıkıp gittim.
* * *
Tanıştıkları
o günün uzantısı bitmedi, sürüp gitti... Sevgilimle aramıza gölgesi
girdi;
keyifli
keyifli
gülüyordu. Ruhsal dengemizin iklimine göre bu gölgelenmenin heybeti
değişiyordu. Onun gölgesini aramıza katan ben değildim. O tanışma
gününün uzantısını günlere, haftalara, taşıyan kendisiydi.
Kendisinden özellikle isteseydim, başarısı bu düzeye erişir miydi,
bilemiyorum.
Her şeyi
bilmek istiyordu. Olanı, olmayanı duymak istiyordu. Birkaç imalı
söz, bakış, çekinceli bir hareket düşsel gücünü kızıştırmaya
yetebiliyordu. Olabilecekleri sıralarken yüzündeki anlatımı izlemeye
koyulmak değişikti, oyundu. Oyunu iyi oynuyordum. Oynadıkça
güzelleştiğim kanısı güçleniyordu. Değindiğim güzellik, genlerdeki
güzellikten çok daha ayrı bir nitelik. Nitelikte insani bilinci
yansıtan bir tını, bir estetik var. Bu niteliğin duyumsanır, tutulur
yanları da güçlü. Gün geçtikçe hem kendimi dinliyor, hem de
sevgilinin bedensel dilini çözümlüyordum. Vardığım sonuçlara
dayanarak sıkılgan veya kekeme olduğum oluyordu. Tutarsız anlatımı
istersem seçiyordum. Kışkırtmaktan özel, sürükleyici, iştah açıcı
tatlar çıkarıyordum. Ses perdelerini kısıp açmanın, vurguyu
mimiklere göre ayarlamanın ince düşünmekle ilgili olduğunu, üzerimde
günlerce bellek testi uygulayan o ünlü uzman bilmiyordur. Kesin
bilmiyordur. Bu, zeka işi sonuçta.
Sonunda
keyifli
keyifli
gülen
çocukluk arkadaşımla aramızda geçeni, geçmeyeni, geçmesini
istediklerimi
sıralayacaktım.
Anlatıyı can kulağıyla dinliyordu. Bilinçaltı istemlerimi bulup
çıkarıyordum. Olmayan, belki hiç olmayacak bir ilişkideki olmasını
istediğim aşkı belleğimde canlandırıp anlatıyordum. Anlatıyı gerçek
anlamda yaşıyor, yaşarken titrediğim oluyordu. Anlatıya kendimi
kaptırıp ağladığım bile oldu. Anlatıdaki aşkı er ya da geç
yaşayacağımı içimden geçirdiğimde sevinçle doluyordum. Bir de o
ağlayan ben değildim, gözlerimdi. Gözlerimden ağlamasını istediğimde
ağlarlar. Kimi gözler söz dinlemek için yaratılmışlardır. Benim
gözlerim, işte böyle gözlerden. Ağla dedin mi, ağlarlar.
Başaramadığım ise şu: gözlerimden birini istediğim an ağlatabilmek.
Ne yazık ki, gözlerim birlikte ağlamaya başlıyor ve birlikte
diniyorlar. Oysa iki tane pınar var. Bu pınarların gözü aynı olsa
da ayrı düştüklerinden bağımsız olmalıydılar. Diyeceğim, bu işte bir
sakatlık var. Bir eksiklik. Kanımca.
Şimdi
bakın. Aslında var ya. Bütün suç soruların. Sorgulamaların. Kimi
zaman »ne istiyorum« sorusu gelip içime işleniyor ve yansımaları
bedenime vurmuyor değil. Vuruyor. Gerçi, bu tür sorular ve
sorgulamalar olacaktır. Ancak kafeslenme üzerine oluşan sorular daha
yoğundur. Keklik olmak veya olma-mak bir elmanın iki yarısıdır.
Keklik olma-ma-yı başarabilmek önemlidir benim için. Öteki yanı
sıkıcı buluyorum. İlgi alanıma girmiyor. Arayış her iki yanı da
kapsayan daha uzun, güç bir yol.
Aradığım, bulunduğu anda zaman aşımına uğrayan, iç gıdıklayıcı,
sonrasında sıkıcı, coşkuyla üzünç karışımlı bir aşk öyküsü olabilir
mi? Değil. Bilemiyorum; bildiğim, anı yaşamasını seviyor olduğum.
Gerisi kof geliyor.
O anı
anımsıyorum. Düşünce aşamasının ileri aşamadaki bir gediğinde, tam
da burnumu çektiğim bir sıra içimden gülmek geçmişti. Gözlerini
dikip beni izlememiş olsaydı. İzliyordu. Hem de nasıl izliyordu. Göz
hapsindeyim; kafesteki keklik. İnadına, diğerini düşünmeye başladım.
Keyifli
keyifli
güleni. Keklik kendisiydi, ben değil.
Olabilecek
o anı düşlüyordum; o yakınlaşma sürecini. O ılık dalgalanmalı anı.
Bacaklarımın beline dolanacağı anı. Tenlerimizin birbirine
sürtüneceği anı. Birbirimize akıp bütünleşeceğimiz anı. Onu onda bir
anlığına istiyordum. Ne birinden ne de ötekinden geçebiliyordum.
Neyi nasıl istediğimi söylerken öfkesinin ve isteğinin aynı oranda
arttığını görüyordum. Artık o oyunları ben de ister olmuştum.
Kendimi bir bütün olarak göstermekten çekinmiyordum. Gönlüm gerçeği
yansıtmaktan yanaydı. Güçlü yanlarımın yanında ruhsal
düşkünlüklerimi de gösterebilmeliyim ben. Ne var bunda. Bu istemin
içinde 'yırtıklık' varmış. Sessizleştiği bir sıra söylemişti.
'Yırtıklık.' Belki de özgürlük denilen buydu. Belki diyorum. Tamlık
nedir bilmediğime göre. Arıyorum. Bulacağımdan değil, bulma
olasılığının var olduğundan. Arayışın güzellikleri de var işin
içinde.
O gün
ondan soyunmasını istedim. Soyunmazsa çekip gidecektim. Gitmiş
olsaydım dönmezdim. Anladı. Soyunmasını istemem, benim soyunmama
yardımcı olması anlamına geliyordu. Neyi sevip sevmediğini
biliyordum. Bana dokunmasıyla canı kabaracaktı. Bana
dayanamayacaktı. Günlerdir bekliyordu. Bekletiyordum. Saçlarını
kavrayıp başını göğsüme bastırdım. Etimde soluğu, dişlerinin izleri
kalsın istiyordum. Kendisine verdiğimi öteki kadınlarına vereceğini,
verirken alacaklı çıkacağını, aldığını tutup geri getireceğini
biliyordum. Şimdiye değin almadığım tatları kendisinden alıyordum.
Aldığım düzeyde veriyordum. Çünkü gerçektik. Yalansız. İçimdeki
arsızlığı, vahşiliği gözler önüne serebiliyordum. Doyuma ulaşma
sırasında ötekinin adını çığırdım;
keyifli
keyifli
gülenin adını. İşte bu nedenle beni dilim dilim doğradı. Torbalarla
çöpe attı. Oysa onun birçok karısından biriydim hakim bey.
Emine Yavuz
11 Ağustos 2008
|